Etiket arşivi: Osmanlı Devleti

Osmanlı’ya hasta adam diyen kim

 

osmanliOsmanlı Devleti‘nin zayıf düştüğü zamanlarda Rus kanadından bir açıklama gelir ve dönemin Çarı olan Nikolay şöyle bir ifade kullanır Kollarımız arasında, ağır hasta bir adam var.” Bu ifade, 1853 yıllarında Osmanlı devletinin zor durumda olduğunu dolaylı
bir anlatımla aktarır.. Kpss Tarih sorularının güncelliğini koruduğu günümüzde artık bunun gibi çok detay sorular gelmektedir. Lütfen doğrusal düşünce modelinden ziyade farklı bakış açısıyla bütünü yakalamaya çalışınız aksi halde başarılı olmanız zorlaşacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk İnkılabını Hazırlayan Sebepler

TÜRK İNKILABINI HAZIRLAYAN SEBEPLER


Türkler’in tarih boyunca kurdukları en büyük devletlerden biri olan Osmanlı Devleti, dünyanın üç büyük kıtasında önemli topraklara ve stratejik noktalara sahip olup, yükselme döneminde devrinin tek süper devleti durumundadır. Bunun sebebi; uyguladığı bilinçli politika, disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilata sahip olması, idari siyasetteki inceliği, adilane davranışı, taassuptan uzak ve hoşgörüye dayanan bir dini anlayışa sahip olmasıdır. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişigüzel değil, bir program dahilinde ve bilinçli bir biçimde gerçekleşmiştir.


Ancak daha sonraları Avrupa’da meydana gelen Rönesans, Reform, Fransız İnkılabı gibi gelişmeler, Avrupa’da da önemli değişikliklere yol açmış ve Batı Medeniyeti denilen, bugün hala varlığı ve gücü devam eden bir medeniyet doğmuştur. Avrupa’da yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti’nde olmamış, Yeni Çağ’ın bu en büyük dünya devleti, Yakın Çağ’da hızlı bir gerilemenin içine girmiş ve 20. yy’ ın başlarında çöküşle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açan ve dış sebepleri şu şekilde irdelemek mümkündür:


A_İç Sebepler:

1. Mülki İdarenin Bozulması:


Osmanlı Devleti, eski Türk hakimiyet anlayışına göre, veraset usulüyle tahta geçen hükümdarlarca yönetilmekte idi. Devletin başında Osmanlı Hanedanı’na mensup bir hükümdar vardı. Hanedan üyelerinden kimin hükümdar olacağı ile ilgili kesin çizgilerle belirlenmiş bir kural yoktu. Bununla birlikte Türk Örf Hukuku’na göre tahta geçiş, bir gelenek şeklinde bazı prensiplere bağlanmıştı. Buna göre; İktidar hanedan üyelerinin ortak malı idi. Başta bulunan hükümdar, kendisinden sonra tahta geçebilecek veliahtı tayin edebilirdi. Hükümdar eğer sağlığında yerine bir veliaht tayin etmemişse, bu durumda hükümdarın ölümünden sonra hanedan üyelerinin her biri gücü ve nüfuzu varsa, sonucuna katlanmak şartıyla taht üzerinde hak iddia edebilir ve mücadelesinde başarılı olması halinde iktidarı ele geçirirdi.


Ancak daha sonraki yıllarda bu yöntem değiştirilerek yerine hanedanın en büyük erkeğinin tahta geçirilmesini öngören, “Ekberiyet yani yaşça büyük olma” sistemi getirildi. Bu sistem taht kavgalarını ve dolayısıyla kardeş kanı dökülerek devletin iç bunalıma itilmesini önlemiştir. Ancak iktidarı elde etmede sadece yaşın ölçü olması, şahsi yeteneklere bakılmayışı, yetersiz hanedan üyelerinin de devletin başına geçmesine yol açmıştır. Ayrıca Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde uygulanan şehzadelerin sancaklara gönderilmesi anlayışı 18.yy. başlarında veraset sisteminin değiştirilmesi ile kaldırılmış, şehzadelerin sarayda tutulması, devleti yönetme alışkanlığından uzak, deneyimsiz padişahların ülkeyi kötü yönetmelerine neden olmuştur. Devleti iyi yönetemeyen, düşük seviyeli padişahların yönetime gelmesi de, yukarıdan-aşağıya doğru mülki idarenin tüm kademelerinde bozulmaya yol açmış, bu bozulma da Osmanlı Devleti’ni genel bir çöküntüye götürmüştür.

2. Ordu Teşkilatı’nın Bozulması:


Osmanlı ordusu başlangıçta yaya ve müsellem denilen atlılardan oluşan, savaş zamanlarında toplanan bir uç beyliği ordusu niteliğindeydi. Devletin kurulmasından sonra yaşanan gelişmelere paralel olarak ordu da yeniden teşkilatlandırılmıştır. Devlet tam anlamıyla kurulduğunda, Osmanlı kara ordusu Yeniçeri Ocağı (Kapıkulu) ve Tımarlı Sipahiler olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.


Yeniçeri Ocağı I. Murat döneminde kurulmuş olup, merkezde bulunan bir ordudur. II. Mahmut döneminde ocaktaki asker sayısı 100.000’i aşmıştır. Tımarlı Sipahiler ise toprak sistemine bağlı olarak memleketin çeşitli yörelerinde yetiştirilen askerlerdir. Devletin en güçlü olduğu dönemlerde, ordunun çoğunluğunu Tımarlı Sipahiler oluşturmaktadır. Ancak gerileme döneminden itibaren her iki askeri birlikte çağın gerektirdiği yeniliklere ayak uyduramamış, bunun sonucunda Osmanlı ordusu eski savaş gücünü yitirmiş, disiplinsiz, amirine başkaldıran, yeniliklere tavır alan bir insan topluluğu görünümüne bürünmüştür. Özellikle yeniçeri teşkilatı düşmandan çok kendi yönetimini ve halkını korkutan bir ordu haline dönmüştür.


Preveze deniz zaferiyle Akdeniz’in en üstün gücü haline gelen Osmanlı donanması ise 17. y.y.da gerilemiştir. Avrupa’daki gemi teknolojisine ayak uyduramayan Osmanlı donanması 19. y.y’da büyük ölçüde çökmüştür.


Kara ve deniz kuvvetlerinden oluşan Osmanlı ordusunun devletin kuruluş dönemindeki gücünü devam ettirememesinin ve çöküntüye uğramasının nedenlerini şu üç maddede özetlemek mümkündür:

a) Osmanlı devletinin kuruluş yıllarındaki dinamizmini sürdürememesi. Buna bağlı olarak Osmanlı ordusunun gelişen Avrupa orduları karşısında yetersiz kalması

b) Avrupa orduları ateşli silahlarla donatılırken; Osmanlı devletinin bu konuda gerekli duyarlılığı gösterememesi. Yakın çağda dışarıdan modern silah alma çabalarının da sonuçsuz kalması

c) Gerileme döneminden itibaren uğranılan yenilgilerin orduda moral çöküntüsü yaratması. Bu çöküntünün tedbir alınarak giderilmesi yerine teşkilatın ihmal edilmesi.


Bu sebeplerden dolayı çöküntüye uğrayan yeniçeri ocağı 1826’da  II. Mahmut tarafından kaldırılmıştır. Tımarlı Sipahi Sistemi’nin bozulmasında ise, bu teşkilatla doğrudan ilgili olan “dirlik” denen toprak sisteminin bozulması etkili olmuştur. Bir hizmet karşılığı verilen dirliklerin hakkı olanlarla değil de iltimasla rastgele şahıslara verilmesi tımarlı sipahi sisteminin de bozulmasına yol açmıştır.


III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeni ordu düzenlemelerine gidilmişse de bu kolay olmamıştır. 20. yy başlarında dünya standartlarına yakın bir ordu oluşturulabilmiştir. Ancak siyasi çekişmeler bu ordunun da başarısını engellemiştir. Özellikle Balkan Savaşları’nda bu durum acı bir biçimde görülmüştür.


3. İlmiye Teşkilatı’nın Yetersiz Kalması:


Osmanlı İlmiye Teşkilatı 15. ve 16. y.y’larda çağdaşlarına göre oldukça ileri seviyedeydi. Fatih Dönemi’nde Osmanlı Medreseleri gerek eğitim kadrosu, gerekse programı bakımından çok zengindi. Yükselme Devri’nin devlet adamlarını ve devlet kadrolarını yetiştiren Osmanlı İlmiye Teşkilatı 18. ve 19. y.y.lara gelindiğinde çok farklı bir mahiyet almış, Avrupa’daki ilmi gelişmeleri takip edemediği gibi, büyük program değişikliğine uğrayarak sahip olduğu zenginlikleri kaybetmiştir. Örneğin; Yakın Çağ Medreseleri program yönünden 15. y.y. Osmanlı medresesine göre çok gerilemiş ders programlarında pozitif ilimlere yok denecek kadar az yer vermiştir. Bu da devleti yönetecek kadroların kötü yetişmelerine neden olmuştur.


Diğer taraftan medrese zamanla ilimle uğraşmayan bir kurum haline gelmiştir. Buna paralel olarak medrese siyasetle uğraşmaya başlamıştır. Bu durum medreseye hem itibarını hem de bağımsız hareket etme yeteneğini kaybettirmiş, onu siyasetin emrine sokmuştur. Medrese ilim yuvası,müderrislikte meslek olmaktan çıkmıştır. Medreselerin çöküşü medrese ile birlikte devleti ve toplumu da çöküşe sürüklemiştir. Medrese ne kendini yenilemeye teşebbüs etmiş ne de kendi dışında bir yeniliğe fırsat tanımıştır.


Osmanlı ilmiye teşkilatı yönetim bakımından da bütünlük göstermemektedir. Okullar tek bir elden yönetilmemekte, farklı kurumlara bağlı olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Yabancıların kurdukları azınlık okulları da eğitimde ayrı bir karışıklık yaratmaktadır.


Yakın Çağ’da özellikle 2. Mahmut devrinde eğitim ile ilgili reformlar yapılmaya çalışılmıştır. Ancak bu reformlar eğitimde ikiliğe yol açmış, bu durum cumhuriyet dönemine kadar sürmüş.


