Etiket arşivi: PLANLAMA

Kpss Mesleki Sınavlar için Kaynaklar

MESLEKİ SINAVLARA HAZIRLIK İÇİN TEMEL BAŞVURU KAYNAKLARI

I- İKTİSAT– İŞLETME GRUBU:

İKTİSADİ DÜŞÜNCELER VE DOKTRİNLER TARİHİ

1. Halil SEYİDOĞLU, Ekonomik Terimler (Sözlük)

2. Besim ÜSTÜNEL, İktisadın Temelleri

MİKRO İKTİSAT

1) Erdal ÜNSAL, Mikro İktisat*****

2) Zeynel DİNLER, Mikro İktisat****

3) Orhan TÜRKAY, Mikro İktisat Teorisi****

4) Orhan TÜRKAY, İktisat Teorisine Giriş (Mikro İktisat)

5) Zeynel DİNLER, İktisada Giriş

6) İsmail BULMUŞ, Mikro İktisat

7) Mahmut KALENDEROĞLU, Mikro İktisat, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

8) İktisada Giriş – İlker Parasız

9) İktisat -Tevfik Pekin

10) İktisat – Açıköğretim 2. Sınıf

MAKRO İKTİSAT

1. Erdal ÜNSAL Makro İktisat*****

2. Fisher, Makro İktisat****

3. Zeynel DİNLER, İktisada Giriş*

4. İlker PARASIZ, Makro İktisat

5. İlker PARASIZ, Modern Makro Ekonominin Temelleri

6. Merih PAYA, Makro İktisat

7. Özhan ULUATAM, Makro İktisat

8. Dornbusch R. Fisher S. , Makro Ekonomi (Çeviri)

9. Zafer TUNCA, Makro Ekonomi*

10. Oğuzhan ARDIÇ, Makro İktisat, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

PARA, BANKA, KREDİ, KONJONKTÜR, PLANLAMA, MİLLİ GELİR, İSTİHDAM VE BÜYÜME TEORİLERİ; İKTİSAT POLİTİKASI

1) Türkiye İş Bankası Vakfı, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay. , Para ve Kredi Bilgisi ( Avni ZARAKOLU)*

2) İlker PARASIZ, Para-Banka, Finansal Piyasalar*****

3) İlker PARASIZ, Modern Büyüme Teorisi

4) Sadun AREN, İstihdam Para ve İktisadi Politika*

5) Sabri ÜLGENER, İstihdam ve Büyüme

6) Vildan SERİN (Yayına Hazırlayan), İktisat Politikası (Seçme Konular)

7) Muhteşem KAYNAK, Kalkınma İktisadı

8) Oğuzhan ARDIÇ, Para – Banka Uluslararası İktisat Türkiye Ekonomisi, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

9) Nur Kevder (Daha çok modelleme -) ,

– Mahfi Eğilmez-Erkan Kumcu

– Ömer Faruk Çolak (Finansal Kurumlar) ,

-Açıköğretim (Zor bulunur ama iyi deniyor)

ULUSLARARASI İKTİSAT VE İKTİSADİ KURULUŞLAR (Uluslararası Ekonomik İlişkiler Ve Kuruluşlar)( Dış Ticaret Politikası;Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Anlaşmalar Ve Ödeme Usulleri İle Dış Ticaret Kısıntıları)

1) Zeynel DİNLER, İktisada Giriş*

2) Halil SEYİDOĞLU, Uluslararası İktisat*****

3) Cem ALPAR, M. Tuba ONGUN, Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar ‘Gelişmekte Olan Ülkeler Yönünden Değerlendirme’

4) Oğuzhan ARDIÇ, Para – Banka Uluslararası İktisat Türkiye Ekonomisi, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

TÜRKİYE EKONOMİ

1. Rıdvan KARLUK, Türkiye Ekonomisi*

2. Erdinç TOKGÖZ, Türkiye Ekonomisi*****

3. TOBB Raporları*****

4. Oğuz OYAN, Türkiye Ekonomisi, Nereden-Nereye?

5. Oğuzhan ARDIÇ, Para – Banka Uluslararası İktisat Türkiye Ekonomisi, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

GÜNCEL EKONOMİK SORUNLAR

1) Emin ÇARIKCI, Ekonomik Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri

İŞLETME İKTİSADI (İŞLETME DENETİMİ VE FİNANSAL YÖNETİM)

1. M. Tamer MÜFTÜOĞLU, İşletme İktisadı*****

2. İsmet MUCUK, Modern İşletmecilik

3. İsmet MUCUK, Pazarlama İlkeleri

4. H. CAN, D. TUNCER, Y. AYHAN, Genel İşletmecilik Bilgisi

5. Halil CAN, Organizasyon ve Yönetim

II- MALİYE GRUBU:

MALİYE TEORİSİ; KAMU MALİYESİ (KAMU GELİR VE GİDERLERİ, KAMU BORÇLARI VE BÜTÇE)

a) Halil NADAROĞLU, Kamu Maliyesi Teorisi*

b) Abdurrahman AKDOĞAN, Kamu Maliyesi*****

c) Özhan ULUATAM, Kamu Maliyesi

d) İsmail TÜRK, Kamu Maliyesi*

e) Orhan ŞENER, Kamu Ekonomisi

f) Metin ERDEM, Devlet Borçları

g) Macit İNCE, Devlet Borçlanması

h) Gülay COŞKUN, Devlet Bütçesi*

i) Nihat EDİZDOĞAN, Kamu Bütçesi

j) Şerafettin AKSOY, Kamu Bütçesi

k) Mahmut KALENDEROĞLU, Kamu Maliyesi, Bütçe ve Borçlanma, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

MALİYE POLİTİKASI

a. İsmail TÜRK, Maliye Politikası*****

b. Beyhan ATAÇ, Maliye Politikası*

c. B. ATAÇ, S. TURHAN, Maliye Politikası (Açıköğretim Fak. Yay.)

d. Macit İNCE, Maliye Politikası (Ders Notları)

VERGİ HUKUKU VE TÜRK VERGİ SİSTEMİ

a) Abdurrahman AKDOĞAN, Türk Vergi Sistemi ve Uygulaması*****

b) Sadık KIRBAŞ, Vergi Hukuku (Temel Kavramlar, İlkeler ve Kuramlar)*

c) N. ÇAĞAN, M. ÖNCEL, A. KUMRULU, Vergi Hukuku

d) Salih TURHAN, Vergi Teorisi ve Politikası

e) F. HEPER, G. ERGÜLEN, Z. BİLDİRİCİ, Vergi Uygulamaları

f) Mahmut KALENDEROĞLU, Vergi Hukuku – Türk Vergi Sistemi, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

III- HUKUK GRUBU:

ANAYASA HUKUKU

1) Ergun ÖZBUDUN, Anayasa Hukuku*****

2) Şeref GÖZÜBÜYÜK, Anayasa Hukuku*

3)Yavuz SABUNCU, Anayasaya Giriş*

4)M. Fatih DİKİCİ, Anayasa Hukuku – İdare Hukuku, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

5) Anayasa Kanunu*****

İDARE HUKUKUNUN GENEL ESASLARI VE İDARİ YARGI

1) Metin GÜNDAY, İdare Hukuku*****

2) Şeref GÖZÜBÜYÜK, Türkiyenin İdari Yapısı****

3) Şeref GÖZÜBÜYÜK, Yönetim Hukuku

4) Şeref GÖZÜBÜYÜK, Yönetsel Yargı*****

5) Yargı Kanunu*****

6) M. Fatih DİKİCİ, Anayasa Hukuku – İdare Hukuku, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

CEZA HUKUKU VE CEZA MUHAKEMELERİ USULÜNÜN GENEL ESASLARI

1) Nevzat TOROSLU, Ceza Hukuku*****

2) Nevzat TOROSLU, Ceza Muhakemesi Hukuku*****

3) Yüksel ERSOY, Ceza Hukuku (Genel Hükümler)****

4) Bahri ÖZTÜRK, Ceza Hukuku****

5) CMUK-TCK Kanunu*****

6) M. Fatih DİKİCİ, İcra – İflas Hukuku, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

MEDENİ HUKUK (AİLE HUKUKU HARİÇ)

1) Türkiye İş Bankası Vakfı, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay. , Medeni Hukuk Bilgisi (Ahmet KILIÇOĞLU)*

2) Turgut AKINTÜRK, Medeni Hukuk*****

3) Bilge ÖZTAN, Medeni Hukuk*****

4) Kanun Kitabı*****

5) Oğuzhan ARDIÇ, Medeni Hukuk, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

6) Medeni Usul – Baki Kuru , HUMK****

BORÇLAR HUKUKUNUN GENEL ESASLARI

1) Türkiye İş Bankası Vakfı, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay. , Borçlar Hukuku Bilgisi (Ali Naim İNAN)*

2) Safa REİSOĞLU, Borçlar Hukuku****

3) Ahmet Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku****

4) Turgut AKINTÜRK, Borçlar Hukuku*****

5) Turgut ÖNEN, Borçlar Hukuku*

6) Oğuzhan ARDIÇ – Emel ERSOL, Borçlar Hukuku, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

TİCARET HUKUKUNUN GENEL ESASLARI (TİCARİ İŞLETME HUKUKU, ŞİRKETLER HUKUKU VE KIYMETLİ EVRAK HUKUKU)

1) Türkiye İş Bankası Vakfı, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay. , Ticaret Hukuku Bilgisi (Ali BOZER/Celal GÖLE), Şirketler Hukuku Bilgisi (Tuğrul ANSAY), Kıymetli Evrak Hukuku Bilgisi (Ali BOZER/Celal GÖLE)*****

2) Sabih ARKAN, Ticari İşletme Hukuku*

3) Pınar YILMAZ (Ticaret Hukuku-1), M. Fatih DİKİCİ (Ticaret Hukuku-2), Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

