Etiket arşivi: kadını

Kıssadan Hisse

Acaba sonun nasıl olacak: Binamaz ile şeytan arkadaş olur. Şeytan binamazın Allah'a secde etmediğini görünce derki: "Yahu! Ben Hz. Adem'e bir kere secde etmekle emrolunduğum halde etmediğim için ilahi huzurdan kovuldum. Sen ise hergün beş vakit namazda bu kadar secde etmekle emredilmişken hiçbirini etmiyorsun. Acaba senin halin nasıl olacak?"

Kamçı korkusundan kıldım: Hz.Ali bir gün mescitte arabın birinin yanlış namaz kıldığını görür. Hz. Ali gelir arabın yanına oturur, elinde bir de kamçı vardır. Namazı kurallarına uygun olarak yeniden kıldırır. Arap namazı bitirince Hz. Ali: "Şimdi kıldığın namaz mı hayırlıdır, önceki mi? "diye sorar. Arap "önceki" cevabını verir. Hz. Ali nedenini sorar. Arap da "öncekini Allah rızası için kılmıştım, sonrakini kamçı korkusuyla kıldım" der.

Bir günde iki kere alıyorum: Harun Reşid Bağdadın dışındaki bahçeleri gezerken, ihtiyar bir adamın hurma fidanı diktiğini görür, yanına gider ve sorar:

-Ey ihtiyar! Hurma ağacı kırk senede meyve verir. Sen ise yaşlısın. Meyvesini yiyemiyeceğin ağacı dikip de ne yapacaksın? İhtiyar cevap verir:

-Daha önce gördüğünüz bu ağaçları sırf bizim için dikmişlerdi. Bende bunu kendim için değil, benden sonrakiler için dikiyorum.

Bu cevap Harun Reşid'in hoşuna gider ve yaşlı adama ihsanda bulunur. Adam verilen parayı aldıktan sonra, eliyle sakalını sıvazlar ve "Allah'a şükür " der. Harun Reşid:"Niçin şükrediyorsun" diye sorduğunda adam şu cevabı verir:

-Herkes diktiği ağacın meyvesini kırk senede alır, oysa ben bugün diktiğim ağacın yemişini bugün alıyorum. Nasıl şükretmem?

Harun tekrar ihsanda bulunur. Adam bir kere daha şükrettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür: -Bu defaki şükredişimin sebebi de şudur; başkaları ağaçlarının ürününü yılda bir kere alırken ben bir günde iki kere alıyorum.

Ne talihli başın varmış: Adamın birini şahitlik için mahkemeye götürürler. Kadı şahidin aranan özelliklerini taşıyıp taşımadığını öğrenmek için bazı sorular sorar ve der ki: "Sen kuran-ı kerim okumayı bilir misin" Adam " çok iyi bilirim" der. Kadı "ölü yıkamayı" diye sorar. Adam "onu da bilirim." der. Kadı "peki ölüyü mezara gömerken kulağına bir şeyler söylerler. Onu da bilir misin?"  "evet " der. Kadı " ne dersin bakalım?". Adam "ne talihli başın varmış ki öldün de bizim kadının huzuruna şahitlik için gelmekten kurtuldun" der.

Bizim duvardaki İstanbulmuş: Esbak Müneccimbaşı Osman efendi filan gece bir yangın çıkacağını söyler. O gece geldiği zaman ateşin nereden çıkacağını görebilmek için ara sıra evinin üst katına çıkar dolaşırmış. Yine bir kere çıkar, elindeki şamdan perdelerden birine dokunur, perde birden tutuşur, etrafa sıçrar. Duvarda birde İstanbul manzarası gösteren bir tablo vardır. Osman Efendi, tablonun ateş aldığını görünce istihracının üzerine olduğunu anlar ve der ki:

-Hay Allah iyiliğini versin! Meğer yanacak bizim duvardaki İstanbul muş.

Türk kadınının giyimi, kuşamı ve süslenmesi

TÜRK KADININ GİYİMİ KUŞAMI VE SÜSLENMESİ

 

Türkler göçebe hayatın gereği olarak Orta Asya’da rahat kıyafetleri,daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdir.Hun kurganlarından çıkan çizme,keçe çoraplar,kumaş ve halı parçaları,saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisidir.Uzun ve örgülü saç biçimi,Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmiştir.Uygurların giyim kuşamında da aynı özellikler görülmektedir.Saç şekli dahil birbirine çok yakın olan kadın ve erkek giyim tarzı Selçuklular döneminde de sürdürülmüştür.Selçuklu kıyafetlerinde kadını erkekten ayıran en önemli unsur baş kısmında görülmekteydi.Yaşlı kadınlar daima,gençler ölüm olayında başlarını omuzlarına kadar inen bir örtüyle kapatırlardı.Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi.Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıklar kullanıyorlardı.Bağaltaklar,üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu.Değişik bağaltak türleride vardı.Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Selçuklu kadın ve erkek giyimine,kaftanlar ile yuvarlak kapalı yakalı,önden açık elbiseler hakimdi.Kaftan ve elbiselerin altına dize kadar çıkan çizme veya geniş paçalı şalvarlar giyiliyordu.Selçuklularda ve daha önceki dönemlerde elbiseler yün,pamuk,ipek,yün-ipek karışımı,deve tüyü ipliğinden dokunmuş kumaşlar ile keçeden dikiliyordu.Deri ve kürk de giyim kuşamda önemli bir yer tutmaktaydı. Asya Hunları kısa ve uzun konçlu deri çizme,keçe çorap kullanırken,Göktürkler de deri ve keçeden yapılmış çizme giymişlerdir.Selçuklular ayaklarına çarık,deri çizme,pataya (Anadolu’da dolak) giymişler,keçe çizmeyi İslam dünyasına yaymışlardır. Eski Türk giyiminde kemer ve kuşak mutlaka vardı.Erkekler kuşağı,kadınlar kemeri kullanıyorlardı.Dokuma kemerlerin yanında değerli madenlerden yapılmış kemerler de bele takılmaktaydı.Kadın kuşakları şalvar ve entarinin üzerine bağlanıyordu.Şalvarı bele bağlayan ve büzen kuşağa UÇKUR,önlük bağlarına DOLAMA denir.Kadın ve erkek uçkurlarının uçlarına güzel işlemeler yapılır ve bu kısımlar bağdan sonra belden aşağı sarkıtılır.

 

Ensiz kadın kuşakları başlıklarda fesin alt kenarına dolanır.Bunların ,püsküllüğ iki ucu arkaya sarkan çeşidine “dokurcan” adı verilmiştir. Orta Asya türk kavimlerinde ve Selçuklularda takıları hem kadınların hemde erkeklerin taktığı bilinmektedir.Küpe,kolye,but,bilezik,yüzük en çok kullanılan takılardıHunlardan Osmanlıların son dönemine kadar kadınlar süslü bıçak taşımışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve sislenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi,üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin,gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı.

 

Bu dönemin en önemli özelliği kadın ve erkek giyimi arasındaki farklılaşmadır.XV.yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayı,başkent İstanbul’un giyim kuşamını yönlendiren bir merkez haline geldi.İstanbullular gösterişli,pahalı kıyafetlere yönelirlerken Anadolu ve Rumeli’nin köylerinde,kasabalarında yaşayan halk eski Türk giyim geleneğini,sade kumaşlarla,süsten uzak kıyafetlerle sürdürmüşlerdir.İmparatorluğun bünyesindeki Hristiyan ve Musevi toplumlar ise geleneksel kıyafetlerini yaşatmışlar,ancak sokağa çıkarken çar,ferace,yeldirme kullanmışlar,başlarını örterek Müslüman topluma ayak uydurmuşlardır.

 

Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi,genellikle gömlek,dizlik ve iç yeleğinden ibaretti.Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari,içlik,hırka,kürk,şalvar,başlık ve takılar,kuşak,kemer,çorap,çizme,yemeni ve terlikti.Sokağa çıkılırken ferace,yeldirme,Çar,maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf,peçe kullanılmıştır. Osmanlılarda “kesim”denince belli bir giyim şekli,kıyafet dikiliş tarzı anlaşılıyordu.Bir bakıma kesim terimi,modayı karşılıyordu.İstanbul kesimi,Cezayir kesimi şalvar,topuk kesimi entari gibi..

 

Kadınların giyim kuşamı yaşa,ekonomik duruma,kocasının statüsüne,mevsimlere,doğum-ölüm-düğün gibi sosyal olaylara,ev içi ve dışına,yapılan işlere göre değişiklik gösteriyordu.En gösterişli ve yeni kıyafetler düğünlerde,bayramlarda giyiliyordu. Osmanlı döneminde kadın giyiminde genellikle üç tip kıyafet kullanılıyordu.1)Entariler,2)Şalvar ve Gömlek,3)Cepken ve Etek.Entarilerin şalvarlı ve şalvarsız giyilen tipleri vardır.Şalvarla giyilen entarilerin üstüne salta ve ferman giyilir.bele kuşak sarılır ve kemer takılırdı.Üç etek entarinin,belden aşağı olan kısmı üç parçadır.Ön iki eteğin uçları bazen yürüyüşü engellemesin diye kemere,kuşağa tutturulur.Üç etekler;kadife ,atlas,seraser,bindallı gibi işlemeli kadifeler yanında çizgili kumaşlardan da dikilmekteydi.Ağır,değerli kumaşlardan hazırlananlar düğün ve tören kıyafeti olarak kullanılıyordu.İki etek entariler ise,kadife telli hare denilen ipekliden dikilirdi.Baştan geçme,omuzları dikişsiz,etek kenarları sırma ile işlenmiştir.Bu elbiselerin bellerine genellikle değerli kemerler takılırdı.

 

İki eteklerinaltına,üç eteklerde olduğu gibi aynı veya farklı kumaştan şalvar giyilirdi. Entarinin kumaşından dikilen ve işlemeleri bulunan “holta” denilen şalvar giyildiğinde üç eteğin ön etek uçları kemere takılarak holtanın işlemeleri ortaya konurdu. Şalvarsız giyilen entarilerin XVIII. yüzyılda yaygınlaştığı tahmin edilmektedir. Dört peşli,dolama,topuk döven,kumru yaka,hakim yaka,papaze yaka,çantalı,kutu içi şalvarsız giyilen entarilerden en çok tutulanlarıdır.  Anadolu’da “bindallı” adıyla tanınan ve şalvarsız olarak giyilen entariler XIX. yüzyılın başlarında görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılıp kutu içinde Anadolu’da satıldığı için “kutu içi entari” diye de tanınmıştır. Etekleri topuğa kadar iner. Genellikle kadife ve seyrek olarak da atlas kumaştan,üzerine bindallı şeklinde sırma işlemeler yapılmış bir entaridir. Başa yemeni ve krep örtülüp,bele kemer bağlanarak giyilir. Kış mevsiminde üzerine kürk giyildiği de olur. Düğünlerde en yaygın şekilde kullanılan ve Türkiye’nin bütün yörelerine yayılmış bir düğün elbisesidir.  Türk kadın ve erkeğinin en yaygın giyim eşyası hiç şüphe yok ki şalvardır. Şalvarın 90 kadar çeşidi belirlenmiştir. Dar,büzgülü,uzun,bilekten bağlı,düz-verev kesimli şalvarlar en çok giyilenleridir. Geniş paçalılarına çakşır,dar paçalılarına potur denir. Kadınların entarilerinin kumaşından diktikleri ve işledikleri şalvarlara holta denildiğini belirtmiştik. Şalvar,her türlü kumaştan dikilir. Kadınlar şalvarlarının üst bölümüne içlik ve salta,fermane veya cepken giyerler. İçlikler,genellikle pamuklu dokumalardan yapılan yakasız,uzun kollu gömleklerdir. Salta;yakasız,iliksiz,kollu bir çeşit cepken olup yaka ve kol kenarları sırma ile işlenmiştir. Fermane;özellikle Rumeli’de giyilen,kaytan ve sırmayla işlenen,önü açık bir çeşit yelektir. Cepken ise şalvarla beraber kullanılan,içlik üzerine giyilen,kollu veya kolsuz,önleri düz veya yuvarlak olan işlemeli bir giyim eşyasıdır.  Kadınlar evde ve sokakta yün ve pamuk ipliğinden örülmüş çorap giyerlerdi. Elde,şişlerle örülen köylü çorapları renk ve motifler açısından çeşitli inançları,duyguları ifade ederler. Siyah yası,kahverengi küskünlük ve ümitsizliği,kırmızı sevgiyi,pembe-sarı havailiği anlatır. Topuk ve burunları kırmızı iplerle örülü kınalı çorapların genç kızlarca giyilenlerine sümbül motifi işlenir. ”Öksüz kız,gönül kilidi,sevdalıyım,arkamdan gel,küstüm sana,bırak beni” gibi adlar taşıyan ve çoraplara işlenen motifler giyenin duygularını yansıtır,göçün olduğu toplumlarda haberleşmeyi sağlar.  Sarayda ve varlıklı ailelerde ayakkabılar iki bölümden oluşuyordu. Bacakların yarısına kadar çıkan ve çedik denen sarı deriden yapılmış mest ve üzerine giyilen aynı deriden yapılmış “cevari mesti” denilen ayakkabı. Söz konusu çevrelerde ayrıca kırmızı deriden,kırmızı atlastan yemeniler ve terlikler giyiliyordu. Nalınlar da sedef kakmalarla süsleniyordu. Anadolu ve Rumeli’de kısa ve uzun konçlu çizme,keçe çizme,çarık,yemeniler yaygındı.

 

 Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. ”Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar,böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterir.  Saç süslemeleri şehirden şehire,köyden köye büyük değişiklik gösterir. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler. Çünkü uzun saçlı kızlar beğenilir. Bazı yörelerimzde evlenmek isteyen dul kadınlar kaküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi,dargınlık,evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler,belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik,örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterir. Kız ve erkek . ocukları beliklerde aynı renkteki boncuk veya bezlerle belirtilmiştir.

Biraz Gülelim!

İlk yemeğe çıkışımızda cep telefonu çaldı. Elini çantasına attı. Kurcaladı, kurcaladı. Telefon uzun uzun çalmaya devam ediyordu. Bir türlü bulamadı. Sonra o güzel cümle döküldü dudaklarından: ‘Evde mi bıraktım acaba?’ İşte o an aradığım kız bu dedim.

 

Altıncı his

6. His filmini izledin mi dedim. Hayır ama çok övdüler dedi.

Bende filmin CD’si var, istersen vereyim izle, ben de

çok beğendim dedim. Şimdi izlersem bir şey anlamam, ilk 5 tanesini izlemem lazım önce dedi. Sustum.Gülmedim bile. Artık görüşmüyoruz.

 

Öncelik

Evlenmeyi düşündüğü erkek arkadaşının ‘benden önce biriyle oldun mu?’ sorusuna, ‘buraya gelmeden önce mi?’ cevabını vererek

evlilik umutlarını magmalara atan hatunun gerçek sarışın ol duğunu söylememe bilmem gerek kaldı mı?

 

Suyu ısıt

Geçenlerde köyde komşunun evinin önünden geçiyordum.

Yaşlı amca hanımına şöyle dedi: ‘Hanım suyu ısıt;olursa olur olmazsa çay demleriz.’ Hala gülmekteyim.

Maalesef Kaybettik

Aniden fenalaşan annelerini apar topar hastanenin acil servisine taşıyan, ancak yarım saat sonra doktorun ‘maalesef annenizi kaybettik’demesiyle annelerinin öldüğ ünü öğrenemeyen(!) bunun yerine ‘ulan nasıl kaybedersiniz koca kadını daha demin buradaydı!’ deyip doktorubir güzel döven komşularım var duyurulur…

 

Danger

Önümüzde ilerleyen tankerin üzerindeki ‘DANGER’ yazısını görüp de ‘Allah’ın akıllısı, tanker yazacağına danger yazmış’ diyen ve arkasından

kahkahalarla gülen teyzemi nerelere göndersem acaba?

 

Kıbleye çevirin

Bu zamana kadar hiçbir şeyi alkışlatamamıştım kısmet bugüneymiş. Lütfen o büyük alkışlarınız pilota ‘Uçağı kıbleye çevirin, namaz kılacağım’ diyen gurbetçi vatandaşımıza gelsin. Haberi gördüğümde ben öyle yaptım da.

 

Efendi Çocuklar

Lütfen bir alkış da benim anneme zira kendisi geçen gün televizyonda zap yaparken, Aydın ve Fatih Ürek’i görünce, ‘Ben bunları çok

severim, mankenlerle falan dedikoduları çıkmıyor,terbiyeli çocuklar’ dedi.

 

 

BALIK

Bir arkadaşımla balık almaya gittiğimizde, arkadaşım kovanın içinde yüzüp çırpınan balıkl ara bakıp;

– ‘Bunlar taze mi?’ diye sormuştu.

Balıkçı da cevabı hemen yapıştırdı:

– ‘Yok abla, pil takıp oynatıyoruz’

Hayattan ilginçlikler

HAYATTAN İLGİNÇLİKLER

Hırsızlar elini kolunu bağlayınca burnuyla telefon etti…

İngiltere’de hırsızlar tarafından elleri kolları bağlanan posta tahsildarı,
burnuyla telefon ederek polisi aramayı başardı.

Blundellsands kentinde üç hırsız Stan Norvill adlı tahsildarın evini bastı.
Tahsildardan kendilerini postaneye götürmelerini isteyen soyguncular,
postane kasasının otomatik olarak korunduğunu ve sabahtan önce
açılamayacağını öğrenince, sabahı beklemeye karar verdiler.

Tahsildarın karısını evde rehin tutan soyguncular, tahsildarla postaneye
giderek kasayı soydular. Hırsızlar rahatça kaçabilmek için de karısıyla
tahsildarı ”sucuk gibi” bağladılar, ama tahsildar Norvill, bağlarına
rağmen telefona gitmeyi ve burnuyla 999’u çevirerek polise ihbarda bulunmayı
başardı.

Tahsildar ve karısı, başlarına gelen bu talihsiz olayı unutabilmek için
tatile çıktı.

Aynı evde 140 kedi besleyince…

ABD’nin San Francisco kenti yakınlarında bir yazlık eve kapatılmış 140 kedi
ortaya çıkarıldı.

Polisin açıklamasında, evden dışarı çıkartılmayan ve temizlenmeyen kedilerin
sahibi 61 yaşındaki Marilyn Barletta’nın gözaltına alındığı,ancak daha sonra
kefaletle serbest bırakıldığı belirtildi.

Kadının her gün düzenli olarak kedileri beslediğini, evin her yerinde kedi
dışkısı ve idrarı bulunduğunu kaydeden polis, bir yardım teşkilatının
kedilere bakmayı reddetmesinden sonra, kadının bu evi özellikle kediler için
satın aldığını açıkladı.

Evin içine girilebilmesi için, vantilatörlerle evin havalandırılacağı
belirtildi.

Sedece köpeklere mahsus plaj açıldı…

İtalya’nın orta kesimlerindeki Toskana’da bulunan sahil kasabası Populonia
belediyesi köpeklere plaj tahsis etme kararı aldı.

Populonia belediyesi tarafından yapılan açıklamada, ”Dört ayaklı
dostlarımıza, kumda yuvarlanabilecekleri ve deniz banyosu yapabilecekleri
bir plaj tahsis edilmesine karar verilmiştir” denildi.

İnsanlık ölmedi diyenler bir daha okusun..

New Yorklu bir taksici, müşterilerinden birinin takside unuttuğu 4 milyon
dolarlık Stradivarius kemanını dürüstlük yapıp sahibine götürdüğünde 75
dolarlık ”ödül” aldı.

New York’ta 18 yıldır taksicilik yapan Mısırlı Muhammed İbrahim, geçen hafta
kemancı Lynn Harrel’ın çok değerli aletini takside unuttuğunu, kemanı
sanatçıya götürdüğünde menaceri tarafından kendisine zarf içinde 75 dolarlık
çek verildiğini söyledi.

New York Post’a başına gelenleri anlatan taksici, ”Ayıp yani. Beni rencide
ettiler. Kemanı teslim etmek için vakit harcamak, bana zaten dünyanın
parasına maloldu…” diye konuştu.

“Dikkat dikkat damdan düşmeyin”

Şanlıurfa’nın Siverek Belediyesi, son günlerde ilçede meydana gelen damdan
düşmelerin önlenmesi için halkı hoparlörle uyarmaya başladı.

Alınan bilgiye göre, ilçede son on gün içerisinde çoğunluğu çocuk 15 damdan
düşme olayının yaşanması üzerine, belediye yetkilileri el ilanları
bastırarak, anne ve babaların bu konuda daha duyarlı olmalarını istedi.

Dağıtılan el ilanlarına rağmen damdan düşmelerin devam etmesi üzerine
belediye yetkilileri bu kez de hoparlörlerden anons yaparak vatandaşları
uyarmaya başladı.

FIKRA / Canlı gazete

Başhekim, akıl hastanesinin bahçesinde dolaşıyordu, bir ara baktı, bir
kalabalık gözüne çarpmıştı. Hemen oraya seğirtti. Deliler bir halka
oluşturmuş, ortada dönüp konuşan birini dinliyorlardı:

-Papendreu seçimleri kaybetti. Hastaneye kaldırıldı.. Bulgar zulmü devam
ediyor. Zorla yollanan soydaşlarımızın sayısı seksen bine ulaştı..
Federasyon kupasını Beşiktaş kazandı…

Başhekim bu işten hoşlanmış :

-Ne yapıyorlar bunlar böyle? diye sormuş.

-Efendim, demişler. Ortadaki deli kendinin gazete olduğunu sanıyor,
haberleri bildiriyor.

Başhekim daha da hoşlanmış. Dolaşmasını sürdürmüş. Az ileride birde ne
görsün! Sekiz, on deli iplerle sımsıkı birbirlerine bağlanıp bir köşeye
atılmamış mı!

-Onlar mı, okunup da iadeye gidecek eski gazeteler efendim..

REKORLAR /En zalim rehber köpek…

İndiana’da daha önceleri körler için rehberlik yapan köpek Brütüs, talihsiz
sahiplerine zalimce şakalar yapardı. Körlerin duvarlara çarpmasına,
merdivenlerden yuvarlanmalarına, üç sahibinin de caddedeki rögarlara
düşmelerine yol açmıştı. Mahkemeye yansıyan bir olay sonucu, suçlu bulunarak
uyutuldu.

Dünya ülkelerinde en çok kullanılan atasözleri

DÜNYA ÜLKELERINDE ÇOK KULLANILAN ATASÖZLERI

Sis yelpaze ile dağıtılmaz.

JAPONYA
Şöhret kabiliyetin gölgesidir.

INGILTERE
Insan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır.

MOGOLISTAN
Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla imtihan edilir.

U.S.A
Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin.

TIBET
Dikenler arasında güller yetişir.

ALMAN
adınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar.

VENEZUELA
Kadın gölge gibidir, kendisini takip edenden kaçar, önünden gidenin arkasından koşar.

KONGO
Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapayın.

PORTEKIZ
Aşk ile öksürük hiç bir zaman saklanamaz.

AVUSTURALYA
Mutluluk herkesin hayatından bir kere geçer.

VENEZUELA
İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar.

ISKOÇYA
Hakiki sevgi ayrılıkta unutulmaz.

BELÇIKA
Allahın gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret ediniz.

ARABISTAN
Biri öteki kadar zengin olunca, kardeşler birbirlerini severler.

UGANDA
Evlilik bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek için, içindekilerde dışarı çıkmak için ğraşır dururlar.

TAYLAND
Yaşını söyleyen kadın ya genç olduğu için kaybedecek bir şeyi yoktur, ya da yaşlı olduğundan kazanacak bir şeyi yoktur.

MALEZYA
Sevmek keman çalmak gibidir, bilmeyen kötü sesler çıkarır.

BOLIVYA
Çabuk gelen kötü şans, geç gelen iyi şanstan iyidir.

ARNAVUTLUK
Başkalarının azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet.

ÇIN
Eski aşklar yanmış, sönmüş kömür gibi gayet kolay alev alır.

KOLOMBIYA
Erkek yaşını saklamaya, kadın ise saklamamaya başladığı zaman yaşlanmıştır.

PERU
Güzellik, tabiatın kadınlara verdiği ilk hediye, ayni zamanda geri aldığı ilk şeydir.

ŞİLİ
Ömrümün sonuna kadar eşşeğe binmektense, bir yıl ata binmek yeğdir.

HOLLANDA

Yatağa yattığım zaman, problemlerimi elbiselerimde bırakırım.

HOLLANDA
Aşkın tokadı üzüm gibi tatlıdır.

MISIR
Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir.

BREZILYA
Hiç bir mutfak iki kadını alacak kadar zengin değildir.

SUDAN
Üç taşınma bir yangına bedeldir.

JAPON
Nisan yağmuru Mayis çiçeği getirir.

KANADA
Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer.

KENYA
Büyük acılar sessizdir.

ITALYA
Küçük üzüntüler konuşurlar, büyük dertler dilsizdir.

NIJERYA
Birleşmek başlangıçtır, birliği sürdürmek gelişmedir; birlikte çalışmak başarıdır.

U.S.A
İdealler yıldızlar gibidir, onları tutmak mümkün olmaz ama karanlık gecelerde yolumuza onlar rehberlik ederler.

FRANSA
Evinde huzurlu olmak istiyorsan eşinin bütün istediklerini yap.

NIJERYA
Yalan dört nala gider, gerçek adım adım yürür, fakat gene de vaktinde yetişir.

NORVEÇ
Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İki kez aldatırsa suç sizindir.

ROMANYA
Bir şekilde doğar, fakat bin bir şekilde ölürüz.

YUGOSLAVYA
Hak yenir ama hazmedilmez.

YUNAN
Bir adam en çok sevgilisini, en iyi şekilde ailesini, en uzun da annesini sever.

IRLANDA
Ağaç ne kadar yüksek olursa olsun, yaprakları yine de yere dökülür.

ÇIN
Küçük kazançlar servet getirir.

JAMAIKA
Eski sevgi paslanmaz.

Çalıkuşu Romanı Özeti – Reşat Nuri Güntekin

ÇALIKUŞU ROMANI

KİTAP TANITIMI

 

Eserin Özeti: Roman, Feride’nin hatıra defteridir. Feride, kendisine yabancı bir şehirde, bir otel odasında hatıralarını yazarken geriye dönerek, çocukluk ve ilk genç kızlık dönemlerini anlatır:

 

Kendi deyimiyle “ bambaşka bir çocuk” olan Feride, bir süvari binbaşısının kızıdır. Pek küçükken önce annesini, birkaç yıl sonra da babasını kaybetmiş, Erenköy Kozyatağı’ndaki teyzesinin himayesi altında büyümüştür. Besime teyze onu, Nötre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okutmuştur.

 

Besime teyzenin genç ve yakışıklı oğlu Kâmran, ciddi ve ağırbaşlı bir insandır. Feride’nin çekindiği ve tatsız şakalarına muhatap edemediği Kâmran, Çalıkuşu’na benzeyen bu canlı, cıvıl cıvıl haşarı kızı sever. Onu sık sık okulunda ziyaret eder. Feride’nin yaramazlıkları tarife sığar gibi değildir. Herkes ondan yaka silker ama yine ondan kimse vazgeçemez. Çalıkuşu onun bu yaramaz hallerinden dolayı takılmıştır. Kâmran, Feride ile evlenmeyi aklına koymuştur. Önce nişanlanırlar. Kâmran, dört yıl için Avrupa’ya gider. Bu arada Feride okulunu bitirir. Düğünden üç gün önce çarşaflı bir genç hanım, Feride’yi ziyaret ederek, İsviçre’de bulunduğu sırada Kâmran’ın Münevver adında hasta bir genç kadına evlenme vaadinde bulunduğunu söyler. Kâmran’ın Münevver’e yazdığı mektupları verir. Münevver de Kâmran’ı sevmiştir. Bunun üzerine Feride köşkten kaçar. Herkes onun yeni bir delilik icat ettiğini sana dursun, emektar bir dadının evine sığına Feride, lise diplomasından cesaret alarak Anadolu’da bir öğretmenlik ister. Bunu başarır da. Bursa vilayetinde bir okula tayin edilir. O günden sonra da başından geçenleri bir mektup defterine not etmeye başlar. Kasabada boş yer kalmadığı için, Feride’yi Zeyniler Köyü denilen, hiçbir öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye verirler. Orada, öğrencilerinden birkaçı, küçük Vehbi ve bilhassa Munise, Feride’nin tesellisi olur. Bütün kız çocuklarının Ayşe ya da Zehra diye adlandırıldığı bu köyde .munise adı Feride’ye çok cana yakın gelmiştir. Kızı evlat edinmek ister. Munise, köylülerin sevmediği bir kötü kadının kızıdır. Kadın, kocasından başka bir erkeği sevdiği için, Munise’nin babası, köyden başka bir kadınla evlenmiş ve anasını boşamıştır. Ara sıra gelip kaçamak olarak kızını görmektedir. Çalıkuşu bir çok zorluğu yenerek Munise’yi yanına almayı başarır.

İkisi mesut bir ömür sürmeye başlarlar. O günlerde bir posta soygunu olur. Eşkıya ile jandarma arasında çıkan çatışmada yaralanan bir zabiti köy odasına getirirler. Feride orada yaşlı bir askeri doktorla tanışır. Hayrullah bey adındaki bu doktor, böyle bir yerde, aklından bile geçmeyecek böyle bir öğretmen bulmuş olmaktan o derece şaşırır ki, işin içinde bir sır olduğunu anlar ve Feride’nin daha iyi bir yere nakledilmesi için el altından gerekli teşebbüslere girişir. Bir teftiş sonunda Feride’nin okulu kapatılır ve Çalıkuşu Zeyniler’den ayrılmak zorunda kalır. Vilayet merkezindeki Darülmuallimat’ a Fransızca öğretmeni tayin edilir. Burada Şeyh Yusuf’u tanır. Veremli, hassas, musikişinas bir insandır. Bu Şeyh Yusuf, Feride’yi ölesiye sever. Zaten veremli olan Yusuf Efendi bu ümitsiz aşkın acılarına dayanamaz ve ölür. Bu ölümden kendisini sorumlu tutan Feride, artık orada kalamayacağını anlar, yeni bir yere nakledilmesini ister. Bu sefer onu Çanakkale Rüştiyesi’ne tayin ederler.

 

Çanakkale’de geçirdiği günlerden sonra, bir vapurla İzmir’e gelir. İzmir’de Reşit Bey adında zengin birisinin çocuklarına mürebbiyelik eder. Bunlar da sıkıntılı ve acılı günlerdir. Bir tesadüf eseri Kâmran’ın Reşit Bey’in uzaktan akrabası olduğunu öğrenir. Bir albümde Kâmran’ın resmini görmüştür. Reşit Bey’in kızı Sabahat, Kâmran’ın Münevver teyzesinin kocası olduğunu söyler. Kâmran, uzun zaman kendi “Çalıkuşu” nu beklemiş, o dönmeyince Münevver’le evlenmiştir. Feride’nin her gittiği yerde güzelliği birtakım olaylara sebep olduğundan burada da barınması güçleşmiştir. Böylece birkaç yer dolaşıp birkaç evlenme teklifini reddederek nihayet Kuşadası’na gelir. Doktor Hayrullah Bey de emekliye ayrılmış, orada yerleşmiştir.yaşlı dost, kızın elinden tutar. Ona yardım eder, onu korur. Munise bu arada iyice büyümüş, süsüne düşkün bir kız olmuştur. Doktor bir uzak köye hastaya gittiği sırada hastalanır. Nezle zannedilen hastalık giderek şiddetlenir ve Munisecik kuşpalazından ölür.

 

Kader, Feride’yi sanki bütün sevdiklerinden ayırmaya yemin etmiştir. Munise’den sonra çevrenin baskısı, dedikodusu o kadar artar ki Hayrullah Bey hiç olmazsa görünüşü kurtarmak maksadıyla Feride’yi alır. Onunla kağıt üzerinde evlenir. Bir müddet geçince Hayrullah Bey de zaten yaşlı olduğundan ölür. Yalnız, ölmeden önce Feride’nin ailesinin yanına döneceğine dair Feride’den söz almıştır. Onun defterini okumuş, başına gelenlerin sebeplerini öğrenmiştir. Feride’nin kaybolduğunu sandığı defteri, Hayrullah Bey tarafından bir zarfa konularak Kâmran’ a mahsus bir emanet haline getirilmiştir. Feride, rahmetli kocasının vasiyetini yerine getirmek için, verdiğinin ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kâmran’ a teslim eder.

 

Feride’nin dönüşünden en çok memnun olan Kâmran’ın babası Aziz Bey’dir. O, bu dönüşte hayırlı bir alamet görür. Feride birkaç günlüğüne izinli olarak gelmiştir. Kendisine kalırsa mutlaka yine görevine gidecektir. Kâmran, vaktiyle verdiği söze bağlı kalmış, Münevver’le evlenmiştir. Ama kadın zaten hasta olduğundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Kâmran, kız kardeşi Müjgan’la bir gece sabaha kadar Feride’nin defterini okuduktan sonra Hayrullah Bey’in yazılı tavsiyesini yerine getirmeyi, Feride’yi bir daha ne olursa olsun hiçbir sebeple kaçırmamayı düşünür. Nitekim, Feride’nin gideceği gün, bütün hazırlıklar tamamdır. Kâmran, güya onu almak için gelen arabadan iner ve Feride’ye kalbini açar. Aynı sersemliği iki defa tekrarlamayacağını söyleyerek Feride’nin gitmesine engel olur….

 

Eserde yer alan kişiler:

 

Feride: Parlak cildiyle ilgi çeken, çocukluğunda afacan, genç kızlığında farklı düşüncelere sahip, çocukları çok seven bir köy öğretmeni. Arkadaşlarının taktığı isimle “Çalıkuşu” diye tanınır.

 

Fatma: Burnunda, yanaklarında, bileklerinde dövmeden süsler vardır. fatma çocuğunu yeni kaybetmiş ve Feride’nin sütannesidir.

 

Hüseyin: Bir süvari askeridir. Talim esnasında attan düşerek sakat kalmıştır. Hüseyin delişmen bir adamdır. Uzun bıyıklı, kılsız bir Arap askeridir.

 

Nizamettin: Feride’nin babasıdır. Kendisi bir süvari binbaşısıdır.

 

Kâmran: Feride’nin teyzesinin oğludur. Çok uslu, ağırbaşlı, bir kişiliği vardır. Kâmran’ın kıvırcık sarı saçları, beyaz, nazik, parlak cildi vardır.

 

Necmiye: Feride’nin teyzesinin kızı ve Kâmran’ın kız kardeşidir. Kişiliği ile aynı Kâmran’ a benzer.

 

Neriman: Yirmi beş yaşında dul bir kadındır. Bunun için hep siyah giyer. Kendisi sarışındır.

 

Müjgan: Feride’nin teyzesinin kızıdır. Feride kuzenleri arasında en çok Müjgan’ı sever. Müjgan çirkin, ağırbaşlı, her istediğini yaptırabilen bir kızdır.

 

Vehbi: Eğlenceli, boncuk gibi kara, parlak gözleri, küçük kurnaz yüzü, sivri çenesiyle şeytan gibi bir çocuktur.

 

Cafer: Topaç gibi yusyuvarlak, ak gözlü, parlak dişli, kıpkırmızı ağızlı, kuzguni siyah bir Arap. Kendisine Cafer Ağa derler. Sadece Cafer dediklerinde cevap vermez.

 

Aşur: On yaşında, iskelet gibi kuru, süzgün, kirli çehreli, küçük dişli bir çocuk.

 

Hafız Nuri: On yaşında fakat yüzü yetmişlik ihtiyar gibi buruşuktur. Çenesinin altında yeni kapanmış bir sıraca yarası ki, dal gibi boynunun çıplak kalmasına sebep olmuştur. Kirpiksiz patlak gözleri, beyaz sarığının altında yumurta biçiminde bir kafa, hülasa,para ile gösterilebilecek acayip bir mahluk.

 

Munise: Bembeyaz denecek kadar uçuk sarı saçlı, duru beyaz tenli, melek gibi güzel çehreli, inci dişli bir kız çocuğu. Munise fakir, ayakları çıplak, saçları darmadağınıktır. Munise’nin kıvrak kir piklerinin arasından iki lacivert göz parıldar. Feride’nin evlatlık kızıdır.

 

 

Hayrullah: Kocaman çizmeli, şişman bir askeri doktordur. Dolgun beyaz bıyıklı, kalın kaşlı, canlı ve sevimli bir yüzü vardır. Fakat konuşurken oldukça kaba sözler kullanır.

 

 

Şeyh Yusuf Efendi: Otuz beş yaşlarında, ince uzun boylu, halim ve tatlı bir adamdır. Süzgün yüzünde, ölmeye mahkum hastalarda görülen renksiz, nazik, şeffaf bir beyazlık vardır.

 

 

Kitap Hakkındaki Görüşüm: Kitap gerçekten çok güzel bir kitap. Kitabın en çok beğendiğim özelliği tek bir olaya sabit kalmayıp, sürükleyici bir etkisi olması. Okurken kendimi adeta romanın içinde gibi hissettim. Beğenmediğim özelliği ise, Eski Türkçe’den çok fazla kelime içermesi.

 

Kitabı başkalarına da tavsiye ediyorum. Çünkü tamamen bir genç kızın başından geçen olaylar ve gerçek hayatta da olması imkansız olmayan şeyler. Bence mutlaka herkes bu romandan kendine bir ders çıkaracaktır. Serüven yönü ağır basan bir sevgi öyküsüdür.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

AIDS Nedir?

AIDS

Hastalığın ortaya çıkmasında dünya bilim topluluğunun ocak 1983’te hastalığa yol açan LAV virüsünün (sonradan bu virüsün adı HİV olarak değiştirildi) bulunduğunu onaylamasına kadar dört yıl geçmiştir. İlk AİDS vakalarının ortaya çıkmasından yirmi yıl sonra, tıbbın salgın karşısındaki tavrı, hastayı ön plana alan köklü bir değişim geçirmiştir. Bugün mucize bir ilacın hâlâ bulunmamış olması, hastalığın yayılmasını engelleme çabalarının koruyucu önlemlerde yoğunlaşmasına neden olmaktadır.

 

İlk AİDS vakaları 1979’da ABD’de Kaliforniya’da ve New York’ta kaydedildi: hastalar hep eşcinseller ve gençlerdi. Bu ilk gözlem, hastalığın toplumsal algılanması üzerinde çok tehlikeli ve ağır bir etki yarattı. Ama çok geçmeden hastalık eşcinsel olmayanlarda da bulundu, ama bu defa da eroinmanlar, hemofili hastaları ve kan nakli yapılanlar çoğunluktaydı. Derken Haiti’de, sonra Afrika’nın ekvator yörelerinde de hastalığa rastlanıldı.

1981’de hastalık, AİDS harflerinden oluşan bir simgeyle adlandırıldı (İng. Acquired Immune Deficiency Syndrome; Edinsel bağışıklık yetersizliği sendromu). 1984’te uluslararası bilim alemi, hastalık sebebinin o zamana kadar bilinmeyen bir virüs olduğunu kabul etti. Amerikalı Prof. Gallo’nun ekibi HTLV 3 adını verdi; oysa aynı virüsü bir yıl önce Paris’teki Pasteur Entitüsü’nden Prof. Montagnier’in ekibi de bulmuş ve bu virüse LAV virüsü adını vermiştir.

Tartışmayı tatlıya bağlamak için virüse yeni bir ad verildi ve HİV (Human Immunodeficiency Virus; İnsandaki bağışıklık yetersizliği virüsü) denildi. 1986’da ikinci virüs (HİV 2) bulununca, ilk bulunana HİV 1 denildi. Bu ikinci sıfatı Batı Afrika kökenli hastalarda bulunmuştu, birincisi kadar bulaşıcı değildi ve bu nedenlede dinya çapında yaygınlaşmamıştır.

Virüsün keşfi, bulaşmadan birkaç hafta sonra virüslü insanlarında kanında ortaya çıkan HİV karşıtı antikorların araştırlıması için bir tekniğin gelişitirilmesini sağladı. Virüsü taşıyanlar HİV için seropozitiftir. Test, hastalık bilinmeden çok önce seropozitifliği ortaya çıkabilmektedir.

 

Virolojik görünüş

 

HİV retrovirüs gurubundan çok küçük bir virüstür; başlıca özelliği genetik şifresinin RNA’lı olması –oysa bütün canlıların hücrelerinde ve öteki virüsler DNA’lıdır- ve tersindirici transkriptaz denen bir enzim taşımasıdır; bu enzim, virüsün RNA’sını virüshücrenin içinde DNA’ya çevirebilmektedir: Virüs genomunun hücre kromozomlarındai DNA’yla bütünleşmesi için bu aşama kaçınılmaz bir evredir.

HİV’in içindeki RNA molekülü, onu saran protein ve protein yapısında bir kılıfla örtülüdür; bu lipit ve protein karışımı kılıf, virüsün hedef hücreye tutunlmasını sağladığı gibi RNA’nın ve tersindirici transkriptazın da hücrelere girmesini sağlar. Bundan dolayı tedavi edici bir aşının bulunabilmesi için bu proteinlerin inceden inceye bilinmesi şarttır. Ama sık sık meydana gelen mutasyonlara bağlı olarak virüsün yapısındaki bazı kısımların çok değişken olması, aşı yapımı bakımından çok karışık sorular yaratmaktadır.

Virüsün RNA’sı birçok genden oluşur: bunların bazıları iç proteinlerini şifrelemeye (Gag genleri), bir kısmın virüsü eşlenip çoğalması için gerekli enzimleri kodlamaya (Pol genleri) , bir diğer kısmı da dış proteinlerini şifrelemeye yarar (ENR genleri) . Nef ve tat genleri gibi bazı genler özellikle incelenmiştir. Nef geni, virüshücrelerin CD4 alıcılılarını yok edebilecek bir proteinin sentezlenmesini sağlar ve hastalığın ilerlemesinde önemli rol oynar; tat geniyse virüs parçacıklarının sentezlenmesini hızlandırır. Memelilerin birçok türünde retrovirüs cinsinden virüs enfeksiyonları olabilir (sığır lökozu, kedi «AİDS» i, vb) ; buna karşılık hayvanl virüsleri insanlar için tehlikeli olmasına rağmen, HİV virüsü hayvanlarda hiçbir hastalığa neden olmamaktadır.

HIV özellikle savunma hücrelerine, yüzeydeki CD4 denen alıcı moleküllerin üzerine yapışır. Bunlar vücudun çeşitli yerlerinde bulunan savunma hücreleridir: en başta bazı akvuyuvarlar (CD4+ veya T4 renfositleri, monositleri veya makrofajlar) ve bunlardan başka karaciğer, dalakta, lenf düğümlerinde, beyinde (glia hücreleri) , deri ve mukozada bulunan savunma hücreleri (langerhans hücreleri) .

Virüs, hücreye yerleştiğinde onun genomu hücrenin kromozomlarıyla birleşip bütünleşir. Bu taktirde iki olasılık söz konusudur: ya HİV eyleme geçmez, virüshücre çalışmaya devam eder; ya da virüs eyleme geçer ve hücrenin içinde çoğalır, bunlar da gidip başka savunma hücrelerine yayılırlar her iki durumda da cinsel salgılarda ve kanda virüs bulunur, dolayısıyla başka insanlara bulaşabilir: HİV, organizmanın dışında fiziksel ve kimyasal etkilerden zarar görür: 56°C’nin üstünde ısıyla, alkolle, çamaşır suyuyla ve deterjanların çoğuyla tahrip olur: buna karşılık soğuğa ve mor ötesi ışınlara dayanıklıdır.

 

HİV enfeksiyonunun fizyopatolojisi

 

HİV’in AİDS’e yol açan mekanizmaları henüz iyi bilinmemektedir. Kandaki CD4+ lenfositlerinin sayısının gittikçe azaldığı görülmektedir ve hastalığın ilerlemekte olduğunun en iyi göstergesi de halen budur (bu yüzden seropozitif olanlarda bu hücrenin miktarı düzenli olarak gözlenir) . Demek ki bu hücrelerin yalnız küçük bir miktarı virüse yakalanmaktadır. CD4+ lenfositlerinin ölümünü açıklamak için öne sürülen varsayımlardan biri, apoptoz kavramına dayanır; hücrenin davranışı programlı bir intihardır, program HİV enfeksiyonu yaratır: sonbaharda ağçların yapraklarını kaybetmesi gibi organizma da kendi hücrelerini tahrip süreçleri yaratır, bu süreçler HİV’in katkısı ile bozulup etkinleştirilebilir.

Retrovirüs enfeksiyonu sırasında virüs miktarı, virüs saldırısı kanda,özellikle lenf gangliyonlarında gittikçe artar. Henüz inceleme aşamasında olan virüs saldırısı ölçme teknikleri, virüs ilaçlarının etkisini hızla değerlendirme imkanı sağlayacaktır.

 

Bulaşma Yolları

 

Günlük çalışmalara esnasında HİV’in bulaşma tehlikesi yoktur. Daha önce virüs almış bir kişinin bulunduğu bir ailede yalnız onun eşine bulaşma tehlikesi vardır; alıncaka önlem temel sağlık kurallarına uymaktır. Göz yaşında ve tükrükte virüs bulunsa bile (virüs tutuklayıcı bir madde vardır) , miktarı tehlike yaratacak kadar çok azdır. Ayrıca deri virüsü geçirmediğinden, bir ara kuşkulanılan sivrisinek ısırmasıyla HİV bulaşmaz.

 

Kan Yolu: En kestirme yoldur. Bulaşma olaylarının büyük çoğunluğu virüslü kan nakli veya seropozitif vericilerden gelen organların nakli yüzündendir. Bu çeşit bulaşmaya bağlı riskler, kan veya organ verenlere sistemli olarak test uygulandığından bu yanı ortadan kalkmış gibidir.

Yüzlerce veriden alınan kanların toplanıp, konsantre hale getirildikten sonra parça parça verildiği hemofili hastalarında bulaşma riski çok yüksektir (%50) . Bugün bu konsantre parçalar ısıtılarak verilmektedir, onun için tehlikesizdir.

Taze kan bulaşığı olan inelerin kazayla hemşire veya doktorlara bulaşma riski binde üç dolayındadır. Kamuya açık yerlerde kazara ineyle bulaşma riski hemen hemen sıfırdır, çünkü açık havada virüs tahrip olur. Ama uyuşturucu kullananlarda aynı şırınganının kullanılması Avrupa’nın güneyinde ve ABD’de hastalığın başlıca yayılma etmenlerinden biridir.

 

Cinsel Yol: Seropozitif biriyle cinsel ilişkide bulunmak mukozalar sağlam olsa bile risk taşır: cinsel yollardaki bir enfeksiyon veya mukozalardaki bir travma, riski arttırır. Dölyolundan girişte seropozitif bir erkekten seronegatif bir kadına AİDS bulaşma riski, seropozitif bir kadından seronegatif bir erkeğe geçme riskinden daha yüksektir. Kadında adet dönemi en bulaşıcı dönemdir. Ters ilişki riski üç kat arttırır.

HİV taşıyan bulaştırdığı, zamanla değişkenlik gösterir, çünkü cinsel salgınlardaki virüs miktarı onun durumuna, yani uyur durumda olup olmamasına göre değişir. Bu demektir ki, bir virüs taşıyıcısı çok kısa bir zaman içerisinde ilişkide bulunduğu pek çok kişiye virüsü bulaştırabileceği gibi; tersine, eşlerden biri seropozitif olduğu halde ve aylarca, hatta yıllarca hiçbir koruyucu önlem almadan cinsel ilişkisini sürdürdüğü halde, eşine mikrop bulaştırmayabilir de. HİV, frengi veya hepatit B mikrobuna göre daha az bulaşıcıdır.

İstatistiklere göre oral ilişkiler tam birleşmelerle karşılaştırıldığından çok az risk taşır. Öpüşmeyle hiçbir bulaşma olayına rastlanmamıştır; yani öpüşme bu bakımdan tehlikesiz görünmektedir.

 

Gebelik ve emzirme: Seropozitif bir kadının virüsü çaocuğa bulaştırma riski %20 ile %50 arasındadır ve annede hastalık ileri bir evredeyse risk artar. Bulaşma, gebeliğin son iki üç aylık döneminde olabilir. Sezeryan riski azaltmaz. Doğum öncesi teşhis mümkün değildir. Emzirmek kesinlikle tavsiye edilmez.

 

AİDS: doğal öyküsü ve klinik belirtileri

 

Bulaşmayı izleyen haftalarda ateş, beze şişmesi, deri döküntüsü, sinir ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler ortaya çıkabilir (olayların %20 ila %30’u) buna ilk enfeksiyon denir. Ama, çoğu zaman hiçbir belirti görülmez. Ama bütün olaylarda belirtiler kendiğinden kaybolur ve kişi virüsün belirtisiz taşıyıcısı olur, yalnız en azından şişlikler (bazı gang liyonların büyümesi) olduğu gibi kalır.

Belirtisiz evre yıllarca sürer. Virüsü taşıyan kişi belki onu başkasına bulaştırabilir ama kendisinde hiçbir hastalık belirtisi görülmez. Virüs gitgide bağışıklık sistemini bozar; bozulma hastalara göre az veya çok hızlı olabilir; bunda virüsün payı nedir, kişinin payı nedir (genetik faktörler, başka virüs enfeksiyonu veya psikolojik faktörler) kestirilemez. Virüsü kaptıktan on yıl sonra, hastaların yarıya yakını AİDS olacak, üçte birden fazlası biyolojik bağışıklık yetersizliği belirtileri gösterecektir.

 

AİDS patlak vermeden önce enfeksiyonun küçük belirtileri ot-rtaya çıkabilir. Bunlar ARC (AİDS Related Complex) veya AİDS öncesi adı altında toplanır. Bunlar başka hastalıklarda da görülebilen genel belirtilerdir: ateş, sürekli ve şiddetli isal, 10 kg’dan fazla sebepsiz kilo kaybı ağızda pamukçuk, vb. Bu belirtiler bağışıklık sisteminde büyük bir bozulma olduğunun ve retrovirüs enfeksiyonunun AİDS’e doğru bir hayli ilerlediğinin işaretleridir. Bağışıklık sistemi tümüyle iflas ettiğinde AİDS ortaya çıkar. Doktor, seropozitif bir kişide fırsatçı bir enfeksiyon, bir kanser (Kaposi sarkomu, lenfoma) veya sinir sisteminde ağır bir bozukluk, yahut şiddetli bir zayıflama belirtisi (slim disease denen bu durum, Batı’dan çok Afrika’da yaygındır) bulursa AİDS teşhisi koyar.

Normal insanda hastalığa yol açmıyan veya tehlikesiz bir hastalık yapan ve mikroplardan ileri gelen ağır enfeksiyonlara, fırsatçı enfeksiyon denir. Fırsatçı mikroplar bulaşıcı değildir; yani bağışıklık sistemi normal çalışan insanları hasta etmezler. Bu olgu çok önemlidir ve her türlü hasta tecridinin faydasız olduğunu gösterir. Bunun tek istisnası vardır: verem. Verem, seropozitif olsun olmasın, her AİDS’linin tedavisi ilk günlerinde tecrid edilmesini gerektirir.

 

TEDAVİ

 

Bugünkü gerilimi, enfeksiyonun ilerleme gücünün iyi değerlendirme imkanı vermektedir. Bazı insanlarda HİV bağışıklık sistemini iki veya 3 yıl içinde tam anlmıyla bozarak AİDS denen büyük enfeksiyonlara yol açmakta; sayıca çok olan bazı insalarda ise virüs, on yıl, hatta daha fazla, gizli veya uyur durumda kalmaktadır. Enfeksiyon sırasında değişik düzeyda oldukça etkili sonuç veren birçok tedavi yolu vardır: yani ilaçlarla tahrip edilebilen fırsatçı enfeksiyonları tedavi etmek doğrudan doğruya anti-HİV ilaçları geliştirmek (Bunlar virüsü tahrip etmez, ama organizmada çoğalmasını engeller). AZT (Zidovudin), DDİ, DDC bu ilaçlardan birkaçıdır. Bunların hepsi tersindirici transkriptaz tutuklayıcı ilaçlardır. Bu ilaçlarla önleyici tedavi yapılabilir: bağışıklık yetersizliğinin biyolojik belirtileri ortaya çıkar çıkmaz buna bağlanır; enfeksiyonların patlak verme olasılığını kestirmek için başlıca ölçüt T4 lenfositlerinin miktarıdır.

Amaç, yalnız AİDS’i tedavi etmek değil aynı zamanda onun ortaya çıkmasını engellemek veya geçiktirmekdir. Seropozitifliği hedef alarak düzeltmeye çalışan bu yeni stratejiler, retrovirüs enfeksiyonun erken teşhisini teşvik etmekte çok haklıdırlar.

Virüsteki antijen değişimleri, virüsün organizmada gizli kalma yeteneği ve hayvan modelinden yoksulluk gibi karmaşık nedenler, bir aşının bulunmasını güçleştirmektedir; ama çalışmalar hiç değilse belirleyici gelişmeleri tanımakta yararlı olmaktadır.

 

Önleyici tedbirler: başarıları, güçlükleri

 

AİDS’e ilişkin rakamlar, salgının çeşitli nüfus grupları arasındaki gelişimini göstermektedir, ama AİDS’in bildirimi, bulaşmadan yıllar sonra yapıldığından gecikmeli olarak göstermektedir. AİDS’in özel durumları olan kişilerde ortaya çıkıvermesi, hastalığa ilişkin uydurmalardan ilkinin, yani riskli grup masalının doğmasına sebep olmuştur. Halk arasında hastalığın gidişini gözetlemek için öne sürülen ve basın tarafından da yaygınlaştırılan bu kavram, «bu hastalık ancak başkalarının başına gelebilir» duygusunu pekiştirmekten başka işe yaramamıştır.

Bazı ülkelerde önleyici tedbir olarak öne sürülen sav şu oldu: «AİDS benden geçmez»

Bulaşma yolları çok çabuk ortaya çıkarıldığı ve art arda gelen hastalık olayları, hiçbir yaş, ırk, deri, ülke ayrımı olmaksızın herkesin virüse yakalanabileceğini gösterdiği halde, pek de yerinde olmayan «riskli grup» kavramından daha işe yarar «riskli yaşam» kavramına geçmek için birçok yıl beklemek gerekecektir.

Önleyici tedbir almakta bir başka engel, medyanın da kuvvetle desteklediği yanlış veya çelişkili bilgilerin yayılıp zihinleri karıştırmasıdır. Hastalığın ciddiyetine rağmen, hiçbir bilgilendirme, hatta yönlendirmeler bile davranışları değiştirmekte etkili olamadı. Önleyici tedbir, sorumluluk duymaktan, başkasıyla ve başkalarıyla tartışmaktan geçer. Önleyici tedbir mesajları yayımlamak yeterli değildir. Önemli olan insanlara onları benimsetmek, hatta daha iyisi onları kendilerine buldurmaktır.

Sistematik ve zorunlu bir tarama uygulayarak salgını sona erdirmek düşünülebilir mi? Antikorların oluşup ortaya çıkma süresi dikkate alınırsa sistematik taramanın bütün virüs taşıyıcılarını saptamaya elverişli olmadığı anlaşılır, ama tarama yalancı bir güvenlik duygusu yaratabilir, bu da önleyici tedbirlerin gevşetilmesine yol açar. Ayrıca yönetim örgütü çok az risk taşıyan kişilere de gereksiz yere test uygulamaya kalkışacak ve toplumun oldukça ilgi gören marjinal kesimini bir kenara bırakacaktır. Kaldı ki böyle bir tarama çok pahalıya mal olmaktadır. 60 milyonluk bir ülkede 30 milyon kişiye uygulanacak bir test, her yıl ve her altı ayda bir yaklaşık bir milyar dolar patlayacaktır. Ne araştırmaya, ne önleyici tedbirlere, ne de hasta tedavisine o kadar paranın ayrılması mümkün değildir.

Art arda test uygulanması test uygulananı korumaz: yeni virüs almış iki kişiden biri daha en azından bir test uygulanmış bir kişidir. Bu demektir ki, önemli olan testin kendisi değil, onun kişinin yaşamında yer alma biçimi ve önceki bir girişimde oynadığı roldür: Bir kişinin aşk ilişkisine girdiği sırada yapılan bir test idari bir davet üzerine yapılan testten oldukça farklı bir değer taşır.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

İslam öncesi TÜRK dinleri…> GÖK-TANRI ve Diğer Dinler

GÖK-TANRI (en yaygın inanış)
Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur.

Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana kültü” durumundadır.
Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “Türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. GökTürkler’in bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır.

Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren Tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).
Ne kadar dikkate değer ki daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır.
Türkler’de Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış…” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış…). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür.

10. asır Oğuzlar’ında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu.
Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile “yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır.

Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız Tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).

Türkler’de de Gök-Tanrı yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen “yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek Tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı) Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti.

Bulgar Türkleri de yaratıcı tek Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda Tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu gösterir.
Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir.

Eski Türk din adamlarına umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de “tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.

DİŞER DİNLER
Tarihte çeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfî tesirler doğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıkla pek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri).

GökTürkler devrinde Budist rahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı GökTürk sanatını bir Budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. GökTürk Devleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hakimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. GökTürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in de yayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak gerekeder.

Uygurlar bu kültürün de en iyi temsilcilerinden bir olmağı başarmışlardı. Maniheist ve Budist eserlerin Uygurca’ya tercümesinden doğan zengin bir dini ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup, aralarında, 10. asır başlarında GökTürk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabı Irk-bitig dikkati çekenlerden biridir.

Bir kısım Türkler de Museviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkanın mevcut olmadığı bölgelerde Türkler’in silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000 tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar’ın kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türkler’in kadim inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.

Yunus Emre Kimdir? Hayatı ve Eserleri

YUNUS EMRE

 

Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir.

Gerçeğe, Tanrı’ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ”Şeriat-tarikat-marifet-hakikat” olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata’nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü’n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Emre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır.

Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus‘un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış.

Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. "Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var” ”En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus‘un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir” En eski yazmalar Yunus‘un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus‘un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus‘u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz.

Söylencelerdeki Yunus Emre

Yunus üstüne bütün bildiklerimiz halkın masallaştırdığı gerçeklere dayanıyor. Ancak masallar gerçeği değiştiriyor da tarih kitapları değiştirmiyor mu? Yeni tarihçiler eski zaman gerçeklerini ararken söylenceleri, mitleri hiç de yabana atmıyor, tersine asıl gerçeğin çok kez onlarda gizli olduğunu ileri sürüyor.

encelere, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesine göre Yunus Emre bir orta Anadolu köylüsü, Sakarya kıyılarında, Sivrihisar’ın Sarı köy’ünde oturur. ”Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsü, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Yağmur yağmaz, ekin olmaz. Yunus günün birinde tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus Emre eşeğine dağdan alıç, ahlat, meyve yükler, buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. Duyduğunun izini sürer işte ilk durduğu yerlerden biri de Hacı Bektaş Tekkesidir. Anadolu’nun gerçek fatihleri Anadolu köylüsünün yanı başında, yakınında oturmayı kabul etmiş olanlardır. Bu söylence bize on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda Bektaşiliğin yaygın olduğunu gösterir. Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday ister. Hacı Bektaş Veli kendisine: Buğday yerine nefes versek olmaz mı diye sorar. Yunus illede buğday der. Hacı Bektaş Veli her alıça karşılık bir nefes verelim der. Yunus olmaz der. Her çekirdek başına on nefese kadar çıkar, Hacı Bektaş. Yunus ille buğday diye dayatır. Bunun üzerine Hacı Bektaş fakir Yunus‘a götürebileceği kadar buğday verdirir. Sevine sevine yola çıkan Yunus‘u yolda bir düşüncedir alır ”Bu insan büyük insan olmasa bana buğday vermezdi. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli diye düşünür, çiylik ettiğini anlar döner geriye. Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum der. Ama Hacı Bektaş ona nasibin Taptuk Emrece verileceğini, onun tek kesine gitmesini söyler, ”senin "kilidini ona verdik” der.

Taptuk Emre mi? Onu da söylencelerde arayalım. Hacı Bektaş’ın Anadoluya gelmesi bir güvercin kılığındadır. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen Abdalan-ı Rum birer kartal olup onun yolunu keserler. Kutsal güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. "Yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. Kan revan içinde yedi evli bir çepni köyüne, bugünkü Hacı Bektaş İlçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne. Bu masal Bektaşiliğin köylerde yayıldığını ve kadınların bu tarikatte rolü ve önemi olduğunu anlatıp ip uçları veriyor. Anadolunun en eski ve en büyük tanrılarının kadın olduğu unutulmamalı.

Hacı Bektaş zamanla bütün Rum erenlerinden saygı ve sevgi görür, ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş’ın semtine bile uğramaz. Hacı Bektaş ona Saru İsmail’i dervişini yollar, tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına aldı ama ben orada Hacı Bektaş adında birini görmedim. Bunun üzerine Hacı Bektaş perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın? Tanırım der Emre: Ayasında bir yeşil ben vardı. O zaman Hacı Bektaş sağ elini açar, uzatır. Avucunun içindeki yeşil beni gören Emre yeşil beni görür görmez: Taptuk! Taptuk! diye bağırır, adı o günden sonra Taptuk, kendiside Hacı Bektaş’ın yandaşı ve sözcülerinden biri olur. Bu söylence bize Yunus‘u kendine bağlayan Taptuk Emre‘nin HacıBektaş’ın yolundan, çevresinden ayrı, belki de yeni müslüman olmuş biri olduğunu, ona bağlandığını gösterir. Saru Saltuk, Taptuk, Barak Baba… silsilesini izler.

Taptuk Baba Yunus‘un şiirlerinde inançla sevilen, yoluna baş konulan bir mürşit olarak karşımıza çıkar:

Taptuğun tapusuna

Kul olduk kapısına

Yunus miskin çiğ idik

Piştik elhamdülillah

Vardığımız illere

Şol safa gönüllere

Baba Taptuk manisin

Saçtuk elhamdülillah

Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna

Avın şikira geldi bu yuva kuşu değil.

Yine esridi Yunus Taptuk yüzün görende

Baktığım yüzde gördüm Taptuğumun nurunu.

Bize kadir gecesidir bu gice

Ko erte olmasın seher gerekmez

Yunus esrüyüben düştü sokakta

Çağınr Taptuğunu ar gerekmez

Söylencemizde Hacı Bektaş Yunus‘u Taptuk’un tekkesine göndermiş. Yunus gidip Taptuk’a baş vurur. İlk Bektaşi tekkeleri bir çeşit uygulamalı okul idi. Her derviş bir iş görür. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus‘a da odun taşıma işi verirler. Kırk yıl sırtında odun taşır, tekkesinin ocağına, özene bezene. Her getirdiği odun dop-doğru dümdüzdür. Soranlara: Tekkeye odunun bile eğrisi giremez der.

Bir başka söylenceye göre Taptuk güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus‘a geldiği akşam o da: Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yal varıyorum sana, utandırma beni demiş. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sormuşlar. Yunus önce siz söyleyin demiş. Erenlerde Taptuk’un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına demişler. Yunus bunu duyar duymaz hiç bir şey söylemeden tekkeye geri döner ve anabacıya şeyhin karısına sığınır. Söylence bize burada tekkede kadının rolünü yerini ve önemini anlatır. Anabacı der ki: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır .Gözleri iyi görmediği için bana: Kim bu eşikte yatan? diye sorar ben de Yunus, derim. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, bağışla suçumu de. Yunus Anabacının dediğini yapar, kapının eşiğine yatar, ertesi sabah olan olur Taptuk: Kim bu adam? diye sorunca Yunus, der anabacı, Taptuk "bizim Yunus mu? diye sorunca Yunus ayağına kapanır sevincinden ağlar.

İki insan arasındaki bağlılığı, ayrılıp kavuşmanın tadını, güveni bu kadar güzel anlatabilen söylence azdır dünyada. İnsanlık bu "bizim" sözünün içindedir. Bir ülkü uğruna canlarını koyanların hepsinin yaşadıkları bir insanlık dramıdır bu. Anlamayan beri gelsün. İşte dup duru bir su gibi Yunus‘un sevgisidir bu. ( S. Eyüboğlu ).

Yunus yeniden tekkeye girer. Bir başka söylentiye göre Yunus Taptuk’un kızını sevdiği için döner tekkeye. Taptuk bilir Yunus‘un bunun için dönmediğini. Ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, vermesin mi Yunus‘a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını Yunus‘a verir. Ama yine söylenceye göre Yunus ömrünün sonuna dek bu güzel kıza dokunmuyor. Gerçek böyle değil ama halk böyle olmasını istiyor. Halk Yunus‘a şehvet duygusunu konduramıyor. Şehvetin onu lekelemesini özüne sindiremiyor.

Yunus‘un ozanlığa başlamasının öyküsü de şöyle: Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet eder. Günlerden bir gün Taptuk’un sofrasında bir güzel muhabbet olur. Taptuk sevinçli coşkuludur. O gün Yunus-ı Guyende adında bir ozana: Bize bir şeyler söyle der. O ozanın dili tutulur o gün, hiç bir şey bulup söyleyemez. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus‘a dönüp: Haydi sen söyle der. Ve Yunus birden başlar içinde birikenleri söylemeye, esip savurmaya. İncileri dökmeye başlar.

Burhan Toprak’ın deyimiyle ”Yunus Emre‘nin bu altın destanı bize kendisi kadar, Anadolu halkınında yüreğini ve özlemini anlatır. Halk Yunus için Mevlana‘ya << Manevi konakların hangisinin önüne vardıysam bir Türkmen kocasının izini buldum, onu geçemedim. >> dedirtmiştir.

Bir buluşmalarında Yunus, Mevlana‘ya: Mesnevi’yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini:

”Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” der.

Yunus şiirinde Mevlana‘yı sevgi ve saygıyla anar:

Mevlana meclisinde saz ile işaret oldu

ve:

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazan gönlümüz aynasıdır.

yine halktan yana düşünüyor, halka sesleniyordu. Bunu çok iyi bilen oğlu Sultan Veled babasının düşüncelerini Türkçeye aktarır. Hacı Bektaş ocağı ve Yunus, tasavvufu, o çağın en yüksek kültürünü Anadolu halkının Türkçesiyle söylemiştir. Onlar çağdaş dilimizin, kültürümüzün gerçek öncüleridir. Kimliğimizi yaratanlardır. Onlar özümüzü hamurumuzu yoğuranlardır. Bizi biz edenlerdir .

S. Eyüboğlunun deyişiyle ”Ama Yunus‘un ve halkın soluğu Kaygusuz’lar, Pir Sultanlar, Karacaoğlan’lar, Aşık Veysel’lerle için için bu güne dek gelmiş ve ancak bu günün halkçı Türk devletinde Anadolu Türkçesini en aydın şairlerimize devretmişlerdir.”

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

yaratılanı hoş gör

Yaradandan ötürü

deyip okulu bırakmış. Halk, halktan uzaklaşan kültüre karşı her zaman direnmiştir. Konumuz Yunus Emre‘nin okur yazar olup olmadığı değil ”Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus‘un ümmiliği, yani okur yazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Ancak Yunus‘tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu’da sözlü kültür bu gün bile bir Aşık Veysel’i yetiştirecek güçtedir;” Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını bile sözle geceli gündüzlü aylarca, yüzyıllarca İnsanların beyinlerine, yüreklerine hep aktarmış, ekmiş oya gibi işlemiştir.

Okur yazar olsun olmasm, Yunus Emre halkm sözlü kültürünün adamıdır, kendi çağının en ileri düşünüşünü halkına kendi öz diliyle ulaştırmıştır. Yunus aynca çağm okur yazarlanna, molJalanna karşı savaş açmış gerçek bir kültür taşıyıcısıdır. Şiir ustasıdır, gönül adamıdır, sevgi denizidir.

İşte söylencesi:

Yunus‘un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım’a Yunus‘un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine, şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Şiirleri yakmış suya atmış, atmış, atmış derken bir şiirde, Yunus:

Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

demiş, demiş ya Molla Kasım bunu görür görmez Yunus‘a boyun eğmiş ve yakmadığı suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. Söylenceye göre bunun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini

der. Mevlana şiir ve yapıtlarının hepsini Farsça yazmıştı. denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de.insanlar söylermiş. Yunus‘un hak ve halk şairi olduğunu anlatmak bakımından tarihçilerden daha bilimsel, daha ileri bir düşünüşle yüklüdür bu. Rahmetli Sabahattin Eyüboğlu bu davranışlarla söylencenin: Birisi Yunus Emre‘yi halkın Molla Kasım’la karşı karşıya getirdiğini, ikincisi de bu beyite şair adının ancak birinci dizede olması gereği, tabiiliğini vurguladığını belirtmektedir. Aslında bu şiiri Yunus değil, halk söylemiştir. gelin bu şiiri birlikte okuyalım:

Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir Seğirdüben sesine vurup yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir

Varup onun üstünde evler kurasım gelir

Altında gayya vardır içi nar ile pürdür

Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir

Akraba Evliliklerinin Sakincalari

Akraba Evliliklerinin Sakincalari

Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (aleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın gen , baskın olmayan gene resesif gen denir.  Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer , anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır.Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır. Akraba ile evlenme, zararlı baskın ve çekinik genlerin üst üste gelerek frekanslarının çakışması sonucu ortaya çıkma ihtimalini artırdığından genetik hastalıkların görülmesine yol açabilmektedir.Bunların çocukta görülmesi için ana ve babanın her ikisinin de en az bir zararlı çekinik gene sahip olması gerekir.akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , zararlı (resesif) genlerin birbirleriyle karşılaşma olasılığı fazla olacaktır. Akraba ile evlenme, kalıtımla geçen hastalıkların bulunduğu ailelerde bu yönden sakıncalıdır.Böyle durumlarda bazı &
ccedil;ekinik genler çakışabilecek ve böylelikle hasta çocukların doğma ihtimali artacaktır. Hastalığın çıkması, iki resesif genin karşılık olarak bir araya gelmesi demektir. Bilindiği üzere resesif genler
hastalık taşıyan genlerdir. Yani özet olarak akraba evliliklerinde bebekte otozomal resesif genetik hastalıkların ortaya çıkma riski artmıştır.

 

Otozomal çekinik genler taşıyıcı anne ve baba tarafından nasıl

aktarılır?

Hem annede hem de babada otozomal çekinik genin bir kopyası değişim (mutasyon)

geçirmiştir ve genin diğer kopyası normaldir. Anne ve baba otozomal çekinik

hastalığın taşıyıcılarıdır.

Kan Uyuşmazlığı

Akraba evliliğinde kan uyuşmazlığı, kan grubu ile değil kanınızdaki Rh faktörü ile ilgilidir. Yalnızca kadının Rh -, erkeğin ise Rh + olduğu durumlarda oluşabilir. Kan gruplarının uyuştuğu hallerde, doğum sonrasında çocuklarda kalıtımsal hastalıklar görülmüştür.

Erkekte bulunan Rh faktörünün genetik aktarımla ana karnındaki fetüste ortaya çıkması, anne ile bebek arasında bir kan uyuşmazlığının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Günümüzde, akraba evliliklerinde en çok görülen hastalıklar; zekâ geriliği (fenilketonüri), Akdeniz Anemisi, Alzeimer, Parkinson, Huntington hastalığı ve nöron ölümüdür. Özürlü ve ölü doğumlar da bu örnekler arasında sayılmaktadır.
Bu genetik hastalıklar nasıl ortaya çıkar?
Irsi olarak geçen bu hastalıklar “gen” adı verilen kalıtım maddesindeki değişimler (mutasyon) sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu değişimlerin bazıları kendini göstererek hastalığa neden olabilir bazıları ise “gizli-çekinik” olarak sonraki kuşaklara geçerler. Her insan hiç bir hastalık belirtisi göstermeksizin bu bozuk genleri taşıyabilir ve kuşaklar boyu sağlıklı çocuklarına aktarabilir. Hasta bir çocuğu yada yakını olmayan kişilerde bu taşıyıcığı saptamak çoğu kez mümkün değildir. Çocukta ise çekinik geçen hastalığın ortaya çıkması için hem annenin hem babanın kendileri sağlıklı olmalarına karşın aynı hastalığa neden olan bozuk geni taşımları gerekir. Bu olasılık tüm evliliklerde olmakla birlikte aynı atadan gelenlerde daha yüksektir. Bu kişiler bozuk geni taşımalarına rağmen sağlıklı oldukları için yakın akrabaları ile evlenmelerinde sakınca olmadığı düşünülebilir.

Çoğu zaman da akraba evliliği yapmış olan sağlıklı eşlerin aynı bozuk geni taşıdığı, genetik yönden hasta bir çocuğu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda bundan sonra  doğacak her çocuk için hasta olma riski, kaçıncı çocuk olursa olsun çok yüksektir.
Bu genetik
hastalıkların belirtileri nelerdir? Tedavi edilebilir mi?
Ciddi bir toplum sorunu olarak karşımıza çıkan bu kalıtsal
hastalıklar, kimilerinde sadece fiziksel kusur, kimilerinde ise zihinsel etkilenme olmakta bazen de hem zihinsel hem de fiziksel etkilenme olmaktadır. Ancak bu hastaların çoğuna sağlanılan sosyal destek ve tıbbi rehabilitasyon sınırlı olmaktadır. Ve bu tedaviler de güç ve pahalıdır. Bu nedenle bu tip çocuğa sahip ailenin çektiği sıkıntı da düşünülürse bu tür hastalıklara daha duyarlı olmamız gereği ortaya çıkmaktdır. Bu tür geçiş gösteren hastalıklarda amaç tedavi değil bu hastalıkları önleyebilmektir.

Akraba evliliğinde daha sık görülen genetik hastalıklar önlenebilir mi?
Burada en önemli önlem bu tür
evliliklerin riskleri konusunda toplumu bilgilendirmektir.

Akraba evliliği yapmış olanlarda gözlenen bu artmış riski önemli ölçüde azaltmak da mümkün değildir. Çünkü bu kalıtsal hastalıkların sayıları oldukça fazladır. Bu rakamın tahmini olarak 10.000 civarında olduğu söylenebilir. Bu kadar çeşitlilik gösteren ve kişide kendini göstermeyen bu hastalıklarda “taşıyıcılar” sınırlı sayıda hastalık için tetkik yapılabilmektedir. Bu nedenle akraba evliliği yapmış olan bireylerin gebelikten önce bu sınırlı sayıda hastalıklar araştırılmalı ve gebelik olunca da genetik hastalıkların teşhisinde deneyimli tıp merkezleri tarafından gebeliklerin takibi yapılmalıdır.

Otozomal resesif geçişli genetik hastalıklara bazı örnekler:

Albinizm (ciltte pigment yokluğu)

konjenital adrenal hiperplazi (böbreküstü bezinin bir hastalığı)

kistik fibroz

genetik sağırlık

FMF (Ailevi akdeniz ateşi)

PKU (fenilketonüri)

orak hücreli anemi

Tay-Sachs hastalığı

 talasemi .

Yine otozomal resesif “bozuk” genler yeni oluşan bireyde yukarıdaki bariz hastalıklar dışında düşük ve ölü doğum riskinin artmasına neden olabilirler.