4. Adalet Sisteminin Çökmesi:


Adalet kurumu, Osmanlı Devleti’nin sınırlarının genişlemesinde büyük rol oynamıştır. Osmanlının adalet sistemi ve anlayışı devletin güçlü olduğu dönemlerde, değişik toplumlar arasında büyük ilgi uyandırmıştır ancak, 19. y.y.da adalet sisteminde adaletin yerini rüşvet, adam kayırma ve menfaat almıştır. Adalet sisteminin çökmesi hukukun üstünlüğü anlayışının yıkılması Osmanlı Devleti’ni hızla çöküntünün eşiğine getirmiştir.


5. Ekonomik Yapının Bozulması:

Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanıyordu. Dirlik Sistemi içerisinde toprağı işleyenleri gelirlerine göre vergilendiriyordu. Osmanlı Devleti, yükselme devrinde çok iyi işleyen bir maliye sistemine sahipti. 16 y.y.da da ekonomik yönden Osmanlı Devleti güçlüdür. Ancak daha sonraki yıllarda diğer alanlardaki çöküşe paralel olarak ekonomik alanda da hızlı bir çöküş yaşanmıştır. Ekonomik alanda çöküşün başlıca sebepleri şunlardır:


  1. Başlangıçta Fransa’ya daha sonra diğer Avrupa devletlerine verilen kapitülasyon denilen ticari imtiyazların Osmanlı Devleti aleyhinde gelişme göstermesi.
  2. Batıdaki sanayii inkılabının Osmanlı Devletin’de gerçekleştirilememesi, sanayii ürünlerinin yerli Osmanlı el sanatlarını ezmesi ve eritmesi
  3. Kaybedilen savaşlar sonucunda ödenmek zorunda kalınan tazminatlar ve artan askeri giderler
  4. Dışarıdan alınan dış borçların ödenememesi sonucunda kurulan düyunu Umumiye Teşkilatı
  5. Artan rüşvet ve su istimal olaylarının devlet adamlarının bu sorunu çözememeleri
  6. Ekonomiyi yönlendirecek insan unsurunun yetiştirilmemesi
  7. Sömürgecilik hareketinin sonucunda İspanyolların güney Amerika’dan getirdikleri altınlar yüzünden Avrupa’yı sarsan enflasyonun Osmanlı devletini de etkilemesi
  8. Dirlik sisteminin bozulması yüzünden tarım faaliyetlerinin aksaması ve devletin vergi kaybına uğraması
  9. Coğrafi keşifler sonucu dünya ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı Devleti’nin daha önce elinde tuttuğu ticari avantajları kaybetmesi


6. Azınlıkların Osmanlı Devleti Aleyhindeki Faaliyetleri:

Osmanlı Devleti’nin idaresi altında değişik din ve milliyetlere mensup topluluklar yaşamaktaydı. Bu toplulukların her biri Osmanlı çatısı altında yaşamaktan memnundu.Ancak yakınçağda Avrupalı devletlerin güçlenmesi ve Osmanlı azınlıkları azınlıkları ile ilgilenmeye başlaması,bu toplulukların her birinin Osmanlı Devleti aleyhinde din ve milliyetçilik unsurları etkin rol oynamıştır.Fransız ihtilali ile yayılan milliyetçilik fikrinin etkisi ve Rusların kışkırtması ile önce Balkan milletleri bağımsızlık hareketleri izlemiştir.Dolayısıyla azınlıklar Osmanlı Devletinin içten çökertilmesinde etkili olmuşlardır.


B_DIŞ SEBEBLER:

1-_Batıdaki Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform Hareketleri ve Bunların Osmanlı Devlet üzerindeki Etkiler:


Osmanlı Devleti kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla yükselerek, çağının en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Dünyanın önemli ticaret yollarını kendi kontrolü altında bulunduran Osmanlı Devleti ekonomik açıdan da güçlüdür.Haçlı Seferleri’nden itibaren Doğu dünyasını ve onun zenginliklerini tanıyan Avrupalılar hep o zenginliklere kavuşmayı düşünmüşler, bunun içinde bilimsel araştırmalara yönelmişlerdir.Bilimi kilisenin dar kalıplarında çıkararak, gözlem ve deneye dayandıran Avrupalılar yeni icatlar ortaya koymuşlardır.Bu bağlamda pusulanın bulunması, gemi yapım tekniğinin geliştirilmesine ve açık denizlere kolaylıkla çıkılmasına imkan sağlanmıştır.Dünyanın şekli konusunda ortaya atılan doğru bilgiler ispatlanmış, bu bilgilerin ışığı altında çizilen haritalarla Avrupalı denizciler dünyanın başka kıtalarına ulaştırmıştır.Böylece Osmanlı Devleti’nin kontrolü altında olan ticaret yolları kullanılmaz hale gelmiş, bu durum Osmanlı Devleti’nin ekonomik üstünlüğünü yitirmesine yol açmıştır.Bunun yanı sıra Amerika kıtasının keşfedilmesi, buradaki yer altı zenginliklerinin Avrupa’ya aktarılması Osmanlını para düzenini bozmuştur.Avrupalı tüccarlar Osmanlı Devleti’nin ürettiği hammaddeyi daha fazla gümüş para vererek alması, o dönemdeki paranın değer kaybetmesine yol açmıştır.Ülkedeki para bolluğu enflasyonu doğurmuştur.Bu da altın fiyatlarını yükseltmiş, hayatı güçleştirmiştir ve sanayiinin gelişmesini engellemiştir.


2-Kapitülasyonlar ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri :

Kapitülasyon; yabancı bir devlet uyruğunun oturduğu ve iş yaptığı ülkede, o ülkenin vatandaşlarına tanınmayan bazı ayrıcalıklarda yaralanmasıdır. Bu ayrıcalıklar ticari, ekonomik, kültürel v.b olabilir Osmanlı Devleti’nin Kanuni döneminde Fransızlara verdiği kapitülasyonlar ticari nitelik taşımaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti’nin de ticaret yapacak olan Fransız tüccarları on yıl vergi vermeyecekler, malların değeri üzerinden %3 gümrük alınacak, Fransızlar arasında çıkacak ticari anlaşmazlığa, anlaşmazlığın çıktığı yerdeki Fransız Konsolosu bakacak, taraflardan biri Türk ise sorunu Osmanlı kadısı Fransız elçilinin bir görevlisinin gözetiminde çözecektir.


Kanuni’nin ölümünden sonra bu ayrıcalıklar yenilenmiştir.Yenilenirken vergi muafiyeti süresiz olarak uzatılmıştır.Fransa’ya tanınan bu ayrıcalıklardan zamanla bütün Avrupa devletleri yararlanmışlardır.


Avrupa’da teknolojik gelişim hızla ilerleyip,Sanayi İnkılabı yapılarak,üretim maliyeti düşürülmüş,fabrikasyon üretime geçilerek,mal miktarı çoğaltılmıştır.Bu gelişme Batılılar için,ucuz hammaddesi,kabalık nüfusu,kapitülasyonların kendilerine sağladığı düşük gümrük gelirleriyle Osmanlı Devletin’i cazip bir pazar haline getirmiştir.Avrupa’da fabrikalarda üretilen mallar,Osmanlı pazarına sürülünce,korumasız,zayıf Osmanlı sanayisi bunlarla rekabet edememiş ve büyük darbe yemiştir.


Osmanlı devlet adamlarının,kapitülasyonların zararlarını örtmek için,sanayi yi koruyucu önlem almak amacıyla gümrük vergilerini artırma istekleri,büyük tepkilere yol açmıştır.Kapitülasyonlardan kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti’nin bu yoldaki çabaları sonuç vermemiştir..Öyle ki,I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan Almanya ve Avusturya-Macaristan kapitülasyonların kaldırılmasına,diğer devletlerden daha fazla tepki göstermişlerdir.Türkiye ancak Lozan da kapitülasyonlardan kurtulabilmeyi başarmış ve Türk Sanayiini korumayı gerçekleştirmiştir.


3.Sanayi İnkılabı ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

Sanayi İnkılabı,buhar gücünün bulunması,bu gücün üretimde kullanılmaya başlanması sonucunda ortaya çıkan üretimin basit el aletleri ile pahalıya ve yavaş yapılması uygulamasının terk edilmesi,üretimin fabrikalarda hızlı ve ucuza gerçekleştirilmesi olayıdır.Yani Sanayi İnkılabı üretimde basit el aletlerinin yerini,makinenin almasıdır.Sanayi İnkılabı,”Globalleşme” denilen,pazarları ve üretimi dünya boyutuna taşıyan ekonomik dönüşümün de başlangıcını teşkil etmektedir.


Sanayii İnkılabı küçük sermayeden,büyük sermayeye,yani kapitalizme geçilmesini sağlamış,küçük sanayii kuruluşlarının yıkılması,ucuz ve bol üretimi dünya ticaret dengesini değiştirmiştir.Sanayii İnkılabı ile birlikte Avrupa’da hammadde ve Pazar problemi yaşanmıştır.Bu problem batılı ülkeleri hem milli sınırları içinde,hem de sömürgelerinde koruyucu tedbirle almaya ve yeni pazarlar bulmaya zorlamıştır.Kalabalık nüfusu,yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle Osmanlı Devleti bu açıdan Batılılar için önemli bir Pazar niteliği taşımıştır.Osmanlı Devleti’nin Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmemek için alması gereken önlem yüksek gümrük uygulayarak Avrupa mallarına karşı yerli sanayisini korumak ve sanayiini çağdaş teknolojiyle güçlendirerek,Batı malları ile rekabet edebilecek duruma getirmektir.Ancak bunların hiçbiri yapılmadığı için Osmanlı Devleti,Sanayii İnkılabı’ndan olumsuz yönde etkilenmiştir.


Mal üretimi çoğaldıktan sonra,artık kapitülasyonların tanıdığı ayrıcalıkları da yeterli görmeyen Batılılar,Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarından,tekel uygulamalarından şikayetçi olmaya başlamışlardır.İngilizler,Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın çıkarttığı isyan ortamından faydalanarak,1838 Ticaret Antlaşmasıyla bu şikayetlerden kurtulma imkanını elde etmiş,bunu diğer büyük Batılı   devletler izlemiş ve ülke adeta bir yarı sömürge ağı içine düşmüştür.Avrupa malı ucuz ve bol miktarda Osmanlı pazarına girerken,Osmanlı ülkesindeki hammadde daha ucuza yurt dışına çıkarılmış,bu da yerli sanayiinin gelişmesini engellemiştir.


Osmanlı Devleti’nin savaşlar yüzünden mali durumunun bozulması ve izlediği yanlış ekonomik politika,Onu Batılı devletlerden borç almaya zorlamıştır.Alınan borçlar yerinde kullanılmadığı için,devlet bu paraların faizlerini bile ödeyememiş ve iflas ettiğini açıklamıştır.Batılıların,Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek gayesiyle 1881’de kurulan Duyun-u Umumiye Teşkilatı,devletin gelirlerinin önemli bir bölümünü el koydurmuştur.Bu da Osmanlı Devleti’nin mali bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur.Osmanlı Devleti’nin bu şekilde borçlanması yabancı müteşebbise yaramış,Türk müteşebbisler ya tamamen ortadan silinmiş,ya da yabancılarla anlaşarak çalışmalarına devam etmek zorunda kalmışlardır.Bunun sonucunda demiryolu,limanlar,elektrik-havagazı,su ve maden ocakları hep Avrupalı işletmeciler tarafından işletilmiştir.amacı kar etmek olan bu şirketler,milli kaynakları rasyonel olmayan bir şekilde kullanarak zenginleşirken,ülke kaynaklarını kurutmuşlardır.


4.Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri:

Fransız İhtilali birden ortaya çıkmış bir olay değildir.Fransız İhtilalin’e yol açan gelişmeleri Ortaçağın karanlıklarında aramak lazımdır.Ortaçağ Avrupa’sında insanların düşünce yapısına dinin katı kuralları egemendi.(Skolastik Düşünce Sistemi)Avrupalı Rönesans ile kiliseyi kendi kabuğuna çekilmeye mecbur ederek,bilimde,teknikte,kültürde ve güzel sanatların her dalında hür düşünmek imkanı elde etmiştir.Ancak Rönesans ve Reforma rağmen Avrupa insanı hala siyasi hürriyetini yakalayamamıştır.Avrupa’da insanların siyasi haklarını elde edebilme yönetime katılabilme,kendilerini yönetecek olan kişileri belirleyebilme arayışları sınıf mücadelelerinin yaşandığı ve halkının çok kötü yönetildiği Fransa’da başarıya ulaşmış ve Fransız İhtilali ile Fransız insanı kralın mutlak otoritesini kırmış,temel hak ve hürriyetlerini elde etmiştir.


Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan fikir akımlarından biri olan liberalizm;tüm insanların eşit olması lazım geldiği,her insanın anayasal çerçevedeki temel hak ve hürriyetlerine sahip olması icap ettiği anlayışını benimser ve kralın yetkilerinin daraltılmasını,vatandaşların da yönetime katılmaları anlayışını kabul eder.Liberalizm,ekonomide de benimsenmiştir.

Fransız İnkılabı ile ortaya çıkan ikinci fikir akımı ise Liberalizmin(Kişi Hürriyeti),milletlere uyarlanmış şekli olan,bir devletin egemenliği altında yaşayan millet veya milletlerin hür ve bağımsız olması lazım geldiği anlayışını savunan Nasyonalizm(Milli bağımsızlık veya Milliyetçiliktir)’dir.


Böylece Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Liberalizm ve Nasyonalizm anlayışı ile baskıcı,eşitliğe dayanmayan,devlet anlayışı Fransa’da kuvvet yoluyla yıkılmıştır.

Fransa’da mutlakıyetin sonunu getiren bu gelişme,Avrupalı mutlak kralları korkutmuştur.Fransız Kralının başına gelenleri yaşamak tahtını iktidarını kaybetmek istemeyen Batılı krallar,İhtilal Fransa’sına savaş ilan ederek  Fransa Kralının başını yiyen bu fikir hareketlerini Fransa’da etkisiz hale getirme yoluna gitmişlerdir.Ancak cephelerde Avrupalı askerlerin,Fransız askerlerinden eşitlik,özgürlük gibi kavramları duymaları,olayı tersine çevirmiştir.Avrupalılar krallarına yönelerek,Fransızların sahip oldukları hak ve özgürlükleri onlardan talep etmeye  başlayınca 1815’de Fransa ile savaşa son verilmiş Avusturya Başkanı Meternick’in öncülüğünde toplatılan Viyana Konferansı’nda Avrupa’da filizlenmeye başlayan eşitlik,özgürlük fikirlerine karşı ortak ve etkili mücadele kararı alınmıştır.Avrupa’da kralların iktidarlarını koruyabilmek için halka karşı şiddet kullanmaya yönelmeleri yıllar boyu sürecek iç savaşlara yol açmıştır.1818-1848 yılları arasında çıkan ayaklanmalar sonucunda Avrupalı halk,kralların otoritesini yenmiş ve böylece Avrupa’da da mutlakıyetçi devlet yapısı terkedilmiştir.


Böylece Fransız İnkılabı önce Fransa’nın sonra Avrupa’nın daha sonra da tüm dünyanın siyasi,hukuki ve toplumsal yapısını değiştirecek bir düzenin temellerini atmıştır.Bu düzenin dayanakları;her vatandaşın özgür olduğu,yasalar karşısında eşit haklara sahip bulunduğu,milletin kendi kendisini yönetmesi(yani demokratik bir düzen),bu düzenin temel yapısını belirleyen anayasaların yapılması,devletin laikleştirilmesi ve milliyetçi bir niteliğe büründürülmesidir.


Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan Nasyonalizm (Milliyetçilik) kavramı,çok milletli devletlerin parçalanmalarına yol açmıştır.Nasyonalizmden en çok etkilenen devletlerden biri de Osmanlı Devletidir.Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik anlayışı Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları harekete geçirmiş,Osmanlı Devletini çökertmek isteyen dış güçlerin kışkırtmaları sonucu Sırplar,Rumlar,Bulgarlar,Romenler ayaklanmışlardır.Bu ayaklanmaları bastırmak Osmanlı Devletini ekonomik yönden sarstığı gibi,siyasi açıdan da büyük devletlerin Osmanlıların iç işlerine karışmalarına yol açmıştır.Bu milletlerin önce özerklik,daha sonra da bağımsızlıklarını kazanmaları,Osmanlı Devletinin giderek küçülmesine neden olmuştur.


Fransız İnkılabının Osmanlı Devleti üzerindeki bu olumsuz etkisine karşın,bu olay Türk İnkılabı düşüncesinin doğmasında etkin rol oynamıştır.Fransız İnkılabı sonucunda azınlıkların milliyetçilik anlayışını benimsemeleri,Türklere de örnek teşkil etmiş,Türkçülük yani milliyetçilik anlayışı doğmuştur.Demokrasi,anayasa,özgürlük gibi kavramları Türk aydını da tanımış,Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları bu kavramların etkisi altında yetişmiş ve Kurtuluş Savaşıyla çağdaş Türk Devletini kurmuşlardır.

Laiklik

 

Laiklik


Laik kelimesi,Yunanca “Laikos”’dan gelmektedir.Latinceye Laicus, Fransızcaya Laic, Laique olarak geçmiş,Türkçe’de okunuş tarzına sadık kalınarak Laik şeklinde kullanılmaktadır. Laik kelime olarak;ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, prensip demektir. Laik olmak ;dünya işlerini, din işlerinden, dini otoriteden ayrı olarak ele alma anlamına gelmektedir. Laisizm veya laiklik de bu kelime ile ilgili olarak ortaya çıkmış olan kavramlardır. Bu anlamda laisizm; laik fikir akımlarının savunmasını üstlenmeyi ifade etmektedir.

Laiklik ise; sosyal hayatta din kurallarına tâbi olmayan  hukuk anlayışını ifade eder. Halbuki gerçek anlamda laiklik; din ile devlet işlerinin ayrılması, ve devletin vicdan işlerinin gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır. Başka bir deyişle; devletin Allah ile kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması , yani akıl ile imanın yetki alanlarının ayrılmasıdır.

Laiklik kelimesi Osmanlı Devleti’ne Meşrutiyet yıllarında girmiş ve “Lâ Dînî” veya “Lâ Ruhbanî” şeklinde kullanılmıştır. Dolayısıyla bu dönemde Osmanlı Devleti’nde bugünkü modern  anlamda olmasa da, din ve mezhep hürriyetinin sağlanması açısından  laikliğe doğru bir yöneliş olduğu görülmektedir.

Laiklik; Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan milli egemenlik prensibinin tabii bir gereği olarak, Yeni Türk Devleti’nin temel ilkelerinden biri olmuştur. Bu dönemde siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik zorunluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan laiklik, devlet idaresi ile birlikte, hukuk, eğitim ve dil alanlarını da kapsamıştır.

Laiklik; Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de cumhuriyet ile birlikte pozitif hukuk alanına girmiştir. Bu olay özellikle devlet idaresini ve toplumsal  kurumları , dini kuralların etkisinden tamamen uzaklaştırmıştır.

Atatürk’e göre din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Ancak din işiyle, devlet işini birbirine karıştırmamak lazımdır. Atatürk’ü bu karara yönelten hususların başında ise; başta II:Meşrutiyet döneminin düşünce yapısı ve Milli Mücadele sırasında  karşılaşılan engellemeler  gelmektedir. Özellikle bu dönemde Milli Mücadeleye karşı gerçekleştirilen isyanlar ve yayınlanan fetvalar, başta Atatürk olmak üzere milli mücadele liderlerini, Türkiye’yi çağdaş ve modern bir devlet yapmanın gerekliliğine inandırmıştır. Bu çerçevede, bu dönemde  din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, dinin devlet üzerinde olabilecek baskısını ortadan kaldırmak ve dinin politikaya karıştırılmasını önlemek temel hedeflerden biri olarak  belirlenmiştir. Bu sebeple, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, Yeni Türk Devleti’nin en belirgin özelliklerinden biri olmuştur.

Laikliğin Tarihi Gelişimi


Laikliğin gelişmesi ne batıda ne de Türkiye’de kolay olmamıştır. Özellikle batıda laiklik uzun asırlar süren  şiddetli, hatta kanlı  mücadeleler sonucunda ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlığın  kurucusu Hz.İsa’nın “Benim hükümdarlığım bu dünyada değildir” demesine rağmen, kilise güçlendikçe devletin temel yetkilerini ve egemenlik alanlarını devletin elinden almak istemiştir.Kilise ile imparatorlar arasında asırlar süren bu mücadele sonucunda  kilise yenilmiş ve 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da milli egemenlik esasına dayanan bağımsız devletler kurulmaya başlamıştır. Ancak bu zaman zarfında Avrupa’da din adına vicdanlara hükmedilmiş ve insanlar bu yüzden tarifsiz zulümlere uğratılmışlardır.O dönem Avrupası’nda kilisenin otoritesi  hukuki, ekonomik, sosyal, edebî ve güzel sanatların tümünü içine alan geniş bir alana hükmettiği için, bir şeyin doğruluğu ancak kilisenin kurallarına ve yorumlarına uymasına bağlı idi.Aksi taktirde kişiler engizisyonda yargılanırlardı.Avrupa kilisesinin bu mutlak otoritesi, Rönesans ve Reform hareketleriyle yıkılmıştır.Bu gelişmelerin ışığı altında Avrupa’da 18. yüzyılda Aydınlanma çağı denilen dönem yaşanmış ve devletin kaynağının ilahi olamayacağı görüşü hakim olmaya başlamıştır. Loche,din ve devlet işlerinin ayrılmasını  ve kuvvetler ayrılığına dayanan bir devlet anlayışını savunurken, Voltaire kilisenin siyasi-hukuki otoritesine karşı mücadelesini “düşünce ve vicdan özgürlüğü” tezine dayandırmıştır. Rousseau demokrasi, Montesquieu ise kuvvetler ayrılığı tezini  savunmuşlardır.Laiklik bütün bu mücadelelerin sonucunda ancak dört asırlık bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkabilmiştir.1688 İngiliz Halklar Bildirisi, 1776 Amerikan İnsan Hakları Bildirisi ve 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirilerinin temel özellikleri   insanların istedikleri dine inanmak veya inanmamak,ibadet etmek veya etmemek hak ve özgürlüğünü kabul  etmeleridir.

Atatürk’ün Laiklik Anlayışı


Türkiye’de laikliğin oluşum şartları batıdan oldukça farklıdır. Batıda laiklik milli bir devletin oluşumundan sonra ortaya çıkarken, Türkiye’de milli bir devlet olmanın ön şartı olarak ortaya çıkmıştır. Batıda laiklik vicdan özgürlüğüdür. Batıda kilise-devlet çatışmasına sahne olurken, Osmanlı Devleti’nde din devletin kontrolünde olduğu için bir din-devlet çatışması yaşanmamıştır.

Atatürk gençlik yıllarından itibaren bilimin ışığındaki  çağdaş görüşleri benimsemiştir. O, başta çeşitli hurafeler olmak üzere, devlet ve milletin geri kalmasına  sebep olmuş olan engellerin ortadan kaldırılması görüşündedir. Atatürk’e göre bu İslâm dinine aykırı bir durum değildir. Çünkü, bilim ve aklın gösterdiği yolu tutarak, çağdaş değerleri yakalamak ve milleti yükseltmek İslâm dinine uygundur. İslâm dinine önem veren Atatürk,İslâmın akıl ve mantığa yer verdiği için  mükemmel bir din olduğu  görüşündedir.Dinin milletlerin yaşaması için önemli olduğuna inanan Atatürk,dini siyasete alet edenlere her zaman karşı çıkmış, bu tür kişilerden Türk Milleti’nin büyük zarar gördüğünü dile getirmiştir.

Laiklik Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin temel taşıdır. Laiklikten uzaklaşıldığı taktirde demokratik, bağımsız milli cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşeceği gibi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefi de tehlikeye girer ve yeniden ortaçağın karanlıklarına dönülebilir.Çünkü unutulmamalıdır ki, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine ve çökmesine neden olan en önemli etkenlerden biri,Osmanlı Devleti’nin teokratik bir yapıya sahip olması nedeniyle ,batı Rönesans ve Reform ile devlet yönetiminde akılcı ilkeleri hakim kılarken, bu gelişmeleri takip edememesidir. Batıda bilimsel buluşlar, keşifler ve icatlar hızla gerçekleştirilirken ,Osmanlı en basit bir yeniliği bile alırken şeriata uygun olup, olmadığını tartışmıştır. Avrupa’da 1450’de icat edilen matbaanın Osmanlıya 1727’de girmesi bunun en tipik örneğidir. Ayrıca teokratik bir devlette, bütün totaliter rejimlerde olduğu gibi, yöneticiler kendilerini tek ve değişmez gerçeğin temsilcisi saydıklarından, böyle ülkelerde düşünce özgürlüğünden ve gerçek demokrasiden söz edilemez.Bu durumda laik bir devlet yapısı demokrasinin de ön şartıdır.

Laikliğin Unsurları


Laiklik birbirini tamamlayan 5 unsurdan oluşmaktadır.Bunlar:

1-Laikliğin bir unsuru din ve vicdan hürriyetidir.Teokratik bir devlet kurma amacına yönelmemek şartıyla, anayasada yer aldığı şekliyle “ herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”.

2-Laikliğin ikinci unsuru resmi bir devlet dininin bulunmamasıdır.Laik devlette din bir vicdan sorunudur. Dolayısıyla devlet, belli bir dinin kurallarını vatandaşlarına benimsetmek ve uygulatmak için zorlayıcı kurallar koyamaz.

3-Laikliğin üçüncü unsuru, devletin din ve mezhepleri ne olursa olsun vatandaşlarına eşit muamele yapmasıdır.

4-Laikliğin dördüncü ve çok önemli unsurlarından biri de, devlet yönetiminin din kurallarına göre değil,toplumun ihtiyaçlarına, akla, bilime, hayatın gerçeklerine göre yürütülmesidir.Yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.Buna  rağmen, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ,devlet teşkilatı bünyesinde yer almaktadır.Bu durum laikliğin batı ülkelerindeki klasik  anlaşılış şekline uymamakla birlikte,Türkiye’nin özellikleri sebebiyle ortaya çıkmış olan,laikliğe aykırı olmayan,tam tersi laikliği koruyucu nitelik taşıyan bir çözüm şeklidir.

5-Laikliğin beşinci unsuru ise ,eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesidir.

Türkiye’de din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak amacıyla bazı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.Bu amaçla 3 Mart 1924’de Halifelik ve Şer’iyye ve Evkâf Vekâleti kaldırılmış ve aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır.10 Nisan 1928’de anayasada yer alan “Devletin Dini İslâm”dır, ibaresi anayasadan çıkartılmış, 5 Şubat 1937’de de laiklik diğer Atatürk ilkeleriyle birlikte anayasaya girmiştir.Böylece , Türkiye’de laikliğin önünde yer alan engeller ortadan kaldırılmış,Türkiye Cumhuriyeti resmen laik yapıda bir devlet haline getirilmiştir.

Halkçılık

Halkçılık

Halk kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiştir. Bir milletin belirli çevre içerisinde yaşayan kısmını, ya da milleti oluşturan çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanları ifade eder.En geniş anlamı ile kalabalık bir insan topluluğu demektir. Türk Halkı ise; Türkiye sınırları içinde yaşayan ve ortak özelliklere sahip, ortak  menfaat ve değer sistemleri bulunan insan topluluğu olarak tarif edilmektedir. Görüldüğü üzere burada halk kavramından kastedilen anlam aslında Türk Milleti’dir.

Osmanlı Devleti’nde halk; aydınlar, ve diğer yüksek dereceli memur vb. kişiler dışında kalan insan topluluğu için kullanılmıştır. Ancak ilk defa Ziya Gökalp, halk kavramının Türk Milletini ifade ettiğini savunmuş ve bu anlam daha sora Atatürk ile milli şuurumuza yerleşmiştir.Türk halkı, Türk Devleti’nin en önemli unsuru olan beşeri unsurunu oluşturur. Türk halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşların bütünlüğünü , yani Türk Milletini ifade eder. Zaten millet; halk denilen insan topluluğunun belirli hedeflere yönelerek, bilinçlenmesi sonucu ortaya çıkmış bir kavramdır.

Halkçılık ise, halkın, halk tarafından halk için idaresidir. Yani halkın kendi kendisini demokratik esaslara  uygun olarak  yönetmesidir. Bu anlamda halkçılık, cumhuriyetçilik ve milliyetçiliğin doğal bir sonucudur. Halkçılığın üç önemli unsuru vardır. Birincisi halk yönetimi(siyasi demokrasi) ,ikincisi eşitlik, üçüncüsü ise sınıf mücadelesini kabul etmemektir.

Bu anlamda halkçılık, bireyler arasında hiçbir fark ve ayrılık gözetmemek, topluluk içinde ayrıcalık kabul etmemek ve halk adı verilen, tek,eşit bir varlık tanımak  görüş ve tutumudur. Aynı zamanda bu anlayışın ileri ki bir sonucu olarak halkçılık; halk devleti, halk yönetimi,halkın kendi geleceğine egemen olması,yani siyasi gücü elinde bulundurması gibi kavramların ortaya çıkmasını sağlayan  bir ilkedir.

Atatürk, Milli Mücadele hareketinde gücünü doğrudan halktan almıştır. Bu sebeple halkçılık; Milli Mücadelenin ilk günlerinden itibaren üzerinde en çok durulan ,en çok vurgulanan unsurlardan biri olmuştur. Dolayısıyla ,Milli Mücadele döneminin en önemli anayasal belgelerinde   bile yer almıştır. Nitekim 1921 Anayasasına esas olan belge, daha önce “Halkçılık Programı” adını taşımakta idi.

Atatürk’e göre halkçılık; kuvvetin,kudretin,hakimiyet ve idarenin doğrudan doğruya halka verilmesi ve yönetimin ,ekonominin,politikanın,devlet ve toplum düzenlemelerinin halka dönük olmasıdır. O’nun halkçılık anlayışında ;kanunlar önünde mutlak eşitlik söz konusu olup, hiçbir fert aile ve sınıfa ayrıcalık tanımamak ve Türkiye’de sınıf mücadelesine yer vermemek, ayrıcalık yapmamak temel prensip olarak yer almıştır..

Halkçılık;hürriyeti ve toplumsal düzenin sağlanmasını amaçlar.Ancak halkçılık ile hiçbir zaman sınırsız hürriyet söz konusu edilmemiştir  Bu kavram kanunların çizdiği sınırlar çerçevesinde insanların hürriyetlerini kullanmalarını ve demokrat olmalarını öngörür. Bu anlamda fertlerin belli bir düzen ve disiplin içinde ve eşit şartlarda yaşamalarını ifade eder.

Atatürkçü Düşünce Sistemi-Atatürkçülük


Atatürkçü Düşünce


Sistemi- Atatürkçülük

Türk inkılâbı ve onu biçimlendiren ilkeler bir bütün oluştururlar.Bu bütün içinde bulunan ilkelerden yepyeni bir düşünce sistemi doğmuştur. Buna Atatürkçü Düşünce Sistemi denilmektedir.

Atatürkçülük  deyimi yeni kullanılmaya başlanmıştır. 1930’lu yıllarda bu kavram Kemalizm olarak ifade edilmektedir. Atatürkçülük, “Atatürk’ün T.C.’ni  kurmakta ve inkılâpları hazırlamakta gösterdiği temel prensiplerin bütünü olarak tanımlanabilir.Türk Hukuk Lügatı’nda ise Atatürkçülük,” İnönü’nün Türk Milletine hitap eden beyannamesinde ilan ettiği gibi cumhuriyetin milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve devrimci vasıfları olup, Atatürk’ün bize en kıymetli emanetidir. Atatürkçülük, “ Atatürk’ün açtığı devrim ve kalkınma yolu ve bu yolda yürümenin gerekliliğine inanış biçimi olarak da tanımlanmaktadır. Atatürkçülük, “ Atatürk’ten çıkan ve onunla gelişen fikirler ve olaylar bütünü olarak da ifade edilebilir.

Atatürkçülük katı, donmuş dogmalara dayanmamaktadır.Akla, bilime, insan sevgisine önem vermektedir.

Atatürkçü Düşünce Sisteminin

 

Oluşmasında Rol Oynayan Etkenler

Atatürkçü Düşünce Sistemi, Atatürk’ün doğup yaşadığı ortamın içinde bulunduğu şartlarda olgunlaşmıştır.Atatürk’ün yaşadığı yüzyıl hem Osmanlı Devleti açısından, hem de dünya devletleri açısından önemli bir zaman dilimidir.Bu yüzyılda Avrupa ekonomik, bilimsel ve siyasî üstünlüğünü artırarak sürdürmüştür.Avrupa devletleri bir yandan sömürgecilik hareketini iyice geliştirmişler, bir yandan da ekonomik bakımdan güçsüz ülkeleri nüfuzları altına alma yoluna gitmişlerdir.Böylece emperyalizm doruk noktasına ulaşmıştır. 19.yüzyılda Avrupa’nın karşısında ezilmemek için güçlü olmaktan başka çare yoktur. Avrupa’nın dışında ise o günlerde güçlü devlet bulunmamaktadır.Ancak 19.yüzyılın sonlarına doğru ABD ve Japonya, Avrupa kıtasındaki devletlere ilave olarak emperyalist devletler kervanına katılmışlardır.Batılılar, bu iki yeni ortakları ile iyi geçinme yolunu seçmişlerdir.

Öte yandan 18.yüzyıl Avrupa’da Fransız İhtilâli etkilerinin görülmeye başlandığı devirdir. Fransa’da ortaya çıkan eşitlik, özgürlük, milliyetçilik,millî egemenlik,lâiklik gibi değerlere sahip olabilme arayışı, Avrupa halkının yönetime karşı ayaklanmasına neden olmuştur.Bu mücadeleler sonucunda Avrupa’da çok milletli devletler yıkılmış, mutlakıyetler sona ermiş, krallar Avrupa’da halkı yönetime ortak etmek zorunda bırakılmışlardır Osmanlı Devleti ve Rusya dışında tek kişinin egemenliğine dayalı bir sistem kalmamıştır. Batı emperyalizm yoluyla kendinden olmayanları ezerken, kendi içinde özgürlüğe doğru hızla yol almıştır.Doğal olarak bu gelişmelerin batılı ülkelerin sisteminin dışında kalan ülkeleri etkilemesi kaçınılmazdır.

İşte Atatürk, 19.yy. sonlarında böyle bir dünyaya gözlerini açmıştır. 19.yy. Osmanlı Devleti için bir reform çağıdır. Ancak bu reformlar istenilen sonucu verememiş, Osmanlı Devleti gerek ekonomik,gerekse siyasî açıdan iyice güçsüzleşmiş ve milliyetçilik anlayışının azınlıklar arasında hızla yayılması parçalanmayı hızlandırmıştır.Bu ortamda aydınlar, batının siyasî modelinin benimsenmesi ile Osmanlı Devleti’nin kurtarılabileceği düşüncesini ortaya atarak, I.Meşrutiyeti II.Abdülhamit’e kabul ettirmişlerdir. II.Abdülhamit 1876 tarihli Kanun-î Esasî ile ilk kez yetkisiz de olsa bir parlamentonun kurulmasına imkan sağlamıştır. Ancak bu anayasada siyasî özgürlüklere yer verilmediği gibi, padişahın yetkilerine hiç dokunulmamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek sona erdirilen I .Meşrutiyetten sonra, Osmanlı Devleti’nde II. Abdülhamit’in 33 yıl süren baskı politikası başlamıştır.

II. Abdülhamit devletin parçalanmasına engel olabilmek için her türlü siyasî tedbire müracaat etmiş, buna rağmen 1878’de biten savaş sonunda Balkanların büyük bir bölümü elden çıkmıştır. Osmanlı Devletine Arnavutluk, Makedonya’nın büyük bir bölümü ile Batı ve Doğu Trakya kalmış; Doğu Anadolu’da Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya bırakılmıştır. Genç Balkan Devletlerinin gözü Osmanlı Devleti’nin elinde kalan Makedonya’dadır. Balkanlar’daki ve Doğu Anadolu’daki bu huzursuzluğa, Rusların kışkırtmaları üzerine harekete geçen Ermenilerin isyanları eklenmiştir.Ayrıca İngilizler hiçbir sebep göstermeksizin M. Kemal’in doğduğu yıl Mısır’ı işgal etmişlerdir.

Bu parçalanma sürecinden kurtulabilmek için II. Abdülhamit bir İslâm birliği oluşturma düşüncesine kapılmıştır. Bu düşünce ile imparatorluk içindeki bütün Müslüman Türklerin ve Arapların kaynaşması ve diğer Müslüman ülkelerin desteği alınarak yeni bir kurtuluş ümidi yaratılması hesaplanmıştır. Fakat bu düşüncenin hayata geçirilmesi zordur. Çünkü hem Araplar arasında milliyetçilik şuuru oluşmaya başlamış, hem de diğer Müslüman ülkelerin desteğinin alınması mümkün olamamıştır. Osmanlı Devleti dışında o dönemde başka bağımsız ülke olmadığı için, II. Abdülhamit’in İslâmcılık politikası da başarılı olamamıştır.

1854’den beri alınan ve düzensiz kullanılan dış borçlar ülkeyi perişan etmiş, alacaklı devletler alacaklarını tahsil edebilmek için Osmanlı maliyesine el koymuşlardır. 1881’de kurulan Düyûn-u Umumiye teşkilatı alacaklıların haklarını koruyarak, Osmanlı ekonomisine göz açtırmamıştır.

II. Abdülhamit eğitime çok önem vermiş, ancak bu tutumuyla kendisi ile çelişkiye düşmüştür.Çünkü bu okullardan yetişen aydınlar dünyayı tanıyacak, siyasal özgürlükleri- ne kadar önlenirse önlensin-türlü yollarla öğrenecek ve sonunda rejime karşı çıkacaklardır. Bu Osmanlı Devleti’nde de böyle olmuştur. II. Abdülhamit çok iyi eğitim alan genç kuşağa 1908’e kadar direnmiş, 1908’de ikinci kez meşrûtiyet yönetimini ilân etmek zorunda kalmıştır.

II. Abdülhamit döneminde yetişen genç kuşağın bir önemli şahsiyeti de M. Kemal’dir.M. Kemal’in doğduğu şehir olan Selânik, Makedonya olayları nedeniyle hareketli bir hayata sahiptir. Bu şehirde yaşayan Türklerin yapabilecekleri yegane iş devlet hizmetine girmektir. Ekonomik faaliyetlerin hemen hepsi, Müslüman olmayan vatandaşların kontrolündedir. Bir ordu şehri olan Selânik’te M. Kemal’e askerlik mesleği ilgi çekici gelmiştir.İyi bir askerî eğitim alan, Fransızcasını iyi geliştiren ve okumayı çok seven M. Kemal, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarına karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Türkcülük akımı ile ilgilenmiş ve bu akımı tanımaya çalışmıştır Kurmay Subay olarak Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra 1910 yılında  Fransa’ya giden M. Kemal, kısa süreli de olsa batıyı görme şansını yakalamıştır. 1911’de Libya’ya giden M. Kemal, Trablusgarp Savaşı’nda yöre halkını İtalyanlara karşı örgütlemiştir. Balkan Savaşı sırasında ise Sofya’da “ Askeri Ateşe” olarak görev yapmıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında artık . Kemal askerlik mesleğinin zirvesindedir. Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşına katılmasını vahim bir hata olarak değerlendirmesine rağmen, hizmet verdiği her cephede üstün başarılar kazanıştır. Ancak I. Dünya Savaşı sonunda uğranılan ağır yenilgi, O’nda her şeye yeniden başlanması lazım geldiği, illet iradesine dayalı yeni bir Türk Devleti kurulmasının kaçınılmaz olduğu fikrini kuvvetlendirmiştir.

İşte Atatürkçü Düşünce Sistemi, Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki olayları akıl yoluyla değerlendirmesi, tarih bilinci ile yorumlaması suretiyle oluşmuştur.

Kıbrıs Sorunu

 

KIBRIS  SORUNU

Tarihinin hiçbir döneminde Yunan idaresinde olmayan Kıbrıs’ta sorunun en basit tanımı Yunanistan ve Kıbrıs  Rumlarının adayı Yunanistan’a bağlama çabaları ve Kıbrıs Türklerinin buna karşı çıkmalarıdır.Rumca “ENOSİS” sözcüğü ile tanımlanan bu çabaların kökeni, 19.yüzyılın başlarında ortaya çıkan Yunan milliyetçiliğine ve bunun sonucunda beliren yayılmacı “Megali  İdea”politikasına dayanmaktadır

1571-1878 yılları arasında Türk yönetiminde kalan Kıbrıs,bu tarihte geçici kaydıyla İngiltere’ye devredilmiştir.Ancak İngiltere 1914 yılında adayı fiilen ilhak ettiğini açıklamış,bu fiili durum Lozan Antlaşması ile hukukileşmiştir.1947 Paris Antlaşması ile İtalya’nın Osmanlı Devleti’nden işgal etmiş olduğu 12 adanın, Yunanistan’a verilmesi, Yunanistan’ı cesaretlendirmiş,Rum-Yunan ikilisi Kıbrıs’ı da ilhak için faaliyetlerini artırmıştır.Rum-Yunan ikilisinin adada önce İngiliz yönetimine,daha sonra da Türklere yönelttikleri terörist eylemlerin Türk basını ve kamuoyu tarafından yakından takip edilmesine rağmen,Türk hükümeti 1955 yılına kadar Kıbrıs konusu ile ilgilenmemiş,hatta 1 Nisan 1954’de Türk Dışişleri Bakanı verdiği bir demeçte, “İngiltere’ye ait olan Kıbrıs’ın statüsünde bir değişikliğe razı olmadıklarını,bu sebeple Türkiye’nin Kıbrıs meselesi diye bir sorununun mevcut olmadığını” açıklamıştır.Ancak bir taraftan Kıbrıs Meselesinin kısa zamanda Türk kamuoyuna mâlolarak, Türkiye için millî bir dava haline gelmesi, diğer taraftan Kıbrıs’tan çekilme niyetinde olan İngiltere’nin Yunanistan’ı dengelemek için 29 Ağustos 1955’de Londra Konferansına Türkiye’yi de davet etmesi,Türkiye’yi Kıbrıs sorununa dahil olmak mecburiyetinde bırakmıştır.Kıbrıs meselesi bu tarihten itibaren Türkdış politikasının ana konularından biri haline gelmiştir.Başlangıçta Kıbrıs’ta statünün devamını isteyen Türkiye,1957 yılından itibaren Kıbrıs’ta taksimi savunmaya başlamış,ancak 1959 yılında Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyetin kurulmasına razı olmuştur.

1958 yılında Kıbrıs’ta Rum tedhişçiliğinin şiddetlenmesi dolayısıyla TürkYunan ve Yunan-İngiliz ilişkileri gerginleşmiştir.Bu sebeple ABD ve NATO’nun arabuluculuk ve baskıları ile üç devlet müzakerelere girişmişler,1959 Zurich ve Londra Antlaşmaları ile Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasına karar verilmiştir. Bu antlaşma Kıbrıs’ta ENOSİS ve taksimi yasaklamakta, Türkiye-Yunanistan ve İngiltere’ye kurulacak anayasal düzeni korumak için garantörlük ve buna dayanarak tek başına adaya müdahale hakkı vermektedir.Bu esaslar çerçevesinde hazırlanan Kıbrıs anayasasının 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesi ile Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur.Ancak Kıbrıs Rumları, Türkleri Kıbrıs yönetiminden atmak ve ENOSİS’ i gerçekleştirebilmek için mevcut anayasayı değiştirmek yoluna gitmişlerdir.Bu amaçlarını silah yoluyla gerçekleştirmek isteyen Rum yönetiminin saldırıları 1963 yılında bir soykırıma dönüşmüş, Türkler fiilen yönetimden dışlanmışlardır.Dolayısıyla 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti,aslında Makarios tarafından 1963 yılında fiilen yıkılmıştır.Bu tarihten itibaren Makarios yönetimi bir taraftan Rumları katlederken,bir taraftan da uyguladığı baskı ve ekonomik ambargo ile Kıbrıs’ı Türkler açısından yaşanmaz hale getirmiştir.

Kıbrıs Rum yönetiminin Türklere yönelttikleri saldırıların 1964’ten itibaren tekrar artması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmek istemiş,ancak ABD Başkanı Johnson’un 5 Haziran 1964 tarihli ünlü mektubu ile müdahaleden vazgeçmek zorunda bırakılmıştır.Johnson mektubunda, “1947 tarihli yardım antlaşması gereğince Türkiye’ye ABD tarafından verilmiş silahların sınırlar dışında kullanılamayacağı, ABD’nin Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini meşru saymayacağı, böyle bir hareket sonucunda S. Birliği’nin Türkiye’ye saldırması durumunda NATO’nun Türkiye’ye yardım  etmeyeceği”belirtilmektedir.Türkiye’de şok etkisi yaratan bu mektuptan sonra, 18 Aralık 1965’de Kıbrıs’la ilgili olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan bir oylamada Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan müdahale hakkını kullanmasına  izin vermeyen bir karar kabul edilmiştir. Bu olay Türkiye’nin sadece Batı Bloku içinde değil, dünya üzerinde de yalnız kaldığını göstermektedir.

Türkiye bu olaydan sonra bir taraftan Kıbrıs Türkleri’nin soykırımını önlemek, diğer taraftan da görüşmeler yoluyla soruna siyasal bir çözüm bulmak arayışını sürdürürken, 1968’den itibaren de Türk toplumu lideri Rauf Denktaş ile Rum toplumu lideri Makarios arasında görüşmeler başlamış, ancak herhangi bir sonuç elde edilememiştir.

Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta darbe yaparak ENOSİS’i gerçekleştirmeye çalışması üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20-22 Temmuz ve 14-16 Ağustos 1974 tarihinde Kıbrıs’a askerî harekatta bulunmuştur.Bu askerî harekat sonucu Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenlikleri temin edilmiş, adada gerek Türkler, gerek Rumlar tarafından özlenen kalıcı barış ortamı sağlanmıştır. Bu barış ortamında Rumlarca, 11 yıl devletsiz bırakılan Kıbrıs Türkleri, 13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devletini kurmuşlardır.Daha sonra Self Determinatıon hakkını  kullanan Kıbrıs Türkleri, 15 Kasım 1983’de K.K.T.C. yi kurmuşlardır. KKTC bağımsız bir devlet olarak kurulmasına rağmen, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yana olduğunu açıklamış ve toplumlararası görüşmelere iyi niyetle katılmaya devam etmiştir.

KKTC, Kıbrıs’ta varılacak olan nihai bir antlaşmada;

1-Türkiye’nin etkili ve fiili garantisinin devam etmesini

2-İki bölgeli, iki toplumlu, bağımsız ve bağlantısız federal cumhuriyetin kurulmasını

3-Merkezî hükümetin yetkilerinin sınırlı olmasını

4-Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarının tanınmasını ısrarla istemiştir.

Buna karşın Rum kesimi, Türklerin egemenlik ve siyasal eşitlik haklarını tanımamıştır.İşgalci olarak niteledikleri Türk askerinin adadan çekilmesini ve Türkiye’nin garantörlüğü yerine uluslararası bir garanti sisteminin oluşturulmasını istemiştir.Yani Kıbrıs Rum yönetiminin yine tek hedefi ENOSİS’in gerçekleştirilmesidir.Bu nedenle Kıbrıs’ta uygulanacak politika, hem KKTC’nin, hem de Türkiye’nin geleceği ve güvenliği dikkate alınarak, ENOSİS yolunu tamamen kapatacak ve Kıbrıs Türklerini Rumların siyasî ve ekonomik esaretine mahkum etmeyecek bir çözüm tarzı olarak,ya KKTC’nin tanınmasına, ya da Türkiye ile entegrasyonuna yönelik olmalıdır.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Kılık Kıyafette Değişiklik

Türk Milletine her alanda çağın icaplarına göre bir görüntü ve kimlik kazandırmak düşüncesini taşıyan M. Kemal, kılık-kıyafet konusunda bir inkılâbın gerekliliğine inanmaktaydı.O, bu maksatla halka giydikleri kıyafetin millî olmadığını, daha medeni bir görüntüye bürünmesi gerektiğini yaptığı muhtelif konuşmalarda anlatmıştır.M. Kemal’in bu konudaki kararlılığının bir sonucu olarak, Bakanlar Kurulu 2 Eylül 1925’te memurların şapka giymeleri yönünde bir karar almıştır.Ancak meclis bu kararı anayasaya aykırı bularak kabul etmek istememiştir. Bunun üzerine 25 Kasım  1925 tarihinde T.B.M.M’ de “Şapka Giyilmesi” hakkında bir kanun kabul edilmiştir. Yine 2 Eylül 1925 günü alınan bir kararla, din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymeleri yasaklanmıştır. Daha sonra 3 Aralık 1934’te din adamlarının, dinî kıyafetlerini (en yüksek din görevlisi hariç) sadece ibadet yerlerinde giymeleri esası getirilmiştir.

Böylece cumhuriyetin ilk yıllarında kılık-kıyafet alanında gerçekleştirilen bu inkılâplarla ülkede büyük ölçüde birlik-beraberlik sağlanmış ve halka daha modern bir görüntü kazandırılmıştır.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve halkın müslüman kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler, daha sonra asıl fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Dolayısıyla gerçek anlamda varlık sebepleri ortadan kalkmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında rejimi sağlamlaştırmak ve iç düzeni sağlamak amacıyla bir takım inkılâplara girişilince, Tekke ve Zaviyeler gerçekleştirilen bu inkılâplara karşı çıkmaya başlamışlardır.Halbuki yeni cumhuriyet rejiminde bu rejime ve inkılâplara karşı olan ve bu sebeple halk üzerinde olumsuz tesir yapabilecek böyle kuruluşlara ve yapılanmaya yer yoktu. M. Kemal bu konudaki kararlılığını, 1925’te yaptığı “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,dervişler,müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır” sözleriyle ortaya koymuştur. Bu düşünce ve kararlılığın ifadesi olarak, 30 Kasım 1925 günü kabul edilen bir kanunla tekke,zaviye ve türbeler kapatılırken,şeyhlik,dervişlik,dedelik,müritlik v.s. gibi unvan ve lakapların kullanılması da yasaklanmıştır.

Soyadı Kanunu

Cumhuriyet öncesi Türk toplumunda ailelerin dinî, sosyal,ailevî ve asalet kaynaklı lakaplar taşımaları,gerek insanlar arasında ayırıma yol açmakta,gerekse toplumsal ilişkilerde (nüfus,askerlik vb.) karışıklıklara neden olmaktaydı.Bu durum,cumhuriyetin millî sınırlar içinde tüm insanları eşit kabul etme mantığıyla bağdaşmıyordu.Dolayısıyla hızla modernleşen Türk toplumunda böyle bir bölünmüşlüğe yer verilmemeliydi.Bu gaye ile 21 Haziran 1934’te “Soyadı Kanunu” kabul edilmiştir.Bu kanuna göre; her Türk kendi adından başka ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktır.Alınan bu soyadları Türkçe olacak,yabancı milletlere ait adlar kullanılmayacak,soyadlarının ahlaka aykırı e komik olmamasına özen gösterilecektir.

24 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen bir kanunla da,  M. Kemal’e T.B.M.M. tarafından “Atatürk” soyadı verilmiştir.

Yine bu tarihte   ağa, hacı , hafız, molla, hoca, efendi, bey,   beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa, hazret gibi unvan ve lakapların soyadı olarak alınması yasaklanmıştır. Soyadı kanununun kabul edilmesi ile toplum hayatında yeni bir düzen ve disiplin sağlanırken, aile ve fertlerin de tam olarak tanınması mümkün olmuştur.

Kadın Haklarının Kabulü

Başta Atatürk olmak üzere T. C ’nin kurucuları, Türk Milleti’nin kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın çağdaşlaşması görüşündeydiler. Dolayısıyla o tarihe kadar toplum hayatında aktif olarak yer alamamış olan Türk kadınlarının, bir an önce aktif hale getirilmeleri ve bunu sağlayacak bir takım kanuni düzenlemelerin yapılması gerekmekteydi. Türk kadını statüsü gereği erkeklerin gerisinde olduğu halde, Millî Mücadele sırasında erkeklerin yanında yer almış, Millî Mücadelenin kazanılmasında etkin rol oynamıştı.Bu nedenle Türk kadınına toplumda hak ettiği yer verilmeliydi.

Atatürk, Türk Milletini kalkındırmak ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak isterken,  kadınların bunun dışında tutulmasının mümkün olamayacağını belirtiyor ve 21 Mart 1923 tarihinde bir konuşmasında, “Kadınlara bir takım haklar tanınmasının gereği üzerinde” duruyordu

Lâtin Harflerinin Kabulü

Lâtin Harflerinin Kabulü (Harf İnkılâbı)

Müslümanlığı kabul etmeden önce Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmış olan Türkler, İslâmiyet’i  kabul etmelerinden sonra Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır.Bu çerçevede diğer Müslüman Türk Devletleri gibi Osmanlı Devleti’nde  de Arap alfabesi kullanılmıştır. Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti’nde bu alfabenin değiştirilmesi ya da ıslah edilmesi şeklinde tartışmalar başlamıştır.

Aslında Arap harfleriyle Türkçe’yi okumak ve yazmak daima sorun yaratmıştır. Çünkü Arap harfleri, Arap fonetiğine uygun olarak hazırlanmış olduğundan, Türk diline uymaktan uzak kalmıştır. Bu nedenle Türk ağzı ile bu harfleri hakkını vererek telaffuz etmek çok zor olmuştur.

T.C.’nin kurulmasından sonra, Arap alfabesinin bu durumu göz önünde bulundurularak, bazı aydınlar arasında bu harflerin Türkçe’nin yapısına uymadığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Ülkede o yıllarda okur-yazar oranı oldukça düşük idi.Batı medeniyetine ulaşmada Lâtin alfabesine intibak etmek önemli bir sürat sağlayacaktı. Halkı büyük ölçüde okur-yazar yapmayı hedefleyen genç cumhuriyette, bu alfabenin değiştirilmesi konusunda bir tartışmanın başlatılmasına sebep olmuştur.

Bu tartışmalar sürerken, 1925’de takvim ve rakamların değiştirilmesi, alfabenin de değiştirilebileceği kanaatini güçlendirmiştir. Buna bağlı olarak 1926’da Bakanlar Kurulu tarafından “Dil Encümeni” adıyla, dil uzmanlarından oluşan bir çalışma grubu kurulmuştur.Alfabenin değiştirilmesi ve yeni Türk alfabesinin hazırlanması ile ilgili çalışmalar yapmak üzere kurulan bu grup, Latin harflerinin Türkçe’nin yapısına uyacağı düşüncesiyle, bu harfleri kullanan bir çok alfabeyi incelemeye başlamıştır. Dil Encümeni’nin çalışmaları sürerken, Türkiye’de  1927 yılından itibaren doktor reçetelerinin Lâtin harfleriyle yazılması uygun görülmüş ve bu durum alfabe konusundaki tartışmaları tırmandırmıştır.

Dil Encümeni 26 Haziran 1928’de Ankara’da yaptığı bir toplantıda, 1926’dan itibaren yaptığı çalışmaları değerlendirmiş, alfabe değişikliği ile ilgili olarak neler yapılması gerektiği ve nasıl bir yol izlenmesi lâzım geldiği hususlarının yer aldığı “Elifba Raporu” adıyla bir rapor hazırlamıştır. Bu raporu inceleyen M.  Kemal, “güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz” diyerek, alfabenin değiştirileceği konusunda ilk haberi vermiştir.Çalışmalar hızlandırılarak, 1 Kasım 1928 tarihinde Meclise, yeni Türk alfabesinin kabulü hakkında bir önerge verilmiştir. Bu önerge aynı gün, “Türk Harflerinin Kabul ve Uygulanması Hakkında Kanun” adıyla kabul edilmiştir.

3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren 1353 sayılı bu kanunla, 1 Ocak 1929’dan itibaren Türkçe basılacak kitapların, Türk alfabesi ile basılması ve devlet dairelerinin 1 Ocak 1929’dan itibaren yeni harflerle muameleleri gerçekleştirmeleri mecburiyeti getirilmiştir. Bu kanunla bütün yurtta eğitim ve öğretim seferberliği başlatılmıştır. M. Kemal bazı yerlerde bizzat dersler ermiş ve halka yeni harfleri öğretmek noktasında “başöğretmenlik yapmıştır.1 Ocak 1929’da “Millet Mektepleri” açılarak, halkın okuma-yazma öğrenmesi temin edilmeye çalışılmıştır.

Türk Tarihi Alanında Yapılan Çalışmalar

Türk Tarihi Alanında Yapılan Çalışmalar

Tarih; geçmiş toplumların yaşayışlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde inceleyen bilim dalıdır.Tarihten faydalanmak, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak milletleri güçlü kılar. Bu sebeple milletlerin hayatında tarihin ayrı ve özel bir yeri olması gerekir.

Tarihi zengin olan bir millet, aynı zamanda güçlü bir millettir. Bir milletin güçlü olması, geçmişe ait manevi mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür.Bu nedenle bu tür zenginliklerin günümüze aktarılabilmesi için tarihe ihtiyaç vardır.

Osmanlı Devleti döneminde gerek tarih araştırmacılığı, gerekse tarih öğretimi konusunda arzu edilen seviyeye gelinmediği bilinmektedir. Eğitim alanındaki ikili anlayış, tarihe de etki etmiş, medreseler genellikle İslâm tarihi ile ilgilenirken, diğer okullar da Osmanlı tarihi ile ilgilenmişlerdir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bu eksikliği fark eden  M. Kemal,”Tarih bir milletin neler başarmaya muktedir olduğunu gösteren en doğru kılavuzdur” diyerek, tarihin bir millet için önemini işaret etmiştir. O, tarihin toplum üzerindeki gücünü gözönünde bulundurarak,  bu alanda ciddi bir çalışmanın yapılmasını ve Türk tarihinin yeniden yazılmasını istemiştir. Atatürk bu konuda takip edilecek yolu, “Tarih yazmak, yapmak kadar önemlidir.Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır” diyerek ortaya koymuştur. Ayrıca Atatürk millî bir bakış açısıyla ele alınmış bir tarih anlayışı kazandırılması görüşündeydi.Atatürk’ün istediği manada millî tarih çalışmalarının sürdürülmesi ve Türk Milletinin bir millî tarihe sahip olabilmesi için ortaya koyduğu en önemli görüş ise şüphesiz Türk Tarih Tezi’dir. Bu tez ile Türk tarihinin sadece Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinden ibaret olmadığı vurgulanarak, Türklerin İslâmiyet öncesinde de geçmişleri bulunduğu ve bunun da araştırılması gereği ortaya konmuştur.Bütün bu hedefleri gerçekleştirmek gayesiyle 1930’da Türk Ocaklarına bağlı, Türk Tarihi Tetkik Heyeti adıyla bir encümen kurulmuştur. 1931’de Türk Ocakları’nın kapanması üzerine, Türk tarihi ile ilgili çalışmalara ara verilmemesi için Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulmuştur.

1932 Türk Tarih Kongresi’nde Atatürk’ün ortaya attığı Türk Tarih Tezi tartışılmış ve kabul edilmiştir.1935’de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kurularak, Türk Tarihinin ilmî açıdan incelenmesine öncülük edecek bir kurum hizmete girmiştir.

b)Türk Dili Alanında Çalışmalar, Türk Dil Kurumu’nun Kurulması

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli araçtır.Dil ayrıca bir milletin sahip olduğu tüm maddi ve manevi değerlerin,sonraki nesillere aktarılmasını da sağlar.

Dilin milletlerin uzun hayatlarında çeşitli zamanlarda değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Türk dili de tarih boyunca büyük değişiklikler geçirmiştir.Osmanlı Devleti’nde Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerin ağırlık kazandığı Osmanlıca denilen bir Türkçe’nin kullanıldığını görmekteyiz. Edebiyatta ve devlet hayatında kullanılan bu dilin yanında, Osmanlı’da halkın kullandığı sade dil, ülkede sanki iki dil varmış izlenimini uyandırmıştır. Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde oldukça dikkati çeken bu çarpıklık, Tanzimat döneminden itibaren dil konusunda yeni arayışlara gidilmesine ve bu konuda araştırmalar yapılmasına yol açmıştır.Bu arayış 20.yüzyıl başlarına gelindiğinde Türkçe’nin yabancı kelimelerden arındırılması şeklini almıştır.

Harf inkılâbının olumlu sonuçları görüldükten sonra Atatürk, 1932 yılında “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşmasını isteriz diyerek, dil konusunda yapılacak çalışmaları haber vermiştir. 1932’de bu gaye ile Türkçe’nin geliştirilmesini sağlamak üzere faaliyet yapacak Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kurulmuştur.Bu kurumun çalışmaları ile konuşma dili ile yazı dili arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır.

Yazılı Soruları ve yanıtlar…

OECD Ülkeleri arasınya yapılan ‘Öğrenci Seviye Bilirleme Sınavı’ sonuçlarına göre katılan ülkeler arasında TÜRKİYE’nin sondan 2. Olmuştu. Buyrun yazılı soruları ve verilen cevaplardan örnekler

 

 

YAZILI SINAV SORULARINA İLGİNÇ CEVAPLAR (KOPMAMAK ELDE DEŞİL)

 YAZILI SINAV SORULARINA ÖŞRENCİLERİN VERDİŞİ İLGİNÇ YANITLARDAN SEÇMELER.

 

  -Kasabayı kim yönetir?

  Şerif ve adamları. (Kamil/İlkokul- 5)

  Kasabayı ihtiyarlar heyeti ve köy bekçisi yönetir. (Yavuz/Ortaokul- 2)

 

  -Destan nedir?

 Destan ulusların kahramanlık, cinsel ve birazda ahlaksal servenleridir. (Bora/Lise-1)

 

  -Dört halife devrinde –Hakem Olayını– açıklayınız.

   Hazreti peygamber efendimiz zamanında yapılan maçta kavga çıkmış. Müşrikler Müslümanlara saldırmış, bu olaya hakkem de karışmış. En son kararı da hakkem vermiş. Onun için bu olaya hakkem olayı denilmiştir. Maçlarda üç hakkem vardır. Maçı kontrol eden hakkem, orta hakkem, yan hakkem. (Cemal/Ortaokul- 2)

 

  -Karadeniz bölgesinde yerleşme ve göçü anlatınız.

   Karadeniz bölgesinde yerleşim az ve insanlar seyrektir. Geçim sıkıntısı yüzüzünden insanlar yeryüzünden göç etmek zorunda zorunda kalmıştır. İnsanlar önce dağlara sonra ovalara en sonrada yeryüzünden göç etmek zorunda kalmışlardır. (Fatma/Lise- 2)

 

  -Madenlerle ilgili kuruluşlarımız nelerdir?

   İki tanedir. Maden delik arama enstitüsü ve perakende Anonim Ortaklığı (PAK). (Arzu/Ortaokul- 2)

 

  -Boğazlarımızın derinliği ne kadardır?

   İstanbul boğazı az biraz derindir, çanakkale boğazı ise çok çok az biraz derindir ve aralarında dünya kadar fark olmasıdır. (Seyit/Lise- 2)

  -Ova nedir?

 

   Dümdüz ve ucsuz bucaksız şahane yerlere ova denir. (Hakan/Ortaokul- 2)

  -Hızlı nüfus artışının zararları nelerdir?

 

   Bence hızlı nüfus artışı çok kötü bir şey çünkü hep çarpık kentleşme, peçe kondu, ekonomik sorunlar. Eğer biz 10 kardeş olsaydık kötü olurdu. Zaten babamın işi kötü gidiyor yakında 4 kardeş olucaz üç iken. Ya ne buluyorlar çocukta, ha yapmışsın ha yapmamışsın. Daha çok var ama zaman yetmiyor. (Sevda/Ortaokul- 1)

   Çevre kirliliği, gürültü, insanların küfürleri, cağillik, işsizlik, kötümserlik, çok cocuk, ekonomik durum, hilekarlık, hak yemek, emek yemek. Yok, bir şey yok. Bu ülke düzelmez. (Murat/Ortaokul- 1)

 

  -Kenar deniz ne demektir?

   Ben kenar deniz gördüm. Benim teyzemin kenar denizi var. (Yunus/Ortaokul- 2)

   Bir evin karşısındaki denize kenar deniz deniz. (Eda/Ortaokul- 2)

 

  -Bir yerin turistik alan sayılması için gereken şartlar nelerdir?

   Turistlerin Turist olması, yerlerin temiz olması ve Turistlerin yatıp kalkması gerekir. (Selda/Ortaokul- 2)

 

  -İzmir limanı ile İstanbul limanı arasındaki farklar nelerdir?

İzmir limanı ürünlerin iç ülkelere, İstanbul limanı ise dış ülkelere limanlandığı yerdir. Ege limanı pencere marmara limanı kapı gibidir. Üstelik pencerenin kapıdan daha güzel olmasıdır. (Saygın/Ortaokul- 2)

 

  -Ormanların korunması için neler yapmalıyız?

  Vahşi ve yırtıcı hayvanları ormana sokmamalıyız, zehirli ve yırtıcı yılan ve bitkilerden arındırmalıyız. (Fatma/İlkokul- 5)

 

  -Kıyamet günü ne demektir?

  Kıyamet günü yani gerdek gecesidir. O gün her şey çok kötü olur. Bütün gece kıyame kopuverir. (Serpil/İlkokul- 5)

   Kıyamet günü her şeyin kıymetli olduğu bir gündür. (Kemal/İlkokul- 5)

 

  -Mübarek geceler hangileridir, yazınız?

  1. KINA GECESİ

  2. GERDEK GECESİ

  3. DOLUNAY GECESİ  (Hatice/İlkokul- 5)

 

-Alüvyon nedir?

  Topraklar dere kenarında toplanıp toplanıp giderler. En sonunda topraklar toplanıp toplanıp gitmezler. Gitmezlerse Alevinyon denir. (Ali/Lise-2)

 

  -Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

  Çevre kirliliğinden, dünyadaki insanların 100/90’nı sakat 100/10’u ölmüş. Çevre kirliliği insanlara sakıncalıdır. (Melek/Ortaokul- 1)

 

  -Zigot nedir?

  Çok ayıpçı bir şeye denir. (Esma/Lise-1)

 

  -Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi neden verildi?

  Daha cesaretli, kurnaz akıllı, kurduğu pilanlar, öbürkülerden iyi savaşmayı bildiğinden, halkla iyi geçindiğinden komutanlık verildi. (Halil/Ortaokul- 3)

 

  -İkinci İnönü savaşını anlatınız.

  Yunanlılar inönüyü ele geçirmek istiyordu. Afyon, Eskişehir üstünden gittiler. Yunanlılar 31 mart sabaha karşı savaş açtılar öğlen zamanı zaiyatıverip gece karanlıktan yararlanıp geri çekildiler. Akşam vakti sabaha kadar hazırlanıp bir nisan sabaha karşı günü yine saldırdılar. Bir nisan akşam vaktinde bu zafer çok iyi savaş veren Türklerin olmuştu. (Fatih/Ortaokul- 3)

 

  -Erzincan’daki depremzedeler için neler yapmalıyız?

  Oraya gidip, depremzedelere yardım etmeliyiz, hal hatırlarını sormalıyız. Depremzedelerin sobalarını yakmalıyız, yorganlarını üstlerine örtmeliyiz. Açıkanlara çorba filan içirmeliyiz.( Melek/İlkokul- 5)

 

  -Ova nedir?

  Çukur mukur gibi yamukluklara ova denir. (Ali/Ortaokul- 2)

  Boş ve yamuk araziye denir. (Fatma/Ortaokul- 2)

  Yaylaya benzeyen, şehirden uzak kimsenin gitmediği, yazın ter atmak için yerler ovadır. (Yavuz/Ortaokul- 1)

 

  -Marmara Bölgesi’nin coğrafi konumunu anlatınız. 

Bölgede daha iyi yeryüzü şekilleri bulunur. Bölge Hötrd ve benegramdan meydana gelmiştir, bütün sinema artistleride burada bulunur. (Adem/Lise-2)

 

  -Bulgarlara karşı kim savaştı?

  Bulgarlara karşı Çakırkeyif Ali paşa savaştı. (Selin/Ortaokul- 2)

 

  -Marmara Bölgesi’nin iklimi nasıldır?

  Mamrara bölgesinde miki iklim tipi görülür. Yumuşakımsı bir iklim olduğundan tabiata dayanır. (Ferda/Lise- 2)

 

  -Ermeni (Doğu) sorununu açıklayınız.

  Osmanlı Devleti altında yaşayıp ekmek yiyen Ermeniler kendi kendilerini kışkıtmaları sonucu doğu anadoluda huysuzluklara başladılar. Mustafa Atatürk paşa düşmanla başedebilmek için Kamil Karabekiri Ermeni üzerine doğrulttu Ermeni yenilip barış istedi. Böylelikle en iyi sonuç osmaninin oldu. (Pınar/Ortaokul- 2)

 

  -Fabl nedir?

Bilinmiyor.. . (Ali/Ortaokul- 2)

İnsanların hayvan gibi konuşup hayvanları taklit etmesine fabıl denir. (Sema/Ortaokul- 2)

 

  -Yönümüzü nasıl buluruz?

  Yolda gidiyorum bir adama rastladım aha bu yoldan gideceksin dedi giderim. Sora sora Bağdatı bile bulurizki. (Recep/Ortaokul- 2)

 

  -Kazasker nedir?

  Yolunmuş kaza kazasker denir. (Cemal-Ortaokul- 2)