4) Ticari İşletme – Yahya Deryal ,TTK****

5) Şirketler Hukuku – Bankacılık Enstitüsü , Açıköğretim Yayınları,TTK*****

6) Kıymetli Evrak – Bankacılık Enstitüsü , İş Bankasi Yayınları , TTK*****

7) Vergi – Mualla Öncel- A.Kumrulu – N.Çağan*****

İCRA İFLAS HUKUKU

1) Türkiye İş Bankası Vakfı, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yay. , İcra ve İflas Hukuku (Baki KURU)*

2) M. Fatih DİKİCİ, İcra – İflas Hukuku, Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

3) İcra—İflas – Baki Kuru, Bankacılık Enstitüsü Yayınları ,İİK*****

SOSYAL GÜVENLİK VE İŞ HUKUKU

1) Alpaslan IŞIKLI, İş Hukuku

IV- MUHASEBE – İSTATİSTİK GRUBU:

GENEL MUHASEBE

1. Orhan SEVİLENGÜL, Genel Muhasebe*****

2. Yüksel Koç YALKIN, Genel Muhasebe*

3. E. KOTAR, Ş. DOKUR, Genel Muhasebe Problemleri

4. Ercan BEYAZITLI, Çözümlü Örnekler (Muhasebe)*

5. Mahmut KALENDEROĞLU, Genel Muhasebe, Başarı Grubu Müfettişlik – Uzmanlık Sınavlarına Hazırlık Dizisi, Seçkin Yayıncılık

MALİYET MUHASEBESİ

1. Yurdakul ÇALDAĞ, Yönetim ve Maliyet Muhasebesi Uygulamaları

2. Nasuhi BURSAL, Yücel ERCAN, Maliyet Muhasebesi İlkeler ve Uygulama

3. Rüstem HACIRÜSTEMOĞLU, Maliyet Muhasebesi

ŞİRKETLER MUHASEBESİ

1. Yurdakul ÇALDAĞ, Şirketler ve Muhasebesi

2. Remzi ÖRTEN, Ortaklıklar ve Muhasebe Uygulamaları

ENVANTER VE BİLANÇO

1. Ümit GÜCENME, Muhasebe ve Envanter

MALİ TABLOLAR ANALİZİ VE TEKNİKLERİ; İŞLETME FİNANSMANI (MALİ ANALİZ VE REVİZYON),

1. N. TENKER, N. AKDOĞAN, Finansal Tablolar ve Mali Analiz Teknikleri*

BANKA MUHASEBESİ

1. Orhan SEVİLENGÜL, Banka Muhasebesi*

2. Mustafa UÇAR, Banka Muhasebesi

İSTATİSTİK

1. Özkan ÜNVER, Uygulamalı İstatistik Yöntemler Giriş*

2. Serdar KILIÇKAPLAN, İstatistiğe Giriş*

3. Şemsettin BAĞIRKAN, İstatistiğe Giriş

4. İstatistik (Temel Kavramlar ve Uygulamalar) (Çeviri)

5. M. R. Spiegel (Çeviri), İstatistik Çözümlü Problemler

Amaç Belirlemek Neden Önemlidir?

AMAÇ BELİRLEMEK NEDEN ÖNEMLİDİR?

“Başarıya Giden Yol Çok Çalışmaktan Geçmez”

Başarılı bir hayat “uyumlu ve doyumlu” yaşanan bir hayattır. Geçmişte başarı için, aynı öneriyi içeren bir tek reçete sunulurdu. “Çalışmak, çalışmak ve gene çalışmak”. Oysa çağdaş başarı kavramı içinde “çok çalışmak” yerini “etkili çalışmaya” terk etmiştir.

“Etkili çalışmak” zaman belirlenmiş, amaçlar ve saptanmış öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanmaktır. “Etkili çalışma” programı içinde eğlenmeye, dinlenmeye, aileye, sevdiklerine zaman ayırmaya ve hobilere daima yer vardır.

Başarılı olabilmek için mutlaka amacın açık ve net bir tanımının yapılmış olması, kişinin buna inanması ve bu amaca yönelik yıllık, aylık ve haftalık program içinde amacına zaman ayırmayan kişi “amaç sahibi” değil “ hayal sahibi” bir kişidir. Unutmamak gerekir ki, amaçlar davranışları başlatır, sonuçlar bu davranışları sürdürür.

amacını açık ve net tanımlayan kişinin bunu düşünmesi yetmez. Eğer amacınız bilgisayar mühendisi olmak ise, çalışma masanız karşısına bir kartona, “Ben Bilgisayar Mühendisi Olacağım” diye yazarak asmak yararlıdır. Böyle bir tutum, İnsanın hayallere dalmasını önlemesi ve boş zaman etkinliklerini planlaması açısından çok yerinde olur. Böyle bir yaklaşımın dayandığı temeller “amaçların ve önceliklerin belirlenmesi” ve “Zamanı düzenlemek ve program yapmak” bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Unutmamak gerekir ki, başarılı bir insan, belirlediği amaçlarına belirli bir zaman dilimi içinde ulaşmış olan kişidir.

Atatürk'ün Sanata Verdiği Önem

Atatürk'ün Sanata Verdiği Önem
Büyük Önder Atatürk, Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından, toplumsal dehasını bir kez daha göstererek Türk Ulusunun kültürel alanda da gelişiminin şart olduğunu belirtmiş, kültür ve sanat alanında da birçok yenilik getirmiştir. Türkiye'de yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşılması hedefini yakalayan Atatürk, sanata verdiği önemle modern Türk sanatlarının öncüsü ve mimarı olmuştur.

Daha Ankara'da otel, lokanta yokken O Avrupa'ya resim, müzik tahsiline insanları yolladı. Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun gibi kompozitörler Çallı İbrahim, Namık İsmail gibi ressamlar bunlardan bazılarıdır (Vedat Nedim Tör, 1923 Sanat ve Bilim Konferansı)

Atatürk, Türkiye'nin yeniden yapılanma döneminde, milli kültürü yansıtan bir sanat anlayışının oluşması adına önemli adımlar atmıştır. Atatürk, sanatın Türk Milleti için önemini şu veciz sözleri ile ifade etmiştir:

Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.

Atatürk sanat alanındaki atılımlarda öncelikli olarak mimariyi ele almıştır. Türkiye'nin modern bir mimarisinin olması için Almanya'dan şehir planlamacıları ve mimarlar getirtmiştir. Bu uzmanların yönlendirmeleri sonucu mimari alanda yeni bir yol çizilmesini sağlamıştır. Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı binaları bu dönemin ilk ürünleridir.

Atatürk, Türk Milleti'nin sahip olduğu en görkemli yapının milli birlik ve beraberliğin merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin olması gerektiğini belirtmiş ve TBMM binasının çağdaş ve estetik olması için gerekli tüm adımları atmıştır. Bu bina için yurtdışından özel mermerler dahi getirtilmiştir. Türk mimarlarına maddi ve manevi büyük destek veren Atatürk, bu yolla milli mimarlık akımının ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Atatürk, Balkan Festivali kutlamaları sırasında (3 Eylül 1936)
Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkının güzel sanatların önemli kollarından resim ve heykeltıraşlıkta da ilerlemesi için birtakım faaliyetler yürütmüştür. Cumhuriyet döneminde tüm Türk ressamlarının, Cumhuriyet ve inkılapları resmetmelerini sağlayarak, milli birliğin sanat alanına yansıması hedefine ulaşmıştır. Tüm Türkiye'de heykel ve anıt dikilmesine başlanması da, onun getirdiği yeniliklerden biridir. Büyük Önder'in bu çalışmaları sonucu, Türkiye'de resim ve heykel sanatları önemli ölçüde gelişme kaydetmiştir.

Türk Milleti'nin sanatsal geçmişine de sahip çıkan Atatürk, 1937 yılında Resim ve Heykel Müzesi'ni açarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemin sanatsal ürünlerini aynı çatı altında biraraya getirmiştir.

Türk müziği, Mustafa Kemal Atatürk'ün önem verdiği bir diğer konu olmuştur. İlk Türk operasının hazırlanması için ünlü müzisyen Adnan Saygun'u görevlendiren Atatürk, Cemal Reşit Rey'e de ilk konservatuarı kurdurmuştur. Türk müziğinin, akademik alt yapısının da güçlü olması gerektiğine inanmış ve eğitim amacıyla genç Türk müzisyenlerini yurt dışına göndermiştir. Bu müzisyenler, geri dönüşlerinde Türkiye'ye dağılarak Türk müziğinin ve dolayısıyla Türk sanatının kalkınmasını sağlamışlardır.
Atatürk bir konuşmasında şöyle demiştir:
"Milletimizin güzel sanatlar sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür."
Atatürk Osmanlı'dan kalma Sanayi-i Nefise'yi imar ettirerek Güzel Sanatlar haline getirmiştir. Ayrıca burada yetişen birçok sanatçıyı kendilerini geliştirmeleri için Avrupa'nın sanat merkezlerine göndermiştir. Resim, heykel ve mimarlık bölümlerinden çok sayıda öğrenci Almanya, Avusturya ve Fransa'ya gönderilmiştir.

Ata'nın sanatçıya verdiği büyük değeri gösteren bir hatıra da şöyledir: Daha devlet tiyatrosu kurulmamışken, İstanbul'daki şehir tiyatrosu sanatçıları Ankara'ya gelerek o zamanki Türk ocağında temsiller verir. Atatürk de bu temsillerin birinde bulunur ve sanatçıları Çankaya'ya davet ederek ağırlar. Hepsine ayrı ayrı iltifat eder. Ayrılma vakti gelince, Reşit Galip sanatçılara, Atatürk'ün elini öperek veda etmelerini söylediğinde, Ata'nın cevabı şu olur:
Hayır, sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür.

Almanya Hakkında Genel Bilgi

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ ÜLKE PROFİLİ

 Genel Bilgiler

Resmi Adı

: Almanya Federal Cumhuriyeti

Yönetim Biçimi

: Federal Cumhuriyet

Resmi Dili

: Almanca

Başkenti

: Berlin

Yüzölçümü

: 356.910 km2

Nüfusu (1999)

: 82,5 milyon

Para Birimi

: Alman Markı (DM)

Para Birimi Paritesi (1999)

: 1 USD = 1,65 DM

İşsizlik Oranı (%, 1999)

: 8,2

Cari İşlemler Dengesi (Milyar USD, 1999)

: – 16,5

Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar

: AfDB, AsDB, Australia Group, BDEAC, BIS, CBSS, CCC, CDB, CE, CERN, EAPC, EBRD, ECE, EIB, EMU, ESA, EU, FAO, G-5, G-7, G-10, IADB, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICFTU, ICRM, IDA, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Inmarsat, Intelsat, Interpol, IOC, IOM, ISO, ITU, MTCR, NAM (misafir), NATO, NEA, NSG, OAS (gözlemci), OECD, OPCW, OSCE, PCA, UN, UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIKOM, UNMIBH, UNOMIG, UPU, WEU, WHO, WIPO, WMO, WtoO, WtrO, ZC

 

 

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ

 

Yüzölçümü: 357.042 km2

Nüfusu: 81,8 Milyon

Başkenti: Berlin

 

Anayasal düzeni: Almanya Federal Cumhuriyeti’nin (AFC) 23 Mayıs 1949 tarihinde yürürlüğe giren Federal Anayasa (Grundgesetz) tarafından belirlenmektedir. AFC 5 Mayıs 1955 tarihinden bu yana bağımsız devlet statüsünü taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşını kazanan İttifak Kuvvetlerinin yaptırımları 3 Ekim 1990 tarihinde geri alınmıştır. AFC, Baden – Württemberg, Bavyera, Berlin, Brandenburg, Bremen, Hamburg, Hessen, Mecklenburg – Vorpommern, Aşağı Saksonya, Kuzeyren – Wesfalya, Rheinland – Pfalz, Saarland, Saksonya, Saksonya – Anhalt, Schleswig – Holstein ve Thüringen olmak üzere 16 eyaletin ait olduğu demokratik, sosyal ve fedaratif bir devlettir. Eyaletler, anayasal düzenlemeler çerçevesinde devlet görevlerini yerine getirirler. Devlet Başkanı, Federal Şura tarafından 5 yıllığına seçilen Federal Cumhurbaşkanıdır. Eyaletler, Eyalet Şurası (Bundesrat) kanalıyla federal yasaların ve federal idarenin düzenlenmesinde söz sahibidirler.

Yasama: Federal Devlet sadece dışişleri, savunma, para politikası, gümrükler, sınır koruma, hava yolları, posta, telekomünikasyon ve Federal Memur Yasası gibi bütün Federasyonu ilgilendiren konularda mutlak yasama yetkisine sahiptir. Federal Devlet Medeni Kanun, Ceza yasası, Muhakeme Hukuku ve Karayolları gibi konularda, Federasyonu ilgilendirmesi durumunda eyaletlerin yasama hakkını aşabilir.

 

İdare: Federal Devletin ve Eyaletlerin idari sorumlulukları birbirlerinden ayrıdır. Eyaletler genel idare, adalet, iç güvenlik (polis teşkilatı), eğitim ve öğretim, kültür, sağlık ve kısmen ekonomi ve vergiler gibi konularda idari sorumluluk taşırlar. Yerel yönetimlerin özerk yönetim hakkı garanti altına alınmıştır.

 

Para birimi: 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren Euro’dur.

Savunma: AFC 1954 yılından bu yana NATO üyesidir. Federal Savunma Ordusu (Bundeswehr) 1955 yılında kurulmuştur.

 

Nüfus yapısı: İkinci Dünya Savaşının ardından eski Doğu bölgelerinden gelen 9,7 milyon Alman göçmenin katılımı, Almanya‘nın nüfus yapısını önemli derece etkiledi. Aynı şekilde 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı yapılana dek Batı’ya geçen 3 milyon Alman ve 1960’lı yıllardan itibaren Almanya‘ya gelen yabancı işçiler nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirdiler. Sadece 1988 ile 1997 yılları arasında yaklaşık 1,7 milyon "Rusya Almanı" AFC’ne göç etti. 1999 yılı sonunda AFC’nde toplam 7,3 milyon yabancı ülke vatandaşı yaşıyordu. Bu da toplam nüfusun % 8,9’una eşittir. 

 

Din: AFC Anayasa’sı devleti bütün dinlere ve dini topluluklara hoşgörülü, tarafsız ve eşit davranmaya yükümlü kılmakta ve, genel yasalar çerçevesinde din özgürlüğünü garanti altına almaktadır. 2000 yılında Protestan Kiliselerinin 26,9 milyon, Katolik Kilisesinin 27 milyon, çeşitli Ortodoks Kiliselerinin 1,1 milyon ve Özgür Protestan Kiliselerinin yaklaşık 370 bin üyesi vardı. AFC’nde yaşayan yaklaşık 2,8 milyon Müslüman ise toplam 2.200 camii ve ibadet evlerine gitmekte. Yahudi Cemaatinin yaklaşık 83 bin üyesi var ve yaklaşık 800 bin insan değişik dini cemaatlere üye.

Ekonomi: AFC dünyanın önde gelen sanayi ülkelerinden birisidir. GSMH’sı ele alındığında, yüksek yaşam düzeyi olan ülkelerin başında gelmektedir. Batı Eyaletlerindeki bölgesel ve sektörel gelişme büyük farklılıklar göstermekte. Başlangıçta maden ve ağır sanayinin geleneksel merkezleri olan Ruhr Havzası ve Hannover-Braunschweig-Salzgitter-Peine bölgesi ile Hamburg ve Bremen etkin bir büyüme göstermişlerdi. 1960’lı yıllardan bu yana ise nüfus yoğunluğu yüksek olan Rhein-Main, Rhein-Neckar, Münih, Nürnberg-Erlangen, ve Stuttgart bölgeleri, genellikle gelişmeye açık olan sanayi dallarının (Kimya, Elektroteknik ve Elektronik, Makina ve Otomotiv sanayileri gibi) merkezleri olarak çok hızlı büyüme gösterdiler. Doğu Eyaletlerinde ise 1989 yılına kadar devlet ve kooperatif mülkiyeti ile merkezi planlama ve yönetimi altındaki bir ekonomi hakimdi. Planlı ekonominin yetersiz efektivitesi 1980’li yılların başından itibaren ağır ekonomik krizlere yol açtı. İki Almanya‘nın birleşmesinden sonra sayısız fabrika kapandı. Kapanan fabrikaların bulundukları bölgelerde ise güçlü sanayi şirketleri kuruldu (Leuna, Schkopau, Eisenach, Zwickau-Mosel, Dresden gibi bölgelerde). 1998 yılı sonunda Doğu Eyaletlerindeki Ülke İçi GSH, Batı’dakinin %60’ına ulaştı.

1999 yılında Ülke İçi GSH’nın oluşumuna  ziraatçılık ve balıkçılığın katkısı sadece % 1,2’dir. 1999 yılında AFC’nin yiyecek madde ihtiyacının % 89’u ülke içi üretimden karşılandı (Hububatta bu oran % 122’dir). Ekilen ana ürünler: Hububat, Şekerpancarı, Patates, Şerbetçi Otu, çeşitli sebzeler, meyve ve şarap üzümüdür. AFC, Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeler arasında et ve süt üretiminde birinci sırayı almaktadır. 1999 yılında Ülke İçi GSH’nın % 30,3’ü maden, enerji, sanayi ve inşaat sektörlerinden, % 68,5’i ise hizmet sektöründen karşılandı. AFC Linyit, Taş Kömürü, Barit (Barium Sülfat), Kayatuzu ve Potastuzu madenlerine sahiptir. Uran ihtiyacı ABD, Rusya ve Fransa’dan sağlanmaktadır. Cam (Jena), Keramik (Meissen), Oyuncak (Erzgebirge, Thüringer Wald bölgeleri) ve Tütün (Leipzig) sanayilerinin geleneksel önemi bulunmaktadır. Sanayilerin toplam ciroları göz önüne alındığında şu sıralama ortaya çıkmaktadır: Makina sanayii (Otomotiv dahil), Yiyecek-İçecek ve Tütün sanayii, Kimya, Elektroteknik sanayii, Madeni Yağ üretimi, Tekstil ve Giyim sanayii. Atom enerjisi, enerji üretiminin % 29’unu karşılamaktadır. Önemli ihracat ürünleri şunlardır: Elektriksiz makinalar, Otomotiv, kimyasal ürünler, elektrikli makinalar, demir ve çelik, tekstil, giyim, plastik ve suni reçine.

AFC 1999 yılında (19.000 kilometresi elektrikli olmak üzere) toplam 45.150 km demiryoluna ve (11.427 kilometresi otoban olmak üzere) toplam 230.665 km şehirlerarası karayoluna sahiptir. En önemli nehir yolu Ren nehridir. Önemli iç limanları ise Duisburg, Köln, Hamburg, Mannheim ve Ludwigshafen’dedir.

Uluslararası limanları: Brake, Bremen, Bremerhaven, Cuxhaven, Emden, Flensburg, Hamburg, Kiel, Lübeck, Nordenham, Rostock, Sassnitz, Stralsund, Wilhelmshaven ve Wismar.

Uluslararası (Gümrük) havalimanları ise: Berlin-Tegel, Berlin-Schönefeld, Bremen-Neuland, Dresden, Düsseldorf-Lohausen, Frankfurt a.M., Hamburg-Fuhlsbüttel, Hannover-Langenhagen, Köln-Bonn, Leipzig, Münih-Erding, Nürnberg, Saarbrücken-Ensheim ve Stuttgart-Echerdingen’dedir.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

Ölçmeye neden gereksinim duyarız?

ÖLÇMEYE NEDEN GEREKSİNİM DUYARIZ?

Ölçme: Öğrenciler çalışırken gözlemleyerek, ürünlerine bakarak, yeteneklerini ve bilgisini test ederek yapılan çalışmaya Ölçme denir. Öğrencilerin neleri bildikleri, neleri yapabildikleri hakkında bilgi toplamak olarak da Ölçmeyi tanımlayabiliriz.
Değerlendirme: Ölçümden elde edilen bilgileri yorumlama ve değişik kararlar vermedir.
Test: Bir çeşit Ölçme aracı.

Formativ (Genel) Ölçme: Öğretme ve öğrenme sürecinde yapılan Ölçmelerin tümü. Öğretme sürecine bilgi akışını sağlar.
Özetleyici Ölçme: Öğrencinin ne öğrendiğini belirleyen, öğretme öğrenme sürecinin sonunda yapılan Ölçmedir.

Güvenilir Ölçme nedir?
Öğretme sürecinde değer verilen noktaları destekleyici, yansıtıcı olan ve öğrencilerin anlamlı, belirgin etkinlik yapmasını gerektiren Ölçmedir. Güvenilir Ölçme yüksek düşünme becerilerini gerektirir ve çeşitli bilgileri bütünleştirir. Bu tür Ölçme öğrenme etkinliklerine şüpheyle bakılır.

Güvenilir Ölçmeleri Nasıl Oluşturabilirim?
Güvenilir Ölçmeler, sözlüler, grup problem çözme etkinlikleri, performanslar veya öğrenci dosyaları olabilir. Ölçme hangi şekilde olursa olsun, gerçek yaşanan bilim dallarıyla ilgili etkinlikleri yansıtan ve öğrencilere karmaşık, belirsiz, açık uçlu yüksek düşünme becerileri gerektiren, bilgiyi bütünleştiren problemler sunmalıdır. Ölçme, bütün öğrencilerin yapmak için girişimde bulunacağı, kriterleri bildiği ve gereksinim duyulan değişen sürelerde tamamlayabildiği şekilde planlanmalıdır.
Ölçme notlandırılırken, öğrencinin zayıf yanlarından daha ziyade güçlü yanlarını ortaya koyan ortak paylaşılan standartlar grubunu vurgulamalıdır. Notlandırma açıkça belirtilen kriterlere göre yapılır. Bunlar birçok yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir. yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir. yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir. yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir. yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir. yeteneğin yanı sıra süreç becerilerini değerlendirmek için bilgi verir.

Verileri Nasıl Toplayabilirim?
Gözlemler: Bütün öğrenciler sık sık ve düzenli olarak gözlemlenir ve gözlemlerden elde edilen bilgiler (olumlu ve olumsuz davranışlar) kaydedilir. Çeşitli gözlemler yapılarak gözlemin güvenirliği artırılır ve farklı ortamlardan elde edilen bulgular sentezlenir. Not tutma ve kayıt sistemi kurulur.

Öğrenci Dosyaları: Öğrencinin yaptığı etkinliklerden oluşur. Öğrencinin yaptığı işin zaman içinde kalitesini ve kapsamını gösterir. Öğrenci dosyasına hangi etkinliğin konulacağına amaç ve diğer öğrenciler belirler. Seçilen etkinlikle ilgili kişisel değerlendirmeleri not etmek gerekmektedir.

Performans Ölçümü: Gerçek dünya zorluklarını ve problemlerini yansıtan aktif Ölçmelerdir. Bu etkinliklerde problemin bir çözümü ve bir tek doğru cevabı vardır. Ölçme etkinliğini genellikle öğrenciler birlikte çalışarak yaparlar. Performans ölçümü, anlayış, karmaşık yetenekleri, zihin alışkanlıklarını Ölçmek için yapılır. Ölçme, uzun veya kısa sürebilir. Ölçmeyi planlamak müfredatla içicedir. Kısa süren Ölçme teknikleri, kavram haritaları ve açık uçlu etkinlikleri içerir. Ölçmeye bir uyarıcı gönderip öğrencinin ilgisini çekmekle başlanır. Sonra öğrenci yorumlama, açıklama, sezgisini kullanma veya görev almasını gerektiren etkinlikleri uygular. Kısa süren Ölçme tekniklerinin çoğunda öğrenciye başarılı yanıta ulaşmasına yardımcı olacak önemli noktalar veya kriterler bulunur.

Açık Uçlu Etkinlikler: Öğrenciye sunulan uyarıcıya vermesi beklenen original tepkilerdir. Yanıt, kısa, yazılı, grafik çizimi veya çözüm olabilir. İyi planlanmış açık uçlu etkinlikler ilgi çekicidir. Farklı yetenek ve birikimi olan öğrencilerin olaylara farklı açıdan yaklaşmaları ve farklı yollardan ulaşmalarını sağlar.

Kavram Haritası: Öğrencilerin kavram hakkındaki algılarını ve fikirler arasında kurdukları bağlantıları gösteren bilgi kümesidir. Kavram haritası öğrencilerin fikirler ve bağlantılar hakkındaki anlayışını belirlemek için kullanılır.

Bu Çeşit Ölçmeleri Nasıl Değerlendirip, Notlandırabilirim?
Rubrics(Çizelge): Öğrencilerin sınavlarını, dosyalarını veya performanslarını notlandırmak için önceden belirlenmiş kriterler kümesidir. Kriterlerin belirtileri öğretmene öğrencinin yaptığı işte hangi özelliklere dikkat etmesi ve yapılan işi önceden belirlenmiş çizilmiş çizelgeye nasıl yerleştirilmesi gerektiğini belirtir.
Örnekler: Öğrencinin yaptığı işlerden alınan kümenin, diğer değerlendirilen kümelere karşı somut standartlara sahip olmasıdır. Genel olarak rubric çalışmalarını değerlendirirken hep başarı düzeyi için işaret vardır.

Bütünsel Notlandırma: 4 ya da 6 puan derecesindeki bir tek sayı verilerek oluşturulur. Acele ve tutarlı bir not gerektiğinde yapılır. Birçok etkinliğe bakılarak sonuca ulaşılır.

Analitik Notlandırma: İşin farklı yönlerine farklı notlar vermektir. Bu, bütünsel notlandırmaya göre daha fazla bilgi verir. Tanı veya öğrencinin güçlü ve zayıf yanlarıyla ilgili geri bildirim vermek amacıyla kullanılır. Ayrıca müfredatı değerlendirmek için de kullanılır.

Pandalar

PANDALARIN DURUMU NEDİR?

Pandalar sayılarının azlığı ve sevimlilikleri ile uluslararası ilişkiler için bile güçlü bir enstrüman haline gelebiliyor. 1980’lerde Panda türünün kısa süre sonra tükeneceği tahmin ediliyordu. Bazı uzmanlar Pandaların evrimsel açıdan bir çıkmaz sokakta bulunduğunu, kötü genleri nedeniyle üremeleri konusunda umutsuz olduğunu söylüyordu.

Ama bilim adamları asıl sorunun, Pandaların ana besin kaynağı yüksek rakım bambularına, insanların verdiği zarardan kaynaklandığını buldu. Bambular her 30-80 yıldaki gibi 1980’lerde çiçeklendi ve sonra öldü. Bölgedeki insan aktivitesi de Pandaların alçak rakımdaki bambu türlerine inmesini engelledi.

ÇARE, DOŞAL ÇİFTLEŞME
O günden beri Çin, hem doğada yaşayan hem de doğadan alınmış Pandaların nüfusuyla ilgili sorunlarla uğraşıyor. Koruma altına alınan Pandaların üreme programı hızla ilerliyor. 1993-2003 arası Çin hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre sayıları 1596’yı buldu. 1988’de bu sayı 1114’tü. Bir uzman doğal hayattaki Pandaların sayısının arttığına inanıyor. 2 bin 500 hatta 3 bine varan tahminlerde bulunuyor.
Bu arada Pandaların üremesiyle ilgili bazı inanışlar da yıkıldı. Artık kimse düşük performanslı erkek Pandalara Viagra vermiyor, çünkü bu zaten işe yaramıyor. Pandaları klonlamaktan da vazgeçtiler. Çin’in Sichuan bölgesindeki Wolong’da ormanlık bir alanda kurulu araştırma merkezinde bugün eski moda seks, doğumların yüzde 80’inin ana nedeni. Pandaların habitatlarının genişlemesi, daha çok taze bambuyla beslenmeleri, dişilerin yılda 3-4 gün süren kızgınlık dönemlerinin daha iyi değerlendirilmesini sağladı.

2006’da Wolong’da 17 yavru doğdu. Sichuan’ın başkentindeki diğer Panda üretme merkezinde 12 yavru var. Şimdi yeni bir sorun var: Aşırı kalabalık. Bu yüzden Wolong’da amaç doğumları yılda 12 civarında tutmak.
Uzmanlara göre yapay dölleme hálá zaman zaman gerekli olacak. Şimdi bunun daha iyi ve güvenli yolları araştırılıyor. Bu süreç normalde genel anesteziyle yapılırken Hong Kong Okyanus Parkı, erkeklere uyanıkken semen üretebilecekleri bir eğitim vermiyor.

PANDA EKONOMİSİ
Sichuan bölgesi Pandalar sayesinde para da kazanıyor. Bu siyah-beyaz hazinenin markasını elde tutmak için planları var. Sichuan 2006’da Panda Stratejik Planlama Ofisi’ni kurdu ve “Panda marka stratejisi” için beş yıllık bir plan yaptı. Hesaplara göre Panda markalı ürünler ve hizmetler Sichuan’ın ekonomik büyümesine 2010’a kadar yüzde 5, 2020’ye kadar yüzde 15 katkıda bulunacak. Bütün bunlar için fikir, ortak bir Panda logosu kullanmak. Turist sayısının 60 binden 180 bine çıkması bekleniyor. Tek sorun Pandaların turist akınından rahatsız olup olmayacağı. Bir görüşe göre insanlardan rahatsız olmuyorlar, bir başka görüşe göre ise insan sesi ve kokusu Pandaları kaçırıyor

Ege Bölgesi Genel Özellikleri

Ege Bölgesi Genel Özellikleri

 

Ege bölgesi Türkiye’nin denize doğru geniş bir biçimde açılan tek bölgesidir. Yaklaşık 79.000 km2lik yüzölçümüyle ülke topraklarının %11’ini kaplar. Anadolu’nun batısında bulunan bölge, adını komşu olduğu denizden alır. İzmir, Aydın, Manisa, Kütahya ve çok küçük bazı kesimleri dışında Uşak illeri tamamen bölge içinde kalır. Muğla, Denizli ve Afyon illerinin bazı toprakları ise Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinin sınırları içerisindedir. Aynı şekilde, Marmara bölgesinde yer alan Balıkesir ilinin Ege kıyıları ile Bursa’nın bazı ilçeleri Ege bölgesine taşar.

 

Ege Bölgesi sanayi etkinlikleri bakımından Marmara Bölgesi’nden sonra ikinci sırada yer alır. Tekstil, gıda ve otomotiv sanayii başta olmak üzere makine, yedek parça ve diğer sanayi kuruluşları İzmir’de, yağ sanayii Ayvalık ve Edremit yöresinde yoğunlaşmıştır. Uşak, Kütahya ve Afyon’da şeker, Kütahya’da azot fabrikaları vardır. Pamuklu dokumacılık İzmir, Uşak, Aydın, Nazilli ve özellikle Denizli’de yaygınlaşmıştır. Denizli, tüm bölgenin en önemli tekstil merkezi olup buradan yurtdışına ihracat yapılmaktadır. Halıcılık ise İç Batı Anadolu kesiminde Uşak, Kula, Gördes, Simav ve Demirci’de gelişmiştir. Afyon, mermeri ve mermer üretim tesisleriyle tanınır. İzmir Körfezi’ndeki Çamaltı Tuzlası, Türkiye’nin en önemli tuz üretim merkezidir. Bölge Soma, Tunçbilek ve Yatağan’daki termik, Kemer ve Demir köprü’deki hidroelektrik santralleriyle Türkiye’nin toplam elektrik üretimine önemli katkılarda bulunur. İzmir yakınlarındaki Aliağa’da büyük bir petrol rafinerisi vardır.

 

Ege Bölgesi’nde ekili ve dikili alanlar büyük yer kaplar. İç Batı Anadolu bölümünde, meyvecilik ve bağcılık ağırlık kazanır. Türkiye’nin tütün üretiminin yarısından çoğunu Ege bölgesi karşılar. Bölgenin, ülkenin toplam pamuk üretimindeki payı ise üçte bire yakındır. Gediz Ovası’nın kurutularak yurtiçi ve özellikle yurtdışına ihraç edilen çekirdeksiz üzümü, Büyük Menderes Ovası’nın inciri ve Edremit Körfezi’nin zeytin ve zeytinyağı üretimi bölge ekonomisine büyük katkıda bulunur. Bölge, Türkiye üzüm üretiminin üçte birinden fazlasını, incir üretiminin ise beşte dördünü karşılar. Türkiyedeki zeytin ağaçlarının %48’i bu bölgede dir. Turunçgiller de bölgenin önemli bir ihraç ürünüdür.

 

Turizmin oldukça geliştiği Ege Bölgesi, ülke ekonomisine önemli bir katkı sağlar. Bodrumlu ünlü tarih yazarı Heredot’un deyimiyle "Dünyanın en güzel gökyüzüne ve en iyi iklimine sahip" Ege kıyıları boyunca körfezler, yarımadalar, koylar, adalar ve ince kumlu plajlar ardarda sıralanır. Asırlar boyu sayısız mitolojik olaylarla içiçe yaşamış olan bölgede, adım başı tiyatroları, mabetleri, agoraları ve kaleleri ile ünlü antik kentlere rastlanır. Bu kentler zaman tünelinde gerçekleştirdikleri kent planlamaları ve felsefe, tıp, matematik, astronomi, mimari ve diğer sanat alanlarındaki başarılı performansları ile Batı uygarlığının temelini oluşturmuşlardır.

Demokrasinin Tarihçesi

DEMOKRASİ’NİN TARİHÇESİ

 

Gerçek demokrasinin etimolojik kökeni "demos" (halk) ve "kratos" (egemenlik) kelimelerine dayalıdır. Gerçek demokrasi, kısaca, halkın egemenliği demektir. Gerçek demokraside egemenliğin gerçek sahibi "birey" ve nihayetinde, bir devlet sınırları içerisinde yaşayan "halk"tır.

Demokrasi, yüzyıllar boyunca insanlığın hep ideali olmuş, ancak günümüze değin bir "fantazma" olmanın ötesine gidememiştir. Demokrasinin gerçek anlamı, insanlık tarihi boyunca çarpıtılarak anlam erozyonuna ve yorum enflasyonuna uğratılmıştır. Tarihte en katı otokratik rejimler bile demokrasi kelimesini kendilerine yakıştırabilmişlerdir. Marksist demokrasi deyimi bunun bir örneğidir.

Bugün çok özendiğimiz çağdaş batı demokrasileri de maalesef gerçek demokrasinin özüne ve ruhuna tümüyle uygun değildir. Gerçek demokrasi, şüphesiz, bir fazilet rejimidir. Ancak, çağdaş batı ülkeleri demokrasi yolunda çok önemli mesafeler almakla birlikte, bugünkü haliyle bir fazilet rejimi olmaktan çok uzaktırlar.

Günümüzde genel ve eşit oy sistemine dayalı "katılım" ve "temsil" çağdaş demokrasilerin temel özelliklerinden birisidir. Buna temsili demokrasi adı verilmektedir. İkinci olarak, çağdaş demokrasilerde "çoğulculuk" ilkesi geçerlidir. Çoğulcu demokrasi (plüralizm) siyasi partilerin sayıca çok olması ve iktidar için rekabet etmeleri anlamına gelmektedir. Üçüncü olarak, çağdaş demokrasiler, esas itibariyle çoğunlukçu demokrasi özelliğine sahiptir. Çoğunlukçuluk, seçim ve oylama mekanizmasında oy çokluğu ilkesinin geçerli olması demektir. Son olarak, çağdaş demokrasilerin bir diğer önemli kurumu da parlamentonun üstünlüğü ilkesidir. Bu son ilke de, parlamenter demokrasi olarak adlandırılmaktadır.

Bugün, çağdaş batı demokrasilerinde uygulanmakta olan temsili demokrasi ya da yarı- doğrudan demokrasi gerçek demokrasi demek değildir. Gerçek demokraside egemenliğin meşru kaynağı halktır. Günümüz temsili demokrasilerinde egemenlik hakkı ve yetkisi milletin seçtiği temsilcilere devredilmiştir. Dolayısıyla, temsili demokrasilerde seçimle işbaşına gelen siyasal iktidarlar buradan hareketle sık sık "milli irade"yi temsil ettiklerinden sözederler. Uygulamada kendilerini milli iradeyi temsil eden bir kurum olarak gören siyasal iktidarlar, millet adına sahip oldukları güçleri ve yetkileri, seçilmiş oldukları dönem içerisinde gelecek seçimler endişesi ve kuvvetler ayrılığı kurumu dışında başka bir sınırlamaya tâbi olmaksızın istedikleri şekilde kullanabilmektedirler.

Temsili demokrasilerde seçimle iş başına gelmiş siyasal iktidarın, milli iradeyi temsil eden bir kurum olarak kabul edilmesi büyük bir hata ve yanılgıdır. Bir kere, çağdaş temsili demokrasiler çoğunlukçu demokrasi özelliğine sahip olduklarından, demokraside halkın ya da milletin iradesi değil aksine çoğunluğun iradesi geçerlidir. Çoğunluk iradesini milli irade olarak kabul edip, siyasal iktidarı güç ve yetkisini kullanması yönünden tümüyle meşru olarak görmek doğru değildir. Ancak, oybirliğiyle ya da oybirliğine yakın bir çoğunlukla (kaliteli çoğunluk ya da nitelikli çoğunluk) seçilmiş bir iktidar, milli iradenin temsilcisi olduğunu söyleyebilir. Yoksa, basit çoğunlukla iktidarı kazanan bir parti ya da oylarını birleştirerek çoğunluk oluşturan partiler (koalisyonlar) hiçbir zaman milli iradenin temsilcisi olarak kabul edilemezler.

Çoğunlukçu demokrasi; siyasal ilgisizlik, siyasal bilgisizlik ve siyasal unutkanlık adı verilen faktörler dolayısıyla gerçek demokrasi olmaktan fazlasıyla uzaktır. Toplumda herkes siyasal kararlara ve uygulamalara ilgi göstermeyebilir. Bu bireysel ilgisizlik ve kayıtsızlık dışında devlet de bazen depolitizasyon politikası ile vatandaşları siyasal katılımdan uzak tutabilir.

Çoğunlukçu demokrasiyi zaafa uğratan bir diğer neden de siyasal bilgisizliktir. Seçmenlerin eğitim ve kültür seviyelerinin düşük olması gibi nedenlerle vatandaşlar doğru tercih ve kararlarda bulunamayabilirler. Siyasal partiler, siyasal manipülasyonlar (yalan-dolan, aşırı vaatte bulunma, propoganda vs.) yaparak seçmenin cehaletinden istifade ederek onun tercihini kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilirler. Ayrıca, siyasal unutkanlık adını verebileceğimiz bir diğer faktör dolayısıyla, önceki seçimlerde aldatılmış seçmen siyasal manipülasyonlarla tekrar kandırılabilir.

Bugün çağdaş demokrasilerde halk gerçek anlamda bir siyasal egemenlik imkânından yoksundur. Demokrasi olarak adlandırılan yönetimde maalesef halkın değil, siyasal iktidarın ve çıkar ve baskı gruplarının egemenliği söz konusudur.

Çağdaş demokrasileri esasen plütokrasi olarak adlandırmak mümkündür. Eski Yunanca plutos (zenginler) ve kratos (iktidar) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş olan plütokrasi kavramı günümüzde çıkar ve baskı gruplarının egemenliği olarak ifade edilebilir.

Bugün, çağdaş demokrasilerde "kutsal parlamento" ya da "yüce meclis" düşünceleri de çoğunlukçu temsili demokrasinin zaafından ve çarpıklığından başka bir şey değildir. Parlamentonun üstünlüğü, yüceliği ya da kutsallığı ancak gerçek demokrasinin kurallarının ve kurumlarının işlemesi ve varlığı halinde sözkonusu olur. Bir kurum, ancak içindekilerle yüceltilebilir. Doğru olmayan karar, tercihler ve çıkar lobileri ile oluşturulmuş bir parlamentonun yüceliğinden ve üstünlüğünden sözedilemez. Maalesef, bugünkü haliyle parlamenter demokrasilerde parlamentonun üstünlüğü fikri o kadar yerleşmiştir ki, parlamentonun yetkilerinin sınırlanması önerilerinin antidemokratik olacağı savunulur olmuştur.

Demokrasi kavramı, yönetimin kimin elinde bulunduğu; liberalizm ise, yönetimin ekonomik güç ve yetkilerinin kapsamı ile ilgilidir. Yönetimin bir tek kişi veya bir grup ya da zümre elinde bulunması "otokrasi"; halkın elinde bulunması ve temsilcileri aracılığıyla kullanılması ise "demokrasi" yi ifade etmektedir.

Devletin ekonomik alandaki gücünün ve yetkilerinin, yani devlet yönetiminin kapsamının sınırlı olduğu bir ekonomik düzen "liberalizm", bunun tersi ise, yani devletin ekonomik güç ve yetkilerinin geniş olduğu; sınırsız ya da aşırı devlet müdahalesinin söz konusu olduğu bir ekonomik düzen ise "totaliterizm"dir. Daha kısa bir ifadeyle, liberalizm, sınırlı devlet; totaliterizm ise, sınırsız devlet ya da aşırı müdahaleci devlet anlamına gelmektedir.

Totaliter rejimlerde tüm üretim faktörleri devlet tarafından sahiplenilmiştir ve özel mülkiyet sözkonusu değildir veya çok sınırlıdır. Totaliter rejimlerde ekonomide merkezi bir planlamayla kimin için, nasıl ve ne miktarda üretim yapılacağına karar verilir. Totaliterizmde ekonomik ve siyasi özgürlükler sözkonusu değildir veyahut oldukça sınırlıdır. Ekonomik özgürlüğün olmaması; üretici için, teşebbüs özgürlüğünün, tüketici için, tercih özgürlüğünün olmaması anlamına gelir.

Uygulamada her ne kadar adına marksist demokrasi ya da sosyalist demokrasi dense de totaliter rejimlerde demokrasi, yani halkın egemenliği değil, bürokrasinin egemenliği sözkonusudur. Sonuç olarak, totaliterizmin demokrasi ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Sovyet Rusya’nın yıkılması ile birlikte totaliterizmin ne kadar anti-demokratik ve özgürlükçü olmayan bir rejim olduğu daha iyi anlaşılmıştır.

Demokrasi, insan haklarını ve özgürlüklerini korumak ve güvence altına almak için yeterli olamaz. İnsanın ekonomik hakları ve özgürlükleri ancak liberalizm ile korunabilir. Liberal ekonomik düzende, hür teşebbüs ve tüketici için tercih özgürlüğü sözkonusudur. Devletin ekonomik alandaki gücünün ve yetkilerinin, görevlerinin ve fonksiyonlarının sınırsız, buna karşın, aşırı devlet müdahalesinin sözkonusu olduğu bir ekonomik düzende, sonuç olarak, bireylerin ekonomik özgürlükleri sınırlanmış olur. Ekonomide serbestlik, liberal ekonomik düzenin temel taşı, olmazsa olmaz koşuludur.

 

Şüphesiz, demokrasi olmadan da liberalizm yaşayamaz. Hür düşünce, din ve vicdan hürriyeti ancak demokratik bir rejimde sözkonusu olabilir. Demokratik bir rejimde parlamentonun ve siyasal iktidarın güç ve yetkileri sınırlandırılmadığı takdirde totaliter rejime doğru yol almak kaçınılmaz olur.

 

Demokratik ve liberal bir toplum ancak liberal demokrasi ya da anayasal demokrasi ile gerçekleştirilebilir. Liberal demokrasi, toplumsal uzlaşma ve sözleşme metni olarak kabul edilen anayasalarda, devletin güç ve yetkilerinin sınırlandırıldığı, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir yönetim şeklidir. Bir başka ifadeyle, liberal sosyal düzenin ilkeleri üzerinde toplumsal uzlaşmanın sağlandığı, siyasal iktidarların hukuk kurallarının sınırları içinde güç ve yetkilerini kullandığı yönetim şekli liberal demokrasidir.

Çağdaş demokrasilerde sınırsız siyasal güç söz konusudur. Sınırsız demokrasi anlayışının temel kaynağı Rousseau’nun Halk Egemenliği teorisine dayanır. Rousseau, çoğunluk iradesini ve tercihini, halkın iradesi ve tercihi olarak kabul eder.

 

 

Gerçek demokrasi, çoğunluk egemenliğini değil, halkın egemenliğini savunur. Gerçek demokraside çoğunluk oylarına sahip bir iktidarın yetkilerinin sınırsız olmaması gerektiği savunulur.

 

 

Çağdaş demokrasilerde yöneticiler sınırsız güç ve yetkilere sahip durumdadırlar. Gerçek demokrasi için, halk adına devleti yönetenlerin güç ve yetkileri mutlaka hukuk kuralları ile sınırlandırılmalıdır. Sınırlandırılmış ve hukuk kurallarına bağlı bir devlet yönetimi demarşidir. Demarşi, demokrasiden daha iyi yönetimdir.

Oybirliği demokrasisi (Doğrudan Demokrasi) günümüz açısından ütopyadan öteye bir anlam taşımamaktadır. Ancak oybirliğine dayalı olmayan bir demokrasi hiçbir zaman mükemmel bir yönetim sistemi olamaz. Günümüzde çoğunluk egemenliğine dayalı bir temsili demokrasi "realite" olarak varlığını sürdürmektedir. Çoğunlukçu temsili demokrasi "ideal" değil, ancak "kötünün en iyisi" bir rejimdir. Günümüzde uygulanan çoğunlukçu temsili demokrasi daha iyi bir yönetim sistemi mevcut olmadığı için kabul etmek zorunda olduğumuz bir yönetim sistemidir. Demokrasinin çoğunluk despotizmi ve keyfiyete dayalı bir oligarşik rejim olmaması için önemli olan, katılımcı-uzlaşmacı-oybirliğine yakın bir sistemi uygulanabilir yapmaktır.

 

 

Demokrasi, tüm otoriter rejimlere karşıdır. Eski çağlardan günümüze değin hep halkın değil, bir kişinin yönetimi ve egemenliği (monarşi, despotizm, tiranlık, krallık, imparatorluk, diktatörlük vs.) veyahut da bir grubun ya da zümrenin yönetimi ve egemenliği (oligarşi, teokrasi, aristokrasi, plütokrasi, timokrasi vs.) sözkonusu olmuştur. Halkın egemenliğini temsilcileri aracılığıyla kullandığı iddia edilen demokratik rejimlerde (temsili demokrasi, yarı doğrudan demokrasi) ise, çoğunluğun egemenliği ve tahakkümü söz konusu olmuş, azınlık hakları ise istismar edilmiştir. Çoğunlukçu demokrasi anlayışında halk dört ya da beş yılda bir göstermelik seçim sandıklarına giden "çağdaş köle" durumuna düşürülmüştür.

 

Eski antik çağlardan günümüze değin "güç" her zaman "güçlünün" elinde olmuştur. Eski Mısır teokrasisi’nde tanrı kimliğindeki Firavun halkın sesi olduğunu iddia etmiştir. Atina Şehir Devleti’nde köleler siyasal toplumdaki haklardan dışlanmış, sömürülmüş ve soyluların egemenliği (aristokrasi) sözkonusu olmuştur. Tarih içerisinde kralların, sultanların, imparatorların ve diktatörlerin egemenliği var olmuştur. Oysa, gerçek demokrasi için, halkın gerçek iradesini temsil eden bir yönetimin iktidarda bulunması önemlidir.

 

Gerçek demokraside prensip olarak "temsili vekalet" değil "emredici vekalet" geçerlidir. Bunun anlamı şudur: Egemenliğin gerçek sahibi olan halk, temsilcilerine kendilerini yönetmeleri için bir vekalet vermektedir. Bu içi boş bir vekâlet değildir. Daha açık bir ifadeyle halk, temsilcilerine seçim yoluyla verdiği vekalet içerisinde vekillerinin anayasada belirtilen çerçevede güçlerini ve yetkilerini kullanmalarını istemektedir. Yöneticilerin anayasayı ihlal etmeleri halinde, emredici vekaletin gereği yöneticiler azledilebilirler.

 

 

Serbest piyasa ekonomisinin tam anlamıyla işleyebilmesi için, devletin güç ve yetkilerinin, görev ve fonksiyonlarının zaman ve mekan faktörleri ile ülkenin sosyo-ekonomik şartları dikkate alınmak suretiyle tespit edilmesi gerekir. Açık ve serbest toplum için, sınırlı devlet ve sınırlı demokrasi (Demarşi) ilkeleri önem taşımaktadır.

Atatürk'ün Hastalığı, Son Günleri ve Vasiyeti…

Atatürk'ün Hastalığı, Son Günleri ve Vasiyeti...

 

Atatürk’ü İhmal Öldürdü!
Son muharebesini ölüme karşı verirken niye çok şanssızdı? Onu, hangi yakın arkadaşının vefatı perişan etti?
Çevresinin büyük bir hatası neden hayatına mal oldu? Açılışını yaptığı Yalova Termal Oteli’nde tesadüfen neyi öğrendi? İşte Atatürk’ü acı sona götüren büyük bir ihmalin hikáyesi.
TARİH: 10 Ocak 1937. Atatürk acı haberi İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda aldı; Nuri Conker (Ünlü sosyolog Prof. Nur Vergin’in dedesi) vefat etmişti.
Haber duyulunca sarayda derin bir sükût hákim oldu. Herkes biliyordu ki, Nuri Bey, Atatürk’ün en yakın arkadaşıydı. Deyim yerindeyse "ruh ikizi"ydi.
Atatürk’ün yaşamında senli benli konuştuğu, şakalaştığı tek isimdi. Mahalle arkadaşlığıyla başlayan ilişkileri, askeri okullar, savaş cepheleri, yeni bir cumhuriyetin kurulması gibi güç koşullarda sürüp gitmişti.
Atatürk, arkadaşının ölüm haberini aldığı o gün ve daha sonraki günlerde nedense hep otomobille Şişli ve çevresini gezdi. Bu gezilerinde yalnızdı. Yanına kimseyi istemiyordu. Zaten Nuri Conker’in ölümüyle ilgili kimseyle de konuşmuyordu.
Sadece, bir hafta sonra İstanbul’da oturan çocukluk arkadaşı Asaf İlbay’ın ziyaretine gitti. Geçmişe. Çocukluk anılarına döndüler ama yine de orada da pek kalmadı.
Yaşadığı dramı kimseyle paylaşmamayı sürdürdü. Kimse de çekinip soramıyordu zaten. Depresif bir ruh halindeydi. Manevi kızı Ülkü’yle oyalanarak moral bulmaya çalışıyordu.
İşte tam o günlerde Atatürk’ün vücudunda fiziksel değişiklikler olmaya başladı. Yüzü sararmıştı. Baş ağrısı ve ateşi vardı sürekli. Yorgun ve zayıf hissediyordu kendini. Asabileşmişti.
Yakın çevresi, bu durumu Nuri Bey’in ölümüne duyduğu büyük acıya bağlıyordu...

Hastalığın Semptomları
Ankara’ya dönmesi bile ruh halinde bir değişiklik yapmadı.
Ankara’da vücudunda kaşınmalar başladı. Özellikle sol bacağının kasık ile dizkapağı arası çok kaşınıyordu. Burası tırnak izi yaralarıyla kaplıydı. Yaralar merhemle iyileştirilmeye çalışılıyordu.
Kaşıntılar canından bezdirmişti. Kaşıntıların sebebi olarak Çankaya Köşkü’ndeki karıncalar gösterildi! Köşk dezenfekte edildi ama kaşıntılar sona ermedi.
Atatürk, Köşk’ten ayrıldı ama kaşıntılardan yine de kurtulamadı.
Bu arada, durdurulması güç burun kanamaları oluyordu. Hastalık kendini belli etmeye çalışıyor ama kimse görmüyor ya da görmek istemiyordu. Bazı geceler sofrada şiddetli bir öksürüğe tutuluyor, boğuluyor gibi oluyordu.
İnanması güç ama kimse Atatürk’e hasta olduğunu söylemiyordu! Söyleyemiyordu.
Çünkü onlara göre büyük kurtarıcı "ölümsüz"dü. Ölümsüzlüğüne o kadar inanmışlardı ki, hastalık belirtilerini bile görmezlikten geliyorlardı!
Hadi yakın çevresi neyse, doktorlarının bu semptomları görüp neden ciddi bir teşhis girişiminde bulunmadıklarını da anlamak zordu. Diğer yanda Atatürk de hasta olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyordu. Bunun sadece ruhsal nedeni yoktu.
O’nun önceliğinde Hatay meselesi vardı ve Fransızların karşısında "hasta bir adam" olarak bulunmak istemiyordu.
Sebebi ne olursa olsun, ne yazık ki bu ölümcül gaflet tam bir yıl sürdü. Hastalığın teşhisi tesadüfen konuldu.

İlk Teşhis
Nihat Reşat Belger, bir doktordu.
Aynı zamanda Osmanlı’nın son dönemindeki siyasal olayların merkezinde bulunmuş politik bir isimdi.
Siyasal serüvenine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde başlamış; daha sonra ideolojik ayrılık yaşamış ve Prens Sabahattin’in "liberalizmine" yönelmişti.
Cumhuriyet döneminde ise siyasetten tamamen kopmuştu. Yalova’da yapımına 1935 yılında başlanmış olan Termal Oteli’nin sahibiydi. Otelin açılışı 21 Ocak 1938’de Atatürk tarafından yapıldı.
Dr. Nihat Reşat Belger, Atatürk’ün yorgun halinden şüphelenmişti. Bir sohbetinde konuyu hastalık meselesine getirdi. Atatürk son dönemlerindeki rahatsızlıklarını sıralamaya başladı.
Dr. Belger, izin verirse muayene etmek istediğini söyledi. Ve bu muayene sırasında Atatürk’ün hastalığı teşhis edildi: Karaciğer sirozuydu. Ne yazık ki bu amansız hastalık ilk semptomların belirmesinden bir yıl sonra teşhis edilebilmişti.
Eğer bu teşhis zamanında yapılsaydı Atatürk uygun bir bakımla birkaç yıl daha yaşayabilecekti.
Ancak çevresi onun varlığından o kadar büyülenmişti ki, "ölümsüzlük" tanısı hastalığın görülmesini engellemişti.
Ve bu nedenle aslında Atatürk öldürülmüştü!

Atatürk Savarona’da Dinlenirken
Siroz hastası Atatürk’ün fiziksel görünüşü pek hoş değil: Karnı şişmiş, bedenindeki adaleler erimiş ve yüzü çatlamış, kılcal damarlarla dolmuştu. Böyle görünmek istemiyordu. Herkese tembihlemişti. Bu nedenle Savarona gemisinden Dolmabahçe’ye getirilişi gece olmuştu. Odasına çok az kişi girebiliyordu.

Neden Çankaya Köşkü’ne Gömülmedi
Atatürk’ün nereye defnedileceğine ilişkin üç kişilik komisyon kuruldu. Komisyonun raporu, Çankaya Köşkü’nü işaret ediyordu. Ancak Atatürk çok sevdiği yere gömülmedi! Peki, ama neden?
ATATÜRK’ün ölümsüzlüğüne o kadar inanılmıştı ki, ne yakın çevresi ne de devlet yetkilileri, nereye defnedileceği konusunu hiç konuşmamışlardı.
Bu nedenle, Atatürk vefat edince nereye defnedileceği konusunda her kafadan bir ses çıktı. Tartışmalar sonucunda çoğunluk, milli mücadelenin merkezi olduğu için Ankara’yı önerdi. Ankara konusunda uzlaşıldı.
Ama Atatürk’e sıradan bir mezar yapılamazdı, anıtkabir yapılmalıydı. Peki, anıtkabir Ankara’nın neresine yapılacaktı?
Hükümet bunun için üç kişilik bir komisyon kurdu. Komisyonda, Ankara Milletvekili Falih Rıfkı Atay, İstanbul Milletvekili Salah Cimcoz ve İçel Milletvekili Ferit Celal Güven vardı.
Komisyon, Ankara şehrinin imar planını yapan Prof. Hermann Yansen ve Prof. Clemens Holzmeister ile Güzel Sanatlar Akademisi öğretim görevlisi Prof. Bruno Tavt’tan görüş aldı. Ayrıca Türk mimarlarıyla da toplantılar yapıldı. Genel görüş, anıtkabirin Etnografya Müzesi’ne yapılmasıydı.
Atatürk, bu müzenin yapımını kendi istemiş ve yapılışını adım adım takip etmişti. Müze haline geldikten sonra gittiği bir gün, "Burada bir mezar havası var; adeta büyük bir kabre benziyor" sözünden yola çıkanlar, Atatürk’ün buraya gömülmek istediği yorumunu çıkarmışlardı.
Üç kişilik komisyon, Atatürk’ün Etnografya Müzesi’ne defnedilmesini de araştırdılar. Ancak sonuç olumlu değildi. Uzmanlar buraya büyük bir anıtkabirin yapılamayacağını söylemişlerdi.
Komisyon kendilerine önerilen Ankara’daki tren istasyonunun arkasındaki tepeyi de pek beğenmemişti.
Komisyon, Atatürk’ün Çankaya Köşkü’ne defnedilmesini önermişti:
İşte komisyon başkanı Falih Rıfkı Atay’ın eliyle yazdığı rapor:
"Atatürk, bütün hayatında Çankaya’dan ayrılmamıştır. Çankaya, şehrin her tarafına hákimdir ve Milli Mücadele, kurtuluş ve inkılaplarımızın hatıralarında ayrılmaz bir surette bağlıdır. En muhteşem abideler inşasına müsaittir. Hülasa maddi manevi bütün şartları haizdir. Atatürk’ü ölümünden sonra Çankaya’dan ayırmayı haklı gösterecek hiçbir sebep bulamadık. Onun için bizler, Çankaya fikrinde ısrar ediyoruz."
Şehir planlamacı uzmanların ve üç kişilik komisyonun bu kararına rağmen Atatürk, tren istasyonu arkasındaki tepe üzerinde inşa edilen anıtkabire gömülecekti!
Çankaya Köşkü’nün değil de tren istasyonu arkasındaki bir tepenin anıtkabir olarak seçilmesinin nedeni, Milli Şef İsmet İnönü’dür. İnönü döneminde Atatürk, "Kurtuluş Savaşı öncüsü, Cumhuriyetin Kurucusu fani bir önderdi". Bilinenin aksine Atatürk’ü kült haline getiren İnönü değil, Celal Bayar-Adnan Menderes ikilisidir.
Atatürk, mirasçıları arasına Erdal İnönü’yü neden koydu?
Atatürk yaşamının son yılında İsmet İnönü’yle yollarını ayırdı. Buna rağmen Atatürk, İsmet İnönü’nün çocukları Ömer, Erdal ve Özden İnönü’yü neden mirasçısı yaptı? İşte o ilginç sebep?

Tarih: 20 Eylül 1937.
Atatürk ile İsmet İnönü’nün yolları bu tarihte ayrıldı. Atatürk’ün isteği üzerine İnönü başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.
Bu ayrılığın sebepleri arasında; Atatürk Orman Çiftliği’nin harcamaları gibi içsel; Nyon Antlaşması gibi dışsal siyasal anlaşmazlıklar gösterilse de; aslında gözden kaçan temel sebep, Atatürk’ün henüz teşhis edilmemiş hastalığıydı.
Atatürk asabileşmişti.
Başbakan İnönü’nün her sözünü kendisine yapılmış bir tehdit gibi algılıyordu.
Ve ne yazık ki Atatürk’ün bu tür davranışlarının sebebi üzerinde kimse durmuyordu. Ona ne hastalık ne ölüm yakıştırılıyordu!
Hastalık bilinse belki böyle bir ayrılık olmayacaktı.

Vasiyetini Yazdırıyor
5 Eylül 1938.
Ayrılığın üzerinden bir yıl geçmişti.
Atatürk’ün hastalığı gün geçtikçe ağırlaşmaktaydı.
Tesadüf: İsmet İnönü de hastaydı. Safrakesesi, iltihap kapmıştı. İnönü’nün çok ağır bir hastalığa yakalandığı bilgisi Atatürk’e ulaştı. İnönü’nün yaşamasının güç olduğu söylendi.
Atatürk, Fransa’dan getirttiği iç hastalıklar uzmanı Prof. Fissenger’i İnönü’yü tedavi etmesi için Ankara’ya gönderdi.
O gün, yani 5 Eylül’de Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’ı yanına çağırarak vasiyetinin yazılmasına yardımcı olmasını rica etti.
Mirasından İnönü’nün çocuklarına pay verilmesini istiyordu. Dava arkadaşı İnönü ölürse üç çocuğunun ortada kalacağından endişe ediyordu. Çocukların amcası Hasan Rıza Temelli’nin Ömer, Erdal ve Özden’e bakamayacağını düşünüyordu.
Atatürk, Özel Kalem Müdürü Soyak ile vasiyetnamesi üzerine kısa bir çalışma yaptıktan bir gün sonra İstanbul 6. Noteri İsmail Kunter, Dolmabahçe’ye çağrıldı. Bu davet herkesten gizli tutuldu. Noter Kunter, saray çalışanlarına Atatürk’ün özel doktoru Prof. Neşet Ömer İrdelp’in konsültasyon için gelen doktor arkadaşı olarak gösterildi.
Atatürk’ün odasına gizlilikle girdiler. Atatürk, "Kapıyı kapatın, içeri kimse girmesin" talimatını verdi. Sonra yatağından doğruldu. Önüne ayaklı yemek tablasını aldı. Vasiyeti üzerindeki değişiklikleri eline aldığı kalemle yaparak notere yazdırmaya başladı.

İşte Atatürk’ün Vasiyeti
Ağır hasta olmasına rağmen çok sakindi.
Halbuki odada bulunan herkes heyecandan titriyordu. Onlar için hiç kolay değildi; Atatürk vasiyetini hazırlıyordu.
Yorulmasına rağmen, o gün vasiyetini bitirdi.
Vasiyeti kısaydı:
"Malik olduğum bütün nukut (para) ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi (mallarımı) Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum.
1- Nutuk ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2- Her seneki nemadan bana nispetleri şerefli mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, (kız kardeşi) Makbule’ye ayda 1000; (manevi kızları) Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki 100’er lira verilecektir.
3- Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek para verilecektir.
4- Makbule yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5- İsmet İnönü’nün çocuklarına, yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6- Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları’na tahsis edilecektir."

Cumhurbaşkanı Adayı
İsmet İnönü’nün vefat edeceğini ve çocuklarının ortada kalacağını düşünen Atatürk mirasından Ömer, Erdal ve Özden’e pay vermesine rağmen "siyasi mirası"ndan İsmet İnönü’ye bir şey bırakmadı!
İnönü’nün yaşamayacağından mı, kızgınlığın hálá sürmesinden mi bilinmez, kendisinden sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Fevzi Çakmak’ın oturmasını arzulamıştı.
İddianın sahibi Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’tı.
Atatürk kendi el yazısıyla yazdığı vasiyetini zarfa koyup kapatmış ve başucundaki komodinin çekmecesine yerleştirmişti.
Herkes odadan çıktıktan sonra Atatürk, Özel Kalem Müdürü Soyak ile 15-20 dakika sohbet etmişti. İşte bu sohbet sırasında Atatürk, kendinden sonra Cumhurbaşkanlığına Fevzi Çakmak’ın getirilmesinin doğru olacağını söylemişti:
"Elbette bunda söz ve intihap (seçme) hakkı sadece milletin ve onun mümessili olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir; yalnız ben bu meseledeki mütalaamı ifade edeceğim. Evvela akla İsmet Paşa gelir; memlekete pek büyük hizmetler ifa etmiştir. Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor; bu yüzden pek de cazip olmasa gerek. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var. O, hem memlekete büyük hizmetler etmiş hem de herkesle iyi geçinmiş, salahiyet sahiplerinin mütalaalarına daima kıymet vermiştir; kimse ile münazaa (tartışma) halinde değildir. Bu itibarla bence Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur." ("Atatürk’ten Hatıralar" s. 717)
Atatürk’ün bu talebinin neden yerine getirilmediği, ayrı bir yazı konusudur.

Türk Hava Kurumunun Kuruluşu

Türk Hava Kurumunun Kuruluşu, Amaç Ve Çalışma Konuları

    Madde 1 – Türk Milleti ve Vatanının kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder ATATÜRK‘ün yol göstericiliğinde 16 Şubat 1925 tarihinde “Türk Tayyare Cemiyeti” adı altında kurulan Türk Hava Kurumu;

    a) Büyük Türk Milletinin maddi ve manevi desteği ile yaşayan, havacılığı benimsetmek, sevdirmek ve ilerletmek için görev yapan bir kurumdur.

    b) Siyasi faaliyette bulunmayan; havacılık, uzay ve bunların eğitimi ile ilgili alanlarda çalışan bir kuruluştur.

    c) Çağdaşlık ve Cumhuriyete hizmeti en kutsal amaç olarak benimsemiştir.

    d) 5 Ağustos 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernekler arasına alınmıştır.

    e) Türkiye’yi temsilen 1929 yılından bu yana Uluslararası Havacılık Federasyonu (FAI)’nun üyesi olup Türkiye’nin Havacılık Federasyonu yetkisini taşır.

    Yüce Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunda, Devleti sonsuza kadar yaşatacak amacı “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak” olarak belirlemiştir.

    Havacılığı; olanaksızı olanaklı hale dönüştüren, yeni teknolojiyi yaratmayı, anlamayı, kullanmayı ve benzerlerinden öne geçmeyi sağlayan öncü ve itici bir güç olarak gören Atatürk, Cumhuriyet’i emanet edeceği gençliği yetiştirmek üzere, devrimlerinden önce Türk Hava Kurumunu kurmuştur. Atatürk, Cumhuriyet’i geleceğe taşıyacak gençliğin havacılık ile iç içe yaşamasını istemiştir. Günümüzde gelişmiş olarak isimlendirilen ülkelerin havacılık teknolojisinin yaratılması ve kullanılmasında da en üst sırada yer aldıkları tartışılmaz bir gerçektir.

    Yüce Atatürk, 1936 yılında Eskişehir Tayyare Alayını ziyareti esnasında, uzay faaliyetleri konusundaki;

    “Kanatlı gençlik memleketin geleceği bakımından en büyük güvencedir. Bir gün batılı ayaklar ayda ayaklarının izlerini bırakacaklarsa bunların arasında bir de Türkün bulunması için çalışmalara girişmek gerekir.

    Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır. Bir gün insan-oğlu uçaksız da göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Bu mucizenin tahakkuku için 2000 yılını beklemeye hacet kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.” ifadeleri ile Türk gençliğinin uzay ve havacılık konusundaki uzun vadeli hedefini göstermiştir. Gerçekten de insanoğlu, 1969 yılında aya ayak basmıştır. Türk Hava Kurumu amaçlarının gerçekleştirilmesini sağlayacak, havacılıkla ilgili bilgi birikimine sahip personel ve yöneticileri yetiştirmek ve görevlendirmek zorundadır. Bu konudaki en büyük destekçisi ve yakın iş birliği içinde çalışacağı kurum Hava Kuvvetleri Komutanlığıdır.

    Atatürk‘ün eseri olan Türk Hava Kurumu, onun ilkeleri ve bu Tüzükte belirtilen amaçları doğrultusunda, değerbilir Türk Milleti ve geleceği göklerde arayan ve havacılığa gönül veren Türk gençliğine hizmet etmeye devam edecek ve onların desteği ile daima yükselecektir.

    Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu, Türk Hava Kurumunun manevi koruyucularıdır. Kurumun Genel Merkezi Ankara’dadır.

Tanımlar Ve Kısaltmalar

    Madde 2 – Bu Tüzükte geçen;

    a) Kurum; Türk Hava Kurumunu,

    b) THK; Türk Hava Kurumunu,

    c) Merkez; Türk Hava Kurumunun Ankara’daki genel merkezini,

    d) Şube; Kurumun, il ve ilçelerde temel görevlerini yürüten alt birimlerini,

    e) Organ; Kurumun yönetim, denetim ve disiplin ile ilgili işlevlerini yerine getirmek üzere oluşturulan kurullarını,

    f) FAI; Uluslararası Havacılık Federasyonunu, ifade eder.

    AMAÇ

    Madde 3 – Kurumun amaçları şunlardır:

    a) Başta Türk gençliği olmak üzere Türk milletine; havacılığın ve uzayın askeri, siyasi, ekonomik, sportif ve turistik önemini anlatmak, tanıtmak, sevdirmek; kitleleri havacılık ve uzay alanlarında ilgilenmeye telkin ve teşvik etmek, eğitmek, havacılık ve uzayı günlük yaşamın bir parçası haline getirmek.

    b) Milli havacılık potansiyelinin bir parçası olarak halihazır ve gelecekteki havacılık gelişmelerini takip etmek ve uygulayacak seviyelere ulaşmak, havacılık konusunda ülke alaka ve menfaatlerinin korunması, kollanması, desteklenmesi ve üretilmesinde gereken rolleri üstlenmek.

    c) Havacılıkla ilgili tüm alanlarda menfaattar olabilmeyi sağlamak ve bu hedefleri gerçekleştirecek biçimde yurt içi ve yurt dışında sosyal, kültürel, sportif, bilimsel, ekonomik ve ticari faaliyet, iş birliği ve işlemleri planlamak ve yapmak.