Etiket arşivi: makineler

Türkiye’de Ticaret

Türkiye’de Ticaret


Gerek iç gerekse dış ticaret temelde mal alım ve satımına dayanır. Bir yerde ticaretin gelişmesinde ulaşım kolaylığı büyük önem taşır.


İç Ticaret : İç ticaret ülke sınırları içinde gerçekleşen ticarettir. Türkiye’nin bölgelerinde tarım ürünlerinin ve endüstriyel üretimin farklılık göstermesi, iç ticaretin canlanmasını sağlamıştır. Marmara Bölgesi ticaretin çok geliştiği bir bölgemizdir. İki kıtayı birbirine bağlayan boğazların varlığı ve endüstrinin çok geliştiği bir bölge olması da ticaretin canlanmasında etkili olmuştur. En büyük ticaret merkezimiz İstanbul’u İzmir izler. Ayrıca Pazar, panayır ve fuarların iç ticarete önemli katkısı vardır.


Dış Ticaret : Türkiye’nin dış ticaretinde son yıllarda önemli gelişmeler olmasına karşın, dış alım dış satımdan daha fazladır.  Çünkü dış alımda sanayi ürünleri, dış satımda ise tarım ürünleri ağırlıklıdır. Türkiye’nin dış ticaretinde OECD ülkeleri başta gelir.


Dış Alım  : Türkiye’nin dışarıdan satın aldığı ürünlerin başında petrol ve endüstri ürünleri gelir. Son yıllarda dış alımın yaklaşık % 40’ı makinelerden oluşmaktadır. Endüstri malları, ham petrol, makineler, kimyasal maddeler, fosfat, demir-çelik ürünleri, asit ve bazlar, kağıt, kauçuk, plastik maddeler, yapay gübre başlıca dış alım ürünleridir.


Dış Satım : Türkiye’nin dışarıya sattıkları arasında tarım ürünleri ve madenler önem taşımaktadır. Ancak dış satımda madenlerin payı, endüstrinin gelişmesine bağlı olarak azalmıştır. Pamuk, tütün, fındık, kuru üzüm, incir, baklagiller, zeytin, canlı hayvan, deri, yapağı, maden (krom, bor mineralleri, civa, tuz, çinko, kurşun, zımpara taşı), dokuma ürünleri, şeker, sigara, içki, halı ve kilim, konfeksiyon ürünleri başlıca dış satım ürünleridir.


Transit  Ticaret : Türkiye özel konumu nedeniyle transit ticaretin gelişmesine elverişli bir ülkedir. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan en kısa, en ekonomik karayolu ülkemizden geçmektedir. Transit taşımacılıkta, mal yüklü kara ve deniz taşıtları yükleme-boşaltma yapmadan ülke topraklarından geçtiği için hizmet giderleri karşılığında gelir sağlanır. Günümüzde Anadolu’dan her yıl 35-40 bin tır geçiş yapmaktadır.

Akdeniz Bölgesi

Akdeniz Bölgesi

Bölge adını komşu olduğu Akdeniz’den alır. Bölge, yer şekilleri ve bun bağlı olarak ekonomik özelliklerin farklılığı nedeniyle iki bölüme ayrılmıştır. Bunlar Antalya ve Adana Bölümü’dür.


Yer şekilleri

Bölgede yüksek dağlar ve platolar geniş alan kaplar.


Dağlar : Bölgenin çatısını oluşturan Toros Dağları, Alp kıvrım kuşağının ülkemizdeki uzantısıdır. Teke Yarımadası’ndan itibaren başlayan Toroslar Batı, Orta ve Güneydoğu Toros Dağları adını alarak Anadolu’nun güneyinde uzanır. Bölgenin doğusunda yükseltisi  3500 metreyi aşan dağlar burada kıyıdan uzaklaşır. İskenderun körfezinin doğusunda yer alan Amanos Dağları kırılma ile oluşmuş horstlardır.


Ovalar : Adana Bölümü’ndeki Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin oluşturduğu Çukurova ile Göksu’nun oluşturduğu Silifke Ovası bölgedeki delta ovalarıdır. Bu bölümde yer alan Amik ve Maraş ovaları ise çöküntü ovalarıdır. Antalya Bölümü’nde yer alan Acıpayam, Tefenni, Elmalı ve Göller Yöresi ovaları karstik oluşumlu polyelerdir.


Platolar : Batı ve Orta Toroslar arasında, yüksekliği 2000 metreyi bulan, Göksu Irmağı ve kollarınca parçalanmış Taşeli Platosu yer alır. Bölgede kalker taşlar yaygın olduğundan karstik oluşumlar fazladır. Teke Yarımadası ve Taşeli Platosu karstik oluşumların en sık görüldüğü alanlardır.


Akarsular ve Göller

Akarsular : Antalya Bölümü’nde Dalaman, Aksu, Köprüçayı ve Manavgat çayları, Adana Bölümü’nde ise Göksu, Seyhan, Ceyhan ve Asi ırmakları Akdeniz’e dökülen önemli akarsulardır. Akarsuların rejimleri düzensizdir. En çok suyu kış aylarında taşıyan akarsuların, yaz aylarında yağış azalması ve sıcaklık nedeniyle suları çekilir.


Göller : Göl oluşumları bakımından  zengin olan bölgenin önemli gölleri Antalya Bölümü’ndedir. Dağlar arasındaki çukurluklarda, tektonik oluşumlu Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Suğla Gölü gibi büyük göller yer alır. Buraya Göller Yöresi denir. Beyşehir ve Eğirdir’in yer altı kaynaklarıyla denize bağlantısı olduğundan suları tatlıdır. Teke Yarımadası’ndaki Kovada, Salda, Yarışlı, Elmalı ve Ketsel karstik oluşumlu küçük göllerdir. Köyceğiz Gölü alüvyal set gölüdür.


İklim

Bölgenin kıyı kesiminde Akdeniz iklimi görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Yıllık ortalama yağış miktarı 750-1000 mm kadardır. Subtropikal yüksek basıncın etkisi nedeniyle yaz kuraklığı şiddetlidir. Toroslar’ın İç Anadolu’dan gelen soğuk hava kütlelerini engellemesi, enlem ve denizellik özelliği nedeniyle kış mevsiminin en ılıman geçtiği bölgedir. Antalya Bölümü’ndeki Göller Yöresi’nde iklim değişir ve karasala dönüşür. Bu bölümde yağışlar azalıp, sıcaklık farkları artar.


Doğal Bitki Örtüsü

Doğal bitki örtüsü Akdeniz iklimine ve yaz kuraklığına uyumlu, her zaman yeşil kalabilen, sert yapraklı, bodur bitki topluluğu olan makidir. Kıyıdan itibaren 700-800 metrelere kadar görülebilen maki topluluğu içinde zeytin, mersin, keçiboynuzu, defne, zakkum, sandal ve kocayemiş gibi ağaçlar bulunur. Daha yüksek kesimlerde kuraklığa uyumlu kızılçam, toros sediri ve karaçam türlerinden oluşan iğne yapraklı ormanlara geçilir. Bölge orman bakımından Karadeniz Bölgesi’nden sonra ikinci sırayı alır. Torosların içe dönük yamaçları ile Göller Yöresi’nde ormanlar seyrekleşir 2000 m yükseltiden sonra dağ çayırları başlar.


Nüfus ve Yerleşme

Bölge genişliğine oranla çok az nüfuslanmıştır. Çünkü Toros Dağları ve karstik arazi geniş yer kaplar. Nüfus daha çok kıy ovalarında ve Göller Yöresi’nde toplanmıştır. Adana Bölümü’nde nüfus daha fazla olup, bu bölümdeki Çukurova ve  Amik ovaları Türkiye’nin en yoğun nüfuslu yerlerindendir. Nedeni tarım arazisinin geniş olması ve ulaşım kolaylığıdır. Ayrıca Adana Bölümü’nün göç alması da etkendir. Taşeli ve Teke platoları ile Toroslar’ın yüksek kesimleri tenhadır.


İller

Adana, Antalya, Burdur, Hatay, Isparta, İçel, Kahramanmaraş, Kilis, Osmaniye.


Ekonomik Özellikler

Tarım

Yazların uzun ve sıcak, kışların ılık geçmesi nedeniyle yılda 2, 3 kez tarımsal ürün alınır. Yaz kuraklığının tarımı olumsuz etkilemesi sulamayı zorunlu kılmıştır. Kışların ılık geçmesi ve güneşlenme süresinin uzunluğu seracılık faaliyetlerini geliştirmiştir. Bölgede ekonomik değeri yüksek olan ve ihraç edilen tarım ürünlerinin yetiştirilmesi tercih edilir.


UYARI : Antalya Bölümü’nde kalkerli arazinin yaygınlığı ve yaz kuraklığının belirginliği tarımı olumsuz yönde etkiler.



Tarım Ürünleri

Kıyı Bölgesi Tarım Ürünleri

Kış ılıklığına bağlı olarak turunçgil ve muz üretimi yapılır. Muzun %100’ü, turunçgillerin % 88’i bu bölgede üretilir. Ayrıca Türkiye pamuk üretiminin % 35’i, sebzenin % 26’sı, yerfıstığının % 88’i anasonun % 65’i ve susamın  % 80’i bu bölgeden sağlanmaktadır.


Göller Yöresi Tarım Ürünleri

Burada yetiştirilen ürünler kıyı kesiminden farklılaşır. Tahıl, haşhaş, anason, şeker pancarı, gül ve tütün yetiştirilir.


Hayvancılık

Akdeniz Bölgesi’nde çayır ve otlakların az yer tutmasına karşın beslenen hayvan sayısı bir hayli fazladır. Bu durumun nedeni her zaman yeşil kalabilen ve 800 m’lere kadar çıkabilen maki topluluğunun varlığıdır. Teke Yarımadası, Taşeli Platosu ve Torıs Dağları’nda küçükbaş hayvancılık yaygındır. Özellikle kıl keçisi beslenir. Dağların yüksek kesimlerinde koyun yetiştirilir. Arazinin çok engebeli olması nedeniyle hayvanların et ve süt verimi düşüktür. Antalya Yöresi’nde arıcılık önemlidir.


Ormancılık

Türkiye ormanlarının yaklaşık % 24’ü bu bölgede bulunur. Buna bağlı olarak ormancılık gelişmiştir. Orman ürünleri Göller Yöresi’ndeki kereste fabrikalarında işlenir. Dalaman (Muğla), Silifke-Taşucu’nda (Mersin) ise kağıt fabrikaları bulunur.


Madenler ve Enerji Kaynakları

Madenler : Antalya Bölümü maden bakımından daha zengindir. Bu bölümdeki Fethiye – Dalaman havzası önemli bir krom çıkarım alanıdır. Ayrıca Adana-Kozan, Hatay, Amanos Dağları’nda krom çıkartılır. Antalya-Akseki ile Konya-Seydişehir arasında Türkiye’nin en büyük boksit yatakları yer alır. Keçiborlu’da kükürt yatakları bulunur. Kahramanmaraş-Faraşa, İskenderun-Payas’ta demir yatakları işletilir.


Enerji Üretim Tesisleri

Seyhan, Aslantaş, Menzelet, Oymapınar bölgedeki önemli hidroelektrik santrallerdir.


Endüstri

Başlıca  endüstri tesisleri şunlardır :


UYARI : Antalya Bölümü’nde endüstriyel gelişim, ulaşım zorluğu nedeniyle daha geridir.


Besin – Bitkisel Yağ : Adana, Kahramanmaraş, Antalya


Şeker : Burdur


İplik ve Pamuklu Dokuma : Adana, Tarsus, Kahramanmaraş, Antalya


Halı Dokuma : Isparta, Burdur


Sigara – İçki : Adana


Demir – Çelik : İskenderun


Petrol Rafinerisi : Mersin (Ataş)


Alüminyum : Seydişehir


Gübre : Mersin, İskenderun


Tarım Makineleri : Çukurova, Adana


Pil : Antalya


Ulaşım

Toros Dağları’nın kıyıya paralel uzanması, ulaşımı güçleştirir. Adana Bölümü ulaşım bakımından daha elverişlidir. Çukurova, Gülek ve Belen geçitleri ile diğer bölgelere bağlanmıştır. Silifke ovası Sertavul geçidi ile Antalya ise Çubuk geçidi ile iç kesime bağlantılıdır. Antalya dışındaki kentler demiryolu ile diğer bölgelere bağlantılıdır. Mersin ve İskenderun  Limanları ard bölgelerine demiryolu ile bağlantılı olduğundan gelişmiştir. Dörtyol ve Yumurtalık önemli petrol limanlarıdır.


Turizm

Bölgenin kıyı kesimindeki elverişli iklim koşulları, doğal güzellikler ve tarihi zenginlikler turizmin gelişmesini sağlamıştır. Özellikle Antalya Bölümü’nde turizm gelişmiştir.  Antalya, Alanya, Side, Kaş, Kalkan bu bölümde deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Akdeniz medeniyetini simgeleyen Olimpus, Patara gibi tarihi şehir kalıntıları önemli turistik çekiciliklerdir. Bölgede geniş alan kaplayan karstik şekiller, özellikle Damlataş ve İnsuyu mağaraları ile Cennet – Cehennem obrukları doğa harikasıdır.  Pek çok milli park ile uluslararası yarışma ve festivallere duyulan aşırı ilgi bölge turizminin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.


Bölgenin Ülke Ekonomisindeki Yeri

Akdeniz Bölgesi Türkiye’nin 4. gelişmiş bölgesidir. Aşağıda bölge ekonomisinde önemli yer tutan ürün ve ekonomik faaliyet türlerinin listesi verilmiştir.

Muz

Turunçgiller

Pamuk

Yerfıstığı

Sebze

Meyve

Orman ürünleri

Turizm

Akdeniz Bölgesi

Bölge adını komşu olduğu Akdeniz’den alır. Bölge, yer şekilleri ve bun bağlı olarak ekonomik özelliklerin farklılığı nedeniyle iki bölüme ayrılmıştır. Bunlar Antalya ve Adana Bölümü’dür.

Yer şekilleri

Bölgede yüksek dağlar ve platolar geniş alan kaplar.

Dağlar : Bölgenin çatısını oluşturan Toros Dağları, Alp kıvrım kuşağının ülkemizdeki uzantısıdır. Teke Yarımadası’ndan itibaren başlayan Toroslar Batı, Orta ve Güneydoğu Toros Dağları adını alarak Anadolu’nun güneyinde uzanır. Bölgenin doğusunda yükseltisi  3500 metreyi aşan dağlar burada kıyıdan uzaklaşır. İskenderun körfezinin doğusunda yer alan Amanos Dağları kırılma ile oluşmuş horstlardır.

Ovalar : Adana Bölümü’ndeki Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin oluşturduğu Çukurova ile Göksu’nun oluşturduğu Silifke Ovası bölgedeki delta ovalarıdır. Bu bölümde yer alan Amik ve Maraş ovaları ise çöküntü ovalarıdır. Antalya Bölümü’nde yer alan Acıpayam, Tefenni, Elmalı ve Göller Yöresi ovaları karstik oluşumlu polyelerdir.

Platolar : Batı ve Orta Toroslar arasında, yüksekliği 2000 metreyi bulan, Göksu Irmağı ve kollarınca parçalanmış Taşeli Platosu yer alır. Bölgede kalker taşlar yaygın olduğundan karstik oluşumlar fazladır. Teke Yarımadası ve Taşeli Platosu karstik oluşumların en sık görüldüğü alanlardır.

Akarsular ve Göller

Akarsular : Antalya Bölümü’nde Dalaman, Aksu, Köprüçayı ve Manavgat çayları, Adana Bölümü’nde ise Göksu, Seyhan, Ceyhan ve Asi ırmakları Akdeniz’e dökülen önemli akarsulardır. Akarsuların rejimleri düzensizdir. En çok suyu kış aylarında taşıyan akarsuların, yaz aylarında yağış azalması ve sıcaklık nedeniyle suları çekilir.

Göller : Göl oluşumları bakımından  zengin olan bölgenin önemli gölleri Antalya Bölümü’ndedir. Dağlar arasındaki çukurluklarda, tektonik oluşumlu Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Suğla Gölü gibi büyük göller yer alır. Buraya Göller Yöresi denir. Beyşehir ve Eğirdir’in yer altı kaynaklarıyla denize bağlantısı olduğundan suları tatlıdır. Teke Yarımadası’ndaki Kovada, Salda, Yarışlı, Elmalı ve Ketsel karstik oluşumlu küçük göllerdir. Köyceğiz Gölü alüvyal set gölüdür.

İklim

Bölgenin kıyı kesiminde Akdeniz iklimi görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Yıllık ortalama yağış miktarı 750-1000 mm kadardır. Subtropikal yüksek basıncın etkisi nedeniyle yaz kuraklığı şiddetlidir. Toroslar’ın İç Anadolu’dan gelen soğuk hava kütlelerini engellemesi, enlem ve denizellik özelliği nedeniyle kış mevsiminin en ılıman geçtiği bölgedir. Antalya Bölümü’ndeki Göller Yöresi’nde iklim değişir ve karasala dönüşür. Bu bölümde yağışlar azalıp, sıcaklık farkları artar.

Doğal Bitki Örtüsü

Doğal bitki örtüsü Akdeniz iklimine ve yaz kuraklığına uyumlu, her zaman yeşil kalabilen, sert yapraklı, bodur bitki topluluğu olan makidir. Kıyıdan itibaren 700-800 metrelere kadar görülebilen maki topluluğu içinde zeytin, mersin, keçiboynuzu, defne, zakkum, sandal ve kocayemiş gibi ağaçlar bulunur. Daha yüksek kesimlerde kuraklığa uyumlu kızılçam, toros sediri ve karaçam türlerinden oluşan iğne yapraklı ormanlara geçilir. Bölge orman bakımından Karadeniz Bölgesi’nden sonra ikinci sırayı alır. Torosların içe dönük yamaçları ile Göller Yöresi’nde ormanlar seyrekleşir 2000 m yükseltiden sonra dağ çayırları başlar.

Nüfus ve Yerleşme

Bölge genişliğine oranla çok az nüfuslanmıştır. Çünkü Toros Dağları ve karstik arazi geniş yer kaplar. Nüfus daha çok kıy ovalarında ve Göller Yöresi’nde toplanmıştır. Adana Bölümü’nde nüfus daha fazla olup, bu bölümdeki Çukurova ve  Amik ovaları Türkiye’nin en yoğun nüfuslu yerlerindendir. Nedeni tarım arazisinin geniş olması ve ulaşım kolaylığıdır. Ayrıca Adana Bölümü’nün göç alması da etkendir. Taşeli ve Teke platoları ile Toroslar’ın yüksek kesimleri tenhadır.

İller

Adana, Antalya, Burdur, Hatay, Isparta, İçel, Kahramanmaraş, Kilis, Osmaniye.

Ekonomik Özellikler

Tarım

Yazların uzun ve sıcak, kışların ılık geçmesi nedeniyle yılda 2, 3 kez tarımsal ürün alınır. Yaz kuraklığının tarımı olumsuz etkilemesi sulamayı zorunlu kılmıştır. Kışların ılık geçmesi ve güneşlenme süresinin uzunluğu seracılık faaliyetlerini geliştirmiştir. Bölgede ekonomik değeri yüksek olan ve ihraç edilen tarım ürünlerinin yetiştirilmesi tercih edilir.

UYARI : Antalya Bölümü’nde kalkerli arazinin yaygınlığı ve yaz kuraklığının belirginliği tarımı olumsuz yönde etkiler.

Tarım Ürünleri

Kıyı Bölgesi Tarım Ürünleri

Kış ılıklığına bağlı olarak turunçgil ve muz üretimi yapılır. Muzun %100’ü, turunçgillerin % 88’i bu bölgede üretilir. Ayrıca Türkiye pamuk üretiminin % 35’i, sebzenin % 26’sı, yerfıstığının % 88’i anasonun % 65’i ve susamın  % 80’i bu bölgeden sağlanmaktadır.

Göller Yöresi Tarım Ürünleri

Burada yetiştirilen ürünler kıyı kesiminden farklılaşır. Tahıl, haşhaş, anason, şeker pancarı, gül ve tütün yetiştirilir.

Hayvancılık

Akdeniz Bölgesi’nde çayır ve otlakların az yer tutmasına karşın beslenen hayvan sayısı bir hayli fazladır. Bu durumun nedeni her zaman yeşil kalabilen ve 800 m’lere kadar çıkabilen maki topluluğunun varlığıdır. Teke Yarımadası, Taşeli Platosu ve Torıs Dağları’nda küçükbaş hayvancılık yaygındır. Özellikle kıl keçisi beslenir. Dağların yüksek kesimlerinde koyun yetiştirilir. Arazinin çok engebeli olması nedeniyle hayvanların et ve süt verimi düşüktür. Antalya Yöresi’nde arıcılık önemlidir.

Ormancılık

Türkiye ormanlarının yaklaşık % 24’ü bu bölgede bulunur. Buna bağlı olarak ormancılık gelişmiştir. Orman ürünleri Göller Yöresi’ndeki kereste fabrikalarında işlenir. Dalaman (Muğla), Silifke-Taşucu’nda (Mersin) ise kağıt fabrikaları bulunur.

Madenler ve Enerji Kaynakları

Madenler : Antalya Bölümü maden bakımından daha zengindir. Bu bölümdeki Fethiye – Dalaman havzası önemli bir krom çıkarım alanıdır. Ayrıca Adana-Kozan, Hatay, Amanos Dağları’nda krom çıkartılır. Antalya-Akseki ile Konya-Seydişehir arasında Türkiye’nin en büyük boksit yatakları yer alır. Keçiborlu’da kükürt yatakları bulunur. Kahramanmaraş-Faraşa, İskenderun-Payas’ta demir yatakları işletilir.

Enerji Üretim Tesisleri

Seyhan, Aslantaş, Menzelet, Oymapınar bölgedeki önemli hidroelektrik santrallerdir.

Endüstri

Başlıca  endüstri tesisleri şunlardır :

UYARI : Antalya Bölümü’nde endüstriyel gelişim, ulaşım zorluğu nedeniyle daha geridir.

Besin – Bitkisel Yağ : Adana, Kahramanmaraş, Antalya

Şeker : Burdur

İplik ve Pamuklu Dokuma : Adana, Tarsus, Kahramanmaraş, Antalya

Halı Dokuma : Isparta, Burdur

Sigara – İçki : Adana

Demir – Çelik : İskenderun

Petrol Rafinerisi : Mersin (Ataş)

Alüminyum : Seydişehir

Gübre : Mersin, İskenderun

Tarım Makineleri : Çukurova, Adana

Pil : Antalya

Ulaşım

Toros Dağları’nın kıyıya paralel uzanması, ulaşımı güçleştirir. Adana Bölümü ulaşım bakımından daha elverişlidir. Çukurova, Gülek ve Belen geçitleri ile diğer bölgelere bağlanmıştır. Silifke ovası Sertavul geçidi ile Antalya ise Çubuk geçidi ile iç kesime bağlantılıdır. Antalya dışındaki kentler demiryolu ile diğer bölgelere bağlantılıdır. Mersin ve İskenderun  Limanları ard bölgelerine demiryolu ile bağlantılı olduğundan gelişmiştir. Dörtyol ve Yumurtalık önemli petrol limanlarıdır.

Turizm

Bölgenin kıyı kesimindeki elverişli iklim koşulları, doğal güzellikler ve tarihi zenginlikler turizmin gelişmesini sağlamıştır. Özellikle Antalya Bölümü’nde turizm gelişmiştir.  Antalya, Alanya, Side, Kaş, Kalkan bu bölümde deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Akdeniz medeniyetini simgeleyen Olimpus, Patara gibi tarihi şehir kalıntıları önemli turistik çekiciliklerdir. Bölgede geniş alan kaplayan karstik şekiller, özellikle Damlataş ve İnsuyu mağaraları ile Cennet – Cehennem obrukları doğa harikasıdır.  Pek çok milli park ile uluslararası yarışma ve festivallere duyulan aşırı ilgi bölge turizminin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.

Bölgenin Ülke Ekonomisindeki Yeri

Akdeniz Bölgesi Türkiye’nin 4. gelişmiş bölgesidir. Aşağıda bölge ekonomisinde önemli yer tutan ürün ve ekonomik faaliyet türlerinin listesi verilmiştir.

Muz

Turunçgiller

Pamuk

Yerfıstığı

Sebze

Meyve

Orman ürünleri

Turizm

Ege Bölgesi

Ege Bölgesi

Ege Bölgesi, yer şekilleri, iklim ve bunun etkisine bağlı olarak beşeri ve ekonomik yönden farklı olan iki bölüme ayrılmıştır. Bunlar Ege Bölümü ve İç Batı Anadolu Bölümüdür.


Yer şekilleri

Yer şekillerinin oluşmasında 3. zaman sonları ile 4. zaman başlarındaki tektonik hareketler belirleyici olmuştur.


Dağlar : Bölgenin batısında, Ege Denizi’ne dik uzanan, doğu-batı yönlü dağlar ile bu dağlar arasındaki çöküntü ovaları yer alır. Kuzeyden güneye doğru sıralanan Kaz Dağı, Mardan Dağı, Yunt Dağı, Bozdağlar ve Aydın Dağları kırılma sonucu oluşan horstlardır. Manisa’nın Kula ilçesi yakınlarında genç volkan konileri yer alır.


Ovalar : Doğu – batı yönlü uzanan dağ sıraları arasında yer alan Edremit, Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovaları kırılma sonucu oluşan grabenlerdir. Ege Bölümü’nde yüksekliği 250 metreden daha az olan çöküntü ovaları yer alır ve iç kesimlere doğru uzanır.  Bölgenin en güneyindeki Menteşe Yöresi’nde ise karstik ovalar yaygındır.


Platolar : Bölgedeki platolar Ege grabenlerinin doğusunda, İç Batı Anadolu Bölümü’ndeki yüksek düzlüklerdir. Kıyı Ege ovalarının bittiği yerde, plato görünümündeki İç Batı Anadolu eşiği başlar. İç Batı Anadolu Platosu üzerinde yüksekliği 2000 metreden az olan Demirci, Eğrigöz, Şaphane, Murat, Emir ve Sandıklı Dağları yer alır.


Akarsular ve Göller


Akarsular : Bölgenin akarsuları Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes’tir. Hepsi Ege Denizi’ne dökülür. Akarsuların aşağı çığırlarında arazi eğimi azaldığı için menderesler, akarsu ağızlarında ise akarsularla aynı adları taşıyan irili-ufaklı delta ovaları oluşmuştur. Akarsuların yatak eğimi az olduğu için hidroelektrik potansiyelleri de azdır.


Göller : Göl bakımından fakir olan Ege Bölgesi’nde Bafa (Çamiçi) ve Marmara gölleri yer alır. Bu göller alüvyal set gölleridir. Suları tatlıdır.


İklim


Kıyı kesimindeki Asıl Ege Bölümü’nde Akdeniz iklimi özellikleri görülür. Akdeniz ikliminin etkileri, çöküntü ovaları boyunca, kıyıdan yer yer 100-150 km kadar içerilere sokulur. Kıyı kesiminde kar yağışları ve don olayları çok ender görülür. Kışları oldukça ılımandır. Yaz mevsimi kıyı ovalarında oldukça sıcak ve kurak geçer. İç Batı Anadolu Bölümü’nde ise Akdeniz ikliminden karasal iklime geçiş özelliği görülür. Sıcaklık farkları artar. İç Batı Anadolu’da kış mevsimi kıyı kesime göre daha soğuktur. Kar yağışları ve don olayları görülür. Yaz mevsimi ise kıyı kesime göre daha sıcaktır. İç Batı Anadolu’da kıyı kesimine göre azalan yağışlar, ilkbahar mevsimine doğru kayar. Yaz kuraklığı kıyı kesimden daha azdır.


Doğal Bitki Örtüsü


Ege Bölümü’nde 500-600 metreler kadar makiler, daha yükseklerde iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar yer alır. İç Batı Anadolu Bölümü’nde çalılık ve ormanlarla,  İç Anadolu’ya doğru bozkırlar göürülür.


Nüfus ve Yerleşme


Nüfus sayısı bakımından Marmara, İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden sonra 4. sırayı alır. Bölgede doğum oranı düşüktür. Yüzölçümü küçük olduğundan, nüfus yoğunluğu bakımından Marmara Bölgesi’nden sonra 2. sırayı alır. Nüfusun dağılışı düzenli değildir. Kıyı kesimindeki ovalar sık nüfuslu, iç kesimler ise dağlık Menteşe Yöresi ise oldukça tenhadır. Ege Bölümü’nde kentleşme oranı yüksek, göçler nedeniyle nüfus artışı fazladır. Ayrıca bu bölümde yer alan Kuşadası, Bodrum, Marmaris gibi turizm merkezlerinde yaz mevsiminde turizm nedeniyle nüfus artar.


İller


Afyon, Aydın, Denizli, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak


Ekonomik Özellikler


Tarım


Kıyı kesimindeki Ege Bölümü’nde verimli tarım topraklarının bulunması ve Akdeniz ikliminin etkisi nedeniyle, ekonomik değeri yüksek olan ihraç ürünleri yetiştirilir. Bu bölümde tarımda makine kullanımı yaygındır. İntansif (modern) tarım yöntemleri uygulanır. Tarımsal nüfus yoğunluğu fazla olan bu bölümde seracılık da yaygındır. İç Batı Anadolu Bölümü’nde iklimin karasallaşması ve sulamanın yaygın olmaması, tarımsal ürün çeşitliliğini azaltır. Kıyıda yetiştirilen ürünler bu bölümde yetiştirilemez.


Tarım Ürünleri


Asıl Ege Bölümü’nün Başlıca Tarım Ürünleri


Tütün : Türkiye tütün üretiminin % 50’sini bu bölge karşılar. Tüm kıyı ovalarında ekimi yapılan ve yurt dışına ihraç edilen tütün en çok Bakırçay Ovası’nda yetiştirilir.


Zeytin : Akdeniz ikliminin tanıtıcı kültür bitkisi olan zeytin en çok Ege Bölgesi’nde yetiştirilir. Türkiye üretiminin % 48’ini Ege Bölgesi sağlar. Edremit – Ayvalık Yöresi başta olmak üzere tüm kıyı kesiminde ve yer yer 100 km içerilere kadar zeytin yetiştirilir.


Üzüm : Türkiye’de üzüm üretiminin % 40’ını sağlayan bölge 1. sırada yer alır. Kurutularak ihraç edilen çekirdeksiz üzümün tamamını Ege Bölgesi üretir. Başta Gediz Ovası olmak üzere Büyük ve Küçük Menderes ovalarında yetiştirilir.


İncir : Kış ılıklığı isteyen ve Akdeniz iklimine uyumlu olan incirin %82’si bu bölgede yetiştirilir. Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz ovalarında incir üretimi yoğunlaşır. Kurutularak yurt dışına ihraç edilen incirin en çok yetiştirildiği yer ise Aydın’dır.


Pamuk : Akdeniz iklimine uyumlu olduğundan kıyı ovalarında ekimi yapılır. Büyük Menderes ve Gediz ovalarında üretimi yoğunlaşır. Türkiye üretiminin % 42’sini sağlayan Ege Bölgesi üretimde ilk sırayı alır.


Turunçgiller : Akdeniz iklimine uyumlu olan ve kış ılıklığı isteyen turunçgil üretimi, İzmir’in güneyindeki kıyı ovalarında yapılrı. Türkiye üretiminin %10’unu sağlayan bölge, Akdeniz Bölgesi’nden sonra 2. sırayı alır.


Pirinç : Çöküntü ovalarında ekimi yoğunlaşır.


Sebze : Bölgenin sebze üretiminde önemli bir yeri vardır. Domates, biber, patlıcan, patates, salata, kereviz, pırasa, başlıcalarıdır.


Meyve : Bölge kendine özgü meyve üretimi ile diğer bölgelerden ayrılır. İncir, turunçgil ve üzümün yanı sıra elma ve kiraz üretimi de önem taşır.


İç Batı Anadolu Bölümü’nün Başlıca Tarım  Ürünleri

Haşhaş : Tohumundan yağ ve kozasından morfin yapımında kullanılan afyon sakızının elde edildiği bir bitkidir. Bu nedenle ekimi devlet kontrolünde yapılır. Türkiye üretiminin %90’ını Ege Bölgesi karşılar. Afyonkarahisar çevresinde ekimi yoğunlaşır.


Tahıllar : Bölgede üretilen tahıl ülke üretiminin % 10’a yakın bölümünü karşılar. Tahıllardan buğday ve arpa, Afyon, Kütahya, Denizli ve Uşak’ta üretilir.


Şekerpancarı : Önemli bir endüstri bitkisi olan şekerpancarı Afyon, Kütahya ve Denizli’de üretilir.


Ayçiçeği : Denizel etkilerin sokulmadığı İç Batı Anadolu’da sulanabilen alanlarda yetişir.


Baklagiller : Uşak, bölgede nohut üretiminin en fazla yapıldığı yerdir.


Hayvancılık

Bölgede hayvan otlatmaya elverişli alanlar pek fazla değildir. Otlaklar daha çok İç Batı Anadolu’da görülür. Bölgenin kıyı kesiminde besi hayvancılığı, İç Batı Anadolu Bölümü’nde dağlıç ve sakız ırkı, İç Batı Anadolu platolarında karaman ırkı koyun yetiştirilir. Özellikle maki alanlarında kıl keçisi yetiştiriciliği önem taşır. Menteşe Yöresi’nde arıcılık gelişmiştir. Kümes hayvancılığı son yıllarda gelişme göstermiştir. Ayrıca doğal balıkçılığın yanı sıra kültür balıkçılığı da yapılır.


Ormancılık

Türkiye ormanları’nın %19’u Ege Bölgesi’nde yer alır. Ormanlar Asıl Ege Bölümü’nde yoğunlaşır. Menteşe Yöresi, Aydın Dağları, Bozdağlar ve Kaz Dağı orman bakımından en zengin alanlardır. Menteşe Yöresi’nde sığla yağı üretimi yapılır. Günlük ağacı ve meyan kökü de bölgedeki diğer önemli orman ürünleridir.


Madenler ve Enerji Kaynakları

Madenler : Krom üretiminde ikinci sırayı alan bölgede, Köyceğiz, Marmaris, Emet’te krom çıkarılır. Menteşe Yöresi’nde zımpara taşı, Afyon’da mermer, Eymir, Ayazmand ve Torbalı’da demir, Kütahya-Emet’te bor minerali çıkartılır. Ayrıca İzmir Çamaltı tuzlasında tuz üretilir.


Enerji Kaynakları : Türkiye’nin en önemli linyit yatakları bu bölgede yer alır. Linyit üretiminin %90’ı Ege Bölgesi’nden sağlanır. Çıkarıldığı yerler; Muğla – Yatağan, Manisa – Soma, Kütahya’da Tavşanlı, Tunçbilek, Seyitömer ve Değirmisaz’dır. Linyit’in önemli bir bölümü termik santrallerde yakılarak elektrik enerjisi üretilir.


Enerji Üretim Tesisleri

Termik santrallerin en çok olduğu bölgedir. Bu santraller; Manisa-Soma, Muğla-Yatağan ve Gökova ile Kütahya-Seyitömer ve Tunçbilek’te kuruludur. Termik enerjinin yanı sıra hidroelektrik enerjisi üretimi de yapılır. Demirköprü (Gediz), Kemer ve Adıgüzel (Büyük Menderes) barajları bu bölgededir. Denizli-Sarayköy’de jeotermal santral kuruludur.


Endüstri

Başlıca endüstri tesisleri şunlardır :


Besin, Sıvı Yağ : İzmir, Ayvalık, Edremit


Şeker : Uşak, Afyon, Kütahya


Sigara ve İçki : İzmir


Petrol Arıtma ve Petro Kimya : İzmir – Aliağa


Seramik, Çini, Porselen : Kütahya, Uşak, İzmir


Pamuklu Dokuma : İzmir, Aydın, Nazilli, Söke, Bergama, Denizli ve Uşak


Otomotiv : İzmir


Tarım Makineleri : Manisa, Aydın


Kağıt : Afyon (Çay)


Azot – Gübre : Kütahya


Ulaşım

Doğu – batı yönlü uzanan dağlar ve arasındaki ovalar, kıyı kesimle iç kesimi birbirine bağlayan yolların yapımını kolaylaştırmıştır. Dağlık Menteşe Yöresi dışında bölgede ulaşım sorunu yoktur. İzmit limanı ard bölgesine kara ve demiryollarıyla bağlanmıştır. Türkiye’nin en önemli ihraç limanıdır. Afyon ve Denizli de önemli yolların kesiştiği, ulaşımın geliştiği merkezlerdir.


Turizm

Ege Bölgesi’nde özellikle kıyı kesimler tarihi ve doğal güzellikleriyle turizmin çok geliştiği yerlerdir. Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Çeşme, Didim, Foça deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Denizli – Pamukkale’deki travertenler, kaplıcalar, Selçuk-Efes’te Meryem Ana Kilisesi ve antik kent, Bergama, Sard, Didim, Milet, Afrodisyas  anitk kentleri, Afyon ve Kütahya kaplıcaları bölgenin diğer turizm zenginlikleridir.


Bölgenin Ülke Ekonomisindeki Yeri

Ege Bölgesi sosyo-ekonomik gelişmişlik açısından Marmara Bölgesi’nden sonra 2. sırada yer alır. Aşağıda bölge ekonomisinde önemli yer tutan ürün ve ekonomik faaliyet türlerinin listesi verilmiştir.


İncir

Pamuk

Tütün

Üzüm

Zeytin

Haşhaş

Linyit

Endüstri ürünleri

Turizm

Çamaşır makinesinin tarihi

Çamaşır makinesinin tarihi

Modern teknolojinin öncesinde çamaşır yıkamak hiç de sanıldığı kadar kolay, sıradan bir iş değildi. Çamaşır yıkamak, en az iki günlük, uzun bir uğraş gerektiriyordu.

Çamaşır yıkamak için mutlaka hazırlık yapılması, bir gün önceden meşe odunu külünün bir gaz tenekesinde ya da kazanda iyice kaynatılması gerekirdi. O su ateşten indirilip dinlenmeye bırakılırdı. Küller iyice dibe çöküp, su tamamen berraklaşırdı. Çamaşıra başlanacağı zaman ocakta kaynayan su ile soğuk küllü su, uygun miktarda (genellikle bir tas küllü suya iki tas sıcak su), leğende karıştırılır: bu su ve sabunla çamaşırlar yıkanırdı.

Küllü su ile çamaşır yıkamanın zorluğu sadece harcanan zaman ve emekten ibaret değildi; kaynar su, küllü su, kimilerinin buna eklediği soda ile çamaşırların kirini çıkarabilmek için iyice çitilemek, çamaşır yıkayanların ellerinde ağır tahribat yapardı.

1858’de Hamilton E. Smith, Amerika’nın ve tabii ki dünyanın ilk mekanik çamaşır yıkama cihazının patentini aldı. İlk çamaşır makineleri büyük bir kutu biçimindeki tekne içinde dönen çarklardan ibaretti. Teknenin yanındaki kol elle çevrildiği zaman içindeki çarklar da dönerek sudaki çamaşırları karıştırır, kirlerini akıtırdı. Ancak bu makineleri kullanmak neredeyse çamaşır tokaçlamak kadar zor bir işti.

1908’de, Amerikalı A.J. Fisher elektrik motoru ile çalışan bir makine geliştirildi. İlk motorlu çamaşır makinelerinin çoğunda teknenin ortasına hem yukarı-aşağı hem de sağa-sola hareket eden bir mille tutturulmuş karıştırıcı, çamaşırları da çevirerek sabunlu suyun aralarından geçmesini sağlar ve çamaşırları yıkardı.

Yüzyılın ortalarında bir İngiliz firması karıştırıcıyı teknenin iç kenarına yerleştirmiş, bir pervane hızıyla dönen karıştırıcının çamaşırlara değmeksizin yalnızca suyu şiddetle karıştırarak, su içinde alabora olan çamaşırların yıkanmasını sağlamıştır. Bu teknoloji, teknik özellikleri son derece gelişmiş günümüz otomatik çamaşır makinelerinin ilk örneğidir.

Otomatik çamaşır makineleri sadece bu hızlı dönüşle çamaşırları yıkamakla kalmaz. Makine önce yıkanan çamaşırların suyunu sıkar. Ardından teknenin içinde büyük bir hızla döndürülen çamaşırlar, santrifüj (merkezkaç) gücüyle sularını kaybeder ve kısa süreli bir havalandırmadan sonra ütülenecek kadar nemli bir hale gelirler.

Türkiye’de ise çamaşır makinesine talep 1950’lerde kendini hissettirmiş, 1959’da Arçelik, bir yıl sonra Profilo üretime başlamıştır. Bugün 18 şirket bulunan sektörde üretimin %53’ü bu iki firma tarafından gerçekleştirilmektedir. Rekor satış 1979’da 313 bin makine ile gerçekleştirilmiştir.

Bugün artık çamaşırları kir ve lekelerden arındırmak için bilinen tüm maddelerden daha etkili olan deterjanlar, giysilerimizin ömrünü uzatan yumuşatıcılar, hoş kokulu temizlik ürünleri ve gelişmiş çamaşır makineleri sayesinde, çamaşır yıkamak için harcadığımız zaman birkaç dakikadır.

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

Cahit Sıtkı Tarancı Hayatı

Cahit Sıtkı Tarancı Hayatı

 

Cahit Sıtkı Tarancı, 1 ocak 1910’da Diyarbakır’ın Camiikebir mahallesinde doğmuştur. Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır’daki Nümune-i Terakki-i Hamidi Mekteb-i İptidai’de ilköğrenimine başlar ve 1 yıl sonra Mekteb-i Sultani’ye geçer ve ilköğrenimini orada tamamlar. Aile geleneğinden dolayı ortaokulu İstanbul Kadıköy ‘deki Saint-Joseph Lisesinde bitirir. 1928’de Galatasaray Lisesi’ne girer ve orada tanıştığı Ziya Osman Saba ile dostlukları ölümüne kadar sürer. Tarancı Galatasaray Lisesinde o yaştaki birçok genç gibi şiire ilgi göstermeye başlar. İlk şiiri lise son sınıfta iken Muhit dergisinde yayımlanır. Aynı zamanda Servet-i Fünun ve Akademi ve Galatasaray adlı dergilerde de şiirleri yayımlanmaya başlar. Cahit Sıtkı Tarancı Saint Joseph ve Galatasaray Lisesinde öğrendiği Fransızcanın da sayesinde Fransız şairlerini takip etmeye başlar. Galatasaray Lisesinde bulunduğu dönemde bazı Fransız şairlerinin şiirlerini ezbere bilecek kadar kendini onlara yakın görmektedir. 1931’de liseyi bitirip Mektebi Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesine girer. Bu sırada lisede iken başladığı sigara içme alışkanlığına içkinin de eklendiği ve bunun Tarancı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. İkinci senenin sonunda bu okuldan atılır fakat İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine henüz geçmeden ilk şiir kitabı Ömrümde Sükût yayımlanır. Maddi sorunlardan dolayı Sümerbank’a memur olur, bir yandan da Cumhuriyet gazetesinde öyküleri yayımlanmaya başlar. Sümerbank’taki memuriyet hayatını kaldıramayınca Cumhuriyet gazetesine geçer ve orada kendini sevdirir. 1938’de Paris’te Sciences Politiques eğitimi almaya gider ve aynı zamanda Gazete gazetesine hikâye ve öykülerini yollamaya devam eder. Paris’te orada öğrenci olarak bulunan Oktay Rıfat ile tanışıp arkadaş olurlar. Fakat II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Fransa’daki bombalama olayları yüzünden ülkeye döner ve askerlik yapmak için başvurur. Askerliği bittikten sonra İstanbul’a geri döner. Ailesi de bu sırada İstanbul’a yerleşmiştir. Gündüzleri babasının ticaret evinde çalışır geceleri ise ailesinin eve alkollü gelmesinden dolayı sorun çıkarttığı için bir pansiyonda kalır. İçki ile ilgili konulardan dolayı babası ile iyice arası açılır, Ankara’ya gider ve orada Anadolu Ajansında çevirmenlik yapmaya başlar. Bir süre bu işte çalıştıktan sonra yeni kurulan Çalışma Bakanlığı’nda çevirmenliğe atanır. Bir şiir yarışmasında Otuz Beş Yaş adlı şiiriyle birincilik ödülünü kazanır. Bir yandan da çalıştığı bankada âşık olur ve Cavidan Tınaz ile evlenir. Evliliği hayatında mutlu ve huzurlu bir dönem açar ve bu dönem şiirlerine yansır. Fakat 1953 yılının sonlarına doğru hastalık belirtileri ortaya çıkar ve Tarancı’ya tam felç gelir. Hastalığında çok ilerlemeler kaydetmesine ve yürümeye başlamasına rağmen 1956 yılında tedavi için gönderildiği Viyana’da zatülcenpten ölür ve Ankara’da toprağa verilir.

 

 

Sanatı

Cahit Sıtkı Tarancı şiirde estetiğe çok önem vermiştir. Ziya’ya mektuplar adlı kitabında toplanan mektuplarında şiirde estetiğe verdiği önem üzerinde durmuş ve hem kendi hem de Ziya Osman Saba’nın şiirlerini incelemiştir. Birçok öyküsü bulunmaktadır fakat kendisi öyküde estetik üzerinde durmamıştır.

Ş===Şiir üzerine düşünceleri===

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre şiir “Kelimeler ile güzel şekiller kurma sanatıdır.” Şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğü arar. Vezin ve kafiyeden kopmamış ama ölçülü veya serbest her türlü şiirin güzel olabileceğine inanmıştır. Üslubu açık ve sadedir. Onun anlayışında şairin hisleri, fikirleri, dünya görüşü, şahsiyeti, her şeyi şiirde belli olur fakat şiirde duygular fikirler sonra gelir, asıl olan ve önce gelen sözcüktür. Şiirde yararlılığı ve propagandayı aklından geçirmemiştir. O şiirin söz sanatı olduğuna inanan bir sanatçıdır. Çoğu gerçeğe bağlı mecazları derin, şaşırtıcı ve karışık değildir. Zaman zaman bazı sembollere başvurmuştur. Yaşadığı günlerdeki şiir akımlarından etkilenmemiş, sanatta yaşamını ve insanı ön planda tutmuştur. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, ölümün hep üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, kaçış, yaşadığı hayatın buruklukları, çocukluk özlemi gibi konular onun şiirlerine konu olmuştur. Sanat için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. İlk şiirlerinde Fransız ozanlarının etkisi görülür. Şiirin yazıldığı dilde şiir olduğunu çevirilerde şiirin musikisini kaybettiğini savunmuştur. Tarancı şiiri bir anlam ve uyum bileşiği olarak görür. Cahit Sıtkı Tarancı şiirde ayrıntıdan hoşlanmaz genellikle olabildiğince yoğunlaştırma yapılması gerektiğini savunur. Tarancı, sözcüklerin birbiriyle bağlantılarına, özellikle dizede ve şiirdeki yerlerine önem verilmesi görüşündedir.

 

 

Şiirde insan

Tarancı’ya göre insan her şeyin başındadır. İnsanlardan oluşan toplum ile ilgili bir açıklaması olmamasına rağmen bireylerden hareketle topluma uzanmak istediği tahmin edilir. Tarancı Robenson adlı şiirinde bunalım duygusunu betimlemiş ve ne olursa olsun insanın toplumdan soyutlanamayacağını belirtmek istemiştir.

 

Şiirde biçim ve anlam

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre biçim, söylemek istediği şeyin nasıl söylenmesi gerektiğini sezerek, onu öyle söylemektir. Tarancı’nın anlayışında şiir kendisinin istediği biçimi sanatçıya kabul ettirir. Hep aynı biçimler kalıplar içinde kalmak hatalıdır. Tarancı, biçime evet, biçim tutsaklığına hayır der. Tarancı’ya göre şiirde anlam, sesten ayrı olarak düşünülemez.

 

Şiirde ölçü

Tarancı’nın şiir yazmaya başladığı yıllarda aruz vezni bırakılmış, hece yaygınlık kazanmış durumdaydı ve yeni yeni o dönemde özgür koşuk moda olmaya başlamıştı. Tarancı’ya göre sanatçı bu üç ölçüyü de kullanabilir ve kullandığında da öbür ölçülerle yazılmış şiirleri küçük görmemelidir. Kendisinin özgür vezni kullanmasının istediklerini rahat rahat söyleyebilmek için olduğunu vurgulamıştır.

 

 

Şiirde uyak

Uyak baskı makinelerinin sık bulunmadığı dönemlerde şiirleri hatırlanabilir kılmak için kullanılmıştır. Halk şiirlerinde de özellikle son dörtlükte şairin adının kullanılması bu nedenden dolayıdır. Tarancı uyağın şiirde bir güzellik öğesi olarak kullanılmadığı zaman insanın canını sıktığını ve uyağın şiir ortamını harekete geçiren bir güzellik öğesi olması gerektiğini söylüyor.

 

Tarancı’nın konu seçimi

Tarancı’nın ilk şiirlerinde görülen yalnızlık ömrü boyunca onun şiirine sinmiştir. Aile ocağından ayrı İstanbul’da tek başına yaşamanın Tarancı üstünde bıraktığı bir etki olarak bilinen yalnızlık Tarancı’yı içkiye yönlendiren nedenlerden biri olarak düşünülmüştür. İçki sayesinde kendisini mutlu ve neşeli yapan bir dünyaya gittiği düşünülebilir. Fiziksel görünüşünün onun ruhsal yaşamını etkilediği, bu yüzden de yalnızlık duygusunun arttığı söylenebilir. Otuz Beş Yaş şiirinde yalnızlık duygusunun arttığı ve dostlarının yavaş yavaş yaşamdan göçmelerinin de onu etkilediği görülür. Yalnızlık duygusu içinde zamanın geçmediğinden yakınır fakat yinede kaderini kabul eder ve yalnızlık içinde geçse de yaşamın yaşam olduğunu ve herkesin aslında yalnız olduğunu savunur. Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde bu dünyada yaşam bilincine varınca, yaşam ve ölüm iki önemli konu haline gelir. Tarancı ölümü birçok benzetmeyle şiirde işlemiştir, zaman zaman ölümü doğal bir son olarak zaman zaman da ölüm korkusunu belirterek bu konuyu işlemiştir. Tarancı’nın yaşama sevinci konulu şiirleri, ölüm korkusunu yenme isteğinden dolayı işlenmiş gibi görülür. Ölüm düşüncesinin hemen ardından yaşamın güzellikleriyle ilgili benzetmeler ve semboller ortaya koyar. Yaşama sevincini açıklayan aşk duygusu da Tarancı’nın şiirlerinde önemli yer tutan konulardan biridir. Ayrıca Tarancı’nın şiirlerinde, yaşamında önemli yer tutan içki, içki âlemleri, içki evler, çilingir sofraları da önemli konular arasındadır. Sık sık rastlanan bir diğer ana konu ise anılar ve geçmiştir, çünkü Tarancı şiirlerinde çocukluğundan ve geçmişinden çok etkilenmiştir. Dönemlere bağlı olarak bazı olaylar Tarancı’yı çok etkilemiş şiirlerine de konu olmuştur. Bu konulardan bazıları: yurt, Mehmetçik, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, ulusal marştır.

 

 

Tarancı’nın hikâyeciliği

Cahit Sıtkı hikâye yazdığı yıllarda hikâyeciliğimiz, Altın Çağ’ını yaşıyordu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerinin şiirleri kadar önem taşımamasını üç nedeni vardır. İlki Sabahattin Ali ve Sait Faik hikâyede ne ise Cahit Sıtkı’nın da şiirde o olmasıdır. İkincisi, şiirleri çok ünlenmiş bir ozanın hikâyeleri üzerinde fazla durulmayışıdır. Son neden ise Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerini birazda gazetenin isteğine göre ve geçim kaynağı olarak yazmasıdır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyeleri savaşın etkisiyle umutları sarsılan, en küçük insansal ilişkileri bile mutlukla özdeşleştiren insanımızın duygusal ortamını yansıtır. Hikâyeleri aynı zamanda ruhsal yönden çektiği acılara tepkidir, mutluluk adına neyi yaşamamışsa bunları hikâyesine yerleştirmiştir. Aşkta başarısızlıklar, meyhane köşelerinde, bekâr odalarında geçen üzüntülü gün ve geceler, acılar sıkıntılar, tüm keder ve sevinçlerini içinde saklayan kapalı mizacı ve daha güzel ve daha uzun boylu olmanın derin isteği içerisinde kendini şiire veriyor. Fakat şiirlerindeki bu ortam hikâyelerine yansımıyor. Hikâye Tarancı’da yaşama bağlayıcı bir öğedir. Hatta yaşamın vermediklerini kendisi, yarattığı hikâye dünyasında yaşar. Kişi betimlemelerindeki ustalık, olayları yoğun bir duygusallık içinde yaşam, Tarancı’nın hikâyesini belirleyen önemli niteliklerdendir. Mavromatis Efendi hikâyesi Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanınca Hüseyin Rahmi’nin ilgisini çekmiştir. Öyle ki Hüseyin Rahmi Gürpınar eski devir meyhane ve garsonlarını bu kadar genç biri (o zaman 25 yaşındaymış) bu kadar güzel bu kadar canlı tasvir edemez demiştir. Tarancı bu hikâyesinde toplumsal bir değişim üzerinde durmaktadır. Hikâyede insanın nasıl değiştiğinin duygusal yönü belirgindir. Hikâyede insanın değişmesi kendi kendine yabancılaşması, dünyaya yabancılaşması demektir. Bu yönden şiirlerindeki gibi umutsuzluğun yarattığı düş kırıklığı hikâyede görülmektedir. Kökeninde yabancılaşmanın vurgulandığı toplumsal eleştiri açısından bakılırsa Cahit Sıtkı Tarancı hep yitip giden insanın özlemini duymuştur. Bunun en somut kanıtı Abbas hikâyesidir. Abbas özrü olan, bu yüzden emir eri olarak görev yapan bir askerdir. Ama içtenliği, tüm erdemleri, insancıllığının en yüce anlamını kişiliğinde taşır; Cahit Sıtkı için umuttur, yaşamdır, mutluluktur, var oluşunun bilincinde olmaktır.

• Bireyden, aynadaki görüntüsünden yola çıkarak ölüm ve fanilik konularına değinmiştir. Genele gitmiştir.

• Bu şiir ömrün yarısına varmanın bilincine ermiş bir insanın, ölümden duyabileceği ürpertiyi dile getirmiştir. Buna rağmen şair ölümün herkesin başında olduğunu düşünerek avunmaktadır: “Neylersin ölüm herkesin başında”.

• “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek kendisini İtalyan şair Dante’ye benzetmiştir. Dante ile Tarancı’nın bu konudaki benzerliği ise iki şairinde ölüm konusunu işlemeleri ve yapıtlarında ölümden bahsetmeleridir.

Cahit Sıtkı ölümü ızdırap duyarak karşılar fakat metafizik duygulara kaçmaz. Bunun sebebi ise laiklik düşüncesinden dolayı başka konulara çekmez.

Cahit Sıtkı sosyal konularla ilgilenmez.

• Şiirde sade, yalın, basit, halk deyişlerine yer verilmiştir. Şiirde geçen deyimler: “gözünün yaşına bakmadan gider”, “şakaklarıma kar mı yağdı ne var?”, “gözler altındaki mor halkalar”.

• Gerçeklerden ayrılıp hayal dünyasına . Şair yaşadığı ana çok bağlı ve o andan kopmuyor.

• Bu şiire hâkim olan zaman şimdiki zamandır. Otuz beş yaşına gelmiş bir insanın geçmiş ve geleceğine bakışı vardır.

• Şiir otuz beş mısradan oluşmuştur.(5×7)

• 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. abab sarmal uyak örgüsü kullanılmıştır.

&#124

 

Almanya'nın Siyasi Birliği ve Sanayileşme Süreci

ALMANYA’NIN SİYASİ BİRLİĞİNİ TAMAMLAMASI VE ALMANYA’NIN SANAYİLEŞME SÜRECİ

17.ve 18. Yüzyıllarda Almanya’nın Ekonomik Durumu:

30 yıl savaşlarından sonra Almanya ekonomik hayatı, modern anlamda ,tek bir halk iktisadı değildi. Parçalanma ve zayıflık, kolonilerin kazanılmasını imkansız kıldı.Deniz ticareti sınır- alıydı.Hamburg Borsası 1568’de,Hamburg Bankası ise 1619’da kuruldu.Alman ihracatının ağırlık noktasını,tarım ve maden ürünleri oluşturuyordu.İthalat fazlaydı ve bilhassa ülkede çeşitli değerde paralar bulunduğu için para krizleri görüldü ve ekonomiyi sarstı.

Yeniçağda Almanya Hürriyet ve Birlik için çabalıyordu:

Almanya 1815’de iktisadi bakımdan diğer ülkelerden çok geride bulunuyordu ve uzun savaş- lardan çok zarar görmüştü.Hala ortaçağ şehir ekonomisi hakimdi.Nüfus 25 milyondu ve bü- yük kısmı tarımla uğraşıyordu.(Yaklaşık %80) Almanya her şeyden evvel,bir tarım devletidir. Köylülerin mevkii önemli şekilde iyileştirildi. Fakat Doğu Almanya da oldukça güçlüklerle karşılaştı. Mülk sahipleri, ucuz iş gücünü kaybetmek istemiyorlardı. Bizzat mülk sahibi serbest köylülerin sayısı sabit kaldı.

Tarımda teknik yenilikler ve ürün artışı yavaş yavaş görüldü. Alman Birliğinin 38 gümrük sınırının varlığı, değişik ölçü, ağırlık ve paraları sebebiyle, ticaret ve ulaşım durumu elverişli değildi.1816/17 de meydana gelen açlık nedeniyle, birçok Alman, daha iyi yaşam koşulları elde edebilmek üzere Amerika’ ya göç etti.

Ekonomik Birlikte ilk cesur adımı, Tübingen’de profesör olan Friedrich List, 1819’ da “Verein Zur Beförderung Des Deutschen Handels Und Gewerbes” adlı eserini yayımlayarak, attı. Eserinde, Almanya’da dahili gümrüklerin kaldırılmasını ve tekbir gümrük oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Fakat kendisi demogog olarak suçlandı, ülkeyi terkezorlandı ve Amerika’ya göç etti. Fakat fikirleri etkilioldu,1819’da Prusya Dahili Gümrükleri kaldırıldı ve tekbir iktisadi saha oluşturuldu. Kanlı savaşlardan sonra (1828 -1834) Alman Gümrük Birliği ortaya çıktı:1 Ocak 1934’de,ekseri Alman dahili gümrükleri kalktı ve sadece sınırlarda,birleşik gümrük alanının gümrük resimleri geçerli oldu. Fr. List,Almanya2da merkezi Leipzig olmak üzere tekbir demiryolu-ulaşım şebekesinin gerçekleştirilmesinin lüzum ve önemine inanarak Almanya’ya bir plan yolluyor.Almanya’da ilk demiryolu Nürnberg’den Fürth’e inşa olunuyor. Buharlı gemi nakliyatı ise,1825’te Rhein’de faaliyete geçiyor ve gelişiyor.

Almanya’nın endüstri mallarından kurtulması için,endüstrileşmesi gerekiyordu.Yiyecek maddeleri,tarımsal maddelerin ihtiyaca cevap vermesi ve iç pazarda yer bulması gerekiyordu.Fr. List’in,1841’de yazdığı “Das Nationale System Der Politischen Ökonomic adlı kitabında endüstrinin gerçekleşmesi için çare olarak himayeli gümrük tavsiye ediyordu. Fakat”Bir ulus için egemenlik,zenginlikten daha önemlidir.” Düşüncesi o zamanlar anlaşılamamıştı.

Asrın 30.-40. yıllarından sonra Almanya’da teşebbüs fikri uyandı.Büyük bir endüstri oluştu ve halkın hayat seviyesinin yükselmesinde yeni bir kaynak oldu.Dış ülkeye bağlılığı ortadan kaldırdığı gibi,dünya pazarında söz sahibi oldular.

Yeni keşifler ve zengin kömür yatakları Alman endüstri,ticaret ve ulaşımında çok yararlı oldu.Böylece Almanya’da “Kömür ve Demir Asrı” başladı. Almanya’da kimyager Justus Liebig tarafından önemi keşfedilen suni gübrenin tarımda kullanılmasıyla ürürn miktarının arttırılmasına çalışılıyor.Almanya hala tahıl ihraç edebiliyor ve köylünün durumu önemli bir kalkınma gösteriyor.Bilhassa Revolüsyondan sonra küçük köylüler şahsi toprak sahibi oluyorlar. 1811’desan’at alanındaki hürriyetten itibaren,san’at serbestçe gelişiyor.Bu alandaki en mühim düşmanı buhar makinaları oluyor.Birçok sanatkar fabrikalarda iş bulmak zorunda kalıtor.Tekniğin ilerlemesi ile yeni san‘at dalları ortaya çıkıyor.Makine yapımcıları,Mekanikler,Elektronikler…. gibi Aynı zamanda Almanya’nın endüstri devleti olarak gelişmesi başlıyor. Büyük teşebbüsler,büyük kapitale ihtiyaç gösteriyor ve artan kapital ihtiyaçları nedeniyle Bankacılık gelişti ve Anonim Şirketler kuruldu. İlk defa Kartel’ler meydana getirildi.Modern büyük bankaların esas faaliyetleri olarak değerli kağıt,yahut Effektenhaldel 8tahvil alım-satımı) ve Kreditgeschaefte (kredi) ortaya çıktı.

Endüstriel gelişme ile birlikte ticaret ve ulaşımda kuvvetle kalkındı.Deniz aşırı faaliyetler gelişti;yeni demiryolları dahili nakliyatı sağladı.Fransa ile 1862,Belçika ile 1863’de,İngiltere ve İtalya ile de 1869’da ticaret anlişmaları imzalandı.Werner von Siemens tarafından 1847’de telgraf kablosu ve 1857’de de dinamo makinası bulundu.Philip Reiss tarafından 1860’da telefon bulundu.Robert Mayer Helmholtz enerjjinin muhafazası kanunu buldu.1848’de Siemens tarafından ilk defa Berlin’den Frankfurt’a telgraf hattı çekildi 1871’de Prusya Kralı 1.Wilhelm ,Versay’da Alman Kayzeri olarak imparatorluk tacını giydikten sonra Almanya’nın siyasi birliği ile birlikte iktisadi birliğinin de tam manasıyla oluşması için çalıştı.Ölçü,ağırlık,para birliğini sağladı,ve o zamana kadar gümüş esası yürütülürken,imparatorlık altın esasını benimsedi. Prusya Bankasının yerini Reichs Bankası aldı.1851’de Diskonto:Gesellischaft ,1854’de Darmstadtler,1870’de Deutschen ve 1872’de Dresdner Bank kuruldu.

1890’da 50 milyon olan Almanya ,1914’de 68 milyonu buldu.Milli gelir tahminleri 1895’te 25 milyardan1913’de 40 milyar marka yükseldi.Milli servet ise aynı zaman içinde 200’den 300 milyara yükseldi.

Artan ihtiyaçlar,ham maddeler,yiyecek ve keyif maddeleri ithalat ile karşılanabildi.Alman üretiminde artan ihracatı ve halkekonomisini büyük ölçüde etkiledi.Böylece Almanya içinde,devlet iktisadiyatından dünya iktisadiyatına geçiş (yükselen hayat seviyesi) ve ondan pay alma ve rekabet kendini gösterdi.

Bismarck’ın vaadettiği gümrük kanunları himayesinde ,tarımda önemli gelişmeler sağladı.Tarım alanı genişledi.Tarımsal ürün miktarı ve sığır mevcudu arttı.Fakat dünya pazarının baskısı altında ,düşen tahıl fiyatları,daha sonraları tarımı yeniden güç duruma düşürdü.Nihayet,1902’de gümrük tarifesi sayesinde en önemli tahıl türlerinin gümrükleri yeniden yükseltildi.Fakat Almanya’nın tarım alanı fazla nüfusun beslenmesi için yetmiyordu.Bundan dolayı,daha iyi yaşama koşulları bulmak amacıyla,birçok köylü şehirlere akın etti.Böylece tarımda iş gücü azalması oldu,ve yabancı işçiler ve tarım makineleri kullanıldı.1895’de bütün nüfusun %35.8’i tarımla ilgilenirken,bu oran 1907’de %28.6 ‘yı buldu.Artan nüfusun talep ettiği iş ve ekmeğin her ikisini de endüstri sağladı. Endüstrinin gelişmesi,insanın gittikçe daha fazla miktarda tabiat kuvvetlerini yenmesini mümkün kıldı.İnsan ve onun çalışma gücünün yanı başında onun bilimsel düşüncesi ,yer altı zenginliklerinden faydalanması,kuvvetli bir endüstriel gelişme için ikinci bir ön şart olarak görüldü.Kömür ve demir, makine hayatı için en önemli ham maddeyi teşkil ediyordu.Bunlar ise Almanya’da büyük ölçüde mevcuttu.

Savaştan önce Almanya ,İngiltere ile eşit miktarda kömüre ve hemen hemen 2 katı ham demir miktarına sahip bulunuyordu.Essen ‘de Krupp firması en büyük dökümhaneyi kurmuştu ve burada yaklaşık 70.000 işçi çalışıyordu.

Makine endüstrisinde Almanya 1. sırada yer alıyordu.Savaştan önce bunların ihracatı ithalatından 8 misli fazlaydı.Bunları dokuma endüstrisi izliyordu.3. sırada kimyevi maddeler,boya endüstrisi geliyordu.Dünya ihtiyacının 4/5 ‘ünü karşılıyordu. Buharın yanısıra ,elektrik,gittikçe artan miktarda iş ve ulaşım makinelerinde kullanılıyordu.Dinamo makineleriyle elde edilen elektrik, uzak mesafelere gönderilmekte,su kuvvetinden elektrik üretiminde faydalanılmakta,daha sonra ışık kaynağı olarakta (1879’da Edison’un lambası) kullanılmaktaydı.Elektrik endüstrisi,Alman Ekonomisinde önemli yer tutmaktaydı.

Yaklaşık ,fabrikaların üreettiği malların 4/5’ü Almanya’da sürüm sağlıyordu,geri kalanın dış pazarda satılması gerekiyordu.Aynı zamanda dış pazarın ham madde ve besin maddesine duyulan ihtiyaçta artıyordu.Alman tüccarları dünya pazarlarında o güne kadar yalnız kalmış olan İngiliz satıcıların kuvvetli rekabeti ile karşılaşıyordu.İngiliz idaresinin Alman malları için koyduğu “Made in Germany” mecburiyetine rağmen,bizzat İngiltere!de bile Alman malları Pazar buluyordu.Ucuz ve iyi olan Alman malları iyi itibar görüyordu.Savaştan önce Alman genel ticareti (ithalat-ihracat) dünyada ikinci sırada yer alıyordu,ve hemen hemen İngiltereye yaklaşıyordu.Buna karşılık,ticari bilanço pasiftir.Yani,ithalat ihracattan fazladır. Ulaşımda da gelişmeler oldu.Birçok yeni yol ve kanallar inşa edildi.Duisburg,Avrupanın en büyük iç limanı olarak gelişti. Su yollarının yanısıra ,Almanya kıtanın en büyük demiryolu,posta,telgraf şebekesine de sahip oldu. Patlarlı motorların keşfi (1883’de Daimler) önemli degişikliklere neden oldu.Sonra benzin motorları geliştirildi.Otomobiller,uçaklar,hava gemileri,motorbotlar….bulundu ve kullanılmaya başlandı.

Deniz ulaşımında Almanya 1890’dan beri kendi şahsi ticaret gemilerini inşa etmekte ve savaştan önce büyük gemi şirketlerine sahip bulunmaktadır.Yolcu nakliyatı için gemi inşa etmekte ve dünyanın ikinci büyük ticaret filosuna sahip bulunmaktadır.Hamburg Limanı Avrupanın en büyük deniz limanı;Broven’de Almanya’nın en önemli ithalat limanı oldu. Deniz ulaşımını sadece Almanya limanları arasında değil,aynı zamanda yabancı limanlar arasında da gelişti.

Almanya’da 1873-79 döneminin karakteristiği ,fazla üretim,düşen fiyatlar,karın azalması ve işsizliktir.Ekonomik krizlerin meydana getirdiğibu kötü duruma çare bulmak üzere,Bismarck tedbir almış ve koruma gümrükleri kurmuştur.Demir,odun,tahıl,sığır,kahve,çay,şarap ve tütüne yüksek vergi uygulamıştır.Böylace Bismarck,tarım ve endüstrinin lehine ulusal ekonomi politikası uygulamış olmaktadır.

Böylece devletin kuruluşundan beri en mükemmel şekilde tarım devletinden endüstri devletine doğru geçiş gerçekleştiriliyor ve sanayi malları ve kapital ihracatına karşılık, ham madde ve besin ithalatı yapılıyor.Hamburg ve Bremen dış ticarette rol oynayan en önemli iki liman haline geliyor. Alman kolonileri ,anavatandan 5 kat daha büyüktür ve 11 milyon nüfusludur.Yün,pamuk,kahve ve yağlar ….gibi koloni ürünleri elde edilmektedir.Aynı zamanda Alman mallarına Pazar sahası olarak önem taşımaktadır.Almanya’nın 19. yüzyıldaki en büyük devlet adamı olan Bismarck’ın 1898’de 83 yaşında ölümü ile Alman halkı,devletinin kurucusunu ve führerini kaybetmiştir. Napolyon savaşlarından sonra Almanya’da 1833’de Gümrük Birliği’ni kurmak suretiyle,Prusya ,iktisadi bakımdan öncülüğü ele alıyor.

İKTİSADİ EMPERYALİZM:

Hohenzollern imparatorların hakimiyeti altında Almanya’nın ilk devrinde, liberal ekonomi politikası uygulandı.1878’den beri ise Bismarck, iktisadi politikasını,Alman çalışma ve sosyal gayelerinin korunması sayesinde yönetti.Almanya 1895’den beri İngiltere ile kuvvetli ticari rekabet mücadelesine girişti.Alman kalkınması dışarıda tehlike ve hücum olarak kabul edildi.Alman endüstrisi”Dumping” metodu uyguladı ve dış ülkelere,üretim fiyatlarından aşağıya verdi.Alman Bankası Türkiye üzerinden geçen bir “Bağdat Hattı” projesini finanse etti.

ALMAN SAVAŞ EKONOMİSİ:

Birinci Dünya Savaşı Almanya’yı ,iktisadi bakımdan tamamen hazırlıksız yakaladı.1915 Şubatı’ndan itibaren Ekmek vesikaya tabi tutuldu.Diğer yiyecek maddeleri de aynı surette işlem gördü. Silahlar için gerekli ham maddeler ve hemen diğer endüstri mamülleri ,devlet tarafından kurulan savaş şirketleri tarafından temin olundu. Açlıktan yarım milyondan fazla insan telef oldu.Fiyatlar mütemadiyen yükseldi.Kara borsa aldı yürüdü.Savaş sırasında Alman markının dış ülkelerdeki değeri düşmeye başladı.

Yazan: Mine KALAY

20111451 – İktisat 01

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz.

Türk Sosyoloji Tarihi

TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ

 

ANKARA EKOLÜ

 

Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.

 

Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra   oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.

 

Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.

 

Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’

 

Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık  bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır.  Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.

 

Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.

 

Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;

          Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.

          Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.

 

Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır. 

 

Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları  ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.

 

Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir.  Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.

 

Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:

          Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.

          Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında  ihtisaslaşma yoktur.

 

Köylerin iktisadi yapısı akrabalık  ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;

          Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı

          Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı

          Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı

          Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.

 

 


 

 

İSTANBUL EKOLÜ

 

Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.

 

Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi  hatırlatmadan geçemez.

 

Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.

 

Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.

 

Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.

 

İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi  gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.

 

Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.

 

Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.

 

İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.

 

Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.

 

İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:

          Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.

          Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.

          Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.

          Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.

 

İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI

 

Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.

a)    Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler

b)    Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.

 

Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.

 

Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.

 

İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.

 

İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.

 

Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.

 

GENEL DEŞERLENDİRME

 

1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.

 

Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin  ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.

 

İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.

 

Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi  Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.

 

Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.

 

Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.

 

Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.

 

Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.

 

Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.

 

İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.

 

İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.

 

İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:

 

          İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.

          İki ekolde demokrasiye inanırlar.

          Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.

          Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.

          Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.

 

ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEŞİMİZ SONUÇLAR.

 

          Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.

   &n

Turistik Değerler

1.TÜRKİYENİN TURİSTİK DEğERLERİ

Turistlerin seyahatleri sırasında görmek istedikleri varlıklara turistik değerler adı verilir. Ülkemizdeki turistik değerleri, tabii ve tarihi değerler olarak iki gruba ayırmak mümkündür.

A.TABİİ DEğERLER

Tabiatta kendiliğinden oluşmuş güzelliklere tabii değerler denir.Tabii değerleri özelliklerine göre çeşitli şekillerde gruplandırabiliriz.

1.Tabii Harikalar

Görünüşleri ve özellikleriyle insanlarda hayranlık uyandıran,benzeri bulunmayan,tabiatta kendiliğinden oluşmuş güzelliklerdir.Ülkemizdeki tabii harikalardan bazıları şunlardır:

– Pamukkale(Denizli)

şifalı suları,bembeyaz travertenleri,tarihi eserleri ile dünyada benzeri bulunmayan turistik bir yöremizdir.Pamukkale bu özellikleri sebebiyle bir tabiat harikasıdır.Dünyadaki tüm turistlerin ilgisini çekmektedir.Özelliklerinin bozulmaması için devlet tarafından koruma altına alınmıştır.

-Peribacaları(Nevşehir)

Peribacaları Göreme vadisinde bulunmaktadır.Tabiat olaylarının zamanla kayaları aşındırmasıyla oluşturduğu bacaya benzeyen şekillere peribacası denir.Peribacaları,dünyada benzeri bulunmayan büyüleyici güzelliği sebebiyle bir tabiat harikasıdır.

2.Turizme Elverişli Mağaralar

Mağara kayalıklarda doğal olaylarla açılan, insan veya hayvanlarca barınak olarak kullanılabilen çukur ve boşluklardır.Ülkemizdeki önemli mağaralardan bazıları şunlardır:

-Damlataş Mağarası(Antalya)

-İnsuyu Mağarası(Burdur)

3.Obruklar

Obruk; tabiat olaylarıyla taşların bulunduğu yerlerde taşların erimesiyle oluşan,ağzı açık,derin,doğal oyuklardır.Ülkemize her yıl çok sayıda turist çeken obruklardan birisi Mersin’deki Cennet Cehennem obruklarıdır.

4.Şelaleler

Yüksek bir yerden sürekli bir hızla düşen akarsu kütlesine şelale denir.Ülkemizdeki önemli şelalelerden bazıları şunlardır:

-Tortum(Erzurum)

-Manavgat,Düden(Antalya)

5.şifalı Sular

Şifalı sular çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılır.Ülkemize gelen turistler,tedavi olmak amacıyla şifalı suların bulunduğu yörelere gitmektedirler.

a.Kaplıcalar

Kaplıca,şifalı su kaynaklarının tedavide kullanılması amacıyla banyo yapmak için kurulmuş tesislerdir.Ülkemiz, kaplıcalar açısından çok zengin bir ülkedir.Bu kaplıcalardan bazıları şunlardır:

-Çekirge(Bursa)

-Yalova

-Hamamözü(Amasya)

-Gazlıgöl,Sandıklı(Afyon)

-Gönen(Balıkesir)

-Çeşme,Agememnon(İzmir)

b.Ilıcalar

Ilıca, Toprak altından çıkan şifalı su kaynağıdır.Bu suların bir kısmı banyo yapılarak, bir kısmı içerek kullanılmaktadır.Urla(İzmir) ve Ayaş(Ankara) ülkemizdeki önemli ılıcalardandır.

6.Kış Turizmine Elverişli Dağlar

-Uludağ(Bursa)

-Palandöken(Erzurum)

-Erciyes(Kayseri)

7.Milli Parklar

Milli park; herhangi bir ülkede ve dünyada az bulunan tabii ve tarihi değerlerin korunduğu yerdir.Çok geniş arazi parçalarından oluşur.Milli parkların başlıca özellikleri şunlardır:

*İnsanlar tarafından yapılması mümkün olmayan doğal harikalar korunur.Örneğin; manzara,bitki örtüsü,şelale gibi tabii harikalar koruma altına alınır.

*Vahşi ve yabani hayvanlar,kuşlar,ağaçlar,bitki örtüsü üretilir veya çoğaltılır.

*Tarihi eserler muhafaza edilir.

*İnsanlara dinlenme ve eğlenme imkanı sağlanır.

Türkiye’deki Olimpos Beydağları Milli Parkı, Nemrut Dağı Milli Parkı,Köprülü Kanyon Milli Parkı ve diğerleri tüm turistlerin ilgisini çekmektedir.

B.TARİHİ DEĞERLER

Tarihi değerler, insanlar tarafından geçmiş dönemlerde yapılmış tarihi eserler,anıtlar ve müzelerde sergilenen eserlerdir.

1.Tarihi Eserler

a.Höyükler(Eski Yerleşim Yerleri)

Tarih boyunca çeşitli sebeplerle yıkılmış bulunan yerleşim bölgelerindeki yıkıntılar üst üste birikir.Zamanla bu yıkıntılara ait yapı kalıntılarının üzeri toprakla örtülür.Geçmiş dönemlerdeki yıkıntılara ait yapı kalıntılarının bulunduğu yerlere höyük adı verilir.Ülkemizde bulunan höyüklerden bazıları şunlardır:

-Karain(Antalya)

-Truva(Çanakkale)

-Boğazhöyük(Çorum)

-Gordion(Ankara)

b.Antik Şehirler

Antik şehir, ilk çağ dönemlerine ait şehirleri ifade eder.Antik şehirler höyüklerden daha büyük yerleşim merkezleridir.Ülkemizde; Ege ve Akdeniz bölgelerinde bulunan antik şehirler dünyaca ünlüdür.Bu antik şehirlerden bazıları şunlardır:

-Efes(İzmir)

-Sardes(Manisa)

-Afrodisias(Aydın)

-Side,Perge,Aspendos(Antalya)

c.Ünlü Camiler,Medreseler,Çeşmeler,Saraylar

-Eşrefoğlu Camii(Beyşehir)

-Ulu Cami(Divriği)

-Ulu Cami(Bursa)

-Yeşil Cami(Bursa)

-Selimiye Camii(Edirne)

-Selimiye Camii(İstanbul)

-Sultan Ahmet Camii(İstanbul)

-Çifte Minareli Medrese(Sivas)

-Çifte Minareli Medrese(Erzurum)

-İnce Minareli Medrese(Konya)

-Karatay Medresesi(Konya)

-lll.Ahmet Çeşmesi(İstanbul)

-Topkapı Sarayı(İstanbul)

-Dolmabahçe Sarayı(İstanbul)

2.Anıtlar

Anıt, önemli kişilerin veya olayların gelecek kuşaklar tarafından anılması için yapılmış eserlerdir.Türklere ait önemli anıtlardan bazıları şunlardır:

-Çanakkale Şehitleri anıtı

-Tayyare Şehitleri anıtı

-Anıtkabir

3.Müzeler

Bilim ve sanat eserlerinin korunduğu ve sergilendiği yapılara ve alanlara müze adı verilir.

a.Arkeoloji Müzesi:İlk çağ medeniyetleri,Roma İmparatorluğu ve Bizans dönemi eserlerinin sergilendiği alanlardır.

b.Etnografya Müzesi:Anadolu beylikleri,Büyük Selçuklu İmparatorluğu,Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu dönemine Ait eserlerin sergilendiği alanlardır.

2.ESKİ ESERLERİN, ANITLARIN KORUNMASI

Türkiye eski eserler ve anıtlar açısından dünyanın en zengin ülkelerindendir.Eski eserlerin ve anıtların korunması için aşağıdakiler yapılmalıdır:

-Yeni kazılar yapılarak tarihi eserler bulunmalı ve koruma altına alınmalıdır.

-Eski eserlerin bakım ve onarımı yapılarak yıpranması önlenmelidir.-

-Eski eser kaçakçılığı önlenmelidir.

-Yurtdışına kaçırılan eski eserlerin iade edilmesi sağlanmalıdır.

3.GEZİ DÜZENLEME

A)Turistik Gezi Çeşitleri

İnsanların gezmek,dinlenmek,yeni yerler görmek amacıyla yaptıkları geçici seyahatlere gezi veya tur denir.Turistik gezi çeşitleri coğrafi açıdan 3 gruba ayrılır:

a.Şehir ve Yöre Turları

İnsanların yaşadıkları şehirdeki herhangi bir yere yaptıkları gezilere şehir ve yöre turu adı verilir.

b.Yurtiçi Turları

Kişilerin yaşadıkları ülkedeki turistik yerlere yaptıkları gezilere yurtiçi turu adı verilir.

c.Yurtdışı Turları

Yaşanılan ülke dışına yapılan gezilere yurtdışı turu adı verilir.

B)Gezi Öncesi Hazırlıklar

1.Gezi Planının Yapılması

-Gezi Yerinin Seçimi

-Gezi Müddetinin Tespiti

-Konaklanma,Dinlenme,Alışveriş Yerlerinin ve Müddetlerinin Tespiti

2.Gezi Maliyeti

Ulaşım + Konaklama + Yeme-içme + Diğer giderler = Grup Maliyeti

Grup Maliyeti /Geziye Katılan Kişi Sayısı                    =Kişi başına düşen maliyet

C)Gezi ile İlgili Ferdi Hazırlık

1.Yurtdışı Geziler

Vize Yaptırma:Bir ülkenin,yurt dışından gelecek kişilere ülkeye giriş izni vermesine vize denir.Vize işlemi yurtdışına çıkacak kişinin pasaportundaki ilgili sayfaya işlenerek gerçekleştirilir.Vize isteyen ülkelere,vize almadan giriş yapılamaz.

Pasaport Çıkarma:Pasaport, yabancı bir ülkeye gitmek için, yaşanılan ülkenin yetkili emniyet müdürlüklerinden alınan defter şeklinde resimli izin belgesidir.Pasaport almayan kişi yurtdışına çıkamaz.

İNSANIN EKONOMİK FAALİYETLERİ

1.İNSANIN ÜRETİM FAALİYETLERİ

Mal ve hizmetlerin fayda ve kıymetlerini arttıran faaliyetlere üretim denir.Üretilen mal ve hizmetler, insanların ihtiyaçlarını karşılar.Üretimin esas amacı, insan ihtiyaçlarının giderilmesidir.Üretim faaliyetinde ya yeni bir mal üretilir ya da mevcut malın görünüşü,şekli,rengi vb. değiştirilir.

Üretim, üç temel sektör tarafından gerçekleştirilir:

1.Tarım sektörü:Tarım ürünlerinin (bitli,hayvancılık,balıkçılık,ormancılık vb.) yetiştirildiği sektördür.

2.Endüstri (Sanayi) sektörü:Teknik araç ve gereçler kullanılarak, tarımsal ürünler dışındaki ürünlerin üretildiği sektördür.

3.Hizmet sektörü:İnsan ihtiyaçlarını gideren hizmetlerin üretildiği sektördür.Haberleşme,ulaşım,eğitim,bankacılık vb.

ÜRETİM FAKTÖRLERİ

Tabiat(Doğa):Üzerinde üretimin yapıldığı toprak parçası,yeraltındaki madenler,su kaynakları,hava tabiatı oluşturur.

Emek:Üretimde kullanılan insan gücüdür.

3.Sermaye:Üretimde kullanılan makine,alet,teçhizat vb. değerlerdir.

4.Müteşebbis(Girişimci):Diğer üretim faktörlerini bir araya getirerek üretimi gerçekleştiren kişidir.

HAYAT İÇİN ZORUNLU İLK MADDELERİN ELDE EDİLMESİ YOLLARI

1.Hammaddeler:Tabiattan elde edildiği, işlenmemiş durumdaki maddelerdir.Pamuk,buğday,ham petrol vb.

2.Yarı Mamuller:Hammaddelerin işlenmesinden meydana gelen maddelerdir.Yarı mamuller doğrudan doğruya kullanılmaya elverişli değildir.Yarı mamuller mamullerin üretiminde kullanılırlar.Un,kumaş,iplik vb.

3.Mamuller:Doğrudan doğruya kullanılabilir durumdaki maddelerdir.Ekmek,elbise,televizyon vb.

2.TOPLUMLARIN GENEL EKONOMİK YAPISI

Tarıma Dayalı Toplumlar:Nüfusunun büyük bir bölümü, geçimini tarım ürünlerinin yetiştirilmesinden sağlayan toplumlardır.Tarım toplumları, doğrudan tüketilen bitkisel ve hayvansal ürünler ya da endüstriyel hammadde üretirler.İlkel araçlarla tarım yapan toplumlarda üretim ve gelir düzeyi oldukça düşüktür.Tarım toplumları ürettikleriyle ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamazlar.Ülke nüfusunun büyük bir bölümü kırsal kesimde yaşamaktadır.

Endüstri Toplumları:Nüfuslarının büyük bir bölümünün geçimini sanayi ürünleri üretiminden sağlayan toplumlardır.Endüstriyel Toplumlarda gelir düzeyi yüksek olduğundan, kişiler teknolojinin kolaylıklarından daha çok yararlanırlar.Ülke nüfusunun büyük bir bölümü kentlerde yaşamaktadır.Endüstri toplumlarımda insan gücünün yerini, büyük ölçüde makine gücü almıştır.

TARIMDAN ENDÜSTRİLEŞMEYE GEÇİŞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

-Tarım toplumlarındaki hızlı nüfus artışı

-Teknolojik gelişmeler

-Yeni ihtiyaçların ortaya çıkması

DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE GENEL EKONOMİK DURUM

Dünya ülkeleri, gelişme derecelerine göre 3 gruba ayrılır:

1.Az gelişmiş ülkeler:Ekonomik yönden fakir ülkelerdir.Bu ülkelerde yaşayan insanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmektedirler.Bu grupta açlıkla mücadele eden ülkeler ilk sıralarda yer alır.

2.Gelişmekte olan ülkeler:Zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilen ancak refah seviyeleri gelişmiş ülkeler düzeyinde olan ülkelerdir.Bu ülkelerin üretimleri gittikçe artmaktadır.

3.Gelişmiş ülkeler:Ekonomik yönden kuvvetli, ihtiyaçlarının büyük çoğunluğunu karşılayabilen ülkelerdir.

ENDÜSTRİYEL GELİŞMENİN DOĞURDUĞU PROBLEMLER

Sanayi,yer altı ve yerüstü kaynakları giderek azalmaktadır.

-Ülkeler arasındaki gelişme farklılıkları artmaktadır.

-Çevre kirliliği ile insan sağlığı olumsuz yönde etkilenmektedir.

-Teknolojik gelişmeler sonucu işsizlik artmaktadır.

-Kırsal kesimden kentlere yoğun göç sonucu çarpık kentleşme ortaya çıkmaktadır.

3.İŞ ORGANİZASYONU

İş bölümü,bir işin çeşitli işlemlere ayrılarak,işin değişik kimseler tarafından yapılmasıdır.İş bölümü.insanların toplu halde yaşamaya başlamaları ortaya çıkmıştır.Sanayileşme ile birlikte iş bölümü gelişmiştir.Günümüzde teknolojik gelişmeler,özel bilgi isteyen yeni işlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Organizasyon,işletmenin faaliyetlerini sürdürmesi için insan,makine,techizat vb. işe koşulmasıdır.

Mekanizasyon,üretimde insan ve hayvan gücü yerine mekanik güçle çalışan makinelerin kullanılmasıdır.

Otomasyon,makinelerin insanlar tarafından programlanarak hızlı bir şekilde üretimi gerçekleştilmesidir.

4.MALİYET HESAPLARI

Ham madde ve yarı mamul maddeyi mamul haline getirmek için yapılan harcamaların toplamına gider denir.İşletme açısından gider,gelir elde etmek için belli bir dönemde tüketilen mal ve hizmetlerin parasal tutarıdır.

1.Maliyeti Meydana Getiren Gider Çeşitleri

-Malzeme giderleri

-İşçilik giderleri

-Genel üretim giderleri

 

***TOPLAM MALİYET = MALZEME MALİYETİ + iŞÇİLİK MALİYETİ + GENEL ÜRETİM GİDERLERİ

MALZEME MALİYETİ =25000000

iŞÇİLİK MALİYETİ     =25000000

GENEL ÜRETİM GİDERLERİ =30000000 ise

TOPLAM MALİYET            =80000000 olur.

5.BÜTÇE

Belli bir dönemde yapılacak harcamalar ile sağlanacak gelirleri ayrıntılı şekilde tahmin ve tesbit eden cetvele bütçe denir.

DENK BÜTÇE         :Gelirler, giderlere eşit.

ARTIRIMLI BÜTÇE:Gelirler, giderlerden fazla.

AÇIK BÜTÇE         :Gelirler, giderlerden az.


Tiyatronun tarihi

 TİYATRO

Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı.
Tiyatro sözcüğü Yunanca’da “seyirlik yeri” anlamına gelen theatron’dan türetilmiş, dilimize İtalyanca’daki teatro sözcüğünden geçmiştir. Günümüzde modern bir tiyatro binası başlıca üç bölümden oluşur.
1 – İzleyicilerin oturarak oyunu izlediği oditoryum;
2 – Oyunun sergilendiği sahne;
3 – Sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğu sahne arkası yada kulis.

TİYATRONUN KÖKENİ

Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa’da Üst Paleolitik Çağdan (İ.Ö 40-10 bin yıl önce) kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini temsil etmesinin en etkin yollarından biridir.
İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara dönüştü.
İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi görülen “ölme ve yeniden dirilme” teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu.


Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden dirilme törenine bıraktı.
Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır. Şamanist törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün simgesi yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara uygun davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı rolü üstlenmektedir.
Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim arasındaki gerilimden güç alır: Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine aracılık etme işlevi.
Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir.

ANTİK ÇAŞ

Tiyatro ilk kez IO 6. yüzyılda Yunan toplumunda dinsel törenden özerkleşerek bir sanat türü haline geldi; dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen bir “oyun” a dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncülü, şarap, bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos’u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği dithyrambos şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu. İÖ 534’te Atina’daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis’in bir tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti.
İÖ 5 . yüzyılın ilk yarısında, Aiskhylos, koroyu 50 kişiden 12 kişiye indirerek ve ikinci bir oyuncu ekleyerek bugünkü Batı tiyatrosunun da temelini attı. Artık birden fazla kişi arasında yaşanan bir olayın, bir ilişkinin, sahnede canlandırılması olanağı doğmuştu. Aiskhylos, tragedyayı Dionysos cümbüşündeki azgın ve utançsız kökeninden de kopardı. Tiyatro önemli kişilerin başından geçen önemli olayları yüceltmiş bir üslupya temsil etme sanatı haline geldi. Efsaneleri, mitleri ve efsaneleşecek kadar eski olayları işleyen tragedyanın dinsel, ahlaki ya da siyasi bir mesaj vermesi, toplumu ve evreni bir bütün olarak temsil etmesi bekleniyordu. Hiyerarşik bir evrendi bu: En üstte tanrılar katı yer alıyor, altta ölümün, sürgünün ve cezanın yurdu bulunuyor, bu ikisinin ortasında da oyunun, dramatik eylemin gerçekleştiği yuvarlık sahneyle temsil edilen insanların dünyası duruyordu. Tragedya, daha sonra Sophokles ve Euripides tarafından daha da geliştirildi, gerçekçi gözlem öğeleri katılarak Aiskhylos’taki soyutluğundan bir ölçüde uzaklaştırıldı.
Komedya ise İÖ 486’dan başlayarak Atina’da Lenia kış şenliğinde yapılan yarışmalarla yaygınlık kazandı. Yunanca Komos sözcüğünden türeyen komedya, Dionysosçu kökenlerine tragedyadan çok daha bağlı kaldı. İÖ 6. yüzyıldan sonra Yunan egemen sınıfları arasında gözden düştüğü halde köylülerin ve yoksul halkın yaşamında önemini koruyan soytarılık, hokkabazlık, herkesin birbiriyle utançsızca çiftleştiği bahar ayinleri gibi avam öğeler, komedyada önemli yer tutuyordu. Dili de konuşma diline yakındı. Eski Komedya’nın en büyük temsilcisi Aristophanes’in oyunları, siyasal ve toplumsal yergicilikleriyle ahlaki bir görev de üstlenmişlerdir. Euripides’in İÖ 406’da ölümünden ve Atina’nın İÖ 404’te yenilgisinden sonra tragedya iyice geriledi ve komedya en popüler tür haline geldi. İÖ 320’den sonra, Büyük İskender döneminde ortaya çıkan Yeni Komedya eskisinden oldukça farklıydı. Mitolojik öğelerin yerini genç Atinalıların erotik serüvenleri ve aile yaşamları almış, eski şen, cümbüşlü ve grotesk üslup da daha gerçekçi ve yumuşak bir anlatıma dönüşmüştür. Bu dönemden günümüze yalnızca Menandros’tan bazı parçalar kalmıştır.


Eski Yunan tiyatrosunun önemli bir özelliği kamusallığıdır. Oyunları ortalama 10 bin ile 20 bin seyirci aynı anda izleyebiliyordu. Eski Yunan oyunları, Sophokles’in trajedileriyle teknik yetkinliğe ulaşmıştır. Sophokles oyunlarında dekor kullanan ilk tiyatro yazarıdır. Aiskhylos, Sophokles ve Euripides konularını mitolojisinden alan oyunlar yazmıştır. Bu üç yazar, sonradan Aristo’nun Poetika adlı yapıtında belirlediği kurallara uygun oyunlar yazmışlardır. Bu kurallardan biri zaman, yer ve eylemde birliktir. Eski Yunan komedisinin tanınmış yazarlarından Aristophanes, oyunlarında dönemin siyaset adamlarının ve düşünürlerinin yanlış tutumlarını alaya almıştır.

ROMA TİYATROSU

Roma, tiyatroya özgü bir katkı yapmaktan çok Yunan tiyatrosuna öykünmekle yetinmiştir. Bununla birlikte, Roma toplumunun estetik bir eşiği aşamayan, ama belli bir canlılığı sürdüren yöresel bir oyun geleneği vardır. Bunlardan biri, yöresel hasat şenlikleri ve evlilik törenlerinde hokkabaz-oyuncu- şarkıcıların söylediği ve belli bir temsil öğesini de barındıran carmina Fescenninay’dı. Güney İtalya’da doğan ve IO 3. yüzyılda Roma’da yaygınlaşan bir başka yöresel türde fabula Atellanay’dı. Fars, parodi ve siyasal taşlama öğelerini içeren bu oyunlar, İtalyan tiyatrosuna palyaço Maccus ve budala Bucca gibi tipler kazandırdı.
Bir Yunana oyununu Latinceye çevirerek Yunan tiyatrosunu Roma’ya tanıtan kişi Yunanlı Livius Andronicus’tur. İlk Romalı oyun yazarı olan Naevius, fabula palliata adı verilen türün de kurucusudur. İÖ 2. yüzyılda Roma tiyatrosunun en önemli iki temsilcisi, Plautus ve Terentius, Yunan, Yeni Komedyası’nı, Roma toplumuna uyarladı. Ama Roma’da tiyatroya gidenler, özelliklede Terentius’un daha düşünsel içerikli oyunlarını izleyenler nüfusun sınırlı bir kesimini oluşturuyordu. Roma tiyatrosu, en baştan beri, Yunan kentlerinden daha büyük bir nüfusun incelmemiş, zevklerine cevap vermeye yönelikti.
İzleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal edilebildiği bir ortamda, oynanan oyunlarda da gösteri öğeleri öne çıktı. Senecan’ın bu gelişmeye bir tepki olarak yazdığı oyunlar (IS 1.yy) oynanmaktan çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştır.
Roma döneminde tiyatro sanatı ile ilgili en önemli eser, Horatius’un Ars Poetika’sıdır. Ars Poetika’da, tiyatronun eğitici işlevi ve biçimsel düzeni hakkında açıklamalar yapılmıştır. Roma tiyatrosunun iki büyük komedya yazarı Plautus ve Terentius, Atina Yeni Komedyasından aldıkları konuları Romalının günlük yaşantısına, aile ilişkilerine uyarlamışlardır. Amaç, seyirciyi, günlük ilişkilerini yöneten kurallar korusunda eğitmektir.

ORTAÇAŞ

Hristiyanlık, geleneğin sürekliliğinin parçalandığı bir ortamda, kendi tiyatrosunu yoktan var etti, kendi inançlarından yeni bir tiyatro türetti. Ortaçağ, kilise tiyatrosunun yanı sıra akrobatların, soytarıların, hokkabazların tek kişilik yada grup halinde yaptığı gösterilerde hem halk arasında hem de saraylarda ilgi görüyordu. Ama tiyatroyu yeniden kurallı bir oyuna, yani sanata dönüştüren, oyunun yazılı öğesini vurgulayan kilise oldu. Bunun ilk örnekleri, Kitabı Mukaddes’ten belli bölümlerin sahne etkileri de gözetilerek seslendirilmesiydi. Bu seslendirme daha sonra 10. yüzyılda oyuncular ve diyaloglarla gerçek bir canlandırmaya dönüştü. 13. yüzyıldan sonrada manastırların dışına yayıldı; artık kent yönetimleri de yapım giderlerini üstleniyordu. Dinsel tiyatronun manastır dışında gelişen birbirine bağlı bir dizi kısa oyunlardan oluşan dizilerdi ve 2-3 gün boyunca oynanıyordu. Gizem oyunlarının sahnelenmesini de loncalar gibi özel kentsel örgütler üstlenmiştir. Her lonca, kendi zanaatıyla ilişkili olan bir oyunun giderlerini karşılıyordu. Başlangıçta, oyunlar, “ev” adı verilen süslenmiş tahta platformlar üzerinde oynanıyordu. İtalya’da bir alanın ortasında oturan seyirciler, alanın çevresine yerleştirilmiş platformlar üzerinde oynanan oyunu izliyordu. İngiltere’de ise oyunlar araba gibi çekilen pagent adı verilen tekerlekli sahnelerde oynanıyordu. Gizem oyunları başlangıçta Latince diyaloglardan oluşurken, sonradan yerel diller yaygınlaştı. Bu da oyunların halk geleneğinden ve mizahi öğelerden yana zenginleşmesini sağladı. Dinsel tiyatronun öteki iki türünden biri mucize oyunları, öbürü ise ibret oyunlarıdır. İbret oyunları ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır.
Ortaçağ tiyatro düşüncesi yeni bir görüş üretmemiş, türlerin ayrımı, ahlak eğitimi gibi antik dönem kuramcılarının düşüncelerini yinelemiş, tragedyada yıkımın yazgı olduğunu vurgulamıştır. Tiyatro düşüncesinin gelişmemiş olmasının nedeni, ortaçağda tiyatronun yasaklanması, din adamlarının tiyatronun zararları üzerinde bildiriler yayımlamış olmalarıdır.

RÖNESANS

Rönesans tiyatrosu İtalya’da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans’ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi. 15. yüzyılda İtalya’da Plautus, Terentius ve Seneca’nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara’da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414’te, Romalı mimar Vitruvius’un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya’da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio’nun tasarlayıp 1585’te Vincenzo Scamozzi’nin tamamladığı Vicenzo’da ki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa’nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife verdiği önemdir.
Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış, klasik ölçülere ve Aristoteles’in zaman, mekan ve eylem birliği ölçütüne bağlı kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus’un açık saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan’ın dünya tiyatrosuna en önemli katkısı olan Commedia dell’arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell’arte edebi bir metne değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ cambazlığına, mime ve fabula Atellana’ya değin götürülebilecek olan commedia dell’arte’nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal olacak tipleri commedia dell’arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan ilk tiyatroda commedia dell’arte’ydi.
İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam tersini yaptı; tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski dinsel tiyatro, auto sacramental (ayin oyunu) adıyla devam etti. Bu tek perdelik oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden arındırıldığı için, İspanya’nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu, kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon’dur.
İtalyan Rönesansı’nın etkisi İngiltere’de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu yüzden, Elizabeth dönemi (1558- 1603) yalnızca tiyatroda değil, genel olarak edebiyatta özgün İngiliz geleneğinde kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere açık durumdaydı: Bir yandan Protestan kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu’nu kutlamak yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştır. Öte yandan , saray tiyatroyu İngiliz ulusak kimliğini pekiştirmek içinde kullanmak istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa’daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda ortaya tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu. İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara Avrupa’sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı.
Marlovu’un, Shakespeare’nin, Beaumant ve Fletcher’in oyunlarını herkes izleyebiliyordu. İngiltere’de de ilk tiyatrolar, 1576’dan başlayarak Elizabeth döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi; seyirciler, üstü açık bir yapı içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590’larda her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek oyuncular üstleniyordu. Elizabeth’ten sonra gelen James döneminde (1603-25), tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642’deki burjuva devriminden sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına kavuşamadı.
Fransa’da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba bürlesk ve parodiler de yer alıyordu. Ama Fransa’nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı’nın etkisini kolayca benimsedi. 17. yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması, tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması içinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli yazarından biri olan Corneille’in Le Cid’i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille’in rakibi Racine ise klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı. Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik, dönemin en sevilen oyun yazarıydı.
17. yüzyılda Avrupa’nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama, bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik sanatları olarak gelişmişti.17. yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon dönemi (1660-85) tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William Congreve’in The Way of the World’ü (Dünyanın Hali) bile günümüzde sahnelenmektedir. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında bir çok komedi kaleme alan Carlo Goldoni’dir.

ORTA SINIF TİYATROSUNUN DOĞUŞU

18. yüzyılın Avrupa tiyatrosuna getirdiği en büyük yenilik, yükselmeye başlayan orta sınıf için üretilen burjuva oyunlarıydı. Bu türün öncülüğünü Fransa’da Diderot, Almanya’da da Lessing yaptı. Orta sınıf tiyatrosu, ahlakçılığıyla Rönesans öncesi dinsel tiyatroyu andırıyor, ama konularını aile yaşamından alması ve duygusallığı ile daha modern bir ruh halini yansıtıyordu. İngiltere’de Georg Lillo, The London Merchant:or, the History op George Barnwell (1731; Londralı Tüccar yada George Barnwell’in öyküsü) adlı yapıtında orta sınıftan kişilere yer vererek bir orta sınıf trajedisi yaratmayı denemiş, İtalya’da da Vittorio Alfieri oyunlarında eski Yunan öykülerinin içini güncel orta sınıf tutkularıyla doldurmuştu. Bu dönemde, klasik trajedi ve komedi, varlıklarını daha çok operada sürdürdüler. John Gay’in The Beggar’s Opera’sı (1728; Dilenci Operası) popülerliğini daha sonra da koruyan bir şarkılı komediydi.
Komedi, 18. yüzyılın en başarılı tiyatro yapıtlarının verildiği türdür. İngiltere’de Richard Steele’in, Nivelle de La Chausee’nin acıklı komedileri bugün de bulvar tiyatrolarınca sürdürülen bir türün ilk örnekleriydi. Buna karşılık, Oliver Goldsmith ve Richard Sheridan, Elizabeth dönemi ve sonrasının töre komedisini geliştiridiler. Eski canlılığı yitiren commedia dell’arte geleneği ise Fransa’da Marivaux, İtalya’da da Goldoni ve Gozzi’nin oyunlarıyla daha edebi ve düşünsel bir yaşama kavuştu. 18. yüzyıldan günümüze kalan en popüler komediler, Fransız oyun yazarı Beaumarchais’nin Le Barber de Seville’i (1775; Sevil Berberi, 1944) ile Le Mariage de Figaro’sudur.

19. YÜZYIL VE ROMANTİZM

19. Yüzyıl romantizm çağıydı. Romantizmin başarılı olduğu edebiyat türü ise tiyatro değil, şiirdi. Bununla birlikte, Almanya’da daha 18. yüzyılın sonlarından başlayarak oldukça iddialı bir romantik tiyatro ortaya çıktı. Yeni tarzın en başarılı değilse bile en sevilen örneklerini Friedrich Schiller verdi. Goethe de başlangıçta bu akım içinde yer almış ve ilk oyunu Götz von Berlichingen (1773; Demir Elli Şövalye von Berlichingen, 1933) ile coşkunluk akımının, yeni ruh halini yansıtan en güçlü belgelerden birini ortaya koymuştu. Kleist’in Prinz Fiedrich von Homburg’u da Alman romantik tiyatrosunun tipik ürünlerinden biriydi. Romantizm, tiyatroda güncel konuların, orta sınıf yaşamına özgü konuların yerini tarihin almasına yol açtı. Fransa’da Hugo’nun Hermani’si ve Alfred de Musset’nin bazı oyunları, bu tarihsel duyarlığı yansıtıyordu. Almanya’da yüzyılın ikinci yarısında Wagner’in bütün sanatları birleştirmeyi amaçlayan müzik dramları da tarihselciliğin atavizme doğru gerileme eğilimini temsil eder. Gerek Hugo’nun, gerekse Wagner’in yapıtlarında, sahnelemeyi son derece güçleştiren bir “insanüstü hacimler yaratma” tutkusu görülür.
19. yüzyılda tiyatroda daha hafif tarzlar da ortaya çıktı. Bürlesk, burletta (şarkılı fars) ve vodvil bu dönemin en yaygın türleriydi. Eugene Scribe karakter gelişiminden çok entrikaya uyarak yazdığı için “iyi kurulu oyun” olarak adlandırılan 400’e yakın yapıtıyla Paris sahnelerinde geniş bir seyirci kalabalığı toplayabildi. Eugene-Marin Labiche aynı yöntemi fars türüne uyguladı, Scribe’in bir başka öğrencisi Victorien Sardou da oyunlarının yüzeyselliğine karşın ünlü oyuncu Sarah Bernhardt’ın oyunculuğundan yararlanabildi.
19. yüzyılda tiyatro sanatını sürdürenler yazarlardan çok, oyuncu-yönetmenlerdi. Bernhardt’ın yanı sıra, Charles Kean ve “sir” unvanını alan ilk oyuncu olan Henry Irving gibi oyuncular, yalnızca sıradan oyunlara değil, Shakespeare ve Racine’in yapıtlarına kendi damgalarını basarak bir yorum olduğunu kanıtladılar.
19. yüzyıl sonunda tiyatroda yeniden daha “ciddi” eğilimler ortaya çıktı. Norveç’te Ibsen’in, İsveç’te Strindberg’in, Rusya’da Çehov’un oyunlarıyla tiyatro edebi değerini yeniden kazandı. Her üç yazar da edebiyata gerçeklik akımının içinde başlayıp daha sonra simgecilik, izlenimcilik ve dışavurumculuk gibi modernist akımların ilk örnekleri sayılan yapıtlar verdiler. Gene aynı dönemde Almanya’da Gerhart Hauptmann ile Rusya’da Maksim Gorki, kapitalizmin insan yaşamında yol açtığı yıkımı gösteren oyunlarıyla tiyatroda doğalcılığın başlıca temsilcisi oldular.
Varoluşun karanlık yüzüne işaret eden bu tür oyunlar kolayca seyirci çekmediği için, 19. yüzyılda Fransa, Almanya ve İngiltere’de, gişe hasılatını gözetmeyen bir “bağımsız tiyatro” hareketi doğdu. 1887’de Fransa’da Andre Antoine’ın kurduğu Theatre-Libret (Özgür Tiyatro), Almanya’da Otto Brahm’ın Frei Bühne’si (Özgür Sahne) ve İngiltere’de Jacob Grein’ın Independent Theatre Club’ı (Bağımsız Tiyatro Kulübü) başta Ibsen olmak üzere, Hauptmann, Strindberg, Lev Tolstoy ve George Bernard Shaw gibi eleştirel ve karamsar yazarların oyunlarını sahnelemeyi üstlendi.
Tiyatroda doğalcılığın bir başka önemli ürünü de Rusya’da 1898’di kurulan Moskova Sanat Tiyatrosu’ydu. Çehov’un oyunlarını sahnelemesiyle ünlenen bu tiyatronun kurucusu Konstantin Stanislavski, son derece ayrıntılı ve planlı bir hazırlığa ve uzun prova süresine dayalı yönetim anlayışıyla tiyatroda “gerçeklik yanılsamasını” kusursuzlaştırdı.

ÇAŞDAŞ TİYATRO

Batı tiyatrosu bugün de genel olarak Stanislavski’nin sahne düzeni ve oyunculuk anlayışına dayalı bir gerçekçiliği sürdürmekle birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında dışavurumculuk, gelecekçilik ve Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu gibi gerçekçilik karşıtı akımlar da etkili oldu. Bu akımların hepsi farklı amaçlar ve yöntemlerle de olsa, sanatın gerçeği yansıttığı düşüncesine karşı çıktılar; doğallık yanılsamasını kırarak sanatın doğal değil yapılmış bir şey olduğunu savundular. Geliştirdikleri deneysel teknikler tiyatroyu bir vakit geçirme ve eğlenme aracı olmaktan çıkardığı için de çoğu zaman seyirci çekemedi, hatta skandallara yol açtı. Bu yeni akımların bir başka özelliği de, oyun yazarları kadar sahne tasarımcıları ve yönetmenlerin de öne çıkması, kuramcı kimliğini kazanmalarıydı. Deneysel tiyatro üzerinde etkili olmuş kuramcıların başında, İsveçli tasarımcı Adolphe Appia gelir. Appia, sahnenin bir gerçeklik atmosferi veren “sahici” dekor öğeleriyle doldurulmasına karşı çıkıyor, bunun yerine yapıtın “ruhunu” ortaya koyacak yalın bir sahne düzeni öneriyordu. Doğalcı ayrıntıların yerine, dikkati oyuncunun jestleri üzerinde toplayacak ve dramatik gerilimi çıplak bir biçimde dışa vuracak basit bir dekor gerekliydi. Appia’nın dışavurumcu görüş leri, İngiliz yönetmen Gordon Craig tarafından daha da geliştirildi. Craig, sahnede soyutlamayı uç noktasına götürdü; duygusal ve görsel değil, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için son derece öznel bir ışıklandırma yöntemi yarattı. Tek bir gotik sütunun, sahneye bir kilise havası vermekte ayrıntılı bir mukavva kilise dekorundan çok daha etkili olacağını düşünüyordu. Craig’e göre, tiyatro ve oyunculuk simgesel düzeni bozmamalıydı. Craig ve Appia’nın görüşleri, çok geniş bir uygulama alanı bulamadı. Yalnızca Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, Craig’in soyutlamaya dayalı dışavurum anlatımıyla canlı ve renkli bir oyun anlayışı arasında bir uzlaşma noktası yakalayabildi.
Rusya’da da 1917 Devrimi’nden sonra, kısa bir süre için, Stanislavski’nin doğalcı anlatımına karşı olan deneysel anlayışlar tiyatroya egemen oldu. Bu dönemde en etkili yönetmen, daha önce Stanislavski’nin yanında oyunculuk yapan Vsevolod Meyerhold’du. Craig’in izinden giden Meyerhold, dekorda soyutluğu daha işlevselci bir yöne çekti. Biyomekanik oyunculuk adını verdiği yöntemle oyuncuların özel kişiliklerini silmeye ve oynuculuğu bir dizi kimliksiz fiziksel harekete indirgemeye çalıştı. Sahnenin doğal bir ortam değil, tiyatro amacıyla kurulmuş yapma bir düzen olduğunu açıkça belirtmek için, vida ve çivileri gizlenmemiş dekor öğeleri kullandı. 1918’de, ilk Sovyet oyunu olan, gelecekçi şair Mayakovski’nin misteriya-buff’unu (Kutsal Güldürü) sahneleyen de Meyerhold’du. Gelecekçilik, Rusya’dakinin tam karşıtı bir siyasal görüşü savunmakla birlikte, İtalya’da da ektiliydi. İtalyan gelecekçileri, makine çağının hızını, şiddetini, mekanikliğini kutsayan ve seyirciyle oyun arasındaki görünmez duvarı yıkmaya yönelen kışkırtıcı gösteriler düzenlediler. 1921’de Bağımsız Deneysel Tiyatro‘yu kuran Anton Giulio Bragaglia deneysellikle izlenebilirlik arasında bir denge oluşturmaya çalıştı.
Modernizmin Almanya’daki biçimi, dışavurumculuktu. Bu akım ilk örneklerini Strindberg’in son oyunlarında, Frank Wedekind’in sahne ve kabare için yazdığı ve bestelediği şarkılı oyunlarda vermişti. Dışavurumculuk, hem bireyin kendi ruhsal potansiyelini topluma karşı gerçekleştirmesini önerdiği, hem de bunun olanaksız olduğunu söylediği için, sahnede gerilimi, çatışmayı ifade eden öğelere önem veriyordu. Sanatın gösterdiği gerçeklik, dış dünyanın değişmez yüzü değil, insanın gerilen ve kaynaşan iç dünyasıydı. Bu akımın daha siyasal bir kolu da vardı; 1918 ayaklanmasına aktif olarak katılan sosyalist şair Ernst Toller’in Die Maschinenstürmer (1922; Makine Kırıcıları) bu eğilimin en tipik örneğiydi. Dışavurumcu tiyatro, yazarlardan çok, yönetmenlerle etkili oldu. Daha sonra Brecht’le birlikte epik tiyatro deneyine katılan Erwin Piscator, 1920’lerde, makineleri hem birer dekor öğesi hem de sahne teknolojisi olarak kullandığı oyunlarda, insanın artık yaşamadığını, ama mekanik dünyanın bir tür insani (daha doğrusu, şeytani) canlılık kazandığını gösterebilmişti.
Fransa’da ise deneysel tiyatro fazla gelişmedi. Bunun bir nedeni, modernizmin Fransa’ya özgü biçimi olan gerçeküstücülüğün tiyatroya fazla önem vermemesi ve sanatını da zaten seyirlik bir gösteri biçiminde gerçekleştirmesiydi. Öte yandan, yeni akımlardan etkilenen oyun yazarları ve yönetmenler de, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi oyunculuk sanatını sarsmaya çalışmıyorlar, tam tersine oyuncuyu öne çıkaran eski commedia dell’arte geleneğini sürdürüyorlardı. Fransa’da, 20. yüzyılın ilk yarısında Georges Feydeau’nun bulvar komedileri popülerdi. Buna karşılık, Jacques Copeau, Louis Jouvet, Charles Dullin ve Georges Pitoeff gibi yönetmenler, seyircisiz kalma noktasına düşmeden, tiyatronun da bir sanat olduğu iddiasını elden bırakmadılar. Özellikle Pitoeuff, Almanya’dakine koşut bir biçimde, dikkati oyunun düşünsel içeriği üzerinde toplamak amacıyla dekor ve oyunculuğu süsleme öğelerinden arındırdı.
İngiliz tiyatrosu, kara Avrupa’sındaki deneylerden uzak durdu. Yüzyıl başında, Bernard Shaw’un sahneyi bir felsefi ve siyasal tartışma arenasına dönüştüren oyunları ilgi çekiyordu. Granville-Barker da Shakespeare oyunlarını sadeleştirdi, geleneksel yorumlardaki tumturaklı ve ağır havayı eledi. Amerikan tiyatrosu bu dönemde aslında bir eğlence endüstrisi durumundaydı; gene de ülkenin ilk önemli oyun yazarı olan Eugene O’Neill’in yapıtları 1920’lerde sahnelenmeye başladı. İrlanda’da da J. M. Synge ve Seah O’Casey’in oyunları, yüzyıl başlarındaki toplumsal ve ruhsal çalkantıyı yansıtıyordu.
20. tiyatrosunun en etkili adı, hiç kuşkusuz Bertolt Brecht’ti. Brecht’in epik tiyatro anlayışı ve ADC’de 1949’da kurduğu Berliner Ensemble, John Arden ve Edward Bond gibi İngiliz yönetmenleri de etkiledi. Tiyatroda yanılsamaya ve edebi anlatıma karşı tepkinin bir ifadesi de belgesel tiyatro ya da olgu tiyatrosu adı verilen anlayıştı. Burada, yaşanmış bir olay fazlaca değiştirilmeden ve belgelerle desteklenerek sahneye konuyordu. Peter Weiss’ın Ermittlung’u (1965; Soruşturma, 1971) bu tarzın en başarılı örneğiydi. 1980’lerde de İskoçya’da John McGrath’ın 7:84 adlı topluluğu bu anlayışı sürdürmektedir.
20. yüzyıl tiyatrosundaki bir başka önemli eğilim de , insanla dünya arasındaki uyumsuzluğu hem insanın, hem de dünyanın anlamının silindiği noktaya kadar götüren uyumsuzluk tiyatrosuydu. Beckett’in sıkıntılı ve hüzünlü kuklalara dönüşmüş insanların dünyasını anlatan tiyatrosu, Arthur Adamov ve Eugene Ionesco’nun daha fantastik denemeleri, İngiltere’de Harold Pinter’ın oyunları, eleştirmenlerce bu akım içinde değerlendirilir. Tarzın kökenleri, Fransız yazarı Alfred Jarry’nin 15 yaşındayen yazdığı kukla oyunu Ubu roi’ya (1896; Übü, 1963) değin götürülebilir.
Uyumsuzluk tiyatrosu sahnedeki bütün görsel ve duyusal öğeleri en aza indirmişti. Buna karşılık, Antonin Artaud’nun vahşet tiyatrosu bu duyusal etkileri insanların bastırılmış güdülerini ayaklandırmak için kullanır. Bazı eleştirmenlerce uyumsuzluk tiyatrosu içinde değerlendirilen Jean Genet ve Fernando Arrabal’ın oyunları da kamçılayıcı gerginlikleriyle Artaud çizgisine daha yakındır. 1960’ladan sonra İngiltere ve ABD’de de seyirciyle oyuncu arasındaki mesafeyi kaldırmaya, tiyatronun dokunulmazlığını parçalamaya yönelen “alternatif tiyatro” hareketleri yaygınlaştı. Bunların en etkilileri, ABD’de Julian Beck ve Judith Malina’nın Living Theatre’ı (Yaşayan Tiyatro) ile İngiltere’de epik tiyatro uygulamasını sürdüren George Devine’in İngiliz Sahne Topluluğuy’du. Arnold Wesker, John Osborne ve John Arden gibi yeni oyun yazarlarının yapıtları Devine’in tiyatrosunda sahnelendi. Deneysel tiyatronun Avrupa’daki öncülerinden biri ise, seyircinin oyuna katılmasını savunarak hem Avrupa, hem de ABD’deki deneysel tiyatro topluluklarını etkileyen Polonyalı yönetmen Jerzy Grotowski’ydi.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de Laurence Olivier ve John Gielgud gibi Shakespeare yorumcuları, geleneksel tiyatroyu sürdürerek yeni bir klasik oyuncu kuşağının yetişmesini sağladılar. 1961’de Kraliyet Shakespeare Topluluğu’nu kuran Peter Book da, deneycilikle seyirci zevkini uzlaştırabilmiş yönetmenlerden biridir. Aynı dönemde Fransa’nın önemli yönetmenleri arasında, yönetmenin yaratıcılığına ağırlık veren tümel tiyatro anlayışını geliştiren oyuncu ve yönetmen Jean Vilar’ı anmak gerekir. Almanca konuşan ülkelerde ise 1960’lar ve sonrasında Max Frisch, Friedrich Dürrenmatt, Peter Weiss ve Peter Handke gibi yazarlar karamsar bir dünya görüşünü ilerici bir siyaset anlayışıyla birleştirmeye çalıştılar.

TÜRK TİYATROSU

Türk tiyatrosu Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu’ya göç eden Türklerin atalarının ve İslâm dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstün de gelişmiştir.

BATILI ANLAMDA TÜRK TİYATROSU

Türk halkı Batı modelinde tiyatroyla azınlıkların sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla bir ölçüde tanışıyordu. Osmanlı sarayı ise yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem vermiştir, Batı tiyatrosunu Türk halkından daha önce benimsemiştir.
Batı tiyatrosunun Türk kültürüne tam anlamıyla aktarılması Tanzimat’ta oluşmuştur. Batı tiyatrosunun, 1839 Tanzimat Fermanı’nın öngördüğü ilkeler doğrultusunda Batıya yönelen Osmanlı toplumuna girişi, geleneksel Türk tiyatrosuna bir yandan bir çok olumlu katkıda bulunurken, bir yandan da onun çağdaş doğrultuda gelişmesini engellemiştir. Batı modeli tiyatronun benimsenmesiyle Türk tiyatrosuna yeni bir yöneliş içine girmiştir. Her şeyden önce tiyatro da yazılı metne geçilmiş, yabancı yazarlardan yapılan çeviri ve uyarlamalar yanında Türk yazarları da oyun yazmaya başlamışlar, böylece Batıya oranla çok geç de olsa bir dram geleneği başlamıştır. Batı modelinde tiyatronun Türkiye’ye gelmesi sonucunda çerçeve sahneli yeni tiyatro yapıları kurulmuş, topluluklar bu tiyatrolarda düzenli olarak oyun sergilemeye başlamışlardır. Böylece tiyatroyu kurumsallaştırma yönünde önemli bir adım atılmıştır. Batı tiyatrosu modelini benimseyen Türk tiyatrosunun gelişimi çok genel bir yaklaşımla iki aşamada incelenebilir.
Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması arasında (1839- 1923) yer alan hazırlık aşaması ve Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze uzanan gelişme aşaması.

1839- 1923 DÖNEMİ

Çağdaş Türk tiyatrosuna ilk öneli adım 1860’ta yapılan Gedikpaşa Tiyatrosu’yla atılmıştır. 1861’de bu tiyatroyu kiralayan Güllü Agop, 1868’de Osmanlı Tiyatrosu adlı bir topluluk kurarak Türk yazarlarına ve Türkçe oyunlara yöneldi. 1870’te Sadrazam Ali Paşa’nın İstanbul’un çeşitli bölgelerinde Türkçe oyunlar sergileyen <

Geri Getirme Ve Unutma

Geri Getirme Ve Unutma

öğrenme sürecinde ön bilginin geri getirilmesi öğrenme düzeyini etkiler. Çünkü yeni bilgiler ön bilgi ile ilişkilendirilirse anlamlı hale gelir. Öğrenme hem sunulana hem de buna uyum sağlayan mevcut bilgiye bağlıdır. Böylece geri getirilip kullanılan varolan bilgi birimi öğrenileni etkileyebilir.

Örneğin; bir öğrenci yeni bir programlama dilini öğrenirken hesap makinelerinin nasıl çalıştığına ilişkin ön bilgiyi geri getirecektir.

Doğru kodlanmış bilgiler, bireyde mevcut şemalarda ilişkilendirilmiş ise, anımsama daha kolay olmaktadır. Şöyle ki, bilginin başlangıçta iyi eklemlenmesi, çok sayıda ilişki kurulması, iyi örgütlenmesi onun geri getirilmesini kolaylaştıracaktır. Geri getirme uzun süreli bellekten, bilginin aranıp bulunarak etkin duruma getirilmesidir.