Etiket arşivi: istek

Türk kadınının giyimi, kuşamı ve süslenmesi

TÜRK KADININ GİYİMİ KUŞAMI VE SÜSLENMESİ

 

Türkler göçebe hayatın gereği olarak Orta Asya’da rahat kıyafetleri,daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdir.Hun kurganlarından çıkan çizme,keçe çoraplar,kumaş ve halı parçaları,saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisidir.Uzun ve örgülü saç biçimi,Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmiştir.Uygurların giyim kuşamında da aynı özellikler görülmektedir.Saç şekli dahil birbirine çok yakın olan kadın ve erkek giyim tarzı Selçuklular döneminde de sürdürülmüştür.Selçuklu kıyafetlerinde kadını erkekten ayıran en önemli unsur baş kısmında görülmekteydi.Yaşlı kadınlar daima,gençler ölüm olayında başlarını omuzlarına kadar inen bir örtüyle kapatırlardı.Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi.Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıklar kullanıyorlardı.Bağaltaklar,üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu.Değişik bağaltak türleride vardı.Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Selçuklu kadın ve erkek giyimine,kaftanlar ile yuvarlak kapalı yakalı,önden açık elbiseler hakimdi.Kaftan ve elbiselerin altına dize kadar çıkan çizme veya geniş paçalı şalvarlar giyiliyordu.Selçuklularda ve daha önceki dönemlerde elbiseler yün,pamuk,ipek,yün-ipek karışımı,deve tüyü ipliğinden dokunmuş kumaşlar ile keçeden dikiliyordu.Deri ve kürk de giyim kuşamda önemli bir yer tutmaktaydı. Asya Hunları kısa ve uzun konçlu deri çizme,keçe çorap kullanırken,Göktürkler de deri ve keçeden yapılmış çizme giymişlerdir.Selçuklular ayaklarına çarık,deri çizme,pataya (Anadolu’da dolak) giymişler,keçe çizmeyi İslam dünyasına yaymışlardır. Eski Türk giyiminde kemer ve kuşak mutlaka vardı.Erkekler kuşağı,kadınlar kemeri kullanıyorlardı.Dokuma kemerlerin yanında değerli madenlerden yapılmış kemerler de bele takılmaktaydı.Kadın kuşakları şalvar ve entarinin üzerine bağlanıyordu.Şalvarı bele bağlayan ve büzen kuşağa UÇKUR,önlük bağlarına DOLAMA denir.Kadın ve erkek uçkurlarının uçlarına güzel işlemeler yapılır ve bu kısımlar bağdan sonra belden aşağı sarkıtılır.

 

Ensiz kadın kuşakları başlıklarda fesin alt kenarına dolanır.Bunların ,püsküllüğ iki ucu arkaya sarkan çeşidine “dokurcan” adı verilmiştir. Orta Asya türk kavimlerinde ve Selçuklularda takıları hem kadınların hemde erkeklerin taktığı bilinmektedir.Küpe,kolye,but,bilezik,yüzük en çok kullanılan takılardıHunlardan Osmanlıların son dönemine kadar kadınlar süslü bıçak taşımışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve sislenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi,üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin,gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı.

 

Bu dönemin en önemli özelliği kadın ve erkek giyimi arasındaki farklılaşmadır.XV.yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayı,başkent İstanbul’un giyim kuşamını yönlendiren bir merkez haline geldi.İstanbullular gösterişli,pahalı kıyafetlere yönelirlerken Anadolu ve Rumeli’nin köylerinde,kasabalarında yaşayan halk eski Türk giyim geleneğini,sade kumaşlarla,süsten uzak kıyafetlerle sürdürmüşlerdir.İmparatorluğun bünyesindeki Hristiyan ve Musevi toplumlar ise geleneksel kıyafetlerini yaşatmışlar,ancak sokağa çıkarken çar,ferace,yeldirme kullanmışlar,başlarını örterek Müslüman topluma ayak uydurmuşlardır.

 

Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi,genellikle gömlek,dizlik ve iç yeleğinden ibaretti.Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari,içlik,hırka,kürk,şalvar,başlık ve takılar,kuşak,kemer,çorap,çizme,yemeni ve terlikti.Sokağa çıkılırken ferace,yeldirme,Çar,maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf,peçe kullanılmıştır. Osmanlılarda “kesim”denince belli bir giyim şekli,kıyafet dikiliş tarzı anlaşılıyordu.Bir bakıma kesim terimi,modayı karşılıyordu.İstanbul kesimi,Cezayir kesimi şalvar,topuk kesimi entari gibi..

 

Kadınların giyim kuşamı yaşa,ekonomik duruma,kocasının statüsüne,mevsimlere,doğum-ölüm-düğün gibi sosyal olaylara,ev içi ve dışına,yapılan işlere göre değişiklik gösteriyordu.En gösterişli ve yeni kıyafetler düğünlerde,bayramlarda giyiliyordu. Osmanlı döneminde kadın giyiminde genellikle üç tip kıyafet kullanılıyordu.1)Entariler,2)Şalvar ve Gömlek,3)Cepken ve Etek.Entarilerin şalvarlı ve şalvarsız giyilen tipleri vardır.Şalvarla giyilen entarilerin üstüne salta ve ferman giyilir.bele kuşak sarılır ve kemer takılırdı.Üç etek entarinin,belden aşağı olan kısmı üç parçadır.Ön iki eteğin uçları bazen yürüyüşü engellemesin diye kemere,kuşağa tutturulur.Üç etekler;kadife ,atlas,seraser,bindallı gibi işlemeli kadifeler yanında çizgili kumaşlardan da dikilmekteydi.Ağır,değerli kumaşlardan hazırlananlar düğün ve tören kıyafeti olarak kullanılıyordu.İki etek entariler ise,kadife telli hare denilen ipekliden dikilirdi.Baştan geçme,omuzları dikişsiz,etek kenarları sırma ile işlenmiştir.Bu elbiselerin bellerine genellikle değerli kemerler takılırdı.

 

İki eteklerinaltına,üç eteklerde olduğu gibi aynı veya farklı kumaştan şalvar giyilirdi. Entarinin kumaşından dikilen ve işlemeleri bulunan “holta” denilen şalvar giyildiğinde üç eteğin ön etek uçları kemere takılarak holtanın işlemeleri ortaya konurdu. Şalvarsız giyilen entarilerin XVIII. yüzyılda yaygınlaştığı tahmin edilmektedir. Dört peşli,dolama,topuk döven,kumru yaka,hakim yaka,papaze yaka,çantalı,kutu içi şalvarsız giyilen entarilerden en çok tutulanlarıdır.  Anadolu’da “bindallı” adıyla tanınan ve şalvarsız olarak giyilen entariler XIX. yüzyılın başlarında görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılıp kutu içinde Anadolu’da satıldığı için “kutu içi entari” diye de tanınmıştır. Etekleri topuğa kadar iner. Genellikle kadife ve seyrek olarak da atlas kumaştan,üzerine bindallı şeklinde sırma işlemeler yapılmış bir entaridir. Başa yemeni ve krep örtülüp,bele kemer bağlanarak giyilir. Kış mevsiminde üzerine kürk giyildiği de olur. Düğünlerde en yaygın şekilde kullanılan ve Türkiye’nin bütün yörelerine yayılmış bir düğün elbisesidir.  Türk kadın ve erkeğinin en yaygın giyim eşyası hiç şüphe yok ki şalvardır. Şalvarın 90 kadar çeşidi belirlenmiştir. Dar,büzgülü,uzun,bilekten bağlı,düz-verev kesimli şalvarlar en çok giyilenleridir. Geniş paçalılarına çakşır,dar paçalılarına potur denir. Kadınların entarilerinin kumaşından diktikleri ve işledikleri şalvarlara holta denildiğini belirtmiştik. Şalvar,her türlü kumaştan dikilir. Kadınlar şalvarlarının üst bölümüne içlik ve salta,fermane veya cepken giyerler. İçlikler,genellikle pamuklu dokumalardan yapılan yakasız,uzun kollu gömleklerdir. Salta;yakasız,iliksiz,kollu bir çeşit cepken olup yaka ve kol kenarları sırma ile işlenmiştir. Fermane;özellikle Rumeli’de giyilen,kaytan ve sırmayla işlenen,önü açık bir çeşit yelektir. Cepken ise şalvarla beraber kullanılan,içlik üzerine giyilen,kollu veya kolsuz,önleri düz veya yuvarlak olan işlemeli bir giyim eşyasıdır.  Kadınlar evde ve sokakta yün ve pamuk ipliğinden örülmüş çorap giyerlerdi. Elde,şişlerle örülen köylü çorapları renk ve motifler açısından çeşitli inançları,duyguları ifade ederler. Siyah yası,kahverengi küskünlük ve ümitsizliği,kırmızı sevgiyi,pembe-sarı havailiği anlatır. Topuk ve burunları kırmızı iplerle örülü kınalı çorapların genç kızlarca giyilenlerine sümbül motifi işlenir. ”Öksüz kız,gönül kilidi,sevdalıyım,arkamdan gel,küstüm sana,bırak beni” gibi adlar taşıyan ve çoraplara işlenen motifler giyenin duygularını yansıtır,göçün olduğu toplumlarda haberleşmeyi sağlar.  Sarayda ve varlıklı ailelerde ayakkabılar iki bölümden oluşuyordu. Bacakların yarısına kadar çıkan ve çedik denen sarı deriden yapılmış mest ve üzerine giyilen aynı deriden yapılmış “cevari mesti” denilen ayakkabı. Söz konusu çevrelerde ayrıca kırmızı deriden,kırmızı atlastan yemeniler ve terlikler giyiliyordu. Nalınlar da sedef kakmalarla süsleniyordu. Anadolu ve Rumeli’de kısa ve uzun konçlu çizme,keçe çizme,çarık,yemeniler yaygındı.

 

 Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. ”Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar,böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterir.  Saç süslemeleri şehirden şehire,köyden köye büyük değişiklik gösterir. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler. Çünkü uzun saçlı kızlar beğenilir. Bazı yörelerimzde evlenmek isteyen dul kadınlar kaküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi,dargınlık,evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler,belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik,örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterir. Kız ve erkek . ocukları beliklerde aynı renkteki boncuk veya bezlerle belirtilmiştir.

Photoshop ile neler yapabilirim?

Photoshop programını kullanarak yapamayacağız hiçbir şey yok. Yeter ki nasıl yapabileceğinizi bilin kafi. Aşağıda photoshop kullanarak yapmış olduğum çalışmalardan bazıları var. Gördüğünüz resimler boş bir sayfa üzerine photoshop kullanılarak yapılmış resimlerdir.

Photoshop'da resim mi istiyorsunuz?

Eğer istediğiniz bir logo, icon, grafik varsa [email protected] ile irtibata geçebilirsiniz…

Meslek Nasıl Seçilmeli?

MESLEK SEÇİMİNDE GÖZ ÖNÜNDE TUTULACAK HUSUSLAR

Çocuk doğar, büyür, gelişir, okula gidecek yaşa gelir. Zorunlu ilköğretim dönemini bitirdikten sonra, ya ileride seçeceği mesleğe hazırlanmak üzere okumaya devam eder., ya da öğrenimine son verir, çalışma hayatına atılır. Birey, ister ilköğretimi bitirdiğinde, ister daha sonraki öğrenim basamaklarından birinden ayrıldığında, iş veya Meslek seçme sorunu ile karşılaşır. Günümüzde binlerce insanın işinde başarılı olamadığı, yüz binlerce insanın iş aradığı, iş ve Meslek sayısının da otuz binin üstünde olduğu düşünülürse, Meslek seçiminin ne kadar güç bir iş olduğu, Mesleki rehberlik hizmetine duyulan ihtiyacın da ne kadar büyük olduğu anlaşılabilir.

Meslek seçimi, bireyin yaşamında son derece önemli bir karardır. Çünkü Meslek, bireyin hayatını kazanmak için yaptığı geçici bir iş değil, belli bir formasyonu gerektiren, ilgi, bilgi ve beceri isteyen sürekli bir uğraştır. Bireyin mesleğini seçmesi, ömrünün büyük bir kısmının geçeceği çalışma ortamını ve yaşam biçimini belirlemesi demektir. Birey Meslek seçimi sırasında yetenek, ilgi ve isteklerini göz önünde tuttuğu oranda başarılı ve mutlu olur, ülke ekonomisine katkıda bulunur. Ancak, ülkemizde Meslek seçimi daima bireyin yetenek ve ilgileri doğrultusunda yapılmamakta, rastlantılar, işsizlik, aile baskısı, çevre koşulları ve ekonomik olanaksızlıklar, bireyin Meslek seçimini etkilemektedir.

Bir yandan Meslek sayısının giderek artması, her Meslek dalında en yetenekli elemanın tercih edilmesi, pek çok alanda Meslek eğitiminin zorunlu tutulması, bu eğitimin uzun ve masraflı olması, bunların yanı sıra, üniversiteye girmeyi başaran her öğrencinin yetenek ve ilgileri doğrultusunda öğrenim görememesi, her mezunun da uzmanlık alanında iş bulamaması, çalışmayı tasarladığı alanı ve diğer Meslekleri ile, seçeceği mesleğin nitelikleri arasında uygunluk olup olmadığını aramaması, onun iş hayatında başarısız, mutsuz ve verimsiz olmasına yol açmaktadır.

Meslek alanında başarısızlık ve mutsuzluk duygularını yaşamamak için, birey öncelikle kendini tanımalı, daha sonra Meslekler hakkında bilgi sahibi olmalı, nihayet seçmeyi düşündüğü Meslek veya Mesleklerin kendi özelliklerine uygunluğunu araştırmalıdır.

Bireyin kendini tanıması; sağlık durumunu, bedensel özelliklerini, güçlü ve zayıf yönlerini, arzu ve ideallerini bilmesi, özel yetenek ve becerilerini, yeteneksiz ve başarısız olduğu alanları, ilgi ve isteklerini, ilgi duymadığı konuları, zeka düzeyi ve biçimini, karakter ve kişilik yapısını, sosyal çevredeki yerini belirlemesidir. Birey, kendi özelliklerini keşfetme konusunda ailesinden, arkadaş ve öğretmenlerinden, varsa okuldaki veya çevredeki rehberlik uzmanlarından yardım alabilmeli, onu tanıyanlarla konuşarak kendi özellikleri hakkında bir değerlendirme yapabilmelidir.

Bireyin Meslekleri tanıması; seçmeyi tasarladığı Meslek veya Mesleklerin nitelikleri hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Bütün Meslekleri tanımak mümkün olmadığından, birey, hoşlandığı, ilgi duyduğu, yetenekli olduğuna inandığı Meslekler hakkında bilgi toplamalıdır. Bir mesleği tanımak, o mesleğin evrimini, o Meslek alanında yapılan işin niteliğini, çalışma ortamını, mesleğe hazırlanma koşullarını, Meslekte aranan özellikleri, çıraklık süresini, kazanç durumunu, yükselme ve ilerleme şansını, işin ülkedeki geçerliliğini ve iş bulma olanaklarını bilmek demektir. Meslekler hakkında bilgi edinmek için birey, o Meslek dalında çalışanlarla görüşmeli, ilgili iş alanlarını gezmeli, çalışma ortamını ve koşullarını gözlemlemeli, Meslekleri tanıtan kitap ve broşürlerden yararlanmalı, o mesleğe hazırlayıcı eğitimi veren kurum ve kuruluşları tanımalıdır.

Bireyin kendi özellikleri ile mesleğin nitelikleri arasında uygunluk araması; kendisine uygun olan Meslekleri belirlemesidir. Bireyin seçmeyi amaçladığı mesleğin kendi yetenek, beceri, ilgi ve bilgisine ne kadar uygun olduğunu araştırmasıdır.

Birey gelişigüzel yapılmış seçimlerin başarısız ve mutsuzlukla son bulduğunu hatırlayarak, seçmeyi tasarladığı mesleğin sağlayacağı kazanç ve olanaklarla, bu mesleğin çalışma koşullarının ve iş ortamının kendi istekleri doğrultusunda olup olmadığını araştırmalıdır. Birey yetenekli olmadığı, ilgi duymadığı bir mesleği sadece büyük kazanç sağladığı veya toplumsal saygınlığı olduğu için seçmekten kaçınmalı, iş bulma şansı az olan, ülke çapında geçerli olmayan bir işe kendini hazırlamak gibi bir hataya düşmemek için ani kararlar vermemeli, bilinçli bir Meslek seçimi yapmalıdır. (Prof. Dr. NORMA RAZON)

John Locke (1632-1704) – Jean Jaques Rousseau (1712-1778)

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir. Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

 

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür. Herkes eşit hak ve eşit değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir. Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

 

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır. Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir toplumun çıkarına kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

 

Platon ve Aristoteles – 2

Platon’un kendi felsefi yapısını oluşturması, sokrates’den sıyrılması yavaş ve kademeli bir şekilde gerçekleşmiştir. Platon Sokrates öncesi “doğa filozofları” gibi, mutlak ve değişmez olan ile değişen arasındaki ilişkilerle ilgilenmiştir. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı aramışlar, platon ise hem doğada, hem ahlak ve toplum yaşamında mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur.

Platon’un, geçiş döneminde özellikle sofist öğreti ile hareket noktasının belirlendiği söylenebilir. Platon’u Sokrates öğretisini aşmaya götüren neden de, sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Thales’den demokritos’a kadar tüm doğa filozoflarının felsefeye materyalist yaklaşımlarından sonra, insanı odağa alan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve bu görüşler platon’un ahlakçı ve toplumsal analizleri için uygun bir temel oluşturmuştur.

Platon, sofistlerin hazza dayanan görüşlerini detaylı bir tartışmaya açmıştır. Burada Sokrates öğretisini aşmaya yönelse de sofistlerin karşısına, yine hocasının “iyi” kavramı ile çıkar;

İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır.”

“ İyi ” ye dayanan, bilgi yoluyla iyi’ yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa platon’un böylesine kesin olarak bağlanması onu yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ve bu yeni sorun onun idea öğretisini oluşturmasına kaynaklık etmiştir. Sokrates’ in anladığı dibi bir yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “ doğru “ nun araştırabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir sonucuna varmıştır başlangıçta. Platon, bunun üzerine, sofistlerin; “ bunlar aradığımız şey ya da bilinen şeydir ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zamanda bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim ? sorusuna, menon diyalogunda, orphik-pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözüm bulmuştur.

Bilginin temeli problemi üzerine de platon; “ ölümsüz bir ruh taşıyan insanoğlu için öğrenmek eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis) başka bir şey değildir “ düşüncesini ortaya atmış ve sokrates’ in ağzından şunları söylemiştir:

ben bir ebeyim, şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur ve ortaya koyar.

bu dönemin eseleri:

menon: erdem bir mi, yoksa çok mu ? erdem bir bilgi mi?

Küçük hippias: kötülüğün isteyerek yapılıp yapılmaması durumunda erdem sorun.

Büyük hippias: güzel araştırılırken kalıcı ve değişmez bir şey üzerinde durulur. (ideaların ilk izleri)

Platon olgunluk döneminde ise “ ruhun ölmezliği “ kavramının mitostan sıyrılıp daha sağlam temellere oturması gerektiği ihtiyacını duyar. Ruhun ölümsüzlüğünün yanında ruhun idealar dünyasından geldiğinin ve kökünün orada olduğunun belirlenmesi bu dönemde gerekli hale gelmiştir. Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, rölatif gerçekliklerin dünyası diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl gerçekliğin, ideaların dünyası.

Platon un bilgi kuramının bu anlamda çıkış noktası protogoras’çıdır. Bir şeyi bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden “ insan her şeyin ölçüsüdür ”

 

Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz. “ demiştir protogoras. Platon bu görüşe, herakleitos’un “ var dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir. “ şeklinde ifade edilen akış kuramını katmıştır.

 

  1. bilgi bir algıdır; (hatta aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.)
  2. insan her şeyin ölçüsüdür.
  3. Her şey akış halindedir;

biçiminde kuramın özetlenmesi olanaklıdır.

Olgunluk dönemi diyalogları:

Symposion(şölen): güzel ideası tanımlanır. Cisimden bağımsızdır, aşkındır, kendine yeter, yalındır, ezeli ve ebedidir, değişmez.

Phaidon: idealar, nesnelerin nedenidir. İyi ideası.

Politea II-X(Devlet): iyi, açık bir biçimde öteki ideaların üstündedir. İki dünya vardır. Duyulan(görülen) dünya, anlaşılan(kavranan) dünya.

Yaşlılık döneminde platon, önceleri ele aldığı bir çok konuyu tekrar gündeme getirerek, bir kez daha incelemiştir. İlgisi daha çok ahlaki sorunlar ile insanoğlunun mutluluğuna yöneliktir. Yetkin insan yerine, yetkin toplumu tarif etme çabası içersindedir. Yetkin topluma ve dolayısıyla toplumsal mutluluğa erimenin yolu, ideal devlet düzeni içersinde yaşamaktır.

Devlet görüşü:

Platon, “ politika sanatı ve ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri sadece felsefe üretebilir. “ düşüncesindedir fakat platon’un yaşam deneyimi, sadece bilge ve erdemli kişilerden kurulu bir akıllı insanlar toplumuna ulaşmanın imkansızlığını göstermektedir ki platon bunu benimsemiştir. Bu görüşünü de, “ yığınlar hiçbir zaman filozof olmayacaktır. “ sözüyle dile getirmiştir. Platon’a göre “ başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazlarsa, insanlığın acıları asla sona ermeyecektir.

Platon devleti oluşturan bireyleri, işlevleri açısından üç sınıfa ayırmıştır: zenginliği sevenler, şerefi sevenler ve bilgiyi sevenler. Devleti oluşturan bireylere platon bir açıdan daha bakmıştır: halk, askerler, koruyucular. (siyasette söz sahibi olanlar koruyuculardır). Toplumu meydana getiren fertlerin tamamı, bu üç özellikten birini, diğerlerinden daha fazla arzu edecekler ve isteklerine, ideal devlet düzeni içerisinde ulaşacaklardır.

İdeal devlet kavramı içersinde, genç nesillerin eğitimi için şiir ve müziğe verilen önem, “ güzel sevgisi “ni öne çıkartan bir anlayıştır. Platon, idealara estetik yolu ile erişme yöntemi(estetik yolu ile anımsama) yönteminden zamanla vazgeçmiş, daha nesnel sayılabilecek bir yönteme, matematiğe yönelmiştir. Matematiği kullanarak idealara ulaşılabileceğini düşünen platon için bu çabanın, bir bakıma ruhun idealar dünyası özlemi ile bu gayeye yönelik bitmez tükenmez bir gayret anlamını taşıdığı da görülmektedir.

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

Allah'ın 99 İsmi

ESMÂÜL HÜSNA ALFABETİK LİSTESİ

Allah : Yaratan, yapıp-eden, ezeli, ebedi olan, varlığında başkasına muhtaç olmayan, eşsiz, ortaksız kudret.

Afüvv : Affeden, hataları, günahları bağışlayan.

Ahad : Zatında, varlığında tek olan

Âhir : Sonu olmayan.

A’lâ : En yüce

A’lem : En iyi bilen

Âlim : Tüm bilgilerin kaynağı olan, her şeyi gereğince bilen.

Alim : Her şeyi bilen, bilgi bakımından eşi benzeri olmayan.

Aliyy : Yüceliğin kaynağı ve sahibi. Ulu

Azim : Ululuğun kaynağı ve sahibi, çok yüce

Aziz : Kudret ve onurun kaynağı ve sahibi. Çok güçlü, çok onurlu

Bâri : Var eden, varoluşu kotarıp yöneten

Basir : Görme gücünün kaynağı, en iyi şekilde gören. Her şeyi gören.

Bâtın : Gözle görülemeyen, her şeyde kendinden bir güç bulunan.

Bedi’ : Var eden, yarattıklarını ahenk ve güzellikle donatan.

Berr : İyilik ve lütfu sonsuz olan. Eşsiz cömert.

Câmi : Toplayan, bir araya getiren. Mahşer günü tüm insanları, hesap vermek üzere huzuruna toplayan.

Cabbâr : Yapılmasına karar verdiği şeyi, dilediğinde zorla yaptıran.

Ekrem : Cömertlerin cömerdi, cömertliği sonsuz.

Evvel : İlk. Başlangıcına zaman  belirlemek söz konusu olmayan.

Fâlık : Yarıp parçalayarak ortaya yeni bir şey çıkaran; tohumun ve dânelerin içinden yeni bir şey çıkaran.

Fâtır (Fâlık) : Yaratan. Birtakım varlıkları yarıp parçalayarak yeni varlıklara ve oluşlara vücut veren.

Fettâh : Açan. Fetih ve zafer lütfeden. Kolaylık sağlayan.

Gaffâr : Dilediğinden, günahları beklenmedik şekilde affeden.

Gâfir : Bağışlayıcı, affedici.

Gafür : Sürekli bir biçimde günahları affeden.

Galib : Her hal ve şartta galip gelen.

Gani : Zengin. Zenginliği sınırsız olan. Yanında herkesin yoksul kaldığı kudret.

Haalik : Yaratan, var eden.

Habir : Her şeyden en iyi biçimde haberdar olan.

Hâdi : Hidayet veren. Doğruya, iyiye ve güzele kılavuzlamada en yüce kudret.

Hafiy : Lütufkâr.

Hâfız : Koruyan, her şeyi ezberinde tutan.

Hafiz : Koruyup gözeten. Her şeyi kontrol ve gözetimi altında tutan.

Hakim : Tüm hikmetlerin kaynağı. Her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunan.

Hakk : Gerçeğin kaynağı ve belirleyicisi. Her yaptığı ve emri gerçeğe en uygun olan. Hakkın ve hukukun kaynağı kaynağı ve belirleyicisi.

Halim : Davranışlarında yumuşak ve şefkatli. Sertlik ve katılıktan uzak olan.

Hallâk : Yaratışı sürekli olan. Yarattıklarında sürekli yeni boyutlar ve türler oluşturan. Yaratışındaki yoğunluk ve çeşitliliği izlemek mümkün olmayan.

Hâmid : Her türlü övgünün sahibi ve muhatabı olan. Dilediğini, dilediği şekilde öven.

Hasib : En iyi ve en hassas biçimde hesap soran. Tüm yarattıklarını ince bir hesaba uygun olarak var eden.

Hayy : Sürekli diri. hayatın kaynağı. Kendisi için ölüm sözkonusu edilemeyen.

İlah : Tapılmaya layık tek kudret. Yüce, eşsiz.

Kaadir : Kudretin kaynağı ve sahibi.

Kaahir : Yarattıkları üzerinde hüküm ve egemenlik kuran. dilediğinde kahır ve baskıyla sindiren.

Kadir : Gücü her şeye ulaşan, her şeyde hissedilen.

Kâfi : Hem kendisine hem de yarattıklarına yeten. Kullarının her türlü istek ve ihtiyaçlarına, araya başkası girmeksizin cevap veren.

Kahhâr : Gerçeği örtüp, buyruklarına karşı çıkan inkarcıları kahrı altında ezen.

Karib : Çok yakında olan. Kullarına şah damarından daha yakın olan. Yakarış ve çağrıları duymada hiçbir aracıya, alete gerek bırakmayan.

Kavi : Gücü bizzat kendinden olan. Gücünü kullanmada hiçbir buyruğa ve yönlendirmeye muhtaç olmayan.

Kayyûm : Kudretin kaynağı. Kudretiyle her şeyi kıvamında tutan.

Kebir : Tüm büyüklük ölçülerinin kavrayamayacağı şekilde büyük olan.

Kerim : Lütfu hep işleyen, cömert.

Kuddûs : Tüm kutsallıkların kutsadığı tüm varlığın tesbih edip yücelttiği. Tüm noksanlıklardan arınmış, tüm yüceliklerle donanmış olan.

Lâtif : Gözle görülmeyen. Lütfu ve bağışı çok olan.

Malik : Sahip olan.

Mecid : Cömertlik ve ululuğun kaynağı, cömert ve ulu.

Melik : Güç, saltanat ve yönetimin en yüce sahibi.

Melîk : Mülk ve saltanatı dilediği gibi dağıtan.

Metin : Her hal ve tavır karşısında sebat ve dayanıklılığını koruyan. Güçlü, zorlu.

Mevlâ : Koruyup gözeten, destek veren. Sevdiklerinin her hal ve şartta yanında bulunan.

Mucîb : En iyi şekilde, en kısa zamanda cevap veren. Kullarının istek ve yakarışlarına aracısız cevap veren.

Muhît : Her şeyi çepeçevre kuşatan.

Muhyî : Yaratan, hayat veren. ölüleri dirilten.

Mukît : Yarattıklarının gıda sistemlerini, beslenme tarzlarını belirleyen ve her birinin gıdalanmasını yerli yerince düzenleyen.

Muktedir : Gücünü, kendisi tarafından belirlenen ölçüler ve planlar dahilinde görünür hale getiren. Gücünden, yarattıklarına belli oranlarda nasip veren.

Musavvir : Şekil, renk ve desen veren. Görünüş kazandıran, görünüşü ahenkli kılan.

Müheymin : Hükmü altında tutan. Yarattıklarının, kendisi tarafından belirlenen ölçülere uygunluğunu denetleyen.

Mümin : İnanan, güvenen. İnsana bir takım emanetler bırakan. Güven ve iman sunan. Kendisine iman edenlerle yakın ilişkiler içinde olan.

Müsteân : Darda ve zorda kalanın başvurduğu, yardım dilediği kudret. Kendisinden yardım ve destek istenen.

Müteâl : Aşkın, yüce. Akıl ve bakış ölçülerinin ulaşamayacağı boyutlarda olan.

Mütekebbir : Ululuk ve yüceliğin kaynağı olan. Kibre, böbürlenmeye sapanları hizaya getiren.

Nasir : Yardım eden. Yardım etmede yer, zaman  ve sınırı kendisi belirleyen.

Nûr : Işık. Işığın aydınlığın, yol gösterişin, erdirişin kaynağı ve yöneticisi olan.

Rab : Besleyip, terbiye edip eğiten. Yarattıklarını belirlediği bir programa uygun olarak, birtakım hedeflere götüren. Tekâmülü programlayıp yöneten.

Râhim : Rahmet ve merhameti sınırsız olan. Dünya hayatını buyruklarına uygun biçimde yaşayanlara, ölüm sonrasında özel rahmet sunan.

Rahman : Rahmeti sonsuz olan. kendisine inanan-inanmayan herkese rahmet ve merhametinin tüm nimetlerini ayrım yapmaksızın sunan.

Rakîb : Kontrol eden, gözleyip gözetleyen.

Raûf : Acıma, şefkat ve esirgemesi sınırsız olan.

Refi’ : Yüceliğin sahibi ve tüm yüceliklerin dağıtıcısı olan. Dilediğini, dilediği makam ve yüceliğe çıkaran.

Rezzâk : Yarattığı tüm varlıkların rızıklarını bol bol veren.

Samed : Tüm ihtiyaçların, niyetlerin, övgülerin, yakarışların yöneldiği eşsiz kudret.

Selâm : Esenlik, barış ve mutluluğun kaynağı. Esenlik, barış ve mutluluğun nasıl sağlanacağını gösteren.

Semî’ : En iyi şekilde işiten, duyan. Her şeyi işitip duyan.

Şâkir : Şükredenleri duyup ödüllendiren. Kendisine şükredenlere teşekkür eden.

Şehîd : En yüce tanık. Her şeyi görüp gözetleyen. İnsana, görüp gözetleme, tanıklık etme gücü veren.

Şekûr : Bütün şükürlerin yöneldiği kudret. Şükredenlere daha fazlasını veren. Şükredenlere teşekkür eden.

Tevvâb : Tövbeleri çok kabul eden. Tövbe nasip eden. Kendisine yönelenlerin, bu yönelişlerini karşılıksız bırakmayan.

Vehhâb : Bağışı sınırsız olan. sürekli ve sınırsız bir biçimde bağışta bulunan.

Vâhid : Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan. Kullarının, ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmamalarını isteyen.

Vâris : Bütün mülk ve saltanatların, sonunda kendine teslim edildiği kudret. Dilediğini, dilediğine mirasçı kılan. barış severleri mülk ve yönetime sahip kılmayı esas alan.

Vâsi : Kudret ve belirişi süreçle açılıp saçılan. Varlığı sürekli genişleten. Yaratışı ve yarattıklarını dilediği şekilde artırıp genişleten.

Vedûd : Sevginin kaynağı olan. Seven. Sevdiren. Sevme-sevilme ilişkisini kotaran. Tüm sevgilerin en son ve en yüce gayesi olan.

Vekîl : Gücü ve yönetimi kullanan. Kendisine teslim olanlara vekalet eden. Son söz ve yetkiyi elinde bulunduran.

Velî : Dost, yardımcı, destek veren. Kendisine inananların dostluğunu kabul eden. Kendisine inananların en güvenilir dost olarak yalnız kendisini kabul etmelerini isteyen.

Zâhir : Her şeyde tecelli eden. Tüm yarattıklarında kendisinden görünebilir izler, işaretler bulunan.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

İslam öncesi TÜRK dinleri… > Şamanizm

ŞAMANİZM

Bozkırlar sahasındaki dini inanışların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının Şamanlık olduğu kanaati 19. asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten de bilhassa Yakutlar’la Altaylar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türkler’in kendi düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin bir birlerine karışmasından meydana gelmiş bir tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler, bazı tabirler (mesl. Tamu=cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Uzmanlarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahudî efsaneleri ile, belki eski Türk nitelemelerinden bazıları kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekkül etmiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut Şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türk’ün dinî düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde “icracı” durumunda olmadığı, birçok törenlere, meselâ Tanrı’ya kurbanlar sunuluşunda Şamanların katılmadığı, hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dini hayat Şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın da “Şaman” sayılmadığını ve Şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her “tabip”in “Şaman”lıkla tanımlanamayacağını belirtmek gerekir. Böylece Şamanlık bir “vecd” hali olarak tanımlanır.

Bununla beraber, yine dinler tarihinde ve din ontolojisinde görülen çeşitli “vecd” hallerinin hepsi de Şamanist “vecd”e dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi hususî usulleri vasıtası ile kazandığı “vecd” hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını his eden bir “trans” (aşkın) ustasıdır.

Bu esnada bir alet durumuna düşmekten uzak, aksine kendisi ruhları hüküm altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmağa muvaffak olur. Hastalanan (ruhları çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarını önlemesi, insanların dert ve dileklerini arz etmek üzere gökteki ve yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır.

Bu hususiyetleri ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran Şaman, “insan ruhunun mütehassısı” olarak hak kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhrî itikatların temsilcileri ölçüsünde kapsamlı değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması), ölüm veya talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban töreninde her hangi bir “vecd” tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde Şaman’a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimleri ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk ülkelerine sonradan Asya’nın güney bölgelerinden gelmiştