Etiket arşivi: Rumlar

Kıbrıs Sorunu

 

KIBRIS  SORUNU

Tarihinin hiçbir döneminde Yunan idaresinde olmayan Kıbrıs’ta sorunun en basit tanımı Yunanistan ve Kıbrıs  Rumlarının adayı Yunanistan’a bağlama çabaları ve Kıbrıs Türklerinin buna karşı çıkmalarıdır.Rumca “ENOSİS” sözcüğü ile tanımlanan bu çabaların kökeni, 19.yüzyılın başlarında ortaya çıkan Yunan milliyetçiliğine ve bunun sonucunda beliren yayılmacı “Megali  İdea”politikasına dayanmaktadır

1571-1878 yılları arasında Türk yönetiminde kalan Kıbrıs,bu tarihte geçici kaydıyla İngiltere’ye devredilmiştir.Ancak İngiltere 1914 yılında adayı fiilen ilhak ettiğini açıklamış,bu fiili durum Lozan Antlaşması ile hukukileşmiştir.1947 Paris Antlaşması ile İtalya’nın Osmanlı Devleti’nden işgal etmiş olduğu 12 adanın, Yunanistan’a verilmesi, Yunanistan’ı cesaretlendirmiş,Rum-Yunan ikilisi Kıbrıs’ı da ilhak için faaliyetlerini artırmıştır.Rum-Yunan ikilisinin adada önce İngiliz yönetimine,daha sonra da Türklere yönelttikleri terörist eylemlerin Türk basını ve kamuoyu tarafından yakından takip edilmesine rağmen,Türk hükümeti 1955 yılına kadar Kıbrıs konusu ile ilgilenmemiş,hatta 1 Nisan 1954’de Türk Dışişleri Bakanı verdiği bir demeçte, “İngiltere’ye ait olan Kıbrıs’ın statüsünde bir değişikliğe razı olmadıklarını,bu sebeple Türkiye’nin Kıbrıs meselesi diye bir sorununun mevcut olmadığını” açıklamıştır.Ancak bir taraftan Kıbrıs Meselesinin kısa zamanda Türk kamuoyuna mâlolarak, Türkiye için millî bir dava haline gelmesi, diğer taraftan Kıbrıs’tan çekilme niyetinde olan İngiltere’nin Yunanistan’ı dengelemek için 29 Ağustos 1955’de Londra Konferansına Türkiye’yi de davet etmesi,Türkiye’yi Kıbrıs sorununa dahil olmak mecburiyetinde bırakmıştır.Kıbrıs meselesi bu tarihten itibaren Türkdış politikasının ana konularından biri haline gelmiştir.Başlangıçta Kıbrıs’ta statünün devamını isteyen Türkiye,1957 yılından itibaren Kıbrıs’ta taksimi savunmaya başlamış,ancak 1959 yılında Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına razı olmuştur.

1958 yılında Kıbrıs’ta Rum tedhişçiliğinin şiddetlenmesi dolayısıyla TürkYunan ve Yunan-İngiliz ilişkileri gerginleşmiştir.Bu sebeple ABD ve NATO’nun arabuluculuk ve baskıları ile üç devlet müzakerelere girişmişler,1959 Zurich ve Londra Antlaşmaları ile Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasına karar verilmiştir. Bu antlaşma Kıbrıs’ta ENOSİS ve taksimi yasaklamakta, Türkiye-Yunanistan ve İngiltere’ye kurulacak anayasal düzeni korumak için garantörlük ve buna dayanarak tek başına adaya müdahale hakkı vermektedir.Bu esaslar çerçevesinde hazırlanan Kıbrıs anayasasının 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesi ile Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.Ancak Kıbrıs Rumları, Türkleri Kıbrıs yönetiminden atmak ve ENOSİS’ i gerçekleştirebilmek için mevcut anayasayı değiştirmek yoluna gitmişlerdir.Bu amaçlarını silah yoluyla gerçekleştirmek isteyen Rum yönetiminin saldırıları 1963 yılında bir soykırıma dönüşmüş, Türkler fiilen yönetimden dışlanmışlardır.Dolayısıyla 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti,aslında Makarios tarafından 1963 yılında fiilen yıkılmıştır.Bu tarihten itibaren Makarios yönetimi bir taraftan Rumları katlederken,bir taraftan da uyguladığı baskı ve ekonomik ambargo ile Kıbrıs’ı Türkler açısından yaşanmaz hale getirmiştir.

Kıbrıs Rum yönetiminin Türklere yönelttikleri saldırıların 1964’ten itibaren tekrar artması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmek istemiş,ancak ABD Başkanı Johnson’un 5 Haziran 1964 tarihli ünlü mektubu ile müdahaleden vazgeçmek zorunda bırakılmıştır.Johnson mektubunda, “1947 tarihli yardım antlaşması gereğince Türkiye’ye ABD tarafından verilmiş silahların sınırlar dışında kullanılamayacağı, ABD’nin Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini meşru saymayacağı, böyle bir hareket sonucunda S. Birliği’nin Türkiye’ye saldırması durumunda NATO’nun Türkiye’ye yardım  etmeyeceği”belirtilmektedir.Türkiye’de şok etkisi yaratan bu mektuptan sonra, 18 Aralık 1965’de Kıbrıs’la ilgili olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamada Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan müdahale hakkını kullanmasına  izin vermeyen bir karar kabul edilmiştir. Bu olay Türkiye’nin sadece Batı Bloku içinde değil, dünya üzerinde de yalnız kaldığını göstermektedir.

Türkiye bu olaydan sonra bir taraftan Kıbrıs Türkleri’nin soykırımını önlemek, diğer taraftan da görüşmeler yoluyla soruna siyasal bir çözüm bulmak arayışını sürdürürken, 1968’den itibaren de Türk toplumu lideri Rauf Denktaş ile Rum toplumu lideri Makarios arasında görüşmeler başlamış, ancak herhangi bir sonuç elde edilememiştir.

Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta darbe yaparak ENOSİS’i gerçekleştirmeye çalışması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20-22 Temmuz ve 14-16 Ağustos 1974 tarihinde Kıbrıs’a askerî harekatta bulunmuştur.Bu askerî harekat sonucu Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenlikleri temin edilmiş, adada gerek Türkler, gerek Rumlar tarafından özlenen kalıcı barış ortamı sağlanmıştır. Bu barış ortamında Rumlarca, 11 yıl devletsiz bırakılan Kıbrıs Türkleri, 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devletini kurmuşlardır.Daha sonra Self Determinatıon hakkını  kullanan Kıbrıs Türkleri, 15 Kasım 1983’de K.K.T.C. yi kurmuşlardır. KKTC bağımsız bir devlet olarak kurulmasına rağmen, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yana olduğunu açıklamış ve toplumlararası görüşmelere iyi niyetle katılmaya devam etmiştir.

KKTC, Kıbrıs’ta varılacak olan nihai bir antlaşmada;

1-Türkiye’nin etkili ve fiili garantisinin devam etmesini

2-İki bölgeli, iki toplumlu, bağımsız ve bağlantısız federal cumhuriyetin kurulmasını

3-Merkezî hükümetin yetkilerinin sınırlı olmasını

4-Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarının tanınmasını ısrarla istemiştir.

Buna karşın Rum kesimi, Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarını tanımamıştır.İşgalci olarak niteledikleri Türk askerinin adadan çekilmesini ve Türkiye’nin garantörlüğü yerine uluslararası bir garanti sisteminin oluşturulmasını istemiştir.Yani Kıbrıs Rum yönetiminin yine tek hedefi ENOSİS’in gerçekleştirilmesidir.Bu nedenle Kıbrıs’ta uygulanacak politika, hem KKTC’nin, hem de Türkiye’nin geleceği ve güvenliği dikkate alınarak, ENOSİS yolunu tamamen kapatacak ve Kıbrıs Türklerini Rumların siyasî ve ekonomik esaretine mahkum etmeyecek bir çözüm tarzı olarak,ya KKTC’nin tanınmasına, ya da Türkiye ile entegrasyonuna yönelik olmalıdır.

2012 KPSS'de B grubuna yerleşen A grubuna geçebilir mi?

B grubuna yerleşen bir aday daha sonra A grubu veya B grubu başka bir kadroya geçebilir mi?

657 sayılı Kanunun 54. maddesine göre adaylık süresi içerisinde (adaylık en az 1 yıl en çok 2 yıl dır) bir memurun başka bir kuruma nakli mümkün değildir. Ancak, 657 sayılı Kanuna tabi kurumlarda aday memur olarak görev yapmakta iken A Grubu kadrolara ait giriş sınavını kazanan kişilerin yapacağı geçiş nakil olarak

görülmemektedir. Bu nedenle aday bir memur, A Grubu kadrolara atanmaya hak kazanır ve kendi çalıştığı kurumdan muvafakat alır ise, sınavını kazandığı A Grubu kadroya geçebilir. Genel olarak kurumlar bu tür durumlarda muvafakat vermekle beraber, bazen de muvafakat verilmemektedir. Ancak, muvafakat verilmemesi halinde uğranılacak maddi kayıplar gerekçe gösterilerek İdari Yargı mercilerinde iptal davası açılabilir.

Aynı durum B grubu kadrolar için de geçerlidir. Bu konuyla ilgili Devlet Personel Başkanlığının görüşleri bulunmaktadır. Ancak, bu görüşler kamuoyuna duyurulmadığı için birçok kişi mağdur

olmuştur.

KPSS veya DMS ile yerleşenler 2010 kpss'ye girebilir mi?

Daha önce KPSS veya DMS ile yerleşenler veya memur olanlar 10 TEMMUZ 2010 KPSS‘ye girebilir mi?

Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Yönetmeliğin birinci maddesinde sınavın “ilk defa kamu hizmeti ve görevlerine atanacakların seçimi” için yapılacağı belirtilmektedir. Ancak, uygulamada memur olarak çalışanlar da bu sınava girmekte ve tercihte bulunabilmektedir. Konuyu iki başlık altına incelemek istiyoruz.

a- Çalışan memur istifa yoluyla, yerleştiği yeni kadroya geçiş yapabilir mi?

Bu oldukça riskli bir durumdur. 2003 yılında imam olarak çalışırken KPSS ile yerleştirildikleri öğretmen kadrolarına istifa ederek göreve başlayan 45 aday öğretmenin, bu durumlarının tespiti üzerine görevlerine son verilmiştir. Yukarıda açıklamış olduğumuz KPSS-A grubu kadrolara geçiş süreci aynen bu kadrolar

için de geçerlidir. Çünkü, bu durum nakil olarak değerlendirilmemektedir.

b- Çalışan memurlar istifa ederek hangi görevlere başlayabilir?

657 sayılı Kanunda yer alan ve istifa halinde en az 6 ay bekleme süresi öngören hükümler sadece memuriyet kadroları için geçerlidir. Yani bu süreler 657’e tabi kadrolardan 657’e tabi başka bir kadroya yapılacak atamalarda söz konusudur. Ancak, KPSS ile 657’e tabi olmayan kadrolara da atama yapılmaktadır. Örneğin KİT’lerde çalışan personel temel olarak 399 olarak adlandırılan bir KHK’ye (Kanun Hükmünde Kararname) tabidir. Şayet bir memur, KPSS‘ye girer ve 399 tabi KİT’lerdeki bir sözlşemeli pozisyonu tercih eder ve puan durumuna göre buraya yerleşmeye hak kazanırsa, bu aday istifa ederek bu yeni görevine başlayabilir. Bu durum için muvafakat almaya gerek yoktur. Bu durum aynı şekilde şu an için 399’a tabi olarak çalışıp da daha sonra KPSS ile bir memur kadrosuna yerleşecek adaylar için de aynen geçerlidir.

Düşük puan alan memur adayları nasıl atanır?

Düşük puan alan memur adayları nasıl atanır?

Yerleştirmeler tercih edilen birim bazında yapılmaktadır. Tercih edilen bir birimi tercih edenler arasında en yüksek puan alan aday kim ise o kişi kadroya atanmaktadır. Örneğin 60 puan alan aday kimse tercih etmediği için Van’daki bir kadroya atanabilirken; 95 puan alan, kendisinden bir puan daha fazla alan kişilerin de kendi tercih ettiği kadroları tercih etmesinden dolayı hiç bir kadroya yerleşememektedir.

Memurlar, KPSS-A kadroları için Temmuz 2004 KPSS sınavına girmeli midir?

Kamudaki müfettiş, kontrolör, denetmen ve uzman yardımcılıklarına ait kadrolar ile kaymakam adaylığı kadroları KPSS-A kadrolardır. Kılavuzda yer alan kadrolara başvurabilmek için mutlaka sınava girmek gerekmektedir. Bu konudaki zorunlulukta memur olan veya olmayanlar açısından bir farklılık bulunmamaktadır. Memur olarak çalışanlar Kılavuzda kurumlarca belirtilen yaş şartlarına uymak zorunda olduklarından bu hususu göz önüne alarak Pazar günkü oturumu katılmalıdır. Sadece istisnai durumlarda KPSS‘ye girmeksizin belirtilen KPSS-A kadrolarına atanılabilmektedir. Bu da yeniden teşkilatlanan kamu kurumlarının yürürlüğe koydukları mevzuatlarda yer alan geçici madde hükümleri ile olmaktadır.

Bağlanma Stilleri

    Bağlanma Stilleri, İş Yaşamı ve İş – Aile Yaşamı Etkileşimi/Dengesi

 

    Bireylerin yetişkinlik dönemindeki iş yaşamları, bebeklik dönemindeki çevreyi keşfetme süreci olarak değerlendirilebilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bebeklik dönemindeki bağlanma sürecinde, bebekler, anneleriyle gerekli yakınlığı kurabildikleri ve kendilerini güvende hissettikleri durumda çevrelerini tanımaya (keşfetmeye) yönelik davranışlar sergilemeye başlarlar. Çevreyi tanıma-keşfetme süreci, bireyin yaşam boyu gelişim sürecinde çeşitli aşamalarda ve farklı biçimlerde gerçekleşen bir davranış örüntüsü olarak da görülebilir. Yetişkin bireyler için iş yaşamı da bir çevreyi tanıma-keşfetme, kendini geliştirebilme ve gerçekleştirebilme davranışı olarak görülebilir, aynı zamanda iş yaşamı, bireylerin varolan ya da potansiyel yeterliliklerini sınama/görme fırsatını yakalayabilecekleri temel bir kaynak olarak da değerlendirilebilir (erken çocukluk döneminde, bebeklerin oyunlarla ya da çevrelerini keşfetmeye yönelik çeşitli davranışlar sergileyerek bu yeterliliklerini sınama arayışında bulunmaları gibi).

 

    Bu noktada, buraya kadar aktarılan bağlanma sürecine/ilişkilerine dayanarak, farklı bağlanma stillerine sahip bireylerin iş yaşamlarında netür bir davranış örüntüsü ve iş-aile yaşamı etkileşimi sergiledikleri üzerinde durulacaktır.

 

 

    Yapılan bir araştırmada (Hazan ve Shaver, 1990), güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, iş güvenliği, iş arkadaşlarıyla olumlu ilişkiler kurabilme, gelir düzeyleri (ücret), ilerleme ve terfi imkânlarının bulunması gibi faktörlere dayanarak iş doyumlarının yüksek olduğunu bildirmişlerdir. Kendilerini iyi birer çalışan olarak değerlendirmişler ve diğer iş arkadaşları tarafından da olumlu olarak değerlendirildiklerini/sevildiklerini belirtmişlerdir. Ancak, kaygılı ve kaçınan bağlanma stillerine sahip bireyler ise, iş arkadaşlarının kendilerini yeterince beğenmediklerini/sevmediklerini belirtmişlerdir. Bununla birlikte, güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, aile/eş yaşamlarının iş yaşamlarından daha değerli olduğunu ve iş yaşamlarıyla karşılaştırıldığında aile/eş yaşamlarından daha fazla oranda zevk aldıklarını belirtmişlerdir. Bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında, iş yaşamında başarılı olmaktan ziyade aile/eş yaşamında başarılı (mutlu) olmayı tercih edeceklerini belirtmişlerdir. Yine bu araştırma sonucunda, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, işlerini en az oranda geciktiren, işten ayrılma oranın en az olduğu, bir işi tamamlamakta en az zorlanan, başarısızlık ve iş arkadaşları tarafından reddedilme korkusunu da en az oranda yaşayan grup olduğu görülmüştür. Ayrıca, güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, tatile çıkmaktan hoşlandıklarını ve iş yaşamlarının hem aile yaşamlarına hem de fiziksel-psikolojik sağlıklarına zarar vermesine izin vermediklerini bildirmişlerdir. Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler ise, diğer insanlarla ekip halinde çalışmayı tercih ettiklerini, ancak, yanlış anlamalara maruz kaldıklarını ve yeterince de takdir edilmediklerini belirtmişlerdir. Diğer insanlar tarafından onaylandıklarında (sosyal olarak kabul gördüklerinde) motive olduklarını, ancak, iş arkadaşlarının, kendilerinin iş performansından etkilenmemelerinden ve bunun bir sonucu olarak da kendilerini dışlamalarından çekindiklerini bildirmişlerdir. Yine, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, kişisel ihtiyaçlarının ve iş arkadaşlarıyla olan sosyal ilişkilerinin verimliliklerini de etkilediğini (ya da ihtiyaçlarıyla sosyal ilişkilerinin çatıştığını) belirtmişlerdir. Bir diğer çalışmada da, işyerinde en yüksek oranda ödüller (motive edici faktörler) alan çalışan kadınların güvenli bağlanma stiline sahip kadınlar olduğu görülmüş, en düşük ödül miktarı ise korkulu bağlanma stiline sahip kadınlar tarafından bildirilmiştir. Kayıtsız ve saplantılı bağlanma stillerine sahip kadınlar ise bu iki grup arasında yer almışlardır. Araştırma 4.5 yıl sonra aynı denekler kullanılarak tekrarlanmış, ilk uygulamada olduğu gibi bu uygulamada da korkulu bağlanma stiline sahip kadınlar diğer bağlanma stillerine sahip kadınlardan daha az oranda ödül aldıklarını belirtmişlerdir (Vasquez, Durik ve Hyde, 2002).

 

    Güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, iş yaşamında, en fazla oranda mutluluğu ve başarıyı yaşayacak olan, işle ilgili en az korkulara ve performans kaygısına sahip olan, iş arkadaşları tarafından beğenilmeme ve onay görmeme/kabul edilmeme korkusunu en az oranda yaşayacak olan grup olması beklenebilir. Güvenli bağlanma stiline sahip bireyler için iş yaşamı, köken itibariyle bebeklik döneminde kurulamayan bağlanma sürecinin kurulabilmesi ve bağlanma gereksinimlerinin doyuma ulaştırılabilmesi için bir fırsat ya da araç olarak görülmemektedir (budurum kaygılı bireyler için geçerlidir), bununla birlikte, yine bu bağlanma stiline sahip bireylerin, diğer insanlara (iş arkadaşlarına) yakın olma, ait olma ya da bağlı/bağlanmış olma gibi korkuları da yoktur (kaçınan bireylerde olduğu gibi).

 

    Bir başka araştırmada da, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, gerek kaygılı gerekse de kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerden daha fazla oranda iş doyumu yaşadıkları görülmüştür. İçsel motivasyon açısından (belirli bir işin ilgi çekici, heyecan verici ya da kişisel gelişimi sağladığı için yapılıyor olması, bireyin kendi kendisini motive etmesi), güvenli bağlanma stiline sahip bireylerle kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler arasında bir fark olmadığı görülmüş; ancak bu 2 grupla kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler arasında bir farklılığın olduğu görülmüştür. Dışsal motivasyon açısından (belirli bir işin, yerine getirildiği sırada doğrudan doyum sağlamayan para, terfi, şöhret gibi dışsal ödüller nedeniyle yapılıyor olması) ise, en yüksek motivasyon düzeyi güvenli bağlanma stiline sahip bireyler tarafından bildirilmiş, bu grubu kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler izlemiş, kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler ise en az motivasyon düzeyi bildiren grup olmuştur (Krausz, Bizman ve Braslavsky, 2001).

 

    Bir başka araştırmada da, bağlanma stilleri çerçevesinde, yoğun bir biçimde bağlanma kaygısı duyan çalışanların (saplantılı ya da korkulu bağlanma stilleri) kaygı düzeyi düşük olan çalışanlardan (güvenli ya da kayıtsız bağlanma stilleri) daha fazla oranda iş stresi yaşadıkları görülmüştür. Bununla birlikte, saplantılı (diğer bir deyişle kaygılı/kararsız bağlanma stili) bağlanma stiline sahip çalışanların işyerinde sosyal destek alamadıklarında olumsuz tepki gösterdikleri, korkulu ve kayıtsız bağlanma stillerine sahip bireylerin ise, olumsuz bir tepkide bulunmadıkları görülmüştür. Budurum, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin diğer insanlarla yoğun bir biçimde birlikte olma, onaylanma ve kabul görme ihtiyaçlarıyla ve kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerin ise diğer insanlardan olabildiğince bağımsız ve uzak olma gereksinimleriyle açıklanabilir. Bununla birlikte, bu araştırmada, iş doyumunun bağlanma stillerine göre bir farklılık göstermediği bulgusu elde edilmiştir (Schirmer ve Lopez, 2001).

 

    Kaygılı bağlanma stili açısından bakıldığında, bu stile sahip bireyler, iş güvenliklerinin olmadığını, iş arkadaşları tarafından farkedilmediklerini/taktir edilmediklerini ve hakkettiklerine inandıkları ödülleri de almadıklarını öne sürerler. Bu durumda, işyerinde saygı ve kabul görmeyi, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyleri en fazla oranda motive edecek olan faktörler olarak değerlendirmek mümkündür. Bununla birlikte, bu stile sahip bireylerin, kurum içi, bölüm içi ve bölümlerarası ilişkilerden dolayı doyumsuzluk yaşadıkları, kendi çalışma yöntemlerini seçme özgürlüklerinin bulunmadığından yakındıkları, performansları konusunda da yetersizlik/suçluluk duydukları, yaptıkları işlerle ilgili geribildirim almaktan hoşlandıkları ve kurumun yönetim biçimlerinden belirgin biçimde etkilendikleri/doyum sağladıkları görülmektedir. Bu durum, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin, yoğun bir biçimde onaylanma ihtiyacı duymalarının yanısıra başarısızlık ve reddedilme korkularını da yansıtmaktadır. İş arkadaşlarıyla çalışmayı tercih etmekte, bununla birlikte, performanslarının da düşmesinden ve başarısız olmaktan korkmaktadırlar.

 

 

    Kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde, iş yaşamı ile aile/iş yaşamının birbirini etkilediği/çatıştığı (interfere) görülmektedir. Bununla birlikte, bu stile sahip bireylerin, oranı/sıklığı çok yüksek düzeyde olmasa da, iş arkadaşlarına yönelik romantik bir ilgi taşıdıkları görülmektedir; budurum onların yoğun bir biçimde diğer insanlarla birlikte olma ve bağlanma gereksinimleriyle açıklanabilir. Yine bu grubun, iş yaşamlarından ziyade aile/eş yaşamlarında daha fazla üzüntü yaşadıkları görülmektedir. Kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler için ise, iş yaşamı aile/eş yaşamından daha önemlidir (budurum sadece kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerde görülmektedir) ve iş yaşamında başarılı olmak aile/eş yaşamında başarılı olmaktan daha önemlidir. Bu stile sahip bireylerin, bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında da iş yaşamında başarılı olmayı tercih edecekleri görülmektedir. Kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerin, genel olarak yaşam doyumu elde etmelerinin ve mutlu olmalarının iş yaşamındaki başarıya bağlı olduğunu ve iş yaşamındaki başarının aile/eş yaşamını da olumlu biçimde destekleyecek bir faktör olacağını söylemek mümkündür (Hazan ve Shaver, 1990).

 

    Kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler açısından bakıldığında da, bu stile sahip bireylerin, kendileriyle yakın ilişkiler kurmak isteyen iş arkadaşlarından, işle ilgili olarak kendilerine öneriler getirilmesinden, çalışma saatlerinden ve işle ilgili değişikliklerden yakındıkları/mutsuz oldukları görülmektedir. Bu stile sahip bireylerin, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler gibi, düşük performanslarından dolayı suçluluk duydukları, ayrıca, iş yerinde diğer insanlarla yoğun tartışmalara girdikleri de görülmektedir. Kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerin, güvenli ve kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerle karşılaştırıldıklarında, çalışma hayatında olmadıklarında (işsiz olduklarında) kendilerini en fazla oranda gergin/sinirli hisseden grup olduğu görülmektedir. Bir araştırmada, kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler, iş yaşamlarının hem aile/eş yaşamlarını hem de sağlıklarını olumsuz biçimde etkilediğini bildirmişlerdir. Bununla birlikte, yalnız çalışmayı en fazla oranda tercih eden grup olmuşlar, iş yaşamlarının ailelerine (sosyal yaşama) ayıracak zaman bırakmadığını ve tatile gitmenin de kendilerine zevk vermediğini belirtmişlerdir. Ayrıca, kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerin, güvenli ve kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerle karşılaştırıldıklarında, çalışma hayatında olmadıklarında (işsiz olduklarında) kendilerini en fazla oranda gergin/sinirli hisseden grup olduğu görülmektedir. Bu stile sahip bireylerin, işleriyle aşırı derecede ilgileniyor olmaları performans düzeylerinin artmasına yol açmakla birlikte aile yaşamlarını olumsuz bir biçimde etkilemektedir (Hazan ve Shaver, 1990).

 

    Bir araştırmada, kaçınan bağlanma stiline sahip bireyler, güvenli bağlanma stiline sahip bireyler gibi, iş güvenliğinin ve kendilerini geliştirebilme fırsatların varolması gibi faktörlere dayanarak iş doyumlarının yüksek olduğunu, bununla birlikte, iş arkadaşlarıyla olan ilişkilerinden dolayı da mutsuz/doyumsuz olduklarını bildirmişlerdir. Yine bu stile sahip bireylerin, hiçkimsenin işlerini kendileri kadar iyi biçimde yapamayacaklarına inandıkları, işleriyle ilgili süreçlerde kimseden yardım istemedikleri ve kendilerinden yardım istenmesine de karşı çıktıkları görülmektedir (her türlü yakınlık/sıcaklığın bağlanma kaygısını arttırması nedeniyle). Budurum, onları iş yaşamında kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerden ayıran davranışlardan biridir. Kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin, hernekadar insanlara yakın ve bağlı olma açısından birtakım korkuları olsa da (gerek sosyal gerek romantik ilişkiler açısından terkedilme ve reddedilme korkuları) insanlarla birarada olmaya, onlar tarafından sevilmeye ve onaylanmaya/kabul görmeye duydukları yoğun gereksinim açıktır, bu noktada, gündelik yaşamın birçok alanında olduğu gibi iş yaşamında da kendilerinden yardım isteyen bireyleri reddetmek yerine özellikle destek olmaya çabalayacakları söylenebilir.

 

 

    Sumer ve Knight (2001), yaptıkları araştırmada, bağlanma stilleri açısından aile ve iş yaşamı arasındaki ilişkiyi/dengeyi incelemişler ve üç farklı model öne sürmüşlerdir: a) Taşma (spillover) modeline göre, yaşamın bir alanındaki doyumun/mutluluğun artması diğer alanlardaki doyumu da arttırmaktadır (örn, aile yaşamında mutlu olmak iş yaşamında mutlu olmayı da arttırıyor), b) Karşıtlık (compensation) modeline göre, iş ve aile yaşamı bir tezatlık ifade eder, her iki yaşam alanı arasında yaşanan doyum miktarı açısından ters bir ilişki vardır (örn., aile yaşamında doyumsuzluk artıkça bireyin iş yaşamındaki doyumu ya da doyum arayışı artıyor). Karşıtlık modeline göre, çalışanlar, bir alanda doyumsuzluk yaşadıkları durumlarda diğer alanla daha da ilgili hale gelirler, ve c) Bölünme (segmentation) modeli ise, yaşamın bu iki alanının birbirinden ayrı (ilişkisiz) ve bağımsız olduğunu öne sürmektedir. Taşma süreci, iş ve aile yaşamı arasında pozitif bir ilişki (örn., birindeki doyum arttıkça öbüründekinin de artması) şeklinde tanımlanabilirken, karşıtlık negatif bir ilişki (örn., birindeki doyum arttıkça öbüründekinin azalması) şeklinde değerlendirilebilir. Bölünme ise, arada olumlu ya da olumsuz herhangibir ilişkinin olmadığını ifade eder. Bu araştırma sonucunda, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, hem kayıtsız hem de saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerden daha fazla oranda aile yaşamlarından iş yaşamlarına doğru pozitif bir taşma olduğunu belirtmişlerdir. Budurum, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, aile ilişkilerinde yaşadıkları doyumun artmasına paralel olarak iş yaşamlarındaki doyumun da arttığını göstermektedir. Bununla birlikte, yine güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, hem kayıtsız hem de korkulu bağlanma stiline sahip bireylerden daha fazla oranda iş yaşamlarından aile yaşamlarına doğru pozitif bir taşma yaşadıkları görülmüştür. Bu bulgu da, güvenli bağlanma stiline sahip bireylerin, iş yaşamlarında doyum sağladıkları oranda aile yaşamlarındaki doyum düzeylerinin de arttığını göstermektedir. Kendilerine karşı olumsuz tutumlara sahip bireylerin (saplantılı ve korkulu bağlanma stilleri), kendilerine karşı olumlu tutumlara sahip bireylerle (güvenli ve kayıtsız bağlanma stilleri) karşılaştırıldıklarında, aile yaşamlarından iş yaşamlarına doğru negatif bir taşma yaşadıkları görülmektedir. Bu durum da, hem saplantılı hem de korkulu bağlanma stiline sahip bireylerin, aile ilişkilerinde doyumsuz olduklarında iş yaşamlarında da doyumsuz olduklarını göstermektedir. Yine bu araştırmanın bulgularına göre, saplantılı bağlanma stiline sahip bireyler, hem güvenli hem de kayıtsız bağlanma stiline sahip bireylerden farklı olarak, aile yaşamlarından iş yaşamlarına doğru negatif bir taşma olduğunu belirtmişlerdir. Bu sonuç, saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerin, aile ilişkilerinde doyumsuz olduklarında iş yaşamlarında da doyumsuz olduklarını göstermektedir. Bu durum da, bu stile sahip bireylerin, duygularına aşırı düzeyde odaklamalarına ve yaşadıkları yoğun olumsuz duyguların etkisine bağlanılabilir. Ayrıca, saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerin, iş yerinde yaşadıkları doyumsuzluğun, kendisini, işten kaçma, yeterli performans gösterememe, hata yapma vb. gibi faktörlerle gösterdiği görülmektedir. Bununla birlikte, saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerin, diğer üç bağlanma stiline sahip bireylerden daha az oranda bölünme (karşılıklı olarak herhangi bir ilişki ya da etkileşimin olmaması) yaşadıkları görülmüştür. Bu sonuç da, saplantılı bağlanma stiline sahip bireylerin, aile ve iş yaşamlarının iç içe ve birebir etkileşim halinde bulunduğunu göstermektedir.

 

Hazırlayan; Uzm. Psk. Tarık Solmuş

Öğretmenleri bekleyen tehlike

60 bin öğretmen işsiz kalacak

TEKEL işçilerinin eylemi sırasında gündeme gelen ve sözleşmeli personel istihdamını düzenleyen kanunda muhtemel değişiklik öğretmenleri vuracak.

TEKEL işçilerinin eylemi sırasında gündeme gelen ve sözleşmeli personel istihdamını düzenleyen kanun maddesi 4/C’nin Danıştay tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınması işsizler ordusuna yeni işsizlerin katılmasını sağlayacak.

KPSS’Sİ OLMAYAN YANDI

Anayasa Mahkemesi’nin hükmü iptal etmesi halinde 12 bin kişilik TEKEL işçilerinin yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışan sözleşmeli ücretli 60 bin öğretmen ile çeşitli kamu kurumlarda sözleşmeli olarak çalışan 20 bin kişi işsiz kalacak. Bugün'ün haberine göre, sayıları 3.3 milyon bulan işsizler ordusuna 92 bin kişi daha eklenecek.

Sosyal güvenlik uzmanı Sadettin Orhan, 657 Sayılı Yasanın 4/C maddesinin sadece TEKEL işçilerini kapsamadığı uyarısında bulundu. Bu madde ile özelleştirmeden gelen işçilerin kamu kurumlarında istihdam imkanına kavuştuğunu hatırlatan Orhan, şunları söyledi: “Bu kapsama Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışan sözleşmeli ücretli öğretmenler de giriyor. Yasa maddesi iptal edilirse TEKEL işçilerinin yanı sıra, öğretmenler de dahil tüm 4/C’li sözleşmeli personel ya 4/B yani sürekli sözleşmeli kapsamına geçecek ya da işsiz kalacak. 4/B kapsamına alınabilmesi için de KPSS puanı gerekiyor. KPSS puanı olmayan öğretmenler atanamayacağı için işsiz kalmaları gündeme gelecek.

Ahmet Haşim (1885- )

AHMET HAŞİM (1885 - )

Ahmet Haşim'in doğum tarihi münakaşalıdır. çoğunlukça uzlaşılan tarih hicri 1301'dir. Bu, miladi 1885-86 yıllarına karşılık gelir. Demek ki 110 yıl kadar önce dünyaya gelmiştir. Yalnız, Bağdat'ta doğduğunu kesin biliyoruz. Babası, çeşitli yerlerde mutasarrıflık (sancak yöneticiliği) yapmış Arif Hikmet Bey, annesi Sara hanımdır. Haşim'in yaradılışını, bütün özel yaşamını ve edebi kişiliğini küçük yaşta yitirdiği annesine olan sevgisi ve özlemi biçimlendirmiştir. Bu derin yara ölümüne dek kapanmamış, çocukluğunu tam anlamıyla yaşamasına mani olmuş, onu içine kapanık yapmıştır. Yıllar sonra `Hasta ıken' adlı şiirinde de belirttiği gibi çocukluğu, hastalıklı bir anneyle bundan üzüntü duyan bir babanın yanında geçmiştir:

Bir valide, bir zevcei mükedder, sonra mübhem"

"Bir anne, bir kaygılı koca, sonra belirsiz
Bir ince çocuk çehresi -ben- karanlık ve dilsiz"

(Hasta iken, 1909)

Hasta anneyi yitirdikten sonra, öksüz Ahmet babasının işi icabı Bağdat vilayetine bağlı sancaklarda dolaşır durur. Sonunda, ıstanbul'a giderler. Haşim Türkçeyi bilmemektedir. önce, Türkçe öğrenmesi için Numune-i Terakki okuluna kaydedilir. Bir yıl sonra, 1896'da Mekteb-i Sultani'ye (ğalatasaray Lisesi) yatılı olarak yerleştirilir.

İlk yıllarda oldukça yalnız olan Haşim kendi dünyasında matematiğe ilgi duyar. Ancak, daha sonra Ahmet Bedii adlı bir çocukla arkadaş olur. Bedii ona sembolist şiirlerin bir derlemesi olan Fransızca bir kitap verir. Bunu okuyan Haşim şiire heves duyar.

Gittikçe sanatçı arkadaşlar edinir. çevresi, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Abdülhak şinasi gibi geleceğin edebiyatçıları ile genişler. ıç dünyası zengin Haşim, `Haya:l-i Aşkım' adlı ilk şiirini, edebiyat hocası Müftüoğlü Ahmet Hikmet'in yardımıyla 1901'de Mecmua-yı Edebiye'de yayımlar. Hayal sözcüğü onun psikolojisinin ve şiirinin anahtarıdır. Dayanılmaz, sevimsiz, duyularla tanıdığı acımasız gerçek dünyadan başka bir aleme, saf ve güzel bir dünyaya kaçar sürekli.

Yeni Türk Mecmuası'nın Temmuz 1933 sayısında, Abdülhak şinasi Hisar, `Ahmet Haşim'in şiir Alemi' adlı yazısında şöyle diyor:

"Onun kendine has bir şiir alemi ve özel bir saati vardır. Hakikati açık gösteren ve hayale elverişli olmayan güneşin ufka veda ederek çekildiği ve kızıllığının aksi ile bütün tabiatın, suların, ağaçların ve kuşların tutuşmuş
gibi göründükleri ve kanıyor hissini verdikleri bir zaman yok mudur? ışte, Haşim'in sevdiği saat bu andır.

O, şiirlerinde hep bu gurubun döktüğü kanları, suların alevlerini, dalların ve ağaçların yanan hallerini ve kuşların alevden yaratılmış gibi görünmelerini tasvir etmiş, hep bu, bir günün sonundaki akşamın kanayarak geceye döküldüğü zamanların şairi olmuştur.

Ahmet Haşim'in alemi sınırlıdır; ama bu hayatın bütün hassasiyeti sanki akşamın bu kırmızı saatine yığılmış ve toplanmış, dünyanın bütün etkilenici ve etkileyici güzellikleri sanki bu dar ve kırmızı çevreye gelmiş ve sığınmış
gibidir."

Ahmet Haşim'in bu tür duygularını muhteşem bir biçimde işlediği ünlü şiiri `Merdiven'dir.

Haşim, 1906'da ğalatasaray'dan mezun olur ve Reji ıdaresi'nde (ğümrük ve Tekel) çalışmaya, aynı zamanda hukuk okumaya başlar. Ancak, gerçek dünya ile barışık olmayan doğası yüzünden ikisinden de kısa zamanda usanır ve terk eder. 1907 yılının sonunda ızmir Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olur. ıki yıllık hocalığı sırasında Fransız edebiyatını yakından izler.

Meşrutiyet ilan edilmiştir. İstanbul'a döner ve 1909'da Maliye Nezareti'nde (Bakanlığı) ilk önce mütercim, birbuçuk yıl sonra müfettiş olarak çalışmaya başlar. Bu arada, Fecr-i Ati topluluğuna kurucu olarak katılır.

Bilgisi ve yayımladığı şiirlerle kısa sürede üne kavuşur. çekemeyenler, onu Araplık, geçimsizlik ve belirsizlikle suçlarlar. ğeçimsiz olduğu doğrudur. Zor anlaşılırlığı konusunda kendisi Piyale adlı son şiir kitabının önsözünde şöyle diyecektir:

"Mübalağasız olarak denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, sırf, aşağı seviyedeki şairlerin işidir. Büyük şiirin kapıları, tunç kanatlı, müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her el o kanatları itemez ve o kapılar
bazen insanlara asırlarca kapalı durur."

çok geçmeden 1. Dünya Savaşı patlar ve Haşim kendisini yedek subay olarak çanakkale savaşında cephede bulur. Savaşın bitiminde Anadolu'nun çeşitli illerinde ıaşe Nezareti müfettişliğini sürdürür.

1920'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali (ğüzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. Bir yandan da Akşam gazetesinde makaleler yazmaktadır. 1921'de yeni yayımlanan Dergah dergisinde yazmaya başlar. Mustafa Nihat özön'ün sahipliğini üstlendiği, Yahya Kemal'in başyazılarını yazdığı Dergah'ın ilk sayısında `Bir ğünün Sonunda Arzu' adlı şiiri ile büyük yankı uyandırır; şiir başlı başına bir olay olur. ılk şiir kitabı ğöl Saatleri de Dergah yayınlarının ilk kitabı olarak aynı yıl yayımlanır.

Açılan bir sınavı kazanarak Düyun-ı ümumiye ıdaresi'ne girer ve bu merkezin kaldırıldığı 1924 Mayıs'ına dek orada çalışır. Aynı zamanda hocalığı da bırakmaz. ö yaz aylarını, kapanan bu merkezden aldığı ikramiye ile Paris'te
geçirir. Mercure de France dergisinde çağdaş Türk edebiyatını konu alan bir yazı yayımlar.

Dönüşünde ösmanlı Bankası'nda çalışmaya başlar. Ancak, para ve hesap işlerine dayalı görevinden memnun kalmaz. 1926'da ikinci şiir kitabı Piyale'yi çıkarır. 1928'de hem dinlenmek hem de muayene olmak için tekrar Paris'e gider.

1927 başından itibaren ıkdam gazetesinde `Bize ğöre' başlığı altında, günün sorunları ile ilgili fıkralar yayımladı. Bu fıkraları, 1928'de Paris dönüşü aynı adlı bir kitapta topladı. Yine aynı yıl Piyale'nin ikinci baskısı yapıldı.
Bu yılın sonunda da Akşam gazetesi ile Dergah'ta çıkan makalelerini ğurabahane-i Laklakan adlı kitabında toplamıştır.

Osmanlı Bankası'ndan ayrılır. ğüzel Sanatlar Akademisi'nin yanısıra Mülkiye   Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği yapar. Bu sırada, Maliye Bakanı şükrü Saraçoğlu'nun aracılığıyla Anadolu şimendöferleri şirketi'nin idare meclisi
üyeliğine getirilir. Yüksek maaşlı bir işe kavuştuğu için sevinçlidir. Ancak, hastadır da. üstelik, idare meclisi üyeliği kısa süre sonra kaldırılır. Yine öğretmenlikle yetinmek zorundadır.

Böbreklerinden hastalanır. 1932'de Frankfurt'a gönderilir. ıyileşmeden yurda döner, perhizine dikkat etmez. Yolculuk anılarını Mülkiye dergisinde ve Milliyet gazetesinde tefrika ettirir; 1933'te de bunları Frankfurt
Seyahatnamesi adlı kitabında yayımlar.

Karaciğeri de hastalanmıştır. Dostları Alman Hastanesi'ne yatırırlar ama artık yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Evine gönderilir. Zarife adlı dul bir kadınla ölüm döşeğinde evlendikten 4 gün sonra 4 Haziran 1933 Pazar günü acılar içinde Kadıköy Bahariye'deki evinde kısa ömrü son bulur.

Onun şiiri, iç dünyasının ve ruhi yapısının dışa yansımasıdır. Doyamadan yitirdiği annesini şiirlerinde anar. Sara Hanım, onun için ruh-ı ziya (aydınlığın ruhu) ve ruh-ı mehasin (güzelliğin ruhu), hasta ve hüzünlü bir
kadındır:

Solmuştu onun hüzn ile si:ma:-yı beri:ni
Bir ince tül altında duran zülf-i zeri:ni
...
Dalmıştı o gözler ebediyyetlere... yorgun

"Solmuştu onun hüzünle yüce yüzü
Bir ince tül altında duran altın saçı
...
Dalmıştı o gözler sonsuzluklara... yorgun"
(Nehir üzerinde, 1909)

Annesi akşamları küçük oğlunu Dicle kıyılarında gezdirir:

Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde, her akşam,
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fa:m (gül renkli)
Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

(Ö, 1909)

Dicle kıyısında karanlık ve yıldızlı bir gök altında hasta annesiyle dolaştığı sıralar, onun sevecenliğini ve sevgisini yitirme kaygı ve korkusu içindedir:

Annemle karanlık geceler ba'zı çıkardık
Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır ta: ebediyyetlere kollar...
...
Ru:humda benim korku, ölüm, leyle-i ta:rik (karanlık gece) çeşminde onun aks-i keva:kible dönerdik... (ğözünde onun yıldızların yansıması, dönerdik...)

(Sensiz, 1909)

Ay ışığında annesiyle birlikte dolaştığı anları, güneşin batışı sırasında çöken kızıllığı, akşamın sessizliğini, durgunluğunu, annesinin yüzündeki hüznü, çolün ve gökyüzünün sonsuzluğunu, ay ışığının karanlık sulara yansıyan sarılığını anımsar:

Ba'zen sarı bir çehre-i rü'ya: gibi hissiz
Tenha: bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Çehrenden akan hüzn-i ziya:, hüzn-i müebbed Her ruha döker giryeli bir hasret ü gurbet
Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe a:it

Günlerle ölen hatıralar... her şeyi ra:kid
Her bir şeyi pür-hande yapan ma:zi-yi mes'u:d...

"Bazen rüyada görülen sarı bir yüz gibi duygusuz,
ıssız bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Yüzünden akan üzüntünün ışığı, sonsuz üzüntü, Her ruha döker ağlayarak bir özlem ve gurbet
Bir özlem ve gurbet ki bütün geçmişe ait

ğünlerle ölen hatıralar... her şeyi durgun kılan
Her bir şeyi gülüşle dolduran mutlu geçmiş..."

(çıktığın ğeceler, 1909)

Sonunda, anası yatağa düşer ve bir güz günü göçer. ö günün anısı Haşim'i yaşamı boyunca sarsacaktır:

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nu:runda gezen zıll-ı meha:sin,
Bendim o çocuk, bendim o si:ma:-yı tahayyür
Bir gün ki haza:n ufka kızıl dalgalı bir nu:r,
Bir kanlı ziya: haşrediyorken onu bir yed,
Bir ba:d-ı haşi:n aldı o rü'ya:yı müebbed.

"Ey eski ay, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o ışığında gezen güzellikler gölgesi,
Bendim o çocuk, bendim o şaşkın yüz
Bir gün ki güz ufka kızıl dalgalı bir aydınlık,
Bir kanlı ışık topluyorken, onu bir el,
Bir sert yel aldı o rüyayı sonsuza dek."

(Haza:n, 1909)

Haşim'in, içine kapanık, çekingen, kimsesiz, yalnız, saldırgan, küskün, kavgacı, hırçın biri olmasına rağmen, tanıyanların dediğine göre canlı, akıcı, espri dolu bir konuşması, doyumsuz bir sohbeti vardı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat üzerine Makaleler (1969) adlı yapıtında onun bu yönünü şöyle betimliyor:

"Konuşan Haşim, eski masallarda tanıdığımız sihirbazlara çok benzerdi. Bakışın, müteharrik yüz çizgilerinin, dudak ve ses ifadeleri ile muttarit el hareketlerinin ayrı ayrı yer tuttuğu, aydınlattığı, manasını değiştirdiği, kuvvetlerini azaltıp çoğalttığı beş on kelime, yani beş on sihirli değnek darbesiyle bulunduğunuz yerin havası, eşyanın mahiyeti değişir, dünyanıza Haşim'in nizamı hakim olurdu. Evet, bu sihirbaz isterse penceresinin önünde
dizili saksıların cılız yeşilliğinde size Afrika ormanını seyrettirir, duvardaki resimleri çerçevelerinden taşan canlı varlıklar yapar, bir komşu evinin, şüphesiz dünyanın her tarafında olduğu gibi oldukça sıkıcı bir aile yuvasına örtülmüş perdelerinden bütün bir Hofmann dünyası yaratırdı."

Galatasaray'daki yıllarına rastladığı, hayallerinin hakim olduğu ve kitaplarına almadığı ilk dönem şiirlerinde, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve çenap şahabettin gibi Servet-i Fünuncuların üslubunun etkisi vardır. Recaizade
Ekrem'in şiire getirdiği "ğüzel olan herşey şiirin konusudur" diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncularca "Herşey şiirin konusudur" biçiminde genişletilen anlayışı Haşim'de de görürüz.

Gurup, hüzün, hatıralar, mutsuzluk, ay ve hayal en sık kullanılan sözcüklerdir. Aşk peşinde koşup hayaller kurar. ğünlük hayata kaynaşmak isteğiyle tutuşmasına rağmen bir türlü uyum sağlayamaz. ğerçeklerle başa çıkamayınca içine ve anılarına döner; şiirleriyle gönlünce bir dünya kurar; izlenimlerini ağdalı ve süslü bir dille yansıtır.

Yukarıda örneklerini gördüğümüz, iç dünyasının dışa yansıyışını dile getirmek için doğayı araç olarak kullanıp kendi bireysel gerçeğini tasvir ettiği ve 1909'da "şi'r-i Kamer" adı altında toplanan, Dicle kıyılarında çocukluğunu ve annesini anlattığı şiirlerinde bu tutumu iyice belirginleşir. Yavaş yavaş bireyselleştiği ve doğanın önemli bir yer tuttuğu, tasvirlerin bol olduğu bu şiirlerinde Servet-i Fünun etkisinden tamamıyla sıyrılabilmiş değildir. Annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız doğası arasında bağıntı kurar.

Ancak, ilgi çekici bir değişikliğe de tanık oluruz. Doğa, yalnızca bütün çıplaklığıyla bir resim olarak kullanılmaz ama iç dünyanın görünümü olarak betimlenir. Servet-i Fünun'da doğa olduğu gibi verilirken Haşim, buna
öznellik katar ve doğayı duygularına ve ruh durumuna göre değiştirir. Demek ki Servet-i Fünun natüralist bir ekol iken Haşim'de izlenimcilerin (empresyonistler) etkisini gözlemeye başlarız.

Soyut ve insana özgü duyguları nitelemede kullanılan sözcükleri doğayı betimlemekte kullanarak öz ve biçimde uyum sağlar: uykusuz yıldızlar, hasta güneş, dargın geceler, ağlayan nilüfer...

şi'r-i Kamer'ler göl Saatlerine geçiş niteliği taşır. ılk şiirlerindeki acemilik ve dağınıklıktan kurtulmuş, kendine özgü şiir dil ve tekniğini geliştirmiş, anlayışını değiştirmiştir. Bu şiirlerinde izlenimciliği tam anlamıyla görürüz. önemli olan, yaşanan gerçek hayattan çok onun hayaline yansıyan biçimi, dış dünyanın onun iç aleminde uyandırdığı izlenimlerdir.

ğöl Saatleri'ne aldığı Serbest Müstezadlar'ında, `ben'in yerini `biz' alır:

Mela:li anlamayan bir nesle aşina değiliz! (ö Belde)

Ancak, burada toplum adına da konuşmamaktadır. ğenel anlamda kişinin belli bir konumunu yakalamak ister. Hayali aşk ve sevgilinin yerini hayali bir alem alır. Hayal-gerçek çatışması iyice keskinleşir. Hatıralar bilinçdışına itilir. Sarının yerini kızıl almaya başlar. `ö Belde'de olduğu gibi biçim öze uydurulur. Renge ve ışığa tutkun, izlenimci Haşim bu dönemde ayrıca Fransız sembolistleri Verlaine, Regnier ve Mallarme'den de etkilenir. Piyale'de bu doruğa ulaşır.

1915'ten sonra altı yıl kadar susar. 1921'den itibaren gene yazmaya başladığında dil ve üslup sadeleşmiş, ifade yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyale), Merdiven, Bir ğünün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül
olgunluğunun en güzel tanıklarıdır. Betimlenen dünya iyiden iyiye daralmıştır. Değişmeyen öğeler akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak daima hüzün ve melal (usanç) hakimdir. Bu şiirler, yetkin bir uyum (harmoni), anlam ve dil kompozisyonuna iyedir. ğurup vakti hem zemin hem tema olarak kullanılır. ğüneşin batışı zengin bir sözlükle betimlenir; sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonlar çeşitli sözcüklerle ifade edilir: alev, altın, ateş, erguvan, gülgun, güneş, kan, karanfil, kızıl, mercan, sarı, sırma, tunç, yakut. Kızıl renk, güneşin batışı, aşk, acı gibi birden fazla kavramı ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır.

Haşim, ayrıca bu şiirlerinde, dudak, efgan, Fuzuli, gül, gülgun, iksir, Mecnun, nale, pervane, piyale, şeb-i aşk, şi'rin gibi Divan şiirinden gelme sözcük ve kavramlara da yer vermiştir.

Esasen, Piyale dönemini açıklarken yorum yapmaya gerek yoktur çünkü şairin kendisi kitabının, "şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adlı önsözünde düşüncelerini anlatır.

Atilla özkırımlı, şairle ilgili bir yazısında onu şöyle özetliyor:

"ılk şiiri Haya:l-i Aşkım'dan son şiirlerine kadar kendi deniziyle çevrili bir adadır Ahmet Haşim. ülaşılması güç, alışılmamış renkleriyle gizemli, hüznün, yalnızlığın yaşandığı bir ada... Dilinin eskiliği, yalın bir dil kullandığı
son şiirleri dışında, şiirinden değişik tadlar alınmasını engellemektedir belki. Ama bu, Ahmet Haşim'in has bir şair olduğu gerçeğini değiştirmez."

Haşim'in izlenimci bir şair olmakla beraber anlamın uyuma feda edilmesi, kapalılık (onun ifadesiyle, müphemiyet) gibi sembolizmin bazı öğelerini de kullandığı yukarıda belirtilmişti.

Gerçekçiliğin (realizm) şiirdeki temsilcileri olan Parnasyenlerin, romantizme karşı tepki göstermeleri gibi sembolizm de bu harekete karşı oluşmuş bir akımdır. 19. yüzyılın sonunda Fransa'da hakim olmuş olan sembolizmin en ünlü temsilcileri Stephane Mallarme (1848-1896) ile Paul Varlaine'dir (1844-1896). Bu akımın taraftarları kendilerinden önceki nesli, yalnız biçime çok bağlı ve nesnel kalmakla değil, aynı zamanda haddinden fazla bir akılcılık ve açıklık yoluyla şiiri öldürmüş olmakla da suçluyorlardı. Parnasyenler, ruhun hülyalı ve kapalı tarafını boşlamışlardı. Sembolizm ise şiirde iç musiki, hülya ve kapalılık ilkelerine dayanıyordu. Bu akımın ruhunu ifade eden bir tanım "ğüzel şiirler, renkler ve kokular gibi duyulanlardır" olarak yapılabilir. Nitekim, Haşim de şiirin duyulmak, düzyazının ise anlaşılmak için olduğunu düşünür.

Belirli bir fikri anlatmak ve aşılamak gibi hususlar şiirin amacına aykırıdır. Diğer bir deyişle, sembolizm, dizelerden gelen deruni (içsel) musiki içinde izlenimleri anlatmak ve bunlar aracılığıyla hayal edilenle çağrışılanların hazzını yaşamaktır.

Abdülhak şinasi, Haşim'in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını anlatıyor:

"Ahmet Haşim'in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medh için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir hakikaten ne güzeldir! Ahmet Haşim bunlarla `Bize ğöre' hisler ve fikirler yazmıştı. Ahmet Haşim'in bunları ne emekle yazdığını bilirim. Başının meyvesini olgunlaştırarak koparıp harice vermek ne kadar zordur! Hatırlıyorum, Ahmet
Haşim, ıkdam'da bir `Bize ğöre' parçasını fikrinden ve kalbinden süzülen bir madde gibi sızdıra sızdıra bütün yarım gününü geçirerek, akşama doğru, müşkilat ile bitirir ve imzalardı. En evvel yazdıklarını birer birer herkese,
ıkdam'ın her muharririne ve her gelen misafirine okurdu. Hepsinden bir tavsiye, bir fikir, bir his almaya, her yeni kıraati üzerine bir tashih daha yapmaya çalışırdı. Sonra Ali Naci Bey'e okur, ondan da biraz tuz, biber isterdi."

Yazılarının arkasında tek ve derin bir düşünce sistemi yoktur. Dolayısıyla Haşim, dolgun yazıları ile bir filozof, bir düşünür değil, basmakalıplık ve tekdüzelikten uzak, Mehmet Kaplan'ın da dediği gibi "fikir ve hayallerle oynayan" bir şairdir. Haşim, yazılarında da doğaya ve çevresindeki olaylara izlenimci bir gözle bakar. Kafasında hakim bir fikir yoktur. ölayları aktarırken, dikkat, çözümleme ve zeka öğelerini titiz bir üslupla birleştirir.

Ay adlı yazısında güneş ışığında mutlu olmanın olanaksızlığından bahseder:

"Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. ğüneş, hayale, müsaade etmeyecek tarzda herşeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...[<ğ>] ğüneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen arkadaştır. önun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkanı var mı?

Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı... Artık herşeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

Haşim, şiirinde olduğu gibi düzyazısında da sözcükleri büyük bir titizlikle seçer. Kargalar adlı yazısındaki şu cümle hem dil ve ifadedeki yoğunluk hem de teşbihdeki güzellik, şaşırtıcılık ve çarpıcılığıyla dikkat çekicidir:

"Sanki binlerce çelik makas, göklerin lacivert rengini doğramak için, durmadan açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor."

Tahtakurusu ile aslanı karşılaştırdığı bir başka yazısında müstehzi (alaycı) ifadesine tanık oluyoruz:

"Hiç şüphe yok ki bir aslan bile, bu bir kahve damlası kadar küçük hayvandan daha fazla cesur değildir. Tırnakları hançerlerden daha kesici, dişleri en müthiş kılıçlardan daha delici, sesi gök gürlemeleri gibi hava tabakalarını dalgalandıran, kuyruğunun her darbesi yerleri sarsan koca aslan için, boş çöllerde ince ayaklı ceylanlar ve aciz öküzler boğazlamak bir iş mi?

Her hayvanın şikarı [avı], kendisinden daha küçük ve daha müdafaasız bir mahluk iken, tahtakurusunun gıdası, kendisinden bir milyon defa büyük, kuvvetli olan insanın derisi altındadır. Ne ağlanacak talih!"

Betimleme ve çözümlemenin birarada görüldüğü Dilenci adlı yazısında da şöyle diyor:

"Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. Bu zeki çehreli adam, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi intizamiyle, hergün, tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakit belagatiyle [sessiz ifadesiyle] gelip geçenlerin merhametini avlar. Merhametlerin, birer şaşkın güvercin telaşiyle, bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek, benim her sabahki eğlencemdir."

Son olarak, Asım Bezirci onun şiiri hakkında şöyle düşünüyor:

"Haşim'in sözcük dağarcığı ufaktır. Bütün şiirlerinde geçen sözcük sayısı   1446'dır. Firdevsi'nin 8500, Fuzuli'nin (yalnız gazellerinde) 4000, örhan Veli'nin 3495 sözcük kullandığı tesbit edilmiştir. önlara oranla Haşim'in yoksulluğu ortadadır. Bundan dolayı da zaman zaman eleştirilmiştir. Denilmiştir ki: `Haşim'in kullandığı sözcükler belirli ve işlediği temler sınırlıdır.' Doğrudur ama bir şairin değeri kullandığı sözcüklerin niceliği yahut seçtiği temlerin türüyle değil, onları işleyiş biçimiyle belirlenir. Soruna bu açıdan bakınca, Haşim'i övmemek haksızlık olur. Kaldı ki o, sözü geçen öğelerle her seferinde ayrı bir birleşim kurmuş, tekrarcılığa düşmemişti. Bu da onun hayal ve yaratış gücünün üstünlüğünü gösterir. Aslında, Haşim'in zayıflığı gibi kuvveti de burada saklıdır. şöyle de denebilir: Haşim'in buradaki zayıflığı kuvvetinin mihenk taşı olmuştur...

Haşim'de sıfatların sayısı da oldukça yüksektir: 572 sıfat, yani bütün sözcüklerin aşağı yukarı % 40'ı. Bunlardan görme duyusuna bağlananlar çoğunluktadır (215 sıfat). Sonra, ruhsal durumları nitelendirenler gelmektedir
(205 sıfat). Bu rakamlardan da anlaşılıyor ki Haşim etkin değil gözleyen (contemplative) bir sanatçıdır. Dış dünyayı çoğunlukla belirli ruh halleri içinde algılamaktadır. Ayrıca isim ve sıfatların bolluğuna karşılık fiillerin
azlığı Haşim'in dış ya da iç evreni, eski deyimle, tavsif ve tasvire ağırlık verdiğini, eyleme uzak kaldığını, dinamik bir dünya görüşü taşımadığını göstermektedir."

Bezirci'nin argümanı biraz tuhaf. Kullanılan sözcük sayısının tek başına ölçüt alınması ne denli sağlıklı bir karşılaştırma yapabilir? Başta, böyle bir karşılaştırmaya gerek var mıdır? 1446 sayısının küçük olmasından hareketle zayıf olduğunu düşündüğü bu yönünü savunmaya gitmektedir. öysa Haşim, ilk şiirini yayımladığı 1901 yılından ölümüne değin geçen 32 yıllık süre içinde, 27'si tek ya da çift kıtadan (en fazla 8 dize) ibaret topu topu 88 şiir yazmıştır. öte yandan, en uzun şiirlerinden olan 59 dizelik `ö Belde'deki 150 sözcük toplam 267 kez kullanılmıştır. Tekrarların çoğu da -u/ü/ve, ben, sen, o, bu, ne, bir gibi- kaçınılmaz sözcüklerdir. Yalnız, Bezirci'nin bir gözlemi doğrudur. ö da sıfatların zenginliğine karşılık fiillerin azlığıdır. 59 dizede, 150 sözcüğün yalnızca 12 tanesi fiil olarak kullanılmıştır.

Şubat ayında öğretmen ataması yok

Milli Eğitim Bakanlığı Yetkileri Öğretmen Atamaları ile ilgili Abbas Güçlü'nün sorularını cevapladılar.2010 şubat ataması ilgili sorulan soruya meb yetkilisin cevabı şubat atamasının olmayacağı şeklinde oldu .

Abbas Güçlü: Daha önceki yıllarda olduğu gibi Şubat ayında da atama yapılacak mı?
Meb Yetkilis: Maliye Bakanlığı ve MEB, tek atama dönemi için prensipte anlaştı. Bu da Ağustos'ta gerçekleşecek. Yani şubatta atama yok. Zaten verilmiş bir kadro da yok. Ama bu konuda son kararı Bakan Çubukçu verecek. Tabi eğer Maliye'yi ikna ederse.

Abbas Güçlü tarafından Meb yetkilerine sormuş olduğu tüm sorular..
SORU: 10 bin kadro için kaç kişi yarışıyor?

CEVAP: 15 bini sözleşmeli 35 bin öğretmen başvuruda bulundu.

SORU: Kuradan çıkan öğretmenler ne zaman göreve başlayacak? öğretmen atama

CEVAP: Yarından itibaren göreve başlayabilecekler.

SORU: Kadroya geçen sözleşmelilerin yerine öğretmen alınacak mı? Alınacaksa ne zaman alınacak?

CEVAP: Evet alınacak. Başvuruları da iki hafta içerisinde başlayacak. Muhtemelen Aralık sonunda, hangi branştan kaç öğretmen alınacağı belli olacak.

SORU: Sözleşmeli kadrolara yine aynı branşlardan mı öğretmen alınacak?

CEVAP: Hayır, farklı branşlardan da atama yapılabilecek. Buna iller karar verecek. Boşalan kadroları istedikleri gibi kullanabilecek. Bu yöndeki ihtiyaçlarını MEB'e bildirecek, onlar da sayıları açıklayacak.

SORU: Atandığı kadroyu beğenmeyip, sözleşmeli olarak kalanların gitmediği kadrolar ne olacak?

CEVAP: Her atama döneminde böylesi durumlar oluşuyor. Muhtemelen, Aralık sonunda o kadrolar için de başvuru alınacak.

SORU: Sözleşmeli öğretmenler de eş durumu ve diğer mazeret durumu tayinlerinden yararalanabilecek mi?

CEVAP: Evet bu konuda düzenleme yapılıyor. Onlar için de ihtiyaca yönelik olarak her ilde belli sayıda kadro ayrılacak. Mazerete dayalı yer değiştirme mümkün olabilecek. Ama sahte rapor ve sahte evlilikler çok ciddi bir şekilde araştırılacak.

SORU: Boşalan sözleşmeli kadrolar için aynı puanlar mı geçerli olacak?

CEVAP: Hayır puanlarda branşlara göre bir kaç puanlık düşüşler olabilir.

SORU: Hangi Puanda kaç kişi olduğu neden açıklanmıyor?

CEVAP: ÖSYM'den kaynaklanan teknik nedenlerle bu kayıt döneminde bu rakamlar açıklanmadı. Ama önümüzdeki süreçte yani sözleşmeli kadroların başvuruları sırasında bu istatistikler açıklanmaya çalışılacak

SORU.diyelim ki bir arkadaş 78 puan ile Hakkari’yi 20 tercihinin içinde yazdı bense 80 puanla Hakkari’yi tercihlerimde yazmadım ama 21.tercihi işaretledim Hakkari bana mı gelir yoksa diğer arkadaşa mı gelir?

CEVAP; Puanı yüksek olan öncelik tanınır tabi eğer daha önceki 20 tercihinden birisine girmediyse. 21. tercihte aynı tercihi yapan çok sayıda öğretmen varsa, bunlar içinde de öncelik yine puanı yüksek olanın

SORU: Askerlik zamanı gelenler erteleme yapabilecekler mi?

CEVAP: Askere gitmek isteyenlerin kadroları dondurularak onlar adına saklanabilecek

SORU: 2010'da toplam kaç öğretmen alınacak?

CEVAP: 40 ila 50 bin arası bir alım gerçekleşecek ve tek seferde yapılması planlanıyor...

CEVAP: Yeni başvuru ve yeni tercih listeleri alınacak

SORU: Yarınki atama döneminde kadroların dağılımı nasıl olacak?

CEVAP: 10 bin kadronun 8 bin 980'i ilk atama, 700'ü açıktan/kurumlararası yeniden atama, 300'ü açıktan/kurumlararası ilk atama, 20'si ise beden eğitimi alanına milli sporcu olarak sınavsız atanacaklar için ayrıldı.

SORU: Daha önceki yıllarda olduğu gibi Şubat ayında da atama yapılacak mı?

CEVAP; Maliye Bakanlığı ve MEB, tek atama dönemi için prensipte anlaştı. Bu da Ağustos'ta gerçekleşecek. Yani şubatta atama yok. Zaten verilmiş bir kadro da yok. Ama bu konuda son kararı Bakan Çubukçu verecek. Tabi eğer Maliye'yi ikna ederse.

Renklerin Psikolojik Anlamları‏

Mavi, yalnizligi, uzuntuyu, depresyonu, bilgeligi, guveni ve sadakati simgeler. is gorusmelerine mavi giyerek gitmek kararliligi ve bagliligi ifade eder.

Mavi, en populer renklerden biridir. Fakat yiyeceklerle iliskili olarak mavi kullanilacaginda dikkatli olmak gerekir cunku mavi dogal bir istah kapaticidir ve bazi durumlarda itici etki yaratabilir.

Mavi, butun renkler arasinda en istah kapatici renktir. Dogada mavi renkli yiyecek cok ender bulunur. Mavi yiyecekler insana itici gelir cunku ilk caglarda atalarimiz yiyecek ararken zehirli yada bozulmus yiyeceklerden uzak durmayi ogrendiler. Genelde bu yiyecekler mavi, mor yada siyah olarak gorunuyordu. Deneyler sirasinda katilimcilara mavi boya katilmis yiyecekler ikram edildiginde hemen hemen hepsi istahini kaybetti.

Mavi, sinir sistemini rahatlatir. Kirmizinin aksine zihni rahatlatan bir etkisi vardir ve insanlarin biraz daha dusunceler icine dalmasina yol acabilir. Huzurlu ve sakin bir mavi yatak odasi icin ideal bir renk olabilir, cunku vucudun sakinlestirici kimyasallar salgilamasina yol acar. Fakat mavinin daha koyu tonlari soguk ve ic karartici gelebilir.

Mavi, ile boyanmis ortamlar, cok koyu renkli olmadigi surece uretimi arttirir. Arastirmalar gosteriyor ki, ogrenciler mavi odalarda daha yuksek notlar almakta ve halterciler daha agir yukleri kaldirabilmektedir. Ayrica insanlar mavi renkle yazilmis yazilari daha fazla akilda tutabilmektedirler.
____________________________________________________________
Kirmizi, sicak, ates, kan, sehvet, ask, samimiyet, guc, heyecan ve agresiflik gibi kavramlari simgeler. Kan basincini ve solunumu hizlandirabilir. insanlari cabuk karar almaya ve beklentileri arttirmaya tesvik edici bir etkisi vardir.

Kirmizi, dikkat cekici bir renktir. Kirmizi renkteki kelimeler ve objeler insanlarin dikkatini hemen ceker. Dekorasyon ve dizayn yaparken kirmizi cisimlerin mukemmel olmasi onemlidir cunku insanlar bu objeleri hemen farkedecektir. Arabalar konusunda kirmizi renk ile hirsizlik orani arasinda pozitif bir korelasyon vardir.

Kirmizi, duygusal olarak oldukca yogun ve asiri bir renktir. Kirmizi kiyafetler ruhu canlandirici olabilir. Bazi durumda kirmizi kiyafet enerji ve guc mesaji gonderiri ama ayni zamanda catismalara davet cikarabilir.

Kirmizi, hakimiyet kuran bir renktir. Zemin olarak degil, vurgu yapmak icin kullanilmalidir.

Kirmizi, odalar insani huzursuz eder fakat kirmizi renklerin daginik olarak kullanildigi odalar insanlarin zamani unutmasina yol acar. iste bu yuzden barlarda ve gazinolarda kirmizi renge agirlik verilir. Ayrica istahi acma etkisi nedeniyle restorantlar sik sik kirmizi rengi dekorasyon icin kullanirlar.

____________________________________________________________

Sari, parlak limon sarisi gozu en cok yoran renktir. Bu parlak renkten yansiyan isik gozleri asiri derecede uyarir ve rahatsizliga yol acar. Ayni zamanda sari renk metabolizmayi hizlandirir. Odayi parlak sariya boyarsaniz bebeklerin aglamasina ve buyuklerin sinirlenmelerine yol acarsiniz. Ayrica sari sayfali not defteri ve bilgisayar ekraninda sari renkli arka fon pek iyi bir fikir degildir; beyninizi uyararak konsantrasyonu arttirabilir fakat gozleriniz icin zarar vericidir.

Sari, az miktarlarda kullanildiginda parlaklik ve sicaklik hissi verir. Sakaciligi, aydinligi, yaraticiligi, samimiyeti ve hayata karsi rahat bir tutumu simgeler. Tipki gunesli bir gun gibi davet cekicidir. Sari gunes isigi gibidir: kendinizi iyi hissetmek icin orda olmasini istersiniz ama gozunuzun icine girmesini istemezsiniz.

Sari, rengin pek cok farkli tonu vardir. Saf sari butun diger tonlar arasindaki en neseli ve gunesli olanidir. Fakat bir parca koyulasmis haline bakmak daha keyiflidir. Soluk sari dikkati, curumeyi, hastaligi, kiskancligi ve hilekarligi simgeler. Sari soz konusu oldugunda secilen ton oldukca onemlidir.

Sari, bu neseli gunes rengi dikkat toplayan bir renktir. Butun renkler arasinda en gozle gorulen ve dikkat ceken renktir.

Sari, pek cok dinde ilahi varligi simgeleyen bir renktir.


____________________________________________________________
Yesil, pek cok kavramla iliskili olarak gelir, bunlarin icinde en guclusu ve evrensel olani dogadir. Buna bagli olarak ayrica yasami, gencligi, yenilenmeyi, umitleri ve dincligi simgeler. Bazi kulturlerde orta yaslardaki gelinler, dogurganligi simgelemesi icin yesil giyer.

Yesil, gozler icin en rahat renktir ve gorme gucunu arttirir. Sakinlestiricidir ve sinir sistemi uzerinde dogal bir etki yapar. Televizyona cikmadan once insanlar oturup sakinlesmek icin yesil renkli odalara alinirlar. Yesil ayni zamanda hastanelerde de populer bir renktir cunku hastalarin rahatlamasini saglar.

Yesil, rengin farkli tonlari farkli mesajlar iletir:

 
Koyu Yesil — sogukluk, erkeksilik, tutuculuk ve zenginlik kavramlarini ifade eder.
Zumrut Yesili — Olumsuzluk.
Zeytin Yesili — Baris.
Sarimsi Yesil — Tuketicilerin en son tercih ettigi renk.

Yesil, ayni zamanda Amerikan kulturunde parayi simgeler.
____________________________________________________________
Portakal, sicaklik, memnuniyet, verimlilik ve sihhat ile iliskilendirilir. Guclu ve comert bir gorunumu vardir.

Portakal, en cok istah ile ilgili olan renktir.

Portakal, renginin gizliligi olmayan, genis kapsamli bir cazibesi vardir. Ornegin bir urunun herkese uygun oldugunu ifade etmek icin kullanilabilir yada pahali bir uygun fiyatli gibi algilanmasi saglanabilir.

____________________________________________________________
Siyah, tartismali bir renktir. Bir taraftan karanlik gucler, suc ve kotuluk ile dusunulurken diger taraftan sadakat, sebat, dayaniklilik, ihtiyat, bilgelik ve guvenilirlik ile iliskilendirilir. Bir tarafta yonetim ve guc anlamina gelirken diger tarafta aci, keder ve yas anlamina gelir.

Siyah, pek cok insan icin kiyafet rengidir. Bazilari siyahi guclu ve ciddi gorunmek icin kullanir. Bazilari ise daha zayif gosterdigi icin tercih eder. Ayrica siyah sik ve zarif olarak kabul edilir.

____________________________________________________________
Beyaz, safligi, temizligi ve masumiyeti simgeler. Pek cok kulturde gelinler beyaz giyer. Ayrica temizligi simgeler. Doktorlar, hemsireler ve labaratuvar teknisyenleri steril olmak icin beyaz giyerler.

Beyaz, isigi yansitir ve ortami serin tutar. Dolayisiyla yaz ayinin kiyafet rengidir. Genel olarak serin ve canlandiran bir his verir.

____________________________________________________________
Mor, asaletin rengidir. Luks hayat, zenginlik ve zarafeti simgeler. Ayni zamanda romantizmin, duygusalligin ve tutkunun rengidir.

Mor, dogada ender bulunan bir renktir. ilkel zamanlarda insanlar bazi deniz kabuklularini kullanarak mor rengi elde etmislerdir… Oldukca zor bir calismadir… Bazi insanlar mor rengi, gosterisli havasindan dolayi dekorasyonda kullanmayi sever. Bazilari ise suni bir renk olarak algilar.
____________________________________________________________
Kahverengi, topragin ve ahsabin rengidir. Saglam ve guvenilir bir his verir. Kahverengi dogal, rahat ve acik bir atmosfer yaratmayi saglar. Duraganlik, gucluluk, olgunluk ve guvenilirlik mesajlari iletir.

Kahverengi, genelde erkeklerin favori rengidir.

Kahverengi, bazi tonlari yipranmis ve eskimis havasi verir.

____________________________________________________________
Pembe, en romantik ve narin renktir. Ayni zamanda sakinlestirici bir etkisi vardir. Arastirmalar gosteriyor ki, pembe insanlari yatistiriyor ve kalplerini yumusatiyor.

Dr. Alexander Schauss, hapishane demirleri pembeye boyandiginda mahkumlarin arasinda agresif davranisin azaldigini ifade etmistir. Dr. Schauss’a gore “insan sinirlenmek istese bile pembe rengin yakininda basarili olamaz. Kalp kaslari yeterince hizli hareket etmez. Pembe enerjiyi ceken bir sakinlestirici gibidir. Hatta renk korleri bile pembe ile sakinlesmislerdir”. Fakat sonradan yapilan arastirmalar gosteriyor ki bu tur bir etki maalesef kisa surelidir. Gorunuse gore vucut normal seviyesine geri dondugunde bu sefer daha agresif bir ruh haline girebiliyorlar.

İnsan İlişkileri

İNSAN  İLİŞKİLERİNİN  TOPLUM  HAYATINDAKİ FONKSİYONU VE ÖNEMİ

İnsanlar, iradelerinin dışında dünyaya gelirler ve giderler. Yaşadıkları süre içerisinde, bütün nimetlerden  en üst derecede yararlanarak mutlu olmak isterler.

İnsanlar  birlikte yaşamak  zorundadırlar. Her oyunun bir kuralı olduğu gibi birlikte yaşamanın da belirli 

kuralları vardır. Bu kurallara uyan insanların, ihtiyaçlarını daha kolay temin edecekleri ve daha çok mutlu olacakları açıktır. Bu  nedenle  insanların, toplum hayatını düzenleyen belirli kuralları öğrenmeleri ve bunları davranış haline getirmeleri hayatın bir gereğidir.

 

Toplum hayatında insan ilişkileri önemli bir yer tutar. Bu ilişkiler, belli kurallara dayanır. Bu kuralların  bir kısmı hukuka, bir kısmı örf ve adetlere bir kısmı da inançlara dayalıdır.

           

Toplum hayatını düzenleyen bu kurallara uymak, insan ilişkilerini geliştirir ve kişilerin mutlu olmasını sağlar. Kurallara aykırı davranışlar; kişileri mutsuz kılar, giderilmesi güç olan durumların meydana gelmesine neden olur.

           

 İnsan davranışları, hukuk kurallarına aykırı olursa, “hata veya suç”, örf ve adetlere aykırı olursa “ayıp”, inançlara aykırı olursa  “günah” şeklinde değerlendirilir.

           

Hukuk kuralları emredicidir. Bunların insanlar tarafından yerine getirilmesi zorunluluğu vardır. İnsan ilişkilerini  düzenleyen örf, adet ve dine dayalı kurallar, emredici bir nitelik taşımazlar. Ancak, bu kurallara uymamak, onları bilerek yapmak, insanı çevresinde sevimsiz, kaba ve saygısız duruma düşürebilir.

           

Kısaca diyebiliriz ki, insanların birbirleriyle  ilişkilerinde; önce kendilerine, sonra da  karşısındakilere saygılı olması işlerini  kolaylaştırır. Bu karşılıklı etkileşim insan ilişkilerinin bir gereğidir.

İnsan ilişkilerinin;  ailede, bulunduğu çevrede ve ülke genelinde  olduğu gibi diğer ülke insanlarıyla da iyi olması önemlidir. Bu nedenle, insanların iyi alışkanlıklar edinmeleri ve bunu sürekli bir davranış haline getirmeleri kaçınılmazdır.

İnsanlar, yurt içi ve yurt dışı beşeri münasebetlerinde dikkatli davranmalıdırlar…Bulundukları yerin kurallarına göre   davranış göstermelerinin  kendilerine değer kazandıracağını unutmamalıdırlar.

İnsan önce iyi  ile kötüyü ayırt edebilmeli, iyi olanları kendisi için istediği gibi  başkaları için de  istemeli ve bunu davranış haline getirmelidir.  Her  insan tek başına olduğu zamanlarda bile, iyi olanları gerçekleştirme  

yolunda çaba harcamalı ve olumsuzluklardan kaçınmalıdır. Bu ruhsal olgunluğa  ulaşmış olan kişi, sorumluluk  duygusu taşıyacaktır. İyi ve kötüyü birbirinden ayıracağı için de çevrede olumlu izlenimler bırakır. Bu davranıştan hem kendisinin hem de etrafındakilerin mutlu olacağı unutulmamalıdır

İnsanların;  ailede, çevrede, okulda, iş yerlerinde elde ettiği olumlu bilgi ve becerileri davranış haline getirmeleri   ve  bunlardan, diğer insanları da  yararlandırmaları gerekir.

Diğer taraftan insanın kendisini  disipline etmesi, kurallara uyması,  toplum hayatının vazgeçilmez bir unsurdur. Herkesin bu kurallara uyması kaçınılmazdır.

Edinilen bilgi ve beceriler, olumlu yönde kullanıldığı takdirde bir değer taşır. Aksi halde, insanların  yararına kullanılmayan bilgi ve becerilerin bir değeri yoktur. Olumlu davranışları  bilip de aksi davranışlarda bulunan insanların topluma yararının  olduğunu da  söylemek mümkün değildir.