Etiket arşivi: u dönem

Ahmet Haşim (1885- )

AHMET HAŞİM (1885 - )

Ahmet Haşim'in doğum tarihi münakaşalıdır. çoğunlukça uzlaşılan tarih hicri 1301'dir. Bu, miladi 1885-86 yıllarına karşılık gelir. Demek ki 110 yıl kadar önce dünyaya gelmiştir. Yalnız, Bağdat'ta doğduğunu kesin biliyoruz. Babası, çeşitli yerlerde mutasarrıflık (sancak yöneticiliği) yapmış Arif Hikmet Bey, annesi Sara hanımdır. Haşim'in yaradılışını, bütün özel yaşamını ve edebi kişiliğini küçük yaşta yitirdiği annesine olan sevgisi ve özlemi biçimlendirmiştir. Bu derin yara ölümüne dek kapanmamış, çocukluğunu tam anlamıyla yaşamasına mani olmuş, onu içine kapanık yapmıştır. Yıllar sonra `Hasta ıken' adlı şiirinde de belirttiği gibi çocukluğu, hastalıklı bir anneyle bundan üzüntü duyan bir babanın yanında geçmiştir:

Bir valide, bir zevcei mükedder, sonra mübhem"

"Bir anne, bir kaygılı koca, sonra belirsiz
Bir ince çocuk çehresi -ben- karanlık ve dilsiz"

(Hasta iken, 1909)

Hasta anneyi yitirdikten sonra, öksüz Ahmet babasının işi icabı Bağdat vilayetine bağlı sancaklarda dolaşır durur. Sonunda, ıstanbul'a giderler. Haşim Türkçeyi bilmemektedir. önce, Türkçe öğrenmesi için Numune-i Terakki okuluna kaydedilir. Bir yıl sonra, 1896'da Mekteb-i Sultani'ye (ğalatasaray Lisesi) yatılı olarak yerleştirilir.

İlk yıllarda oldukça yalnız olan Haşim kendi dünyasında matematiğe ilgi duyar. Ancak, daha sonra Ahmet Bedii adlı bir çocukla arkadaş olur. Bedii ona sembolist şiirlerin bir derlemesi olan Fransızca bir kitap verir. Bunu okuyan Haşim şiire heves duyar.

Gittikçe sanatçı arkadaşlar edinir. çevresi, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Abdülhak şinasi gibi geleceğin edebiyatçıları ile genişler. ıç dünyası zengin Haşim, `Haya:l-i Aşkım' adlı ilk şiirini, edebiyat hocası Müftüoğlü Ahmet Hikmet'in yardımıyla 1901'de Mecmua-yı Edebiye'de yayımlar. Hayal sözcüğü onun psikolojisinin ve şiirinin anahtarıdır. Dayanılmaz, sevimsiz, duyularla tanıdığı acımasız gerçek dünyadan başka bir aleme, saf ve güzel bir dünyaya kaçar sürekli.

Yeni Türk Mecmuası'nın Temmuz 1933 sayısında, Abdülhak şinasi Hisar, `Ahmet Haşim'in şiir Alemi' adlı yazısında şöyle diyor:

"Onun kendine has bir şiir alemi ve özel bir saati vardır. Hakikati açık gösteren ve hayale elverişli olmayan güneşin ufka veda ederek çekildiği ve kızıllığının aksi ile bütün tabiatın, suların, ağaçların ve kuşların tutuşmuş
gibi göründükleri ve kanıyor hissini verdikleri bir zaman yok mudur? ışte, Haşim'in sevdiği saat bu andır.

O, şiirlerinde hep bu gurubun döktüğü kanları, suların alevlerini, dalların ve ağaçların yanan hallerini ve kuşların alevden yaratılmış gibi görünmelerini tasvir etmiş, hep bu, bir günün sonundaki akşamın kanayarak geceye döküldüğü zamanların şairi olmuştur.

Ahmet Haşim'in alemi sınırlıdır; ama bu hayatın bütün hassasiyeti sanki akşamın bu kırmızı saatine yığılmış ve toplanmış, dünyanın bütün etkilenici ve etkileyici güzellikleri sanki bu dar ve kırmızı çevreye gelmiş ve sığınmış
gibidir."

Ahmet Haşim'in bu tür duygularını muhteşem bir biçimde işlediği ünlü şiiri `Merdiven'dir.

Haşim, 1906'da ğalatasaray'dan mezun olur ve Reji ıdaresi'nde (ğümrük ve Tekel) çalışmaya, aynı zamanda hukuk okumaya başlar. Ancak, gerçek dünya ile barışık olmayan doğası yüzünden ikisinden de kısa zamanda usanır ve terk eder. 1907 yılının sonunda ızmir Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olur. ıki yıllık hocalığı sırasında Fransız edebiyatını yakından izler.

Meşrutiyet ilan edilmiştir. İstanbul'a döner ve 1909'da Maliye Nezareti'nde (Bakanlığı) ilk önce mütercim, birbuçuk yıl sonra müfettiş olarak çalışmaya başlar. Bu arada, Fecr-i Ati topluluğuna kurucu olarak katılır.

Bilgisi ve yayımladığı şiirlerle kısa sürede üne kavuşur. çekemeyenler, onu Araplık, geçimsizlik ve belirsizlikle suçlarlar. ğeçimsiz olduğu doğrudur. Zor anlaşılırlığı konusunda kendisi Piyale adlı son şiir kitabının önsözünde şöyle diyecektir:

"Mübalağasız olarak denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, sırf, aşağı seviyedeki şairlerin işidir. Büyük şiirin kapıları, tunç kanatlı, müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her el o kanatları itemez ve o kapılar
bazen insanlara asırlarca kapalı durur."

çok geçmeden 1. Dünya Savaşı patlar ve Haşim kendisini yedek subay olarak çanakkale savaşında cephede bulur. Savaşın bitiminde Anadolu'nun çeşitli illerinde ıaşe Nezareti müfettişliğini sürdürür.

1920'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali (ğüzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. Bir yandan da Akşam gazetesinde makaleler yazmaktadır. 1921'de yeni yayımlanan Dergah dergisinde yazmaya başlar. Mustafa Nihat özön'ün sahipliğini üstlendiği, Yahya Kemal'in başyazılarını yazdığı Dergah'ın ilk sayısında `Bir ğünün Sonunda Arzu' adlı şiiri ile büyük yankı uyandırır; şiir başlı başına bir olay olur. ılk şiir kitabı ğöl Saatleri de Dergah yayınlarının ilk kitabı olarak aynı yıl yayımlanır.

Açılan bir sınavı kazanarak Düyun-ı ümumiye ıdaresi'ne girer ve bu merkezin kaldırıldığı 1924 Mayıs'ına dek orada çalışır. Aynı zamanda hocalığı da bırakmaz. ö yaz aylarını, kapanan bu merkezden aldığı ikramiye ile Paris'te
geçirir. Mercure de France dergisinde çağdaş Türk edebiyatını konu alan bir yazı yayımlar.

Dönüşünde ösmanlı Bankası'nda çalışmaya başlar. Ancak, para ve hesap işlerine dayalı görevinden memnun kalmaz. 1926'da ikinci şiir kitabı Piyale'yi çıkarır. 1928'de hem dinlenmek hem de muayene olmak için tekrar Paris'e gider.

1927 başından itibaren ıkdam gazetesinde `Bize ğöre' başlığı altında, günün sorunları ile ilgili fıkralar yayımladı. Bu fıkraları, 1928'de Paris dönüşü aynı adlı bir kitapta topladı. Yine aynı yıl Piyale'nin ikinci baskısı yapıldı.
Bu yılın sonunda da Akşam gazetesi ile Dergah'ta çıkan makalelerini ğurabahane-i Laklakan adlı kitabında toplamıştır.

Osmanlı Bankası'ndan ayrılır. ğüzel Sanatlar Akademisi'nin yanısıra Mülkiye   Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği yapar. Bu sırada, Maliye Bakanı şükrü Saraçoğlu'nun aracılığıyla Anadolu şimendöferleri şirketi'nin idare meclisi
üyeliğine getirilir. Yüksek maaşlı bir işe kavuştuğu için sevinçlidir. Ancak, hastadır da. üstelik, idare meclisi üyeliği kısa süre sonra kaldırılır. Yine öğretmenlikle yetinmek zorundadır.

Böbreklerinden hastalanır. 1932'de Frankfurt'a gönderilir. ıyileşmeden yurda döner, perhizine dikkat etmez. Yolculuk anılarını Mülkiye dergisinde ve Milliyet gazetesinde tefrika ettirir; 1933'te de bunları Frankfurt
Seyahatnamesi adlı kitabında yayımlar.

Karaciğeri de hastalanmıştır. Dostları Alman Hastanesi'ne yatırırlar ama artık yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Evine gönderilir. Zarife adlı dul bir kadınla ölüm döşeğinde evlendikten 4 gün sonra 4 Haziran 1933 Pazar günü acılar içinde Kadıköy Bahariye'deki evinde kısa ömrü son bulur.

Onun şiiri, iç dünyasının ve ruhi yapısının dışa yansımasıdır. Doyamadan yitirdiği annesini şiirlerinde anar. Sara Hanım, onun için ruh-ı ziya (aydınlığın ruhu) ve ruh-ı mehasin (güzelliğin ruhu), hasta ve hüzünlü bir
kadındır:

Solmuştu onun hüzn ile si:ma:-yı beri:ni
Bir ince tül altında duran zülf-i zeri:ni
...
Dalmıştı o gözler ebediyyetlere... yorgun

"Solmuştu onun hüzünle yüce yüzü
Bir ince tül altında duran altın saçı
...
Dalmıştı o gözler sonsuzluklara... yorgun"
(Nehir üzerinde, 1909)

Annesi akşamları küçük oğlunu Dicle kıyılarında gezdirir:

Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde, her akşam,
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fa:m (gül renkli)
Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

(Ö, 1909)

Dicle kıyısında karanlık ve yıldızlı bir gök altında hasta annesiyle dolaştığı sıralar, onun sevecenliğini ve sevgisini yitirme kaygı ve korkusu içindedir:

Annemle karanlık geceler ba'zı çıkardık
Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır ta: ebediyyetlere kollar...
...
Ru:humda benim korku, ölüm, leyle-i ta:rik (karanlık gece) çeşminde onun aks-i keva:kible dönerdik... (ğözünde onun yıldızların yansıması, dönerdik...)

(Sensiz, 1909)

Ay ışığında annesiyle birlikte dolaştığı anları, güneşin batışı sırasında çöken kızıllığı, akşamın sessizliğini, durgunluğunu, annesinin yüzündeki hüznü, çolün ve gökyüzünün sonsuzluğunu, ay ışığının karanlık sulara yansıyan sarılığını anımsar:

Ba'zen sarı bir çehre-i rü'ya: gibi hissiz
Tenha: bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Çehrenden akan hüzn-i ziya:, hüzn-i müebbed Her ruha döker giryeli bir hasret ü gurbet
Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe a:it

Günlerle ölen hatıralar... her şeyi ra:kid
Her bir şeyi pür-hande yapan ma:zi-yi mes'u:d...

"Bazen rüyada görülen sarı bir yüz gibi duygusuz,
ıssız bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Yüzünden akan üzüntünün ışığı, sonsuz üzüntü, Her ruha döker ağlayarak bir özlem ve gurbet
Bir özlem ve gurbet ki bütün geçmişe ait

ğünlerle ölen hatıralar... her şeyi durgun kılan
Her bir şeyi gülüşle dolduran mutlu geçmiş..."

(çıktığın ğeceler, 1909)

Sonunda, anası yatağa düşer ve bir güz günü göçer. ö günün anısı Haşim'i yaşamı boyunca sarsacaktır:

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nu:runda gezen zıll-ı meha:sin,
Bendim o çocuk, bendim o si:ma:-yı tahayyür
Bir gün ki haza:n ufka kızıl dalgalı bir nu:r,
Bir kanlı ziya: haşrediyorken onu bir yed,
Bir ba:d-ı haşi:n aldı o rü'ya:yı müebbed.

"Ey eski ay, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o ışığında gezen güzellikler gölgesi,
Bendim o çocuk, bendim o şaşkın yüz
Bir gün ki güz ufka kızıl dalgalı bir aydınlık,
Bir kanlı ışık topluyorken, onu bir el,
Bir sert yel aldı o rüyayı sonsuza dek."

(Haza:n, 1909)

Haşim'in, içine kapanık, çekingen, kimsesiz, yalnız, saldırgan, küskün, kavgacı, hırçın biri olmasına rağmen, tanıyanların dediğine göre canlı, akıcı, espri dolu bir konuşması, doyumsuz bir sohbeti vardı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat üzerine Makaleler (1969) adlı yapıtında onun bu yönünü şöyle betimliyor:

"Konuşan Haşim, eski masallarda tanıdığımız sihirbazlara çok benzerdi. Bakışın, müteharrik yüz çizgilerinin, dudak ve ses ifadeleri ile muttarit el hareketlerinin ayrı ayrı yer tuttuğu, aydınlattığı, manasını değiştirdiği, kuvvetlerini azaltıp çoğalttığı beş on kelime, yani beş on sihirli değnek darbesiyle bulunduğunuz yerin havası, eşyanın mahiyeti değişir, dünyanıza Haşim'in nizamı hakim olurdu. Evet, bu sihirbaz isterse penceresinin önünde
dizili saksıların cılız yeşilliğinde size Afrika ormanını seyrettirir, duvardaki resimleri çerçevelerinden taşan canlı varlıklar yapar, bir komşu evinin, şüphesiz dünyanın her tarafında olduğu gibi oldukça sıkıcı bir aile yuvasına örtülmüş perdelerinden bütün bir Hofmann dünyası yaratırdı."

Galatasaray'daki yıllarına rastladığı, hayallerinin hakim olduğu ve kitaplarına almadığı ilk dönem şiirlerinde, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve çenap şahabettin gibi Servet-i Fünuncuların üslubunun etkisi vardır. Recaizade
Ekrem'in şiire getirdiği "ğüzel olan herşey şiirin konusudur" diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncularca "Herşey şiirin konusudur" biçiminde genişletilen anlayışı Haşim'de de görürüz.

Gurup, hüzün, hatıralar, mutsuzluk, ay ve hayal en sık kullanılan sözcüklerdir. Aşk peşinde koşup hayaller kurar. ğünlük hayata kaynaşmak isteğiyle tutuşmasına rağmen bir türlü uyum sağlayamaz. ğerçeklerle başa çıkamayınca içine ve anılarına döner; şiirleriyle gönlünce bir dünya kurar; izlenimlerini ağdalı ve süslü bir dille yansıtır.

Yukarıda örneklerini gördüğümüz, iç dünyasının dışa yansıyışını dile getirmek için doğayı araç olarak kullanıp kendi bireysel gerçeğini tasvir ettiği ve 1909'da "şi'r-i Kamer" adı altında toplanan, Dicle kıyılarında çocukluğunu ve annesini anlattığı şiirlerinde bu tutumu iyice belirginleşir. Yavaş yavaş bireyselleştiği ve doğanın önemli bir yer tuttuğu, tasvirlerin bol olduğu bu şiirlerinde Servet-i Fünun etkisinden tamamıyla sıyrılabilmiş değildir. Annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız doğası arasında bağıntı kurar.

Ancak, ilgi çekici bir değişikliğe de tanık oluruz. Doğa, yalnızca bütün çıplaklığıyla bir resim olarak kullanılmaz ama iç dünyanın görünümü olarak betimlenir. Servet-i Fünun'da doğa olduğu gibi verilirken Haşim, buna
öznellik katar ve doğayı duygularına ve ruh durumuna göre değiştirir. Demek ki Servet-i Fünun natüralist bir ekol iken Haşim'de izlenimcilerin (empresyonistler) etkisini gözlemeye başlarız.

Soyut ve insana özgü duyguları nitelemede kullanılan sözcükleri doğayı betimlemekte kullanarak öz ve biçimde uyum sağlar: uykusuz yıldızlar, hasta güneş, dargın geceler, ağlayan nilüfer...

şi'r-i Kamer'ler göl Saatlerine geçiş niteliği taşır. ılk şiirlerindeki acemilik ve dağınıklıktan kurtulmuş, kendine özgü şiir dil ve tekniğini geliştirmiş, anlayışını değiştirmiştir. Bu şiirlerinde izlenimciliği tam anlamıyla görürüz. önemli olan, yaşanan gerçek hayattan çok onun hayaline yansıyan biçimi, dış dünyanın onun iç aleminde uyandırdığı izlenimlerdir.

ğöl Saatleri'ne aldığı Serbest Müstezadlar'ında, `ben'in yerini `biz' alır:

Mela:li anlamayan bir nesle aşina değiliz! (ö Belde)

Ancak, burada toplum adına da konuşmamaktadır. ğenel anlamda kişinin belli bir konumunu yakalamak ister. Hayali aşk ve sevgilinin yerini hayali bir alem alır. Hayal-gerçek çatışması iyice keskinleşir. Hatıralar bilinçdışına itilir. Sarının yerini kızıl almaya başlar. `ö Belde'de olduğu gibi biçim öze uydurulur. Renge ve ışığa tutkun, izlenimci Haşim bu dönemde ayrıca Fransız sembolistleri Verlaine, Regnier ve Mallarme'den de etkilenir. Piyale'de bu doruğa ulaşır.

1915'ten sonra altı yıl kadar susar. 1921'den itibaren gene yazmaya başladığında dil ve üslup sadeleşmiş, ifade yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyale), Merdiven, Bir ğünün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül
olgunluğunun en güzel tanıklarıdır. Betimlenen dünya iyiden iyiye daralmıştır. Değişmeyen öğeler akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak daima hüzün ve melal (usanç) hakimdir. Bu şiirler, yetkin bir uyum (harmoni), anlam ve dil kompozisyonuna iyedir. ğurup vakti hem zemin hem tema olarak kullanılır. ğüneşin batışı zengin bir sözlükle betimlenir; sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonlar çeşitli sözcüklerle ifade edilir: alev, altın, ateş, erguvan, gülgun, güneş, kan, karanfil, kızıl, mercan, sarı, sırma, tunç, yakut. Kızıl renk, güneşin batışı, aşk, acı gibi birden fazla kavramı ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır.

Haşim, ayrıca bu şiirlerinde, dudak, efgan, Fuzuli, gül, gülgun, iksir, Mecnun, nale, pervane, piyale, şeb-i aşk, şi'rin gibi Divan şiirinden gelme sözcük ve kavramlara da yer vermiştir.

Esasen, Piyale dönemini açıklarken yorum yapmaya gerek yoktur çünkü şairin kendisi kitabının, "şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adlı önsözünde düşüncelerini anlatır.

Atilla özkırımlı, şairle ilgili bir yazısında onu şöyle özetliyor:

"ılk şiiri Haya:l-i Aşkım'dan son şiirlerine kadar kendi deniziyle çevrili bir adadır Ahmet Haşim. ülaşılması güç, alışılmamış renkleriyle gizemli, hüznün, yalnızlığın yaşandığı bir ada... Dilinin eskiliği, yalın bir dil kullandığı
son şiirleri dışında, şiirinden değişik tadlar alınmasını engellemektedir belki. Ama bu, Ahmet Haşim'in has bir şair olduğu gerçeğini değiştirmez."

Haşim'in izlenimci bir şair olmakla beraber anlamın uyuma feda edilmesi, kapalılık (onun ifadesiyle, müphemiyet) gibi sembolizmin bazı öğelerini de kullandığı yukarıda belirtilmişti.

Gerçekçiliğin (realizm) şiirdeki temsilcileri olan Parnasyenlerin, romantizme karşı tepki göstermeleri gibi sembolizm de bu harekete karşı oluşmuş bir akımdır. 19. yüzyılın sonunda Fransa'da hakim olmuş olan sembolizmin en ünlü temsilcileri Stephane Mallarme (1848-1896) ile Paul Varlaine'dir (1844-1896). Bu akımın taraftarları kendilerinden önceki nesli, yalnız biçime çok bağlı ve nesnel kalmakla değil, aynı zamanda haddinden fazla bir akılcılık ve açıklık yoluyla şiiri öldürmüş olmakla da suçluyorlardı. Parnasyenler, ruhun hülyalı ve kapalı tarafını boşlamışlardı. Sembolizm ise şiirde iç musiki, hülya ve kapalılık ilkelerine dayanıyordu. Bu akımın ruhunu ifade eden bir tanım "ğüzel şiirler, renkler ve kokular gibi duyulanlardır" olarak yapılabilir. Nitekim, Haşim de şiirin duyulmak, düzyazının ise anlaşılmak için olduğunu düşünür.

Belirli bir fikri anlatmak ve aşılamak gibi hususlar şiirin amacına aykırıdır. Diğer bir deyişle, sembolizm, dizelerden gelen deruni (içsel) musiki içinde izlenimleri anlatmak ve bunlar aracılığıyla hayal edilenle çağrışılanların hazzını yaşamaktır.

Abdülhak şinasi, Haşim'in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını anlatıyor:

"Ahmet Haşim'in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medh için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir hakikaten ne güzeldir! Ahmet Haşim bunlarla `Bize ğöre' hisler ve fikirler yazmıştı. Ahmet Haşim'in bunları ne emekle yazdığını bilirim. Başının meyvesini olgunlaştırarak koparıp harice vermek ne kadar zordur! Hatırlıyorum, Ahmet
Haşim, ıkdam'da bir `Bize ğöre' parçasını fikrinden ve kalbinden süzülen bir madde gibi sızdıra sızdıra bütün yarım gününü geçirerek, akşama doğru, müşkilat ile bitirir ve imzalardı. En evvel yazdıklarını birer birer herkese,
ıkdam'ın her muharririne ve her gelen misafirine okurdu. Hepsinden bir tavsiye, bir fikir, bir his almaya, her yeni kıraati üzerine bir tashih daha yapmaya çalışırdı. Sonra Ali Naci Bey'e okur, ondan da biraz tuz, biber isterdi."

Yazılarının arkasında tek ve derin bir düşünce sistemi yoktur. Dolayısıyla Haşim, dolgun yazıları ile bir filozof, bir düşünür değil, basmakalıplık ve tekdüzelikten uzak, Mehmet Kaplan'ın da dediği gibi "fikir ve hayallerle oynayan" bir şairdir. Haşim, yazılarında da doğaya ve çevresindeki olaylara izlenimci bir gözle bakar. Kafasında hakim bir fikir yoktur. ölayları aktarırken, dikkat, çözümleme ve zeka öğelerini titiz bir üslupla birleştirir.

Ay adlı yazısında güneş ışığında mutlu olmanın olanaksızlığından bahseder:

"Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. ğüneş, hayale, müsaade etmeyecek tarzda herşeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...[<ğ>] ğüneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen arkadaştır. önun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkanı var mı?

Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı... Artık herşeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

Haşim, şiirinde olduğu gibi düzyazısında da sözcükleri büyük bir titizlikle seçer. Kargalar adlı yazısındaki şu cümle hem dil ve ifadedeki yoğunluk hem de teşbihdeki güzellik, şaşırtıcılık ve çarpıcılığıyla dikkat çekicidir:

"Sanki binlerce çelik makas, göklerin lacivert rengini doğramak için, durmadan açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor."

Tahtakurusu ile aslanı karşılaştırdığı bir başka yazısında müstehzi (alaycı) ifadesine tanık oluyoruz:

"Hiç şüphe yok ki bir aslan bile, bu bir kahve damlası kadar küçük hayvandan daha fazla cesur değildir. Tırnakları hançerlerden daha kesici, dişleri en müthiş kılıçlardan daha delici, sesi gök gürlemeleri gibi hava tabakalarını dalgalandıran, kuyruğunun her darbesi yerleri sarsan koca aslan için, boş çöllerde ince ayaklı ceylanlar ve aciz öküzler boğazlamak bir iş mi?

Her hayvanın şikarı [avı], kendisinden daha küçük ve daha müdafaasız bir mahluk iken, tahtakurusunun gıdası, kendisinden bir milyon defa büyük, kuvvetli olan insanın derisi altındadır. Ne ağlanacak talih!"

Betimleme ve çözümlemenin birarada görüldüğü Dilenci adlı yazısında da şöyle diyor:

"Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. Bu zeki çehreli adam, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi intizamiyle, hergün, tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakit belagatiyle [sessiz ifadesiyle] gelip geçenlerin merhametini avlar. Merhametlerin, birer şaşkın güvercin telaşiyle, bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek, benim her sabahki eğlencemdir."

Son olarak, Asım Bezirci onun şiiri hakkında şöyle düşünüyor:

"Haşim'in sözcük dağarcığı ufaktır. Bütün şiirlerinde geçen sözcük sayısı   1446'dır. Firdevsi'nin 8500, Fuzuli'nin (yalnız gazellerinde) 4000, örhan Veli'nin 3495 sözcük kullandığı tesbit edilmiştir. önlara oranla Haşim'in yoksulluğu ortadadır. Bundan dolayı da zaman zaman eleştirilmiştir. Denilmiştir ki: `Haşim'in kullandığı sözcükler belirli ve işlediği temler sınırlıdır.' Doğrudur ama bir şairin değeri kullandığı sözcüklerin niceliği yahut seçtiği temlerin türüyle değil, onları işleyiş biçimiyle belirlenir. Soruna bu açıdan bakınca, Haşim'i övmemek haksızlık olur. Kaldı ki o, sözü geçen öğelerle her seferinde ayrı bir birleşim kurmuş, tekrarcılığa düşmemişti. Bu da onun hayal ve yaratış gücünün üstünlüğünü gösterir. Aslında, Haşim'in zayıflığı gibi kuvveti de burada saklıdır. şöyle de denebilir: Haşim'in buradaki zayıflığı kuvvetinin mihenk taşı olmuştur...

Haşim'de sıfatların sayısı da oldukça yüksektir: 572 sıfat, yani bütün sözcüklerin aşağı yukarı % 40'ı. Bunlardan görme duyusuna bağlananlar çoğunluktadır (215 sıfat). Sonra, ruhsal durumları nitelendirenler gelmektedir
(205 sıfat). Bu rakamlardan da anlaşılıyor ki Haşim etkin değil gözleyen (contemplative) bir sanatçıdır. Dış dünyayı çoğunlukla belirli ruh halleri içinde algılamaktadır. Ayrıca isim ve sıfatların bolluğuna karşılık fiillerin
azlığı Haşim'in dış ya da iç evreni, eski deyimle, tavsif ve tasvire ağırlık verdiğini, eyleme uzak kaldığını, dinamik bir dünya görüşü taşımadığını göstermektedir."

Bezirci'nin argümanı biraz tuhaf. Kullanılan sözcük sayısının tek başına ölçüt alınması ne denli sağlıklı bir karşılaştırma yapabilir? Başta, böyle bir karşılaştırmaya gerek var mıdır? 1446 sayısının küçük olmasından hareketle zayıf olduğunu düşündüğü bu yönünü savunmaya gitmektedir. öysa Haşim, ilk şiirini yayımladığı 1901 yılından ölümüne değin geçen 32 yıllık süre içinde, 27'si tek ya da çift kıtadan (en fazla 8 dize) ibaret topu topu 88 şiir yazmıştır. öte yandan, en uzun şiirlerinden olan 59 dizelik `ö Belde'deki 150 sözcük toplam 267 kez kullanılmıştır. Tekrarların çoğu da -u/ü/ve, ben, sen, o, bu, ne, bir gibi- kaçınılmaz sözcüklerdir. Yalnız, Bezirci'nin bir gözlemi doğrudur. ö da sıfatların zenginliğine karşılık fiillerin azlığıdır. 59 dizede, 150 sözcüğün yalnızca 12 tanesi fiil olarak kullanılmıştır.

Türk kadınının giyimi, kuşamı ve süslenmesi

TÜRK KADININ GİYİMİ KUŞAMI VE SÜSLENMESİ

 

Türkler göçebe hayatın gereği olarak Orta Asya’da rahat kıyafetleri,daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdir.Hun kurganlarından çıkan çizme,keçe çoraplar,kumaş ve halı parçaları,saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisidir.Uzun ve örgülü saç biçimi,Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmiştir.Uygurların giyim kuşamında da aynı özellikler görülmektedir.Saç şekli dahil birbirine çok yakın olan kadın ve erkek giyim tarzı Selçuklular döneminde de sürdürülmüştür.Selçuklu kıyafetlerinde kadını erkekten ayıran en önemli unsur baş kısmında görülmekteydi.Yaşlı kadınlar daima,gençler ölüm olayında başlarını omuzlarına kadar inen bir örtüyle kapatırlardı.Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi.Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıklar kullanıyorlardı.Bağaltaklar,üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu.Değişik bağaltak türleride vardı.Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Selçuklu kadın ve erkek giyimine,kaftanlar ile yuvarlak kapalı yakalı,önden açık elbiseler hakimdi.Kaftan ve elbiselerin altına dize kadar çıkan çizme veya geniş paçalı şalvarlar giyiliyordu.Selçuklularda ve daha önceki dönemlerde elbiseler yün,pamuk,ipek,yün-ipek karışımı,deve tüyü ipliğinden dokunmuş kumaşlar ile keçeden dikiliyordu.Deri ve kürk de giyim kuşamda önemli bir yer tutmaktaydı. Asya Hunları kısa ve uzun konçlu deri çizme,keçe çorap kullanırken,Göktürkler de deri ve keçeden yapılmış çizme giymişlerdir.Selçuklular ayaklarına çarık,deri çizme,pataya (Anadolu’da dolak) giymişler,keçe çizmeyi İslam dünyasına yaymışlardır. Eski Türk giyiminde kemer ve kuşak mutlaka vardı.Erkekler kuşağı,kadınlar kemeri kullanıyorlardı.Dokuma kemerlerin yanında değerli madenlerden yapılmış kemerler de bele takılmaktaydı.Kadın kuşakları şalvar ve entarinin üzerine bağlanıyordu.Şalvarı bele bağlayan ve büzen kuşağa UÇKUR,önlük bağlarına DOLAMA denir.Kadın ve erkek uçkurlarının uçlarına güzel işlemeler yapılır ve bu kısımlar bağdan sonra belden aşağı sarkıtılır.

 

Ensiz kadın kuşakları başlıklarda fesin alt kenarına dolanır.Bunların ,püsküllüğ iki ucu arkaya sarkan çeşidine “dokurcan” adı verilmiştir. Orta Asya türk kavimlerinde ve Selçuklularda takıları hem kadınların hemde erkeklerin taktığı bilinmektedir.Küpe,kolye,but,bilezik,yüzük en çok kullanılan takılardıHunlardan Osmanlıların son dönemine kadar kadınlar süslü bıçak taşımışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve sislenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi,üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin,gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı.

 

Bu dönemin en önemli özelliği kadın ve erkek giyimi arasındaki farklılaşmadır.XV.yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayı,başkent İstanbul’un giyim kuşamını yönlendiren bir merkez haline geldi.İstanbullular gösterişli,pahalı kıyafetlere yönelirlerken Anadolu ve Rumeli’nin köylerinde,kasabalarında yaşayan halk eski Türk giyim geleneğini,sade kumaşlarla,süsten uzak kıyafetlerle sürdürmüşlerdir.İmparatorluğun bünyesindeki Hristiyan ve Musevi toplumlar ise geleneksel kıyafetlerini yaşatmışlar,ancak sokağa çıkarken çar,ferace,yeldirme kullanmışlar,başlarını örterek Müslüman topluma ayak uydurmuşlardır.

 

Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi,genellikle gömlek,dizlik ve iç yeleğinden ibaretti.Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari,içlik,hırka,kürk,şalvar,başlık ve takılar,kuşak,kemer,çorap,çizme,yemeni ve terlikti.Sokağa çıkılırken ferace,yeldirme,Çar,maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf,peçe kullanılmıştır. Osmanlılarda “kesim”denince belli bir giyim şekli,kıyafet dikiliş tarzı anlaşılıyordu.Bir bakıma kesim terimi,modayı karşılıyordu.İstanbul kesimi,Cezayir kesimi şalvar,topuk kesimi entari gibi..

 

Kadınların giyim kuşamı yaşa,ekonomik duruma,kocasının statüsüne,mevsimlere,doğum-ölüm-düğün gibi sosyal olaylara,ev içi ve dışına,yapılan işlere göre değişiklik gösteriyordu.En gösterişli ve yeni kıyafetler düğünlerde,bayramlarda giyiliyordu. Osmanlı döneminde kadın giyiminde genellikle üç tip kıyafet kullanılıyordu.1)Entariler,2)Şalvar ve Gömlek,3)Cepken ve Etek.Entarilerin şalvarlı ve şalvarsız giyilen tipleri vardır.Şalvarla giyilen entarilerin üstüne salta ve ferman giyilir.bele kuşak sarılır ve kemer takılırdı.Üç etek entarinin,belden aşağı olan kısmı üç parçadır.Ön iki eteğin uçları bazen yürüyüşü engellemesin diye kemere,kuşağa tutturulur.Üç etekler;kadife ,atlas,seraser,bindallı gibi işlemeli kadifeler yanında çizgili kumaşlardan da dikilmekteydi.Ağır,değerli kumaşlardan hazırlananlar düğün ve tören kıyafeti olarak kullanılıyordu.İki etek entariler ise,kadife telli hare denilen ipekliden dikilirdi.Baştan geçme,omuzları dikişsiz,etek kenarları sırma ile işlenmiştir.Bu elbiselerin bellerine genellikle değerli kemerler takılırdı.

 

İki eteklerinaltına,üç eteklerde olduğu gibi aynı veya farklı kumaştan şalvar giyilirdi. Entarinin kumaşından dikilen ve işlemeleri bulunan “holta” denilen şalvar giyildiğinde üç eteğin ön etek uçları kemere takılarak holtanın işlemeleri ortaya konurdu. Şalvarsız giyilen entarilerin XVIII. yüzyılda yaygınlaştığı tahmin edilmektedir. Dört peşli,dolama,topuk döven,kumru yaka,hakim yaka,papaze yaka,çantalı,kutu içi şalvarsız giyilen entarilerden en çok tutulanlarıdır.  Anadolu’da “bindallı” adıyla tanınan ve şalvarsız olarak giyilen entariler XIX. yüzyılın başlarında görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılıp kutu içinde Anadolu’da satıldığı için “kutu içi entari” diye de tanınmıştır. Etekleri topuğa kadar iner. Genellikle kadife ve seyrek olarak da atlas kumaştan,üzerine bindallı şeklinde sırma işlemeler yapılmış bir entaridir. Başa yemeni ve krep örtülüp,bele kemer bağlanarak giyilir. Kış mevsiminde üzerine kürk giyildiği de olur. Düğünlerde en yaygın şekilde kullanılan ve Türkiye’nin bütün yörelerine yayılmış bir düğün elbisesidir.  Türk kadın ve erkeğinin en yaygın giyim eşyası hiç şüphe yok ki şalvardır. Şalvarın 90 kadar çeşidi belirlenmiştir. Dar,büzgülü,uzun,bilekten bağlı,düz-verev kesimli şalvarlar en çok giyilenleridir. Geniş paçalılarına çakşır,dar paçalılarına potur denir. Kadınların entarilerinin kumaşından diktikleri ve işledikleri şalvarlara holta denildiğini belirtmiştik. Şalvar,her türlü kumaştan dikilir. Kadınlar şalvarlarının üst bölümüne içlik ve salta,fermane veya cepken giyerler. İçlikler,genellikle pamuklu dokumalardan yapılan yakasız,uzun kollu gömleklerdir. Salta;yakasız,iliksiz,kollu bir çeşit cepken olup yaka ve kol kenarları sırma ile işlenmiştir. Fermane;özellikle Rumeli’de giyilen,kaytan ve sırmayla işlenen,önü açık bir çeşit yelektir. Cepken ise şalvarla beraber kullanılan,içlik üzerine giyilen,kollu veya kolsuz,önleri düz veya yuvarlak olan işlemeli bir giyim eşyasıdır.  Kadınlar evde ve sokakta yün ve pamuk ipliğinden örülmüş çorap giyerlerdi. Elde,şişlerle örülen köylü çorapları renk ve motifler açısından çeşitli inançları,duyguları ifade ederler. Siyah yası,kahverengi küskünlük ve ümitsizliği,kırmızı sevgiyi,pembe-sarı havailiği anlatır. Topuk ve burunları kırmızı iplerle örülü kınalı çorapların genç kızlarca giyilenlerine sümbül motifi işlenir. ”Öksüz kız,gönül kilidi,sevdalıyım,arkamdan gel,küstüm sana,bırak beni” gibi adlar taşıyan ve çoraplara işlenen motifler giyenin duygularını yansıtır,göçün olduğu toplumlarda haberleşmeyi sağlar.  Sarayda ve varlıklı ailelerde ayakkabılar iki bölümden oluşuyordu. Bacakların yarısına kadar çıkan ve çedik denen sarı deriden yapılmış mest ve üzerine giyilen aynı deriden yapılmış “cevari mesti” denilen ayakkabı. Söz konusu çevrelerde ayrıca kırmızı deriden,kırmızı atlastan yemeniler ve terlikler giyiliyordu. Nalınlar da sedef kakmalarla süsleniyordu. Anadolu ve Rumeli’de kısa ve uzun konçlu çizme,keçe çizme,çarık,yemeniler yaygındı.

 

 Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. ”Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar,böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterir.  Saç süslemeleri şehirden şehire,köyden köye büyük değişiklik gösterir. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler. Çünkü uzun saçlı kızlar beğenilir. Bazı yörelerimzde evlenmek isteyen dul kadınlar kaküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi,dargınlık,evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler,belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik,örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterir. Kız ve erkek . ocukları beliklerde aynı renkteki boncuk veya bezlerle belirtilmiştir.

Bebek oluşumunun bütün sırrı aydınlandı

BEBEK OLUŞUMUNUN BÜTÜN SIRLARI AYDINLANDI :

 

Bilim adamları bir bebeğin büyümesini gün ve gün izleyerek bütün gelişme aşamalarını saptadı ve embiryonun gelişiminde bilinmeyen sırları da ortaya çıkardı. İşte ilk 9 ay hakkında yeni öğrenilen bilgiler. Bebek ana gelişimini ilk üç ay içinde tamamlıyor. Kalp,akciğer ve beyin gibi hayati organların oluşumunu tamamlıyor. İnsan dahil bütün canlıların oluşumunda aynı biyolojik tornavidalar, alet-edevatlar kullanılıyor. Bebeğin sağlığı can alıcı noktalar annenin aldığı hava, içtiği su, aldığı ilaçlar, yediği yemeğin kalitesi, taşıdığı hastalıklar ve geçirdiği zorluklar. Ayrıca çevredeki zehirleyici maddeler. Bütün bunlar bebeğin hastalıklardan arınmış olması için çok önemlidir. Hamileliğin dördüncü günü İlk göze çarpan değişim hamileliğin dördüncü gününde gerçekleşir. Morula adlı 32 hücreli bir parça içi sıvıyla dolu bir çekirdek etrafına birbirinden farklı iki tabakanın oluşmasını sağlar. Blastosist denilen bu küre kütle rahminin duvarına yuva yapar kısa bir süre sonraysa hücrelerin dış tabakası plasente ve amniyon kesesine dönüşürken iç tabakada embiryonu oluşturur. 1. Hafta: Döllenmeden birkaç saat sonra oluşan zigot bir yaşam boyu sürecek olan hücre bölünmelerinin ilkine başlar. Bir hafta sonra hücrelerden oluşan bir küme, kendini rahim duvarına bağlar. 23. Gün: İlk gelişen, kendi üzerinde katlanarak embiryonun sırtında bir tüp oluşturan sinir sistemi olur. 32. Gün: Gelincikten daha büyük olmayan embiryondan kalp, gözler ve kas damarları oluşur. Beyin, hücrelerin dizildiği oyuklardan oluşan bir labirenti andırırken gelişen kollar ve bacaklar yüzgeçlere benzer. 40. Gün: Bu dönemde embiryon; bir fiil, domuz veya tavuk embiryonlarından farklı gözükmez hepsinde kuyruk, sarı kese ve temel solunum organları bulunur. 42. Gün: Embiryon artık koku duyusunu geliştirmeye başlar eller birbirinden kaba şekilde ayrılmış parmaklar belirginleşir. Boyutları embiryon,ilk 3 aylık dönemde hızla gelişir 12. Haftayla birlikte minyatür boyutlarda da olsa bir çok vücut sistemi bulunur. 52. Gün: Üzüm tanesinden çok büyük olmayan fetüs, artık burun deliklerine ve pigment leşmiş gözlere sahiptir. Gelecek 4 ay boyunca göre sinirleri oluşacağından fetüs, görme duyusunu kullanamayacaktır. 54 Gün: 2 ay sonunda yapılmasının büyük bir kısmını tamamlamıştır. Fetüsün tüm organları yerlerini almış gelişmeyi beklemeye başlar. Beyin hala herhangi bir bilişsel fonksiyona sahip olmayan hücre topluluklarından ibaret olan beyin, yeni oluşan kafatası içinde yer alır.

Kalp: Fetal kalp bir yetişkin kalbin yalnızca %20 si oranında kan pompalasa da, kapakçıklara, 4 farklı odacığa ve şanta sahiptir.

Mide: Annenin besin zengini kanı sayesinde mide doğumdan önce sindirim gerçekleştiremez.

Göbek bağı: Başlangıçta bir saç teli boyutlarında olan göbek bağı embiryonu annenin plasentasına bağlamak için genişler ve gelişen bağırsakları içine alır.

Yemek borusu: 4 hafta sonunda boru, nefes alma organlarından ayrılır ve sonunda da ağzı mideye bağlar. Böbrekler: artık böbrekler maddeleri kandan ayırmaya başlar 4. Haftadan itibaren tomurcuklanmaya başlayan akciğerler, ufak tüplere dallanmaya doğumdan sonra bile devam eder. Omurlar: bir kolyedeki inciler gibi omurgaya ait bu bölümler, daha sonra beyni vücudun geri kalan kısmına bağlayacak olan sinirlerle birbirlerine bağlanırlar.

Karaciğer: doğuma kadar kırmızı ve beyaz kan hücreleri pompalayan karaciğer doğumla birlikte gerçek işlevine kavuşur. 84. Gün: hala plesenta içinde korunan fetüste küçük bir göğüs kafesi ve gözler ve kulaklar bulunur. Fetüs artık parmaklarını bile emmeye başlar. 7. Ay: İçeride ve dışarıda gelişim neredeyse tamamlanmıştır. Tırnaklar görünür ve beyin vücut sıcaklığını, ritmik solunumu ve böbreklere ait gerilmeleri kontrol etmeye başlar. 8 Ay: Depolanmış olan yağ, fetüsü dış ortamdan ayırır ve enerji kaynağı görevi görür. Giderek azalan alan, fetüsün ellerini ve ayaklarını gövdesine doğru çekmesine neden olur. 9 Ay: Bebek artık, spiral CT tarayıcısına sokulan annenin doğum kanalından çıkarılır.

Fazıl Hüsnü Dağlarca Kimdir?

Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914)

1914 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni (1933), Harp Okulu’nu (1935) bitirdi, piyade subaylığıyla doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın bir çok yerlerini dolaştı, orduda hizmeti on beş yılı doldurunca, önyüzbaşı iken askerlikten ayrıldı (1950), Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi olarak İstanbul’da çalıştı (1952-1960), Aksaray’da Kitap Kitabevini açtı (Aralık 1959), yayımcılık yaptı, Türkçe adında bir de aylık dergi çıkardı (43 sayı,1960-1964), kitabevini kapattı (1970), şimdi yalnız şair.

İlk yazısı (bir hikaye) ortaokul öğrencisiyken Yeni Adana gazetesinde bir yarışmada armağan kazanarak yayımlanmış (1927), sanat dergilerinde ilk kez, Kuleli Lisesi son sınıfta iken Yavaşlayan Ömür Şiiriyle görünmüştü (İstanbul Dergisi 1933). Sonra Varlık dergisine Şiirler vermeye başladı (Mayıs 1934).

Harbiye’den subay çıktığı gün (30 Ağustos 1935) satışa çıkardığı ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya’da ölçülü, uyaklı, aşık tarzı denemeleri de bulunuyordu. İkinci kitabının çıkmasıyla ( Çocuk ve Allah, 1940) kişiliği çevresinde en yetkili kalemlerin uyandırdıkları ilgi ve dikkati yıllar yılı eksiltmeden sürdürerek, Cumhuriyet devrinin en kuvvetli şairlerinden biri oldu. Şiirinde mağara devri adamlarından modern çağın insanına kadar, kişioğlunun iç ve dış dünyasını, yurt ve dünya insanını, çok yönlü davranış ve çatışmalarıyla işlediği, soyut-somut durumlar üzerinde derinleştiği, bunları yaparken de, arada söyleyiş sağlamlığını ihmal etse bile, kendine vergi hayaller, benzetmeler , semboller hazinesinden kuvvet aldığı görülür. 1970’de sayısı 34’ü bulmuş kitapları içinde Çocuk ve Allah, Daha, Çakırın Destanı, Toprak Ana, Aç Yazı, Asu, Türk Olmak, Haydi özellikle ön planda yer alır.

ESERLERİ

Bir ara Sözcü dergisine 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız Şiirle uğraşan ve Şiirlerini Türkiye’nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları, ilk baskı yıllarıyla şunlardır:

Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş Devri (1945), Üç Şehitler Destanı (1949), Toprak Ana (1950), (Aç Yazı 1951), İstiklal Savaşı- Samsun’dan Ankara’ya (1951), İstiklal Savaşı- İnönüler (1951), Sivaslı Karınca (1951), İstanbul-Fetih Destanı (1953),
Anıtkabir (1953), Asu (1955), Delice Böcek (1957),Batı Acısı (1958), Mevlana’da Olmak-Gezi (1958), Hoo’lar (1960), Özgürlük Alanı (1960), Cezayir Türküsü (Fransızca, İngilizce ve Arapça çevirileriyle birlikte, 1961), Aylam (1962), Türk Olmak (1963), Yedi Memetler (1964), Çanakkale Destanı (1965), Dışarıdan Gazel (1965), Kazmalama (1965), Yeryağ (1965), Vietnam
Savaşımız (İngilizcesiyle, 1966), Kubilay Destanı (1968), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Vietnam Körü destan-oyun, (1970), Hiroşima (Fransızca,
İngilizce çevirileriyle, 1970), Malazgirt Ululaması (1971), Kınalı Kuzu Ağıdı (1972), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973), Horoz (1977), Hollandalı Dörtlükler (1977), Çukurova Koçaklaması (1979), Nötron Bombası
(1981), Yunus Emre’de Olmak (1981), Çıplak (1981), İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985), Uzaklarda Giyinmek (1990), Dildeki Bilgisayar (1992).

Dağlarca çocuk Şiirleri de yazdı. Bu alanda ilk kitabı Açıl Susam Açıl Yugoslavya’da basıldı (Üsküp, 1967),bunu İstanbul’da çıkan Kuş Ayak (1971), Arkaüstü (1974), Yeryüzü Çocukları (1974), Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976), Balina ile Mandalina (1977),Yaramaz Sözcükler (1979), Göz Masalı (1979), Şeker Yiyen Resimler (1980), Yazıları Seven Ayı (1980),
Cinoğlan (1981), Hin ile Hincik (1981), Güneş Doğduran (1981), Kaçan Ayılar Ülkesinde (1982) kitapları izledi.

Kazandığı armağan ve ödüller: Türkiye’de bir Şiiriyle (Çakırın Destanı kitabındadır) C.H.P Şiir Yarışması’nda üçüncülük (1946); Asu kitabıyla 1956
Yeditepe Şiir Armağanı; Delice Böcek kitabıyla Türk Dil Kurumu 1958 Şiir Ödülü; Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun Turhan Emeksiz Armağanı (1966). Arkın Çocuk Edebiyatı 1973 Yarışması’nda jüri, üç Şiirine
"yarışma üstün onur ödülü" verdi (1974); Horoz Şiir kitabıyla Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü Peride Celal ile bölüştü (Aralık 1977). Yurt dışında International Poetry Forum /uluslararası Şiir Forumu, Pittsburg,
Amerika/ Dağlarca’yı en iyi Türk şairi seçti (1967).Struga (Yugoslavya) Şiir Festivalleri’nin 13.sünde ödül Altın Çelenk Dağlarca’ya verildi (Ağustos 1974)
ve Milliyet Sanat Dergisi’nce de "1974 Yılının Sanatçısı" seçildi.

Şiirlerinden seçmeler Dört Kanatlı Kuş(1970)’ta toplanmıştı. Şairin eserlerinin çeşitli baskıları ve başka dillerde yayınlanmış "Şiirlerinden seçmeler"
kitaplarını listesi, Hollandalı Dörtlükler sonunda belirtilmiştir. Bütün eserleri Cem Yayınevi’nce toplu olarak yayınlanmakta olan şairin bu yeni Dağlarca
Dizisi’nde 13 kitabı çıktı (1964-1979).

Özet Biyografi

1914'te İstanbul’da doğdu. Babası subay olduğu için ilk ve orta öğrenimini Türkiye'nin değişik yerlerinde tamamladı. Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu’nu bitirdi. Orduya katıldı. 15 yıl asker olarak hizmet yaptı, Doğu ve Orta Anadolu, Trakya'yı dolaştı. Önyüzbaşı rütbesinde iken kendi isteğiyle ordudan ayrıldı. Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde kısa bir süre görev yaptı. Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi olarak İstanbul’da çalıştı. 1959'da İstanbul Aksaray’da "Kitap" Kitabevini açtı. Yayıncılık yaptı, 1960-1964 arasında "Türkçe" isimli bir aylık dergi çıkardı. 1970'te yayınevini kapattı, sadece Şiirle uğraşmaya başladı. Yayınlanan ilk yazısı Yeni Adana Gazetesi'nin 1927'de düzenlediği yarışmada birincilik alan bir öyküydü. İlk Şiiri "Yavaşlayan Ömür" 1933'te İstanbul Dergisi'nde çıktı. Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Peyami Safa'nın da dikkatini çeken Şiirleri Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı, Gençlik, Yeditepe, Türk Dili, Yenilik, Vatan, Çağrı, Türkçe, Ataç, Türk Yurdu, Yön, Devrim gibi dergilerde yayınlandı. İlk Şiirlerinde NecipFazıl Kısakürek etkisinde kaldı. "Havaya Çizilen Dünya" (1934) Şiir kitabındaki Şiirlerinde bu etki görülür. Kendi Şiir çizgisine yönelişi "Çocuk ve Allah", "Daha" (1940) kitaplarıyla başlar. Şiiri "sezgi" ve "us" olmak üzere iki dönemde incelenebilir. Sezgi dönemi eserleri "Havaya Çizilen Dünya" (1934), "Çocuk ve Allah" ile "Daha"yı (1940) izleyen "Çakırın Destanı" (1945), "Taş Devri" (1945) kitaplarını kapsar. "Asû" (1955) ile başlayan ikinci dönem günümüze kadarki Şiirlerinde etkin olan "usçu" dönemdir. Sezgi döneminde kendine has bir Şiir dili ve biçemi yaratmaya çalıştı. "Us" dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Dağlarca bu dönemde dilin arılaştırılması çabalarına katıldı, evrensel temalara ağırlık vermeye başladı. 1970 sonrasında yoğunlukla çocuk Şiirleri yazdı. Hem Türkiye'de hem uluslararası düzeyde birçok ödül kazandı, bir çok ülkede Şiirleri okundu. Kitapları birçok dile çevrildi.

ESERLERİ:

ŞİİR:
Havaya Çizilen Dünya (1935)
Çocuk ve Allah (1940)
Daha (1943)
Çakırın Destanı (1945)
Taş Devri (1945)
Üç Şehitler Destanı (1949)
Toprak Ana (1950)
Aç Yazı (1951)
İstiklal Savaşı- Samsun’dan Ankara’ya (1951)
İstiklal Savaşı- İnönüler (1951)
Sivaslı Karınca (1951)
İstanbul-Fetih Destanı (1953)
Anıtkabir (1953)
Asu (1955)
Delice Böcek (1957)
Batı Acısı (1958)
Mevlana’da Olmak (Gezi) (1958)
Hoo’lar (1960)
Özgürlük Alanı (1960)
Cezayir Türküsü (Fransızca, İngilizce ve Arapça çevirileriyle birlikte, 1961)
Aylam (1962)
Türk Olmak (1963)
Yedi Memetler (1964)
Çanakkale Destanı (1965)
Dışarıdan Gazel (1965)
Kazmalama (1965)
Yeryağ (1965)
Vietnam Savaşımız (İngilizcesiyle, 1966)
Kubilay Destanı (1968)
Haydi (1968)
19 Mayıs Destanı (1969)
Vietnam Körü (destan-oyun) (1970)
Hiroşima (Fransızca,İngilizce çevirileriyle, 1970)
Malazgirt Ululaması (1971)
Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
Horoz (1977)
Hollandalı Dörtlükler (1977)
Çukurova Koçaklaması (1979)
Nötron Bombası (1981)
Yunus Emre’de Olmak (1981)
Çıplak (1981)
İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
Uzaklarda Giyinmek (1990)
Dildeki Bilgisayar (1992)

ÖDÜLLERİ

1946 CHP Şiir Yarışması üçüncülüğü
1956 Yeditepe Şiir Armağanı Asu kitabıyla
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Delice Böcek kitabıyla
1966 Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Şiir Armağanı Delice Böcek ile
1977 Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü Peride Celal ile bölüştü, Horoz Şiir kitabıyla
1967 International Poetry Forum (Uluslararası Şiir Forumu, Pittsburg
Amerika) tarafından "En İyi Türk Şairi" seçildi
1974 Struga (Yugoslavya) Şiir Festivalleri’nde Altın Çelenk ödülü

Atatürk'ün Sanata Verdiği Önem

Atatürk'ün Sanata Verdiği Önem
Büyük Önder Atatürk, Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından, toplumsal dehasını bir kez daha göstererek Türk Ulusunun kültürel alanda da gelişiminin şart olduğunu belirtmiş, kültür ve sanat alanında da birçok yenilik getirmiştir. Türkiye'de yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşılması hedefini yakalayan Atatürk, sanata verdiği önemle modern Türk sanatlarının öncüsü ve mimarı olmuştur.

Daha Ankara'da otel, lokanta yokken O Avrupa'ya resim, müzik tahsiline insanları yolladı. Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun gibi kompozitörler Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlar bunlardan bazılarıdır (Vedat Nedim Tör, 1923 Sanat ve Bilim Konferansı)

Atatürk, Türkiye'nin yeniden yapılanma döneminde, milli kültürü yansıtan bir sanat anlayışının oluşması adına önemli adımlar atmıştır. Atatürk, sanatın Türk Milleti için önemini şu veciz sözleri ile ifade etmiştir:

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.

Atatürk sanat alanındaki atılımlarda öncelikli olarak mimariyi ele almıştır. Türkiye'nin modern bir mimarisinin olması için Almanya'dan şehir planlamacıları ve mimarlar getirtmiştir. Bu uzmanların yönlendirmeleri sonucu mimari alanda yeni bir yol çizilmesini sağlamıştır. Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı binaları bu dönemin ilk ürünleridir.

Atatürk, Türk Milleti'nin sahip olduğu en görkemli yapının milli birlik ve beraberliğin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin olması gerektiğini belirtmiş ve TBMM binasının çağdaş ve estetik olması için gerekli tüm adımları atmıştır. Bu bina için yurtdışından özel mermerler dahi getirtilmiştir. Türk mimarlarına maddi ve manevi büyük destek veren Atatürk, bu yolla milli mimarlık akımının ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Atatürk, Balkan Festivali kutlamaları sırasında (3 Eylül 1936)
Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkının güzel sanatların önemli kollarından resim ve heykeltıraşlıkta da ilerlemesi için birtakım faaliyetler yürütmüştür. Cumhuriyet döneminde tüm Türk ressamlarının, Cumhuriyet ve inkılapları resmetmelerini sağlayarak, milli birliğin sanat alanına yansıması hedefine ulaşmıştır. Tüm Türkiye'de heykel ve anıt dikilmesine başlanması da, onun getirdiği yeniliklerden biridir. Büyük Önder'in bu çalışmaları sonucu, Türkiye'de resim ve heykel sanatları önemli ölçüde gelişme kaydetmiştir.

Türk Milleti'nin sanatsal geçmişine de sahip çıkan Atatürk, 1937 yılında Resim ve Heykel Müzesi'ni açarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemin sanatsal ürünlerini aynı çatı altında biraraya getirmiştir.

Türk müziği, Mustafa Kemal Atatürk'ün önem verdiği bir diğer konu olmuştur. İlk Türk operasının hazırlanması için ünlü müzisyen Adnan Saygun'u görevlendiren Atatürk, Cemal Reşit Rey'e de ilk konservatuarı kurdurmuştur. Türk müziğinin, akademik alt yapısının da güçlü olması gerektiğine inanmış ve eğitim amacıyla genç Türk müzisyenlerini yurt dışına göndermiştir. Bu müzisyenler, geri dönüşlerinde Türkiye'ye dağılarak Türk müziğinin ve dolayısıyla Türk sanatının kalkınmasını sağlamışlardır.
Atatürk bir konuşmasında şöyle demiştir:
"Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür."
Atatürk Osmanlı'dan kalma Sanayi-i Nefise'yi imar ettirerek Güzel Sanatlar haline getirmiştir. Ayrıca burada yetişen birçok sanatçıyı kendilerini geliştirmeleri için Avrupa'nın sanat merkezlerine göndermiştir. Resim, heykel ve mimarlık bölümlerinden çok sayıda öğrenci Almanya, Avusturya ve Fransa'ya gönderilmiştir.

Ata'nın sanatçıya verdiği büyük değeri gösteren bir hatıra da şöyledir: Daha devlet tiyatrosu kurulmamışken, İstanbul'daki şehir tiyatrosu sanatçıları Ankara'ya gelerek o zamanki Türk ocağında temsiller verir. Atatürk de bu temsillerin birinde bulunur ve sanatçıları Çankaya'ya davet ederek ağırlar. Hepsine ayrı ayrı iltifat eder. Ayrılma vakti gelince, Reşit Galip sanatçılara, Atatürk'ün elini öperek veda etmelerini söylediğinde, Ata'nın cevabı şu olur:
Hayır, sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür.

Aşık Veysel Kimdir?

Aşık Veysel
25 Ekim 1894 – 21 Mart 1973. Şarkışla’nın Sivrialan köyünde doğdu. Asıl adı Veysel Şatıroğlu’dur. 7 yaşında yakalandığı çiçek hastalığından dolayı bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu, az gören öteki gözünü yitirdi.

Evlerine sürekli olarak gelen aşıklardan dolayı türküyle ve bağlamayla ilgilendiğini gören babasının aldığı bağlama Veysel’in yaşamına eşlik etti. İlk bağlama derslerini de babasının arkadaşı Çamşıhılı Ali’den aldı. Yunus, Karac’oğlan, Dertli, Erzurumlu Emrah gibi aşıklardan etkilendi ve türkülerinde onlarla olan duygu yakınlığını yansıttı.

Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Veysel, 40 yaşlarına doğru kendi şiirlerine ağırlık vermeye ve türküleştirmeye başladı. 1931 yılında gerçekleştirilen Aşıklar Bayramında adı duyulan ve 1933 yılında Atatürk için söylediği bir türküden sonra özellikle Ahmet Kutsi Tecer’in de yardımıyla giderek tüm Türkiye’de tanınmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Veysel’in kendi türkülerini söylemeye yönelmesi anlamında bir geçiş dönemi olarak sayılabilir. Bu döneme dek köyünden hiç çıkmayan Aşık Veysel bunu izleyen yıllarda Türkiye’nin birçok yöresini dolaşarak kendi yöresi dışında da insanlara türkülerini aktarma fırsatı buldu.
1952 yılında İstanbul’da kendisi için büyük bir jübile yapılan Aşık Veysel’e, 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin özel bir kararıyla aylık bağlandı.
Türkülerinde kendi özgü bir içtenlikle doğadan insan sevgisine hemen her konuyu işleyen Aşık Veysel, İstanbul Radyosunun ilk yayınlarında da türkü söyledi. 1941-46 arasında, Aşık Ali İzzet’le birlikte Köy Enstitülerinde halk türküleri ve bağlama dersleri verdi. Zamanla Veysel ve Ali İzzet’in temsil ettiği bağlama çalma ve türkü söyleme biçimi başlıbaşına bir tavır olarak yerleşti.
Önceleri yöresindekiler sonra Türkiye’nin her yerinden aşıklarla karşılaştı, tanıştı. Ölümüne dek de sürekli olarak, yaşlı genç aşıklar tarafından ziyaret edildi.
Aşık Veysel’in önemli sayılan ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olmasıdır.
Araştırmacılara göre bağlamanın ilk düzeni olarak kabul edilen ve aslında Aşık Süleyman tarafından kullanılan ancak Aşık Veysel aracılığıyla yayıldığından dolayı aşıklama düzeni (la-re-mi), »Veysel Düzeni« olarak da bilinir.

Aşık Veysel‘in şiirlerinin toplandığı »Deyişler« (1944), »Sazımdan Sesler« (1950) ve »Dostlar Beni Hatırlasın« (1970) adlı kitaplar yayımlandı.

Arif Nihat Asya (1904 – 1975)

Arif Nihat Asya (1904 – 1975)

Türk Edebiyat Tarihi’ne “Bayrak Şairi” olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 yılında Çatalca’nın İnceğiz Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Tokatlı Zîver Efendi, annesi Tırnovalı Fatma Hanımdır.

Nihat Asya bir aylıkken babasının ölümü üzerine, akrabalarının himayesinde büyümek zorunda kaldı. İlköğrenimine köyünde başladı fakat daha sonra İstanbul’a geldi. Önce Haseki Mahalle Mektebi’ ne daha sonra Gülşen’i Maarif Rüştiyesi’ne devam etti. Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi’ne aktarıldı.

Liseyi bitirdikten sonra, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. Milli Mücadele Dönemi’nde Ankara’da bulundu. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1928 yılında Darülmuallimin’i Aliye’den edebiyat öğretmeni olarak mezun oldu ve Adana kolej ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yaptı.

1948 yılında Edirne’ye tayin edildi. 1950-54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yaptı. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesi’ nden emekli oldu. 5 Ocak 1975 tarihinde Ankara’da vefat etti. Edebiyatımızda “Bayrak” şairi olarak tanınan Asya, Bayrak şiirini Adana’nın kurtuluş günü olan bir “5 Ocak”ın heyecanı ile yazdı. Bir çok dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinde hece, arûz ve serbest vezinleri kullanan Arif Nihat, nazmın her tür ve şekliyle eserler vermiştir.

Fikrin ağır bastığı şiirlerinde milliyetçilik konusu büyük bir yer tutar. Çok renkli ve değişik biçimli şiirler yazmış olan Asya, son şiirlerinde biraz da mistisizme yönelmiştir. Şiirinde daima bir yenileşme çabası içinde olan şair, etkilerden uzak kalarak kendine özgü bol renkli şiir dünyasını oluşturmuştur. Güzel ve zarif benzetmelerin yanı sıra, keskin zekâsının, şakacı mizâcının mahsûlü olan nükteleri, hicivleri, kelime oyunları üslûbunu tamamlayan önemli unsurlardır.

Tarihimizin şanlı sayfalarını şiirleştiren şair, Rubai türünün yeni Türk edebiyatında önemli şahsiyetlerinden kabul edilir. B bayrak ve vatan, onun mısralarında en usta anlatıcısını bulmuştur.

İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı

XI. -XII YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI

Genel Özellikleri:

a) İlk İslâmî eserlerin verlidiği bir dönemdir.

b) Dilde yavaş yavaş Arapça ve Farsça kelimeler görülmeye başlar.

c) Uygur alfabesi yanında Arap alfabesi de kullanılır.

ç) Hem eski nazım birimi dörtlük hem de yeni nazım birimi beyit kullanılmıştır.

d) Hece ölçüsü ile birlikte aruz ölçüsü de şiire hakim olmuştur.

e) Karahanlı Devleti bölgesinde yer alan eserler Hakaniye Türkçesi ile kaleme alınmışlardır.

Dönemin Başlıca Eserleri:

I- KUTADGU BİLİG: Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınmış olan eserin yazılış tarihi 1069-1070’dir. Alegorik (temsilî) olarak yazılan eserde adalet, baht, akıl ve kanaatı temsilen hükümdar Kün-Togdı, vezir Ay-Toldı, vezirin oğlu Öğdülmiş ve dünya hayatını yadsıyan Odgurmış bulunmaktadır. Kutadgu Bilig, saadet veren bilgi anlamındadır. Mesnevi nazım şekliyle yazılmış eserin ölçüsü fa’ûlün,fa’ûlün,fa’ûlün, fa’ül’dür. İçerdiği konu bakımından bir siyasetnâme olarak kabul edilir. Daha çok devlet teşkilatını düzenleyici nasihatler içerir.

 

809 Könilik özele keser men işig1 Ben işleri doğruluk ile hallederim2 Adırmaz men begsig ya kulsıg kişig İnsanları bey veya kul olarak ayırmam.817 Kerek oglum erse yakın ya yaguk İster oğlum, ister yakınım veya hısmım olsun; Kerek barkın erse keçigli konuk İster yolcu, ister geçici, ister misafir olsun. 818 Törüde ikigü manga bir sanı Kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir Keserde adın bulmagay ol mini Hüküm verirken hiçbiri beni farklı bulmaz.

II. DİVANÜ LUGATİ’T-TÜRK: Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçenin ifade gücünü göstermek ve Türkçeyi öğretmek üzere yazılan geniş boyutlu bir eserdir. Yazılış tarihi 1072’dir. Eserin bitiminde dönemin Halifesi Ebu’l-Kasım Abdullah’a sunulmuştur. Eser, Arapça dilbilgisine göre düzenlenmiş olup Türkçe-Arapça sözlük niteliğini taşır. Ancak sıradan bir sözlükten çok kapsamlıdır. İçerdiği zengin dil malzemesi ile o dönemin sosyolojik, folklorik öğeleriyle birlikte tarihi ve coğrafî özelliklerini de bünyesinde toplamıştır. Bunun yanı sıra eserin giriş kısmında Türkleri yüceltici öğlere de rastlanır.

öğüt: Öğüt. Şu beyitte de gelmiştir:3 Algıl öğüt mendin oğul erdem tile. Oğul! Benden öğüt al, fazilet dile. Boyda uluğ bilge bolup bilging ula Ulus arasında büyük bilgin ol, bilgini yay.

III. ATABETÜ’L-HAKAYIK:XII. yüzyılın ortalarında yazılmış olduğu sanılan eserin yazarı hakkında geniş bir bilgimiz yoktur. Ali Şir Nevai’nin “Nesâimü’l-Mahabbe” adlı eserinde efsanevî bir şekilde hayatı hakkında bilgi verilir. Türk soyuna mensup bulunduğu, kör olduğu, İmâm-ı A’zam Ebu Hanefî’den ders aldığı belirtilmektedir Ancak bu anlatılanlar genellikle şüphe ile karşılanır.

Eser, ferdî ahlâk hakkında dinî bir görüşle kaleme alınmış bir nasihatnâmedir. Münâcât, nât ve sahâbelerin medhi’nden sonra Emîrü’l-Ecel Dâd Sipehsâlâr Mehmed Bey’e medhiye ile devam eden eser, çeşitli konularda nasihatler veren bölümlere ayrılır.

165 Köni bol könilik kıl atan köni4 Doğru ol, doğruluk yap, adın doğruya çıksın; 166 Köni tiyü bilsün kişiler sini İnsanlar seni doğru olarak bilsinler; 167 Könilik tonın ked kodup egrilik Eğriliği bırakıp doğruluk elbisesini giy, 168 Kedim ton talusı könilik tonı Elbiselerin en iyisi doğruluk elbisesidir.



 

XVI YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI

Genel Özellikleri:

a) Bu dönemde Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu devletleri ile Beyliklerin hüküm sürdüğü bir dönemdir.

b) Dinî-tasavvufî yanı ağır basan bir dönemdir.Yesevîlik, Bektaşîlik, Mevlevîlik gibi tarikatlerin kurulma ve yayılma çabaları gözlenir.

c) Oğuzca ile yazılan eserlerin dili Arap ve Fars etkilerine uzak olmasa da yalın bir dildir. Özellikle tasavvufî eserlerde bu yalınlık daha belirgindir. Yunus Emre’ni şiirlerinde olduğu gibi.

Dönemin Başlıca Temsilcileri:

1. YÛNUS EMRE: 1240-1320 tarihleri arasında yaşadığı rivayet edilir. Yûnus’un eserleri “Risâletü’n-Nushiyye” adlı didaktik nitelikteki küçük bin mesnevi ile ilâhîlerini toplayan divânıdır. 1307-1308’de yazdığı Risâletü’n-Nushiyye’nin 13 beyti fâilâtün, fâilâtün, fâilün; 573 beyti mefâilün, mefâilün, feûlün vezniyle yazılmıştır. Eser, ruh ve nefis, kanaat, öfke, sabır, cimrilik ve akıl bölümlerini içermektedir. Divanında ise üç yüz kadar şiir vardır. Büyük çoğunluğu hece ölçüsüyle söylenmiştir. Altmış kadar aruz ölçülü şiiri vardır. Hece ölçüsünde 8+8’liği tercih etmiştir. Şekil olarak genellikle “gazel-kaside” şeklini kullanmıştır. Bunlar çok defa “musammat (mısra ortaları kafiyeli)” tarzındadır.Bir tasavvuf şairi olan Emre, “vahdet-i vücûd” (varlığın birliği=panteizm) felsefesini işlemiştir. Şair son derece coşkun, içli, lirik şiirler meydana getirmiştir.5 Kullandığı dil, yalın, açık ve akıcıdır. Şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimeler olmakla birlikte eserlerin bütünü içinde sayıca önemi azdır.

İlim ilim bilmekdür ilim kendün bilmekdür Bilim bilgi bilmektir, bilim kendini bilmektir

Sen kendüni bilmezsin yâ nice okımakdur Sen kendini bilmezsin, bu nasıl okumaktır?

Okımakdan ma’nâ ne kişi Hakk’ı bilmekdür Okumakatan amaç, insanın Allah’ı bilmesidir.

Çün okıdun bilmezsin ha bir kurı emekdür Bu kadar okudun bilmezsin, bu bir kuru emektir.

Okıdum bildüm dime çok tâat kıldum dime Okudum bildim deme, çok ibâdet ettim deme

Eri Hak bilmez isen abes yire yilmekdür Allah’ı bilmediysen, boş yere koşmuş olursun.

Dört kitâbun ma’nâsı bellüdür bir elifde Dört kitabın anlamı açıktır bir elifte

Sen elifi bilmezsin bu nice okımakdur Sen elifi bilmezsin, bu nasıl okumaktır.

Yigirmi dokuz hece okısan ucdan uca Yirmi dokuz heceyi baştan başa okusan

Sen elif dirsin hoca ma’nâsı ne dimekdür Sen yine elif dersin hoca, bunun anlamı nedir?

Yûnus Emre dir hoca gerekse var bin hacca Yûnus Emre der hoca, gerekirse bin kere hacca git.

Hepisinden eyüce bir gönüle girmekdür Bütün bunlardan iyisi gönül kazanmaktır.

 

Başlangıcı tam olarak belirlenemeyen ancak miladî XI. yüzyıla kadar devam eden bir dönemi kapsamaktadır. Sınırları kesin olmamakla birlikte Orta Asya bozkırlarında yayılmış olduğu söylenebilir. Bu dönemde, bilinen tarih içinde Göktürk ve Uygur devletlerinin özellikle yazılı metin bakımından zengin bir miras bıraktıkları gözlenir.

Dil ve üslûp bakımından sade, samimi, açık anlatım tercih edilmiştir. Yakın kültürlerin etkileri daha çok Uygur döneminde görülür. Bu etki, Uygurların Budizm ve Maniheizm inançlarını benimsemesi dolayısıyladır.

 

Bu dönem eserleri, iki ayrı yönden incelenebilir:

1. Sözlü Edebiyat: Yazının kullanılmadığı dönemlerde edebî ürünler ağızdan ağıza yayılarak yüzyıllarca söylenegelmiş. Bu edebî ürünlerin temelini inançlar oluşturmuştur. Türk edebiyatındaki sözlü edebiyat ürünleri, aslında daha sonra yazıya aktarılmış olmaları dolayısıyla bugünlere ulaşabilmiştir. Bu ürünlerin başlıcaları şunlardır:

a) Sagu(ağıt): “yuğ” adı verilen dini matem törenlerinde, dörtlükler halinde hece ölçüsüne uyularak söylenirdi. Herkes tarafından sevilen bir Türk kahramanı öldüğünde, yakınları kurban keser, sonra da atlara binerek ölünün bulunduğu çadırın etrafında yedi defa dönerlerdi. Bu törenlerde yas türküleri söyleyen şairler, matemciler bulunurdu. Savaş sırasında kurt sesleriyle haykıran yiğitler, bu törenler sırasında yine aynı seslerle ağlaşırdı. En bilinen sagu Alp Er Tonga adlı Saka hükümdarına söylenen sagudur. Bu saguda hükümdarın yiğitliği, yuğ törenine katılanların üzüntüsü dile getirilmiştir. Bu şiir 4+3=7’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Kafiye düzeni aaab cccb şeklindedir.

Alp Er-Tonga öldi mü? Alp Er-Tunga öldü mü ?

Issız ajun kaldı mu? Kötü dünya kaldı mı ?

Ödlek öcin aldı mu? Felek (böylece) öcünü aldı mı ?

Emdi yürek yırtılur. Şimdi yürekler parçalanıyor.

 

b) Koşuk: Genellikle tabiat güzelliklerinin, aşkın ve yiğitliğin anlatıldığı, dörtlükler halinde hece ölçüsüyle söylenen şiirlerdir. Kafiye düzeni sagudaki gibidir.Mısra başı kafiyesi denilen bir kafiye görülür Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t-Türk(X. yüzyıl) adlı eserinde örnekleri verlimiştir.

 

Keldi esin esneyü (Bahar) rüzgârı eserek geldi.

Kadka tükel osnayu (Ama bu rüzgâr) kar tipisine benziyordu.

Kirdi bodun kasnayu Halk soğuktan titreşerek evlere girdi.

Kara bulıt küreşir (Gökyüzünde) kara bulutlar gürlüyor.

c) Sav(atasözü): Halkın uzun tecrübeler sonunda benimsediği öğüt niteliğindeki genel yargılardan oluşan kalıplaşmış cümlelerdir.

Aç yimes, tok ne times. Aç ne yemez, tok ne demez

Kişi sözleşü yılkı yıdlaşu İnsan söyleşerek, hayvan koklaşarak

d) Destan: Destanlar sadece eski milletlere mahsustur. Bunun için birçok milletin destanını yoktur. Destan, milletin ortak vicdanından ortaya çıkar. Bu da eski ilkel devirlerin yaşanması, bir milletin başından büyük olaylar ve maceraların geçmesiyle mümkündür. Savaşlar, fetihler, zaferler, yenilgiler, felâketler, devletin kuruluş ve çöküşü gibi olaylar halk muhayyilesini (hayal etme gücünü) etkiler ve harekete geçirir. Bu olayların başındaki kahramanların yaptıkları işler, taşıdıkları kuvvet ve insanüstü yönler bambaşka anlam kazanır. Bu heyecan verici olayları çeşitli halk şairleri, bilgeler, çeşitli yer ve zamanlarda bölüm bölüm anlatırlar. Anlatılanlar ağızdan ağıza değişerek, genişleyerek yazlır. Giderek ilk söyleyeni unutulur ve milletin ortak malı haline gelir.

Günümüzde bilinen Türk destanları şunlardır:

I. Yaratılış Destanı: Tanrı Karahan’ın dünyayı ve insanları yaratması ile ilgili bir destandır. Ancak bu destanın bugün bilinen kısmında Budizm etkisi görülmektedir.[4]

 

II. Saka Destanları:

 

a) Alp Er Tonga Destanı: M.Ö. VII. yüzyılda yaşadığı sanılan Alp Er Tonga’nın hayatı ile Türk-İran savaşları anlatılır.

b) Şu Destanı(Efsanesi): Saka hükümdarı olduğu sanılan Şu’nun (M.Ö. IV. yüzyıl) adı etrafında gelişen olaylar anlatılır. Destanda Oğuz boylarının ve Türkmenlerin kaynağı ifade edilirken, Büyük İskender’in Türklerle savaşmayı göze alamadığı, ordusunun bir gece baskın yapan Türklere yenildiği üzerinde durulur.

III.Hun Destanları

 

a) Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Türklerinin resmî devlet ve imparatorluk destanı, hatta efsaneleşmiş tarihi sayılabilir. Destanda, Oğuz Kağan’ın dünyaya gelişi, büyümesi, zaferleri, boylara ad vermesi, yurdunu ikiye bölüp oğullarına paylaştırması ve vasiyeti anlatılmaktadır.

b) Siyenpi Destanı: Milâdın II. yüzyılında dağılmaya başlayan Hun Devleti’nin yerini alan Siyenpi hanedanının kaynağına dair önemli bir efsanedir.

IV.Göktürk Destanları

 

a) Bozkurt Destanı( Efsanesi): Bir baskın sonucu yok olan Türklerin yeniden türeyişi anlatılır. Bu baskıdan yaralı olarak kurtulan genci, Tanrı tarafından gönderilen bir dişi Boz Kurt (Gök Börü) iyileştirir. Böylece neslin devamı sağlanır.

b) Ergenekon Destanı: Göktürkler, bir savaş sırasında yenilgiye uğramışlardır. Hakan ve onun yanında pek çok kişinin kılıçtan geçirilmiş, hakanın yeğenleri Kayan ve Nüküz eşleriyle birlikte kaçarak Ergenokon dağının ardına sığınırlar. Burada güç toplayıp çoğalınca burası dar gelmeye başlar. Bunun üzerine demirden dağı eriterek düşmanlarından intikamlarını alırlar.

V. Uygur Destanları

 

a) Türeyiş Destanı: Eski bir Türk hakanı kızlarını yalnızca Tanrlara lâyık görmemekte, insanlarla evlenmesine izin vermemektedir. Bunun üzerine Gök Tanrı boz kurt şekline bürünerek kızlarla evlenir. Bu evliliklerden Dokuz Oğuz ve On Uygur boyları meydana gelir.

b) Göç Destanı: Uygur ülkesine bereket ve mutluluk veren, tılsımlı kabul edilen Kutlu Dağ’ın Çinliler tarafından parça parça sökülüp taşınması neticesi ülkede kıtlık baş gösterir.Uygur Türkleri güney batıya doğru güç etmek zorunda kalır ve sonunda Beş Balık denilen yere gelirler, orayı vatan edinirler.

c) Mani Destanı: Uygurların Mani inancını kabul etmelerinin anlatıldığı bir destandır.

2. Yazılı Edebiyat: Sözlü edebiyatta olduğu gibi kesin bir başlangıç tarihi verilememektedir. En eski belge milâdî VI. yüzyıla aittir.Bu belgeler Göktürk alfabesiyle yazılmış Yenisey Yazıtları’dır. Edebî bakımdan olduğu kadar tarihî bakımdan da değeri olan en önemli belgeler ise Göktürk Kitâbeleri (Orhun Yazıtları) olarak bilinen VIII. yüzyıla ait yazıtlardır. Uygur Devleti döneminde de Uygur alfabesi ile pek çok eser yazılmıştır, bunların bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Bu dönem eserlerinde Maniheizm ve Budizm inançlarının etkisi ağırlığını hissettirmektedir.

Göktürk Kitâbeleri(Orhun Yazıtları): Göktürk Kitabeleri (Orhun Yazıtları) Türk dilinin, tarihinin ve edebiyatının en eski yazılı belgelerinden biridir.Bugünkü Moğolistan toprakları içinde bulunan bu yazıtlar Göktürk hakanları Bilge Kağan ve Kül Tigin ile vezir Tonyukuk adına milâdî XVIII.. yüzylda dikilmiştir. 38 harfli Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. Yabancı etkilerden uzak arı bir dil kullanılmıştır. Yazıtlarda Göktürklerin savaşları, fetihleri ve halkın durumu üzerinde durulmuştur.

Göktürklerin dört kağanına vezirlik yapan Tonyukuk, kendi adına 720-725 yılları arasında anıt diktirmiştir. Tonyukuk bu anıtta Çin’e karşı giriştiği bağımsızlık savaşını ve hayat hikâyesini kendi ağzından anlatmıştır.

Kül Tigin anıtı kardeşi Bilge Kağan tarafından 732 yılında dikilmiştir. Bu anıtta Bilge Kağan kardeşinin ölümünden duyduğu derin açıyı dile getirmiştir.

Bilge Kağan anıtı ise kağanın ölümünden sonra 735 yılında dikilmiştir. Anıtta Bilge Kağan’ın kendi ağzından anlatılanlar yazılıdır.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz.

Cahit Sıtkı Tarancı Hayatı

Cahit Sıtkı Tarancı Hayatı

 

Cahit Sıtkı Tarancı, 1 ocak 1910’da Diyarbakır’ın Camiikebir mahallesinde doğmuştur. Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır’daki Nümune-i Terakki-i Hamidi Mekteb-i İptidai’de ilköğrenimine başlar ve 1 yıl sonra Mekteb-i Sultani’ye geçer ve ilköğrenimini orada tamamlar. Aile geleneğinden dolayı ortaokulu İstanbul Kadıköy ‘deki Saint-Joseph Lisesinde bitirir. 1928’de Galatasaray Lisesi’ne girer ve orada tanıştığı Ziya Osman Saba ile dostlukları ölümüne kadar sürer. Tarancı Galatasaray Lisesinde o yaştaki birçok genç gibi şiire ilgi göstermeye başlar. İlk şiiri lise son sınıfta iken Muhit dergisinde yayımlanır. Aynı zamanda Servet-i Fünun ve Akademi ve Galatasaray adlı dergilerde de şiirleri yayımlanmaya başlar. Cahit Sıtkı Tarancı Saint Joseph ve Galatasaray Lisesinde öğrendiği Fransızcanın da sayesinde Fransız şairlerini takip etmeye başlar. Galatasaray Lisesinde bulunduğu dönemde bazı Fransız şairlerinin şiirlerini ezbere bilecek kadar kendini onlara yakın görmektedir. 1931’de liseyi bitirip Mektebi Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesine girer. Bu sırada lisede iken başladığı sigara içme alışkanlığına içkinin de eklendiği ve bunun Tarancı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. İkinci senenin sonunda bu okuldan atılır fakat İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine henüz geçmeden ilk şiir kitabı Ömrümde Sükût yayımlanır. Maddi sorunlardan dolayı Sümerbank’a memur olur, bir yandan da Cumhuriyet gazetesinde öyküleri yayımlanmaya başlar. Sümerbank’taki memuriyet hayatını kaldıramayınca Cumhuriyet gazetesine geçer ve orada kendini sevdirir. 1938’de Paris’te Sciences Politiques eğitimi almaya gider ve aynı zamanda Gazete gazetesine hikâye ve öykülerini yollamaya devam eder. Paris’te orada öğrenci olarak bulunan Oktay Rıfat ile tanışıp arkadaş olurlar. Fakat II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Fransa’daki bombalama olayları yüzünden ülkeye döner ve askerlik yapmak için başvurur. Askerliği bittikten sonra İstanbul’a geri döner. Ailesi de bu sırada İstanbul’a yerleşmiştir. Gündüzleri babasının ticaret evinde çalışır geceleri ise ailesinin eve alkollü gelmesinden dolayı sorun çıkarttığı için bir pansiyonda kalır. İçki ile ilgili konulardan dolayı babası ile iyice arası açılır, Ankara’ya gider ve orada Anadolu Ajansında çevirmenlik yapmaya başlar. Bir süre bu işte çalıştıktan sonra yeni kurulan Çalışma Bakanlığı’nda çevirmenliğe atanır. Bir şiir yarışmasında Otuz Beş Yaş adlı şiiriyle birincilik ödülünü kazanır. Bir yandan da çalıştığı bankada âşık olur ve Cavidan Tınaz ile evlenir. Evliliği hayatında mutlu ve huzurlu bir dönem açar ve bu dönem şiirlerine yansır. Fakat 1953 yılının sonlarına doğru hastalık belirtileri ortaya çıkar ve Tarancı’ya tam felç gelir. Hastalığında çok ilerlemeler kaydetmesine ve yürümeye başlamasına rağmen 1956 yılında tedavi için gönderildiği Viyana’da zatülcenpten ölür ve Ankara’da toprağa verilir.

 

 

Sanatı

Cahit Sıtkı Tarancı şiirde estetiğe çok önem vermiştir. Ziya’ya mektuplar adlı kitabında toplanan mektuplarında şiirde estetiğe verdiği önem üzerinde durmuş ve hem kendi hem de Ziya Osman Saba’nın şiirlerini incelemiştir. Birçok öyküsü bulunmaktadır fakat kendisi öyküde estetik üzerinde durmamıştır.

Ş===Şiir üzerine düşünceleri===

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre şiir “Kelimeler ile güzel şekiller kurma sanatıdır.” Şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğü arar. Vezin ve kafiyeden kopmamış ama ölçülü veya serbest her türlü şiirin güzel olabileceğine inanmıştır. Üslubu açık ve sadedir. Onun anlayışında şairin hisleri, fikirleri, dünya görüşü, şahsiyeti, her şeyi şiirde belli olur fakat şiirde duygular fikirler sonra gelir, asıl olan ve önce gelen sözcüktür. Şiirde yararlılığı ve propagandayı aklından geçirmemiştir. O şiirin söz sanatı olduğuna inanan bir sanatçıdır. Çoğu gerçeğe bağlı mecazları derin, şaşırtıcı ve karışık değildir. Zaman zaman bazı sembollere başvurmuştur. Yaşadığı günlerdeki şiir akımlarından etkilenmemiş, sanatta yaşamını ve insanı ön planda tutmuştur. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, ölümün hep üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, kaçış, yaşadığı hayatın buruklukları, çocukluk özlemi gibi konular onun şiirlerine konu olmuştur. Sanat için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. İlk şiirlerinde Fransız ozanlarının etkisi görülür. Şiirin yazıldığı dilde şiir olduğunu çevirilerde şiirin musikisini kaybettiğini savunmuştur. Tarancı şiiri bir anlam ve uyum bileşiği olarak görür. Cahit Sıtkı Tarancı şiirde ayrıntıdan hoşlanmaz genellikle olabildiğince yoğunlaştırma yapılması gerektiğini savunur. Tarancı, sözcüklerin birbiriyle bağlantılarına, özellikle dizede ve şiirdeki yerlerine önem verilmesi görüşündedir.

 

 

Şiirde insan

Tarancı’ya göre insan her şeyin başındadır. İnsanlardan oluşan toplum ile ilgili bir açıklaması olmamasına rağmen bireylerden hareketle topluma uzanmak istediği tahmin edilir. Tarancı Robenson adlı şiirinde bunalım duygusunu betimlemiş ve ne olursa olsun insanın toplumdan soyutlanamayacağını belirtmek istemiştir.

 

Şiirde biçim ve anlam

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre biçim, söylemek istediği şeyin nasıl söylenmesi gerektiğini sezerek, onu öyle söylemektir. Tarancı’nın anlayışında şiir kendisinin istediği biçimi sanatçıya kabul ettirir. Hep aynı biçimler kalıplar içinde kalmak hatalıdır. Tarancı, biçime evet, biçim tutsaklığına hayır der. Tarancı’ya göre şiirde anlam, sesten ayrı olarak düşünülemez.

 

Şiirde ölçü

Tarancı’nın şiir yazmaya başladığı yıllarda aruz vezni bırakılmış, hece yaygınlık kazanmış durumdaydı ve yeni yeni o dönemde özgür koşuk moda olmaya başlamıştı. Tarancı’ya göre sanatçı bu üç ölçüyü de kullanabilir ve kullandığında da öbür ölçülerle yazılmış şiirleri küçük görmemelidir. Kendisinin özgür vezni kullanmasının istediklerini rahat rahat söyleyebilmek için olduğunu vurgulamıştır.

 

 

Şiirde uyak

Uyak baskı makinelerinin sık bulunmadığı dönemlerde şiirleri hatırlanabilir kılmak için kullanılmıştır. Halk şiirlerinde de özellikle son dörtlükte şairin adının kullanılması bu nedenden dolayıdır. Tarancı uyağın şiirde bir güzellik öğesi olarak kullanılmadığı zaman insanın canını sıktığını ve uyağın şiir ortamını harekete geçiren bir güzellik öğesi olması gerektiğini söylüyor.

 

Tarancı’nın konu seçimi

Tarancı’nın ilk şiirlerinde görülen yalnızlık ömrü boyunca onun şiirine sinmiştir. Aile ocağından ayrı İstanbul’da tek başına yaşamanın Tarancı üstünde bıraktığı bir etki olarak bilinen yalnızlık Tarancı’yı içkiye yönlendiren nedenlerden biri olarak düşünülmüştür. İçki sayesinde kendisini mutlu ve neşeli yapan bir dünyaya gittiği düşünülebilir. Fiziksel görünüşünün onun ruhsal yaşamını etkilediği, bu yüzden de yalnızlık duygusunun arttığı söylenebilir. Otuz Beş Yaş şiirinde yalnızlık duygusunun arttığı ve dostlarının yavaş yavaş yaşamdan göçmelerinin de onu etkilediği görülür. Yalnızlık duygusu içinde zamanın geçmediğinden yakınır fakat yinede kaderini kabul eder ve yalnızlık içinde geçse de yaşamın yaşam olduğunu ve herkesin aslında yalnız olduğunu savunur. Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde bu dünyada yaşam bilincine varınca, yaşam ve ölüm iki önemli konu haline gelir. Tarancı ölümü birçok benzetmeyle şiirde işlemiştir, zaman zaman ölümü doğal bir son olarak zaman zaman da ölüm korkusunu belirterek bu konuyu işlemiştir. Tarancı’nın yaşama sevinci konulu şiirleri, ölüm korkusunu yenme isteğinden dolayı işlenmiş gibi görülür. Ölüm düşüncesinin hemen ardından yaşamın güzellikleriyle ilgili benzetmeler ve semboller ortaya koyar. Yaşama sevincini açıklayan aşk duygusu da Tarancı’nın şiirlerinde önemli yer tutan konulardan biridir. Ayrıca Tarancı’nın şiirlerinde, yaşamında önemli yer tutan içki, içki âlemleri, içki evler, çilingir sofraları da önemli konular arasındadır. Sık sık rastlanan bir diğer ana konu ise anılar ve geçmiştir, çünkü Tarancı şiirlerinde çocukluğundan ve geçmişinden çok etkilenmiştir. Dönemlere bağlı olarak bazı olaylar Tarancı’yı çok etkilemiş şiirlerine de konu olmuştur. Bu konulardan bazıları: yurt, Mehmetçik, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, ulusal marştır.

 

 

Tarancı’nın hikâyeciliği

Cahit Sıtkı hikâye yazdığı yıllarda hikâyeciliğimiz, Altın Çağ’ını yaşıyordu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerinin şiirleri kadar önem taşımamasını üç nedeni vardır. İlki Sabahattin Ali ve Sait Faik hikâyede ne ise Cahit Sıtkı’nın da şiirde o olmasıdır. İkincisi, şiirleri çok ünlenmiş bir ozanın hikâyeleri üzerinde fazla durulmayışıdır. Son neden ise Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerini birazda gazetenin isteğine göre ve geçim kaynağı olarak yazmasıdır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyeleri savaşın etkisiyle umutları sarsılan, en küçük insansal ilişkileri bile mutlukla özdeşleştiren insanımızın duygusal ortamını yansıtır. Hikâyeleri aynı zamanda ruhsal yönden çektiği acılara tepkidir, mutluluk adına neyi yaşamamışsa bunları hikâyesine yerleştirmiştir. Aşkta başarısızlıklar, meyhane köşelerinde, bekâr odalarında geçen üzüntülü gün ve geceler, acılar sıkıntılar, tüm keder ve sevinçlerini içinde saklayan kapalı mizacı ve daha güzel ve daha uzun boylu olmanın derin isteği içerisinde kendini şiire veriyor. Fakat şiirlerindeki bu ortam hikâyelerine yansımıyor. Hikâye Tarancı’da yaşama bağlayıcı bir öğedir. Hatta yaşamın vermediklerini kendisi, yarattığı hikâye dünyasında yaşar. Kişi betimlemelerindeki ustalık, olayları yoğun bir duygusallık içinde yaşam, Tarancı’nın hikâyesini belirleyen önemli niteliklerdendir. Mavromatis Efendi hikâyesi Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanınca Hüseyin Rahmi’nin ilgisini çekmiştir. Öyle ki Hüseyin Rahmi Gürpınar eski devir meyhane ve garsonlarını bu kadar genç biri (o zaman 25 yaşındaymış) bu kadar güzel bu kadar canlı tasvir edemez demiştir. Tarancı bu hikâyesinde toplumsal bir değişim üzerinde durmaktadır. Hikâyede insanın nasıl değiştiğinin duygusal yönü belirgindir. Hikâyede insanın değişmesi kendi kendine yabancılaşması, dünyaya yabancılaşması demektir. Bu yönden şiirlerindeki gibi umutsuzluğun yarattığı düş kırıklığı hikâyede görülmektedir. Kökeninde yabancılaşmanın vurgulandığı toplumsal eleştiri açısından bakılırsa Cahit Sıtkı Tarancı hep yitip giden insanın özlemini duymuştur. Bunun en somut kanıtı Abbas hikâyesidir. Abbas özrü olan, bu yüzden emir eri olarak görev yapan bir askerdir. Ama içtenliği, tüm erdemleri, insancıllığının en yüce anlamını kişiliğinde taşır; Cahit Sıtkı için umuttur, yaşamdır, mutluluktur, var oluşunun bilincinde olmaktır.

• Bireyden, aynadaki görüntüsünden yola çıkarak ölüm ve fanilik konularına değinmiştir. Genele gitmiştir.

• Bu şiir ömrün yarısına varmanın bilincine ermiş bir insanın, ölümden duyabileceği ürpertiyi dile getirmiştir. Buna rağmen şair ölümün herkesin başında olduğunu düşünerek avunmaktadır: “Neylersin ölüm herkesin başında”.

• “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek kendisini İtalyan şair Dante’ye benzetmiştir. Dante ile Tarancı’nın bu konudaki benzerliği ise iki şairinde ölüm konusunu işlemeleri ve yapıtlarında ölümden bahsetmeleridir.

Cahit Sıtkı ölümü ızdırap duyarak karşılar fakat metafizik duygulara kaçmaz. Bunun sebebi ise laiklik düşüncesinden dolayı başka konulara çekmez.

Cahit Sıtkı sosyal konularla ilgilenmez.

• Şiirde sade, yalın, basit, halk deyişlerine yer verilmiştir. Şiirde geçen deyimler: “gözünün yaşına bakmadan gider”, “şakaklarıma kar mı yağdı ne var?”, “gözler altındaki mor halkalar”.

• Gerçeklerden ayrılıp hayal dünyasına . Şair yaşadığı ana çok bağlı ve o andan kopmuyor.

• Bu şiire hâkim olan zaman şimdiki zamandır. Otuz beş yaşına gelmiş bir insanın geçmiş ve geleceğine bakışı vardır.

• Şiir otuz beş mısradan oluşmuştur.(5×7)

• 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. abab sarmal uyak örgüsü kullanılmıştır.

&#124

 

Aristoteles (M.Ö. 384-322)

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

 

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

 

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır. Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

 

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır. Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

 

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.