Etiket arşivi: İzmir

İzmir Suikastı

İzmir Suikastı

Şeyh Sait isyanı sonrasında inkılâpların karşısında olan unsurların sindirilmesi konusunda sertlik politikasına devam edilmiştir. Bu sırada yapılan inkılâpları halka anlatmak maksadıyla 1926 Baharı’nda yurt gezilerine çıkmayı planlayan Atatürk’ün programında,Balıkesir üzerinden 17 Haziran’da İzmir’e gidilmesi de vardır. Ancak aynı günlerde iktidar ve muhalefet arasındaki gerginlik devam etmektedir. İşte böyle bir ortamda menfaatleri zedelenen bazı kişiler, Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından sonra, cumhuriyeti ve inkılâpları ortadan kaldırarak, eski günlere dönmek şeklindeki amaçlarına ulaşmak gayesiyle M. Kemal’i öldürmeye karar vermişlerdir. Bu işi de, O’nun İzmir’e yapacağı seyahat sırasında gerçekleştirmeyi plânlamışlardır. Suikastı plânlayan Ziya Hurşit ve arkadaşlarına Giritli Şevki yardım edecek ve onları suikasttan sonra Yunan adalarına kaçıracaktır. Ancak çeşitli sebeplerden dolayı  M. Kemal’in İzmir’e yapacağı seyahatin bir gün gecikmesinden şüphelenen Giritli Şevki’nin, meseleyi yetkililere haber vermesi ile olay ortaya çıkmıştır. Olayın ortaya çıkması üzerine Ankara İstiklâl Mahkemesi Heyeti, İzmir’e giderek olaya el koymuş ve olayla ilgisi olduğu düşünülen kişiler yakalanarak tutuklanmışlardır. Bu kişiler arasında İttihatçılar ve Terakkiperver Fırka mensupları da vardır. M. Kemal’e göre suikastın arkasında Terakkiperver Fırka vardır ve bu suikast birkaç kişinin eseri değil, muhaliflerin inkılâp ve cumhuriyet aleyhine giriştikleri büyük bir ihanetin eseridir. Dolayısıyla Terakkiperver C. Fırkası üyelerinin tutuklanmaları gerekmektedir. Hatta M. Kemal, “İttihatçıların Terakkiperver Fırka ile örgütlendiklerini ve bir darbe ile iktidara gelmek istediklerini, suikastı de bu nedenle plânladıklarını” düşünmektedir.İsmet Paşa’nın böyle düşünmemesine rağmen, Kazım Karabekir Paşa Terakkiperver C. Fırkası başkanı olarak Ankara’da tutuklanmış ve 26 Haziran 1926 sabahı İzmir’e getirilmiştir. Aynı gün İstanbul’dan parti üyesi olan Refet Bele, Cafer Tayyar, Ali Fuat Cebesoy ve İttihatçı eski Maliye Bakanı Cavit  Bey de arkadaşlarıyla birlikte yargılanmak üzere İzmir’e getirilmişlerdir.

Yargılama sonucunda İttihatçıların daha önce kapatılan ve Terakki Fırkası’nı yeniden dirilterek, Terakkiperver Fırka’nın da desteği ile iktidara gelmek niyetinde oldukları kanaatine varılarak, Cavit Bey, Dr. Nazım Bey ve Naili Bey idam edilmişlerdir. Kazım Karabekir Paşa suçsuz bulunarak, serbest bırakılmış, bazı İttihatçılar tutuklanmış, bu olayla İttihat ve Terakki’nin Türk siyasî hayatından silinmesi doğrultusunda önemli bir adım atılmış, muhalefet sindirilmiştir.

Ege Bölgesi

Ege Bölgesi

Ege Bölgesi, yer şekilleri, iklim ve bunun etkisine bağlı olarak beşeri ve ekonomik yönden farklı olan iki bölüme ayrılmıştır. Bunlar Ege Bölümü ve İç Batı Anadolu Bölümüdür.


Yer şekilleri

Yer şekillerinin oluşmasında 3. zaman sonları ile 4. zaman başlarındaki tektonik hareketler belirleyici olmuştur.


Dağlar : Bölgenin batısında, Ege Denizi’ne dik uzanan, doğu-batı yönlü dağlar ile bu dağlar arasındaki çöküntü ovaları yer alır. Kuzeyden güneye doğru sıralanan Kaz Dağı, Mardan Dağı, Yunt Dağı, Bozdağlar ve Aydın Dağları kırılma sonucu oluşan horstlardır. Manisa’nın Kula ilçesi yakınlarında genç volkan konileri yer alır.


Ovalar : Doğu – batı yönlü uzanan dağ sıraları arasında yer alan Edremit, Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovaları kırılma sonucu oluşan grabenlerdir. Ege Bölümü’nde yüksekliği 250 metreden daha az olan çöküntü ovaları yer alır ve iç kesimlere doğru uzanır.  Bölgenin en güneyindeki Menteşe Yöresi’nde ise karstik ovalar yaygındır.


Platolar : Bölgedeki platolar Ege grabenlerinin doğusunda, İç Batı Anadolu Bölümü’ndeki yüksek düzlüklerdir. Kıyı Ege ovalarının bittiği yerde, plato görünümündeki İç Batı Anadolu eşiği başlar. İç Batı Anadolu Platosu üzerinde yüksekliği 2000 metreden az olan Demirci, Eğrigöz, Şaphane, Murat, Emir ve Sandıklı Dağları yer alır.


Akarsular ve Göller


Akarsular : Bölgenin akarsuları Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes’tir. Hepsi Ege Denizi’ne dökülür. Akarsuların aşağı çığırlarında arazi eğimi azaldığı için menderesler, akarsu ağızlarında ise akarsularla aynı adları taşıyan irili-ufaklı delta ovaları oluşmuştur. Akarsuların yatak eğimi az olduğu için hidroelektrik potansiyelleri de azdır.


Göller : Göl bakımından fakir olan Ege Bölgesi’nde Bafa (Çamiçi) ve Marmara gölleri yer alır. Bu göller alüvyal set gölleridir. Suları tatlıdır.


İklim


Kıyı kesimindeki Asıl Ege Bölümü’nde Akdeniz iklimi özellikleri görülür. Akdeniz ikliminin etkileri, çöküntü ovaları boyunca, kıyıdan yer yer 100-150 km kadar içerilere sokulur. Kıyı kesiminde kar yağışları ve don olayları çok ender görülür. Kışları oldukça ılımandır. Yaz mevsimi kıyı ovalarında oldukça sıcak ve kurak geçer. İç Batı Anadolu Bölümü’nde ise Akdeniz ikliminden karasal iklime geçiş özelliği görülür. Sıcaklık farkları artar. İç Batı Anadolu’da kış mevsimi kıyı kesime göre daha soğuktur. Kar yağışları ve don olayları görülür. Yaz mevsimi ise kıyı kesime göre daha sıcaktır. İç Batı Anadolu’da kıyı kesimine göre azalan yağışlar, ilkbahar mevsimine doğru kayar. Yaz kuraklığı kıyı kesimden daha azdır.


Doğal Bitki Örtüsü


Ege Bölümü’nde 500-600 metreler kadar makiler, daha yükseklerde iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar yer alır. İç Batı Anadolu Bölümü’nde çalılık ve ormanlarla,  İç Anadolu’ya doğru bozkırlar göürülür.


Nüfus ve Yerleşme


Nüfus sayısı bakımından Marmara, İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden sonra 4. sırayı alır. Bölgede doğum oranı düşüktür. Yüzölçümü küçük olduğundan, nüfus yoğunluğu bakımından Marmara Bölgesi’nden sonra 2. sırayı alır. Nüfusun dağılışı düzenli değildir. Kıyı kesimindeki ovalar sık nüfuslu, iç kesimler ise dağlık Menteşe Yöresi ise oldukça tenhadır. Ege Bölümü’nde kentleşme oranı yüksek, göçler nedeniyle nüfus artışı fazladır. Ayrıca bu bölümde yer alan Kuşadası, Bodrum, Marmaris gibi turizm merkezlerinde yaz mevsiminde turizm nedeniyle nüfus artar.


İller


Afyon, Aydın, Denizli, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak


Ekonomik Özellikler


Tarım


Kıyı kesimindeki Ege Bölümü’nde verimli tarım topraklarının bulunması ve Akdeniz ikliminin etkisi nedeniyle, ekonomik değeri yüksek olan ihraç ürünleri yetiştirilir. Bu bölümde tarımda makine kullanımı yaygındır. İntansif (modern) tarım yöntemleri uygulanır. Tarımsal nüfus yoğunluğu fazla olan bu bölümde seracılık da yaygındır. İç Batı Anadolu Bölümü’nde iklimin karasallaşması ve sulamanın yaygın olmaması, tarımsal ürün çeşitliliğini azaltır. Kıyıda yetiştirilen ürünler bu bölümde yetiştirilemez.


Tarım Ürünleri


Asıl Ege Bölümü’nün Başlıca Tarım Ürünleri


Tütün : Türkiye tütün üretiminin % 50’sini bu bölge karşılar. Tüm kıyı ovalarında ekimi yapılan ve yurt dışına ihraç edilen tütün en çok Bakırçay Ovası’nda yetiştirilir.


Zeytin : Akdeniz ikliminin tanıtıcı kültür bitkisi olan zeytin en çok Ege Bölgesi’nde yetiştirilir. Türkiye üretiminin % 48’ini Ege Bölgesi sağlar. Edremit – Ayvalık Yöresi başta olmak üzere tüm kıyı kesiminde ve yer yer 100 km içerilere kadar zeytin yetiştirilir.


Üzüm : Türkiye’de üzüm üretiminin % 40’ını sağlayan bölge 1. sırada yer alır. Kurutularak ihraç edilen çekirdeksiz üzümün tamamını Ege Bölgesi üretir. Başta Gediz Ovası olmak üzere Büyük ve Küçük Menderes ovalarında yetiştirilir.


İncir : Kış ılıklığı isteyen ve Akdeniz iklimine uyumlu olan incirin %82’si bu bölgede yetiştirilir. Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz ovalarında incir üretimi yoğunlaşır. Kurutularak yurt dışına ihraç edilen incirin en çok yetiştirildiği yer ise Aydın’dır.


Pamuk : Akdeniz iklimine uyumlu olduğundan kıyı ovalarında ekimi yapılır. Büyük Menderes ve Gediz ovalarında üretimi yoğunlaşır. Türkiye üretiminin % 42’sini sağlayan Ege Bölgesi üretimde ilk sırayı alır.


Turunçgiller : Akdeniz iklimine uyumlu olan ve kış ılıklığı isteyen turunçgil üretimi, İzmir’in güneyindeki kıyı ovalarında yapılrı. Türkiye üretiminin %10’unu sağlayan bölge, Akdeniz Bölgesi’nden sonra 2. sırayı alır.


Pirinç : Çöküntü ovalarında ekimi yoğunlaşır.


Sebze : Bölgenin sebze üretiminde önemli bir yeri vardır. Domates, biber, patlıcan, patates, salata, kereviz, pırasa, başlıcalarıdır.


Meyve : Bölge kendine özgü meyve üretimi ile diğer bölgelerden ayrılır. İncir, turunçgil ve üzümün yanı sıra elma ve kiraz üretimi de önem taşır.


İç Batı Anadolu Bölümü’nün Başlıca Tarım  Ürünleri

Haşhaş : Tohumundan yağ ve kozasından morfin yapımında kullanılan afyon sakızının elde edildiği bir bitkidir. Bu nedenle ekimi devlet kontrolünde yapılır. Türkiye üretiminin %90’ını Ege Bölgesi karşılar. Afyonkarahisar çevresinde ekimi yoğunlaşır.


Tahıllar : Bölgede üretilen tahıl ülke üretiminin % 10’a yakın bölümünü karşılar. Tahıllardan buğday ve arpa, Afyon, Kütahya, Denizli ve Uşak’ta üretilir.


Şekerpancarı : Önemli bir endüstri bitkisi olan şekerpancarı Afyon, Kütahya ve Denizli’de üretilir.


Ayçiçeği : Denizel etkilerin sokulmadığı İç Batı Anadolu’da sulanabilen alanlarda yetişir.


Baklagiller : Uşak, bölgede nohut üretiminin en fazla yapıldığı yerdir.


Hayvancılık

Bölgede hayvan otlatmaya elverişli alanlar pek fazla değildir. Otlaklar daha çok İç Batı Anadolu’da görülür. Bölgenin kıyı kesiminde besi hayvancılığı, İç Batı Anadolu Bölümü’nde dağlıç ve sakız ırkı, İç Batı Anadolu platolarında karaman ırkı koyun yetiştirilir. Özellikle maki alanlarında kıl keçisi yetiştiriciliği önem taşır. Menteşe Yöresi’nde arıcılık gelişmiştir. Kümes hayvancılığı son yıllarda gelişme göstermiştir. Ayrıca doğal balıkçılığın yanı sıra kültür balıkçılığı da yapılır.


Ormancılık

Türkiye ormanları’nın %19’u Ege Bölgesi’nde yer alır. Ormanlar Asıl Ege Bölümü’nde yoğunlaşır. Menteşe Yöresi, Aydın Dağları, Bozdağlar ve Kaz Dağı orman bakımından en zengin alanlardır. Menteşe Yöresi’nde sığla yağı üretimi yapılır. Günlük ağacı ve meyan kökü de bölgedeki diğer önemli orman ürünleridir.


Madenler ve Enerji Kaynakları

Madenler : Krom üretiminde ikinci sırayı alan bölgede, Köyceğiz, Marmaris, Emet’te krom çıkarılır. Menteşe Yöresi’nde zımpara taşı, Afyon’da mermer, Eymir, Ayazmand ve Torbalı’da demir, Kütahya-Emet’te bor minerali çıkartılır. Ayrıca İzmir Çamaltı tuzlasında tuz üretilir.


Enerji Kaynakları : Türkiye’nin en önemli linyit yatakları bu bölgede yer alır. Linyit üretiminin %90’ı Ege Bölgesi’nden sağlanır. Çıkarıldığı yerler; Muğla – Yatağan, Manisa – Soma, Kütahya’da Tavşanlı, Tunçbilek, Seyitömer ve Değirmisaz’dır. Linyit’in önemli bir bölümü termik santrallerde yakılarak elektrik enerjisi üretilir.


Enerji Üretim Tesisleri

Termik santrallerin en çok olduğu bölgedir. Bu santraller; Manisa-Soma, Muğla-Yatağan ve Gökova ile Kütahya-Seyitömer ve Tunçbilek’te kuruludur. Termik enerjinin yanı sıra hidroelektrik enerjisi üretimi de yapılır. Demirköprü (Gediz), Kemer ve Adıgüzel (Büyük Menderes) barajları bu bölgededir. Denizli-Sarayköy’de jeotermal santral kuruludur.


Endüstri

Başlıca endüstri tesisleri şunlardır :


Besin, Sıvı Yağ : İzmir, Ayvalık, Edremit


Şeker : Uşak, Afyon, Kütahya


Sigara ve İçki : İzmir


Petrol Arıtma ve Petro Kimya : İzmir – Aliağa


Seramik, Çini, Porselen : Kütahya, Uşak, İzmir


Pamuklu Dokuma : İzmir, Aydın, Nazilli, Söke, Bergama, Denizli ve Uşak


Otomotiv : İzmir


Tarım Makineleri : Manisa, Aydın


Kağıt : Afyon (Çay)


Azot – Gübre : Kütahya


Ulaşım

Doğu – batı yönlü uzanan dağlar ve arasındaki ovalar, kıyı kesimle iç kesimi birbirine bağlayan yolların yapımını kolaylaştırmıştır. Dağlık Menteşe Yöresi dışında bölgede ulaşım sorunu yoktur. İzmit limanı ard bölgesine kara ve demiryollarıyla bağlanmıştır. Türkiye’nin en önemli ihraç limanıdır. Afyon ve Denizli de önemli yolların kesiştiği, ulaşımın geliştiği merkezlerdir.


Turizm

Ege Bölgesi’nde özellikle kıyı kesimler tarihi ve doğal güzellikleriyle turizmin çok geliştiği yerlerdir. Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Çeşme, Didim, Foça deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Denizli – Pamukkale’deki travertenler, kaplıcalar, Selçuk-Efes’te Meryem Ana Kilisesi ve antik kent, Bergama, Sard, Didim, Milet, Afrodisyas  anitk kentleri, Afyon ve Kütahya kaplıcaları bölgenin diğer turizm zenginlikleridir.


Bölgenin Ülke Ekonomisindeki Yeri

Ege Bölgesi sosyo-ekonomik gelişmişlik açısından Marmara Bölgesi’nden sonra 2. sırada yer alır. Aşağıda bölge ekonomisinde önemli yer tutan ürün ve ekonomik faaliyet türlerinin listesi verilmiştir.


İncir

Pamuk

Tütün

Üzüm

Zeytin

Haşhaş

Linyit

Endüstri ürünleri

Turizm

ATATÜRK'ün Fotoğrafları – İZMİR BUCA' daki ATATÜRK Rolyefi

ATATÜRK’ün Fotoğrafları – İZMİR BUCA’ daki ATATÜRK Rolyefi

 ataturk_rolyef_izmir_buca_heykel

Buca Belediye Başkanı Ercan Tatı Atatürk Maskı’nın açılış tarihini Zafer Bayramı olarak kutlanan 30 Ağustos olarak belirledi. Buca Belediyesi tarafından yaptırılan ve Dünya’nın en büyük rölyef projeleri arasında yer alan Atatürk Maskı bu yıl 30 Ağustos tarihinde açılacak.

ATATÜRK Rolyefi – 1

ataturk_rolyef_izmir_buca_heykel

 

 ATATÜRK Rolyefi – 2

ataturk_rolyef_izmir_buca_heykel

ATATÜRK Rolyefi – 3

ataturk_rolyef_izmir_buca_heykel

 

ATATÜRK Rolyefi – 4 3 boyutlu

 

 

 

 

 

 

ataturk_rolyef_izmir_buca_heykel

 

ATATÜRK Rolyefi çalışmasını FACEBOOK’A eklemek için aşağıdaki F butonuna tıklayın…

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

 

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz…

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için…

Yengen’i yeriz.

Sen sigorta dersin…

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız…

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60’ar 80’er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır…

*************

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı… Erkekleriyle kahveye giderler çünkü… Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler… Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin… Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız… Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

**************
Erkeklerimiz de fena değildir hani… Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana… Ertuğrul Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış… Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.

Gülümseriz.

**************

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri… 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek şehirdir… Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz… Sana ne birader, keyfimizin kahyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız… Pak Bahadur’u özleriz… Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız… Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.

**************

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır… Çocukları Kemeraltı’da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız… Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi… Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20’de tiyatro başlıyor… 20.30’da geliriz… Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21’de filan başlar… Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu… Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir… 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202’dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

35’imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

Özetle, arızayız!

**************

Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan şehirdir orası… Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize… Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız… Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi’dir… İstanbul’daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada… Ankara’daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif etmez hiç kimse.

Atatürk’ün Hayatı

Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU VE İLK CUMHURBAŞKANI ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

* Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
* Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
* I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
* II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
* Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
* Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:

· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:

· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)

· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)

· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)

· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)

· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi:

· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)

· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:

· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)

· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)

· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)

· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)

· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:

· Aşârın kaldırılması

· Çiftçinin özendirilmesi

· Örnek çiftliklerin kurulması

· Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması

· I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Yazılı Soruları ve yanıtlar…

OECD Ülkeleri arasınya yapılan ‘Öğrenci Seviye Bilirleme Sınavı’ sonuçlarına göre katılan ülkeler arasında TÜRKİYE’nin sondan 2. Olmuştu. Buyrun yazılı soruları ve verilen cevaplardan örnekler

 

 

YAZILI SINAV SORULARINA İLGİNÇ CEVAPLAR (KOPMAMAK ELDE DEŞİL)

 YAZILI SINAV SORULARINA ÖŞRENCİLERİN VERDİŞİ İLGİNÇ YANITLARDAN SEÇMELER.

 

  -Kasabayı kim yönetir?

  Şerif ve adamları. (Kamil/İlkokul- 5)

  Kasabayı ihtiyarlar heyeti ve köy bekçisi yönetir. (Yavuz/Ortaokul- 2)

 

  -Destan nedir?

 Destan ulusların kahramanlık, cinsel ve birazda ahlaksal servenleridir. (Bora/Lise-1)

 

  -Dört halife devrinde –Hakem Olayını– açıklayınız.

   Hazreti peygamber efendimiz zamanında yapılan maçta kavga çıkmış. Müşrikler Müslümanlara saldırmış, bu olaya hakkem de karışmış. En son kararı da hakkem vermiş. Onun için bu olaya hakkem olayı denilmiştir. Maçlarda üç hakkem vardır. Maçı kontrol eden hakkem, orta hakkem, yan hakkem. (Cemal/Ortaokul- 2)

 

  -Karadeniz bölgesinde yerleşme ve göçü anlatınız.

   Karadeniz bölgesinde yerleşim az ve insanlar seyrektir. Geçim sıkıntısı yüzüzünden insanlar yeryüzünden göç etmek zorunda zorunda kalmıştır. İnsanlar önce dağlara sonra ovalara en sonrada yeryüzünden göç etmek zorunda kalmışlardır. (Fatma/Lise- 2)

 

  -Madenlerle ilgili kuruluşlarımız nelerdir?

   İki tanedir. Maden delik arama enstitüsü ve perakende Anonim Ortaklığı (PAK). (Arzu/Ortaokul- 2)

 

  -Boğazlarımızın derinliği ne kadardır?

   İstanbul boğazı az biraz derindir, çanakkale boğazı ise çok çok az biraz derindir ve aralarında dünya kadar fark olmasıdır. (Seyit/Lise- 2)

  -Ova nedir?

 

   Dümdüz ve ucsuz bucaksız şahane yerlere ova denir. (Hakan/Ortaokul- 2)

  -Hızlı nüfus artışının zararları nelerdir?

 

   Bence hızlı nüfus artışı çok kötü bir şey çünkü hep çarpık kentleşme, peçe kondu, ekonomik sorunlar. Eğer biz 10 kardeş olsaydık kötü olurdu. Zaten babamın işi kötü gidiyor yakında 4 kardeş olucaz üç iken. Ya ne buluyorlar çocukta, ha yapmışsın ha yapmamışsın. Daha çok var ama zaman yetmiyor. (Sevda/Ortaokul- 1)

   Çevre kirliliği, gürültü, insanların küfürleri, cağillik, işsizlik, kötümserlik, çok cocuk, ekonomik durum, hilekarlık, hak yemek, emek yemek. Yok, bir şey yok. Bu ülke düzelmez. (Murat/Ortaokul- 1)

 

  -Kenar deniz ne demektir?

   Ben kenar deniz gördüm. Benim teyzemin kenar denizi var. (Yunus/Ortaokul- 2)

   Bir evin karşısındaki denize kenar deniz deniz. (Eda/Ortaokul- 2)

 

  -Bir yerin turistik alan sayılması için gereken şartlar nelerdir?

   Turistlerin Turist olması, yerlerin temiz olması ve Turistlerin yatıp kalkması gerekir. (Selda/Ortaokul- 2)

 

  -İzmir limanı ile İstanbul limanı arasındaki farklar nelerdir?

İzmir limanı ürünlerin iç ülkelere, İstanbul limanı ise dış ülkelere limanlandığı yerdir. Ege limanı pencere marmara limanı kapı gibidir. Üstelik pencerenin kapıdan daha güzel olmasıdır. (Saygın/Ortaokul- 2)

 

  -Ormanların korunması için neler yapmalıyız?

  Vahşi ve yırtıcı hayvanları ormana sokmamalıyız, zehirli ve yırtıcı yılan ve bitkilerden arındırmalıyız. (Fatma/İlkokul- 5)

 

  -Kıyamet günü ne demektir?

  Kıyamet günü yani gerdek gecesidir. O gün her şey çok kötü olur. Bütün gece kıyame kopuverir. (Serpil/İlkokul- 5)

   Kıyamet günü her şeyin kıymetli olduğu bir gündür. (Kemal/İlkokul- 5)

 

  -Mübarek geceler hangileridir, yazınız?

  1. KINA GECESİ

  2. GERDEK GECESİ

  3. DOLUNAY GECESİ  (Hatice/İlkokul- 5)

 

-Alüvyon nedir?

  Topraklar dere kenarında toplanıp toplanıp giderler. En sonunda topraklar toplanıp toplanıp gitmezler. Gitmezlerse Alevinyon denir. (Ali/Lise-2)

 

  -Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

  Çevre kirliliğinden, dünyadaki insanların 100/90’nı sakat 100/10’u ölmüş. Çevre kirliliği insanlara sakıncalıdır. (Melek/Ortaokul- 1)

 

  -Zigot nedir?

  Çok ayıpçı bir şeye denir. (Esma/Lise-1)

 

  -Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi neden verildi?

  Daha cesaretli, kurnaz akıllı, kurduğu pilanlar, öbürkülerden iyi savaşmayı bildiğinden, halkla iyi geçindiğinden komutanlık verildi. (Halil/Ortaokul- 3)

 

  -İkinci İnönü savaşını anlatınız.

  Yunanlılar inönüyü ele geçirmek istiyordu. Afyon, Eskişehir üstünden gittiler. Yunanlılar 31 mart sabaha karşı savaş açtılar öğlen zamanı zaiyatıverip gece karanlıktan yararlanıp geri çekildiler. Akşam vakti sabaha kadar hazırlanıp bir nisan sabaha karşı günü yine saldırdılar. Bir nisan akşam vaktinde bu zafer çok iyi savaş veren Türklerin olmuştu. (Fatih/Ortaokul- 3)

 

  -Erzincan’daki depremzedeler için neler yapmalıyız?

  Oraya gidip, depremzedelere yardım etmeliyiz, hal hatırlarını sormalıyız. Depremzedelerin sobalarını yakmalıyız, yorganlarını üstlerine örtmeliyiz. Açıkanlara çorba filan içirmeliyiz.( Melek/İlkokul- 5)

 

  -Ova nedir?

  Çukur mukur gibi yamukluklara ova denir. (Ali/Ortaokul- 2)

  Boş ve yamuk araziye denir. (Fatma/Ortaokul- 2)

  Yaylaya benzeyen, şehirden uzak kimsenin gitmediği, yazın ter atmak için yerler ovadır. (Yavuz/Ortaokul- 1)

 

  -Marmara Bölgesi’nin coğrafi konumunu anlatınız. 

Bölgede daha iyi yeryüzü şekilleri bulunur. Bölge Hötrd ve benegramdan meydana gelmiştir, bütün sinema artistleride burada bulunur. (Adem/Lise-2)

 

  -Bulgarlara karşı kim savaştı?

  Bulgarlara karşı Çakırkeyif Ali paşa savaştı. (Selin/Ortaokul- 2)

 

  -Marmara Bölgesi’nin iklimi nasıldır?

  Mamrara bölgesinde miki iklim tipi görülür. Yumuşakımsı bir iklim olduğundan tabiata dayanır. (Ferda/Lise- 2)

 

  -Ermeni (Doğu) sorununu açıklayınız.

  Osmanlı Devleti altında yaşayıp ekmek yiyen Ermeniler kendi kendilerini kışkıtmaları sonucu doğu anadoluda huysuzluklara başladılar. Mustafa Atatürk paşa düşmanla başedebilmek için Kamil Karabekiri Ermeni üzerine doğrulttu Ermeni yenilip barış istedi. Böylelikle en iyi sonuç osmaninin oldu. (Pınar/Ortaokul- 2)

 

  -Fabl nedir?

Bilinmiyor.. . (Ali/Ortaokul- 2)

İnsanların hayvan gibi konuşup hayvanları taklit etmesine fabıl denir. (Sema/Ortaokul- 2)

 

  -Yönümüzü nasıl buluruz?

  Yolda gidiyorum bir adama rastladım aha bu yoldan gideceksin dedi giderim. Sora sora Bağdatı bile bulurizki. (Recep/Ortaokul- 2)

 

  -Kazasker nedir?

  Yolunmuş kaza kazasker denir. (Cemal-Ortaokul- 2)

 

Değil mi? – Neyzen Tevfik

Değil mi?

Ulu Tanrı'm, akıl ermez sırrına,
Hikmetini sonra ayan edersin.İçirirsin sabrın peymanesini,
Ademin de şeytanın da cinin de,Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Şirke, küfre, rayhi bürhan edersin.Her milletin ayrı ayrı dininde
Leyla olur karşımıza çıkarsın,Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,

Vuslatını bize hicran edersin.Rakıyb olur canımızı sıkarsın,
Tavşana kaç dersin, tazıya aport,Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Alay eder, güler isyan edersin.Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Ayrı ayrı her birinin hisabı,Sen indirdin yere şu dört kitabı,

Yalanına kendin iman edersin.Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Brahmen'in Vişno'sısın güneşte,Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,

Mahbubunu zatına şan edersin.Bir parlayış parladın ki Kureyş'te
Hem canansın, hem de çileyi çeken,Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,

Seyyah, derviş olur selman edersin.Hikmetine def'ineler açıkken
Kendin gibi seni arayan pek çok,Yok olmadan var olmanın yolu yok,

Sevdiğini aşka nişan edersin.Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Ağa olur, hizmetkarı paylarsın,Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Mustafa'da Avram'da Pandeli'de,Görünürsün her velide, delide,

Hem uyarsın hem de bühtan edersin.Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Helal, haram yazılırsın kitabda,Neşve olur, gizlenirsin şarabda,

Sensin, aşıkları nalan edersin.Sevdalarla şu inleyen rebabda,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,Zincir olur mecnunları bağlarsın,

Tufan olur, dehri viran edersin.Irmak olur dere tepe çağlarsın,
Feryadına karşılık hey hey oldun,Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,

Her katranı bana umman edersin.Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.Çıban olur, enselerde çıkarsın,

Sigortadan ne kar, ziyan edersin?Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Hala Yunan canevinden yaralı,Maymun olur, ısırırsın kralı,

Venizelos'musun devran edersin, .Yıldızını o yar sardı saralı,
Azlolurken batar ona döşeği,Bir iraden adam yapar eşeği,

Her nereye çaksan suzan edersin.Gazabındır şu felaket şimşeği,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,Çıkmayan bir candan umut kesilmez,

Güldürmeden önce giryan edersin.Gözümüzü senden başkası silmez,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,Şımartırsın bir sonradan görmeyi,

Yakalarsın, hapse ferman edersin.O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Fakir düşer garip başın bitlersin,Zengin olur kasaları kitlersin,

Hicranlara canlı divan edersin.Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Yedi cehennneme bedel yapısı, La'netin mi şu Şin İslam kapısı,

Bu çeteyi sen perişan edersin.Zebanilerde mi bunu tapısı?
Savurdular birbirine çok tekme.Dar-ün Nedve midir şu Dar-ül-hikme

Eşeklerle bizi handan edersin.Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Girişirler kafa, göz, yüz, dividle;Kudururlar arpalıkla, tiridle,

Harf-ı meddi yular, kolan edersin!Geğirirler, anırırlar, tecvidle,
Yelken takar devedeki hörgüce,Fitne için yeter İzmir'li Cüce,

Boklu dereye mi kaptan edersin?Kürek çeker akıntıya her gece,
Fena suretinden bir buse aldım,Uçarken havada gaflete daldım,

Cibril'i şaşırtan o Burak benim.Süleyman tahtının altında kaldım,
Hind'de Buda Tur'da Musa eyledi,Felek allem, kader kallem eyledi,

Dillerde destanda bu merak benim.Beni bana herkes nasıl söyledi?
Kaynamışım nice kabda kucakta,Serseri bir kıdemliyim ocakta,

.........Buz kesildim sinirimden sıcakta,
(İstanbul: 1921)
Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik (1879 – 1953)

Neyzen Tevfik Kimdir?

Neyzen Tevfik (1879 - 1953)

Babasının görevleri bulunduğu Urla kasabasında amatör bir Neyzenden nota24 Mart 1879'da Bodrum'da doğdu, 28 Ocak 1953 'de İstanbul'da öldü.
İzmir İdadisi'ne girdiyse de bitirmeden ayrıldı. Bu arada gene kendi kendineve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletti.

yerleşerek Galata ve Kasımpaşa Mevlevihanelerine devam etti. 1902'deFarsça öğrendi. İzmir Mevlevihanesi'ne girdi. Daha sonra İstanbul'a
ilgileniyordu. Eşref'le ve Mehmet Akif'le tanıştı ve şiir konusunda herBektaşi tarikatından nasip alarak Bektaşi dervişi oldu. Bir yandan da şiirle

İstanbul'a döndü.ikisinden de etkilendi. 1908'den sonra bir süre Mısır'da bulundu 1913'te
Sazını bir geçim kapısı haline geçirmemek için direnmiş, yalnızca içindenNeyzen Tevfik genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüştür.

sanat değeri kalıcı bir müzikçi olmak için uğraşmamıştır. Neydeki başlıcageldiği zaman ney üflemiştir. Neyzenliğini geliştirmek kaygısı duymamış,
plak doldurmuştur.duyarak çalar ve dinleyenleri etkilerdi. Kendi açıklamasına göre yüze yakın
eleştirmenleri göre bu türün Nef'î ve Eşref'ten sonra üçüncü önemli temsilcisiNeyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyurmuştur. Kimi

büyük payı vardır. Ancak oldukça eski bir dil kullanması nedeniyle güçsayılır. Ününün yaygınlaşmasında halk tarafından çok sevilmesinin de çok
Yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş,anlaşılan ve biçimsel açıdan yetersiz kalan bu şiirleri pek kalıcı olmamıştır.

Toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir.

Eserleri:
Şehnazbuselik Saz Semaisi; Taksimler, taş plak.Şiir Kitabı: Hiç, 1919; Azab-ı Mukaddes, 1949. Beste: Nihavent Saz Semaisi;

Çalıkuşu Romanı Özeti – Reşat Nuri Güntekin

ÇALIKUŞU ROMANI

KİTAP TANITIMI

 

Eserin Özeti: Roman, Feride’nin hatıra defteridir. Feride, kendisine yabancı bir şehirde, bir otel odasında hatıralarını yazarken geriye dönerek, çocukluk ve ilk genç kızlık dönemlerini anlatır:

 

Kendi deyimiyle “ bambaşka bir çocuk” olan Feride, bir süvari binbaşısının kızıdır. Pek küçükken önce annesini, birkaç yıl sonra da babasını kaybetmiş, Erenköy Kozyatağı’ndaki teyzesinin himayesi altında büyümüştür. Besime teyze onu, Nötre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okutmuştur.

 

Besime teyzenin genç ve yakışıklı oğlu Kâmran, ciddi ve ağırbaşlı bir insandır. Feride’nin çekindiği ve tatsız şakalarına muhatap edemediği Kâmran, Çalıkuşu’na benzeyen bu canlı, cıvıl cıvıl haşarı kızı sever. Onu sık sık okulunda ziyaret eder. Feride’nin yaramazlıkları tarife sığar gibi değildir. Herkes ondan yaka silker ama yine ondan kimse vazgeçemez. Çalıkuşu onun bu yaramaz hallerinden dolayı takılmıştır. Kâmran, Feride ile evlenmeyi aklına koymuştur. Önce nişanlanırlar. Kâmran, dört yıl için Avrupa’ya gider. Bu arada Feride okulunu bitirir. Düğünden üç gün önce çarşaflı bir genç hanım, Feride’yi ziyaret ederek, İsviçre’de bulunduğu sırada Kâmran’ın Münevver adında hasta bir genç kadına evlenme vaadinde bulunduğunu söyler. Kâmran’ın Münevver’e yazdığı mektupları verir. Münevver de Kâmran’ı sevmiştir. Bunun üzerine Feride köşkten kaçar. Herkes onun yeni bir delilik icat ettiğini sana dursun, emektar bir dadının evine sığına Feride, lise diplomasından cesaret alarak Anadolu’da bir öğretmenlik ister. Bunu başarır da. Bursa vilayetinde bir okula tayin edilir. O günden sonra da başından geçenleri bir mektup defterine not etmeye başlar. Kasabada boş yer kalmadığı için, Feride’yi Zeyniler Köyü denilen, hiçbir öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye verirler. Orada, öğrencilerinden birkaçı, küçük Vehbi ve bilhassa Munise, Feride’nin tesellisi olur. Bütün kız çocuklarının Ayşe ya da Zehra diye adlandırıldığı bu köyde .munise adı Feride’ye çok cana yakın gelmiştir. Kızı evlat edinmek ister. Munise, köylülerin sevmediği bir kötü kadının kızıdır. Kadın, kocasından başka bir erkeği sevdiği için, Munise’nin babası, köyden başka bir kadınla evlenmiş ve anasını boşamıştır. Ara sıra gelip kaçamak olarak kızını görmektedir. Çalıkuşu bir çok zorluğu yenerek Munise’yi yanına almayı başarır.

İkisi mesut bir ömür sürmeye başlarlar. O günlerde bir posta soygunu olur. Eşkıya ile jandarma arasında çıkan çatışmada yaralanan bir zabiti köy odasına getirirler. Feride orada yaşlı bir askeri doktorla tanışır. Hayrullah bey adındaki bu doktor, böyle bir yerde, aklından bile geçmeyecek böyle bir öğretmen bulmuş olmaktan o derece şaşırır ki, işin içinde bir sır olduğunu anlar ve Feride’nin daha iyi bir yere nakledilmesi için el altından gerekli teşebbüslere girişir. Bir teftiş sonunda Feride’nin okulu kapatılır ve Çalıkuşu Zeyniler’den ayrılmak zorunda kalır. Vilayet merkezindeki Darülmuallimat’ a Fransızca öğretmeni tayin edilir. Burada Şeyh Yusuf’u tanır. Veremli, hassas, musikişinas bir insandır. Bu Şeyh Yusuf, Feride’yi ölesiye sever. Zaten veremli olan Yusuf Efendi bu ümitsiz aşkın acılarına dayanamaz ve ölür. Bu ölümden kendisini sorumlu tutan Feride, artık orada kalamayacağını anlar, yeni bir yere nakledilmesini ister. Bu sefer onu Çanakkale Rüştiyesi’ne tayin ederler.

 

Çanakkale’de geçirdiği günlerden sonra, bir vapurla İzmir’e gelir. İzmir’de Reşit Bey adında zengin birisinin çocuklarına mürebbiyelik eder. Bunlar da sıkıntılı ve acılı günlerdir. Bir tesadüf eseri Kâmran’ın Reşit Bey’in uzaktan akrabası olduğunu öğrenir. Bir albümde Kâmran’ın resmini görmüştür. Reşit Bey’in kızı Sabahat, Kâmran’ın Münevver teyzesinin kocası olduğunu söyler. Kâmran, uzun zaman kendi “Çalıkuşu” nu beklemiş, o dönmeyince Münevver’le evlenmiştir. Feride’nin her gittiği yerde güzelliği birtakım olaylara sebep olduğundan burada da barınması güçleşmiştir. Böylece birkaç yer dolaşıp birkaç evlenme teklifini reddederek nihayet Kuşadası’na gelir. Doktor Hayrullah Bey de emekliye ayrılmış, orada yerleşmiştir.yaşlı dost, kızın elinden tutar. Ona yardım eder, onu korur. Munise bu arada iyice büyümüş, süsüne düşkün bir kız olmuştur. Doktor bir uzak köye hastaya gittiği sırada hastalanır. Nezle zannedilen hastalık giderek şiddetlenir ve Munisecik kuşpalazından ölür.

 

Kader, Feride’yi sanki bütün sevdiklerinden ayırmaya yemin etmiştir. Munise’den sonra çevrenin baskısı, dedikodusu o kadar artar ki Hayrullah Bey hiç olmazsa görünüşü kurtarmak maksadıyla Feride’yi alır. Onunla kağıt üzerinde evlenir. Bir müddet geçince Hayrullah Bey de zaten yaşlı olduğundan ölür. Yalnız, ölmeden önce Feride’nin ailesinin yanına döneceğine dair Feride’den söz almıştır. Onun defterini okumuş, başına gelenlerin sebeplerini öğrenmiştir. Feride’nin kaybolduğunu sandığı defteri, Hayrullah Bey tarafından bir zarfa konularak Kâmran’ a mahsus bir emanet haline getirilmiştir. Feride, rahmetli kocasının vasiyetini yerine getirmek için, verdiğinin ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kâmran’ a teslim eder.

 

Feride’nin dönüşünden en çok memnun olan Kâmran’ın babası Aziz Bey’dir. O, bu dönüşte hayırlı bir alamet görür. Feride birkaç günlüğüne izinli olarak gelmiştir. Kendisine kalırsa mutlaka yine görevine gidecektir. Kâmran, vaktiyle verdiği söze bağlı kalmış, Münevver’le evlenmiştir. Ama kadın zaten hasta olduğundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Kâmran, kız kardeşi Müjgan’la bir gece sabaha kadar Feride’nin defterini okuduktan sonra Hayrullah Bey’in yazılı tavsiyesini yerine getirmeyi, Feride’yi bir daha ne olursa olsun hiçbir sebeple kaçırmamayı düşünür. Nitekim, Feride’nin gideceği gün, bütün hazırlıklar tamamdır. Kâmran, güya onu almak için gelen arabadan iner ve Feride’ye kalbini açar. Aynı sersemliği iki defa tekrarlamayacağını söyleyerek Feride’nin gitmesine engel olur….

 

Eserde yer alan kişiler:

 

Feride: Parlak cildiyle ilgi çeken, çocukluğunda afacan, genç kızlığında farklı düşüncelere sahip, çocukları çok seven bir köy öğretmeni. Arkadaşlarının taktığı isimle “Çalıkuşu” diye tanınır.

 

Fatma: Burnunda, yanaklarında, bileklerinde dövmeden süsler vardır. fatma çocuğunu yeni kaybetmiş ve Feride’nin sütannesidir.

 

Hüseyin: Bir süvari askeridir. Talim esnasında attan düşerek sakat kalmıştır. Hüseyin delişmen bir adamdır. Uzun bıyıklı, kılsız bir Arap askeridir.

 

Nizamettin: Feride’nin babasıdır. Kendisi bir süvari binbaşısıdır.

 

Kâmran: Feride’nin teyzesinin oğludur. Çok uslu, ağırbaşlı, bir kişiliği vardır. Kâmran’ın kıvırcık sarı saçları, beyaz, nazik, parlak cildi vardır.

 

Necmiye: Feride’nin teyzesinin kızı ve Kâmran’ın kız kardeşidir. Kişiliği ile aynı Kâmran’ a benzer.

 

Neriman: Yirmi beş yaşında dul bir kadındır. Bunun için hep siyah giyer. Kendisi sarışındır.

 

Müjgan: Feride’nin teyzesinin kızıdır. Feride kuzenleri arasında en çok Müjgan’ı sever. Müjgan çirkin, ağırbaşlı, her istediğini yaptırabilen bir kızdır.

 

Vehbi: Eğlenceli, boncuk gibi kara, parlak gözleri, küçük kurnaz yüzü, sivri çenesiyle şeytan gibi bir çocuktur.

 

Cafer: Topaç gibi yusyuvarlak, ak gözlü, parlak dişli, kıpkırmızı ağızlı, kuzguni siyah bir Arap. Kendisine Cafer Ağa derler. Sadece Cafer dediklerinde cevap vermez.

 

Aşur: On yaşında, iskelet gibi kuru, süzgün, kirli çehreli, küçük dişli bir çocuk.

 

Hafız Nuri: On yaşında fakat yüzü yetmişlik ihtiyar gibi buruşuktur. Çenesinin altında yeni kapanmış bir sıraca yarası ki, dal gibi boynunun çıplak kalmasına sebep olmuştur. Kirpiksiz patlak gözleri, beyaz sarığının altında yumurta biçiminde bir kafa, hülasa,para ile gösterilebilecek acayip bir mahluk.

 

Munise: Bembeyaz denecek kadar uçuk sarı saçlı, duru beyaz tenli, melek gibi güzel çehreli, inci dişli bir kız çocuğu. Munise fakir, ayakları çıplak, saçları darmadağınıktır. Munise’nin kıvrak kir piklerinin arasından iki lacivert göz parıldar. Feride’nin evlatlık kızıdır.

 

 

Hayrullah: Kocaman çizmeli, şişman bir askeri doktordur. Dolgun beyaz bıyıklı, kalın kaşlı, canlı ve sevimli bir yüzü vardır. Fakat konuşurken oldukça kaba sözler kullanır.

 

 

Şeyh Yusuf Efendi: Otuz beş yaşlarında, ince uzun boylu, halim ve tatlı bir adamdır. Süzgün yüzünde, ölmeye mahkum hastalarda görülen renksiz, nazik, şeffaf bir beyazlık vardır.

 

 

Kitap Hakkındaki Görüşüm: Kitap gerçekten çok güzel bir kitap. Kitabın en çok beğendiğim özelliği tek bir olaya sabit kalmayıp, sürükleyici bir etkisi olması. Okurken kendimi adeta romanın içinde gibi hissettim. Beğenmediğim özelliği ise, Eski Türkçe’den çok fazla kelime içermesi.

 

Kitabı başkalarına da tavsiye ediyorum. Çünkü tamamen bir genç kızın başından geçen olaylar ve gerçek hayatta da olması imkansız olmayan şeyler. Bence mutlaka herkes bu romandan kendine bir ders çıkaracaktır. Serüven yönü ağır basan bir sevgi öyküsüdür.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

Beşhececiler – Hecenin Beş Şairi

BEŞHECECİLE R

İkinci Meşrutiyet’ten (1908) sonra Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin‘in öncülüğünde filizlenen Yeni lisan ve Milli edebiyat akımını benimseyerek, şiirlerini here vezniyle de yazmış beş şairin genel adı.­

Beş Hececiler (veya: Hecenin Beş Şairi) doğum yılları sırasıyla Orhan Seyfi Or­hon (1890), Enis Behiç Koryürek (1891), Halit Fahri Ozansoy (1891), Yusuf Ziya Ortaç (1895) ve Faruk Naliz Çam1ıbel (1898)’dir. Bu sayının Ziya Gökalp, Meh­met Emin Yurdakul; İbrahim Alaettin Gövsa, Şükufe Nihal ve Halide Nusret Zorlutuna’nın da eklenmesiyle on’a çı­karıldığı da olur.

Sayılarını çoğaltalım çoğaltmayalım, Hececiler adlandırmasının, XX. yüzyılın ilk yirmi beş yılı şiirimizde hece veznini kullanan bütün şairleri değil de, bir sü­re, bir arada, milli bir dil ve edebiyat davasını benimsemiş beş şaire alem olduğu unutulmamalıdır. Yoksa, Serveti­fünun şiirinin aruzu karşısına hece, şu­urlu olarak, çok daha önce çıkarılmış (Mehmed Emin Yurdakul, Türkçe şiirler, 1899), daha sonra da Mütareke yılların­da Ali Mümtaz Arolat, Ahmet Kutsi Te­cer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek ve başka şairler sadece hece­yi kullanmışlardır.

Beş Hececiler şairliğe Balkan Savaşı yıl­larında, üslup bakımından da Servetifü­nuncular’ın etkisinde aruzla başlamış, bu alanda ilk şiirler! Hıyaban (Orhan Seyfi, 1910), Rübab (Halit Fahri, 1912), Şehbal (Enis Behiç, 1912), Peylim-ı edebi (Faruk Nafiz, 1913) ve Kehkeşan (Yusuf Ziya, 1914) dergilerinde çıkmıştı. On sekiz­ yirmi yaşlarında bu beş genci hece ile yazmaya teşvik edenler, Milli edebiyat davasını henüz Selanik’te bulundukları yıllarda (Genç kalemler dergisi, 1911) başlatan Ziya Gökalp ile Ömer Seyfettin oldu: 1914 Mart’ında İstanbul’da, zaman­la bir ilim ve edebiyat akademisi haline getirilmek gayesiyle bir Bilgi Derneği kurulmuştu. Balkan Savaşı’nda (1912) İstanbul’a gelen Ziya Göka1p de bu der­nekte çalışıyordu. Beş Hececiler‘den Yu­suf Ziya, Enis Behiç‘le Bilgi Derneği’n­de, Ziya Gökalp‘ın verdiği bir konferansta tanıştı :

Ziya Gökalp‘ın hece vezni ve İstanbul lehçesi konferansını beraber dinledik, beraber inandık ve Dernek’ten beraber çıktık. İlk adımda iki eski dosttuk onunla… İki hafta sonra Enis, Bilgi Derne­ği’ne, elinde ilk here şiiriyle geldi. Bu, dört dörtlük orijinal bir manzumeydi. Adı: Hodmin (Yusuf Ziya ORTAÇ, Portreler, 1960 s. 129-132). Hece ile ilk şiirinin nasıl yazıldığı üzerine Enis Behiç’in 26 Ekim 1934’te verdiği bilgiler, Yusuf Ziya Ortaç’ın söylediklerinden biraz farklı ise de, esas bakımından hemen hemen aynıdır. Buna göre Balkan Savaşı sırasında Edirne’nin düşmandan geri alınması üzerine ey meriç şiirini yazan Enis Behiç, bu şiiri haftalık halka doğru gazetesinde bastırmak istemiş, gittiği gazete idarehanesinde Ziya Gökalp’le tanışmıştır. Enis Behiç, heceyle ilk şiiri Hodbini, Ziya Gökalp’in bu ilk karşılaşmalarında kendisine yaptığı karşılaşmalar ve telkinler üzerine yazdı, çok beğenildi. Bunun üzerine artık hep hece vezninde, hep temiz konuşma Türkçe’siyle şiirlerim, birbiri ardınca doğru. Ve böylece, işte bu güne değin, 22 yıldır hep o yolda, Gökalp’in bana gösterdiği yolda yürüyerek, iyi kötü, az-çok, bu günkü gençlerin hep bildikleri şiirlerimi yazdım. Demek oluyor ki, benim şairliğimde Gökalp’in irşadının büyük tesiri olmuştur.

Ömer Seyfettin Balkan Savaşında tekrar ayrıldığı orduya dönmüş Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düşüp bir yıl sonra da İstanbul’a gelince de (1913) askerliği bu defa temenni bırakarak, Kabataş Erkek Lisesine edebiyat öğretmeni olmuştu. Ömer Seyfettin’in İstanbul’a yerleşmesi, öğretmenlikleri dolayısıyla, önce Halit Fahri Ozansoy’la tanışmasına, sonra başka gençlerle de tanıştıkça Selanik ve Rumeli yıllarından gelme dil ve edebiyat görüşlerini çevresine yay­ılmasına zemin hazırladı. Halit Fahri Ozansoy’un hatıralarından öğrendiğimize göre (Edebiyatçı!ar geçiyor, 1967, sf. 305 v.d.) güzel bir bahar günü Ömer Seyfet­tin, Orhan Seyfi ve Halit Fahri, Gülhane Parkı’nda edebiyattan konuşurlarken Ömer Seyfettin, onlardan şiirde konuş­ma dilinin sadeliğine ve Hece veznine dönmelerini istedi. "Çünkü biz henüz, şiirde ne aruza veda etmiş, ne de tam manasıyla açık ve sade Türkçe’nin kay­nağından su içmiştik diyor Halit Fahri. Ben Rübab mecmuasında Mabed-i esrar’lar yazıyordum, Seyfi de aruzdaki en gü­zel eserlerinden biri olan Fırtına ve kar’ıyeni yazmış bulunuyordu.

Nihad Sami Banarlı, Fırtına ve Kar’ın 1916 da yazıldığını belirtiyor (Orhan Seyfi Orhon’dan Şiirler, 1970, sf. XVII), buna göre parktaki o görüşme, 1916 yılında veya o tarihten biraz önce yapılmış ol­malıdır. Orhan Seyfi’nin, Nihad Sami Banarlı’nın deyişiyle bu sefer hem Türkçe’nin, hem de hecenin bir zaferi olan ikinci şiir kitabı Peri kızı ile çoban hikayesi 1919 da basıldı.

Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmed Fuad Köprülü tarafından çıkarılan, haf­talık Yeni mecmua’nın ilk döneminde (sayı 1 – 66, Temmuz 1917 – Ekim 1918) Beş Hececiler‘den yalnız Orhan Seyfi ile Halit Fahri‘nin şiirleri görülüyor. Fa­ruk Nafiz‘in onlara katılması, derginin 34. sayısından (7 Mart 1918) başlar.

Yeni mecmua, hükümet Mondros Müta­rekesi’nin hazırlığında iken, yayımına 66. sayıda (Ekim 1918) uzun bir süre için ara verince, Yusuf Ziya Ortaç, Şair (15 sayı, 12 Aralık 1918 – 20 Mart 1919) ve Halit Fahri Ozansoy Nedim (18 sayı, Ocak – Mayıs 1919) dergilerini çıkardı­lar. Üç beş ay dolmadan da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine büs­bütün dağılan edebiyat okuyucularının eksilmesi üzerine» kapattılar.

Ülkü birliği açısından Beş Hececiler ara­sında birtakım bölünmeler, tutarsızlıklar; daha o tarihlerde görülmeye başlamıştı. Şair dergisinin 8. sayısında (30 Ocak 1919). Aruz’dan heceye, heceden aruza başlıklı .hafta Musahabesi’nde Yusuf Ziya Ortaç, durumu şöyle açıklı­yor: Halit Fahri Bey, birkaç ay evvel, heceye yeni biat ettiği zaman, bütün mühtedilere has bir hararetle bu vezni müdafaa için nasıl makaleler yazdıysa, bugün de heceden aruza tekrar ihtida et­mesi üzerine, yine aynı şiddetle eski vez­ni müdafaa ediyor…

Vezinden vezne bir adımda geçilemez. Yoksa Halit Fahri Bey gibi fırka siya­setlerine kapılarak, bir sene evvel Yeni mecmua müdürü Talat Bey’in hece vez­nine biat ettikten sonra, aradan kısa bir zaman geçince tekrar zamanın tahavvü­latına uyarak, Sabah gazetesi sermuhar­riri Ali Kemal Bey’in aruz veznine dön­mekle hiç bir şey yapılamaz…

Yusuf Ziya Ortaç’ın bu sert çıkışmaları­na sebep olan, Halit Fahri Ozansoy’un ilk yazısı, Şiire karışmayın! başlığı altında ve Münekkitler pişdarı Ömer Seyfettin Bey’e bir mektup olarak, Nedim’de çık­mış (sayı 2, 23 Ocak 1919), gene o der­gide peş peşe Halit Fahri Ozansoy’un, Faruk Nafiz Çamlıbel’in v,b. aruz şiir­leri yayımlanmıştı. Bu durumda, çıktık­ları müddetçe Şair’de Yusuf Ziya hece­nin, Nedim’de ise Halit Fahri aruzun sa­vunmasını yaptılar.

Gene aynı yılda, keza haftalık, Büyük mecmua çıkmaya başlamıştı (ilk sayı: 6 Mart 1919), Nedim dergisine aruz şiir­leri veren Faruk Nafiz, Büyük mecmua’­ya hece şiirleri yazıyor, Yusuf Ziya ise Büyük mecmua’da hece şairliğinde sebat ediyordu. Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz‘e, 7. sayıdan başlayarak hece şiirleriyle Or­han Seyfi’nin de katılması, Büyük mec­mua’da hece şiiri davasının yeniden kuv­vetleneceği fikrini uyandırmıştı. Ne var ki, Büyük mecmua, 1920 başlarında (ga­liba 18. sayıda) kapandı. Beş Hececiler‘­den üçü (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Faruk Nafiz) bu defa Yarın dergisine (1921­1922) şiirler verdiler. Çıkışı 1923 – 1928 arası Milli mecmua’da ise, Beş Hececiler‘i izleyen yeni Hececiler (Halide Nus­ret, Necmeddin Halil, Ahmet Kutsi, Ne­eip Fazıl, Ömer Bedreddin, Ali Mümtaz v.b.) yer aldılar. Beş Hececiler‘den yalnız Faruk Nafiz, Mitli mecmua’da birkaç aruz şiiriyle göründü.

Cumhuriyet döneminin çoğalan dergileri arasında (Hayat, Güneş, Aydabir, Çınar­altı, Varlık v.b.) Beş Hececiler zaman za­man dağıldılar, ara sıra birleştiler. Ama gerek ayrıyken, gerekse bir dergide bir­leştiklerinde aruz-hece farkı gözetmeksi­zin her iki vezinde de yazdılar.

Bir zamanlar Milli edebiyat, Milli vezin, Milli dil davası çevresinde birleşmiş bu ,şairler, heceye bütün sanat hayatları bo­yunca bağlanmadılarsa da, ona, kullan­dıkları dille daha ahenkli, daha kıvrak bir biçim verdiler. Hece şiiri, vezinle büyumedi, dille güzelleşti. Mehmed Yurdakul’daki kuruluktan, donulduktan kurtularak tabii, lirik, etkili, zarif görü­nüşlere büründü. İşlenen konuya göre heybetli-gür bir ses, kıvrak-esnek, ince bir güzellik kazandı.

Ömer Seyfettin, Genç Kalemler’in ilk sa­yısındaki, imzasız Yeni lisan makalesin­de (1911), Serveti fünuncular’ın konuşma diliyle yazı dilini, yani tabii dil ile suni dili birleştirmek yerine, kilometrelerce birbirlerinden ayırdıklarını söylemiş, on­ların öyle mısralarına, öyle cümlelerine tesadüf olunur ki, içinde hiç Türkçe yok­tur» demişti. Eski lisanın fenalıkların­dan hiç birini değiştirmemişler; yalnız naatleri, kasideleri, terkib ve terei-i bend­leri, muhammesleri, murabbaları, gazel­leri, kıtaları bırakıp, yerine sahte sone’­lerden müteşekkil, tatsız ve eskilerden daha manasız, çalma bir salon edebiyatı vücuda getirmişlerdir… demişti.

Ömer Seyrettin, gerçi, yeni bir düzeni kabul ettirmek isteyen her dava adamı gibi, Servetifünun şairlerine karşı eni­konu haksız konuşuyor, onların getirdik­leri yenilikleri toptan bilmezden geliyor­du; fakat gene de, Ali Canib Yöntem’in de belirttiği gibi (Hecenin Beş Şairi, ‘ 1956, sf. 9) .konuşulan güzel Türkçe’yi’ yazı diline geçirerek yeni ve büyük da­vayı kazanan ve kazandıranlar, Ömer Seyfettin‘in hikayeleri yanı sıra, şiirle­riyle Beş Hececiler oldular. Muhakkak bu kazanılan dava o kadar büyüktür ki, yazı dilini konuşma dilinden ayrı tutan yapı, bu sayede tamamen demode olmuş, şiir dünyamız da yeni bir zevk meydana çıkmıştır.

Ali Canib Yöntem’in işaret ettiği bu yeni zevk ile Beş Hececiler, ferdi du­yarlıkları, eski korsan hikayelerini, yurt köşelerini, Anadolu gerçeklerini şiire ge­çirdiler; yerli-milli bir sanat ve tarih mo­tifleri, yaşanan hayat dilimleriyle örülü bir memleket edebiyatı yaratmaya da Yöneldiler.

Beş Hececiler, çoğunlukla, hecenin on birli, on dörtlü kalıplarını kullandılar. He­ce’nin bazı duraklarında değişiklik yap­tıkları, on bir heceli vezni 7+4 olarak da böldükleri ve Servetifünuncular’ın bir tek manzumede türlü arılı kalıplarını kullanmak usulünü hece kalıplarına uy­guladıkları da oldu (Enis Behiç); hece ile serbest müstezatlar da denediler (Ha­lit Fahri). Mısra kümelendirmelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar, yeni yeni biçimler aradılar; bir olay, bir hi­kaye anlatabilmek için beyit beyit kafiyeli, uzun şiirler de yazdılar. (Faruk Nafiz: Han Duvarları vb.). Nesir cümlesini şiire aktardılar: daha önce Tevfik Fikret’te görülen Nazmın Nesre benzemesi, nesirdeki söz diziminin şiirlerde de görülmesi, beş hececilerde çok rastlanılan bir özelliktir: cümlelerin yarım bırakıldığı, birkaç mısra devam ettiği, mısra ortasında sona erdiği oldu.

Hece şiirlerini akından akına (Yusuf Ziya, 1916), dinle neyden (Faruk Nafiz 1919), bulutlara yakın (Halit Fahri 1920), Gönülden sesler (Orhan Seyfi 1922), Miras (Ensi Behiç 1927), gibi kitaplarda toplamış Beş Hececiler, bu vezni tiyatro eserlerinde de kullandılar

1934 tarihli kanunla aldıkları soyadlarını bile, böyle bir milli şevk ve inancın dolaylı ifadelerinden biri diye düşünebiliriz.

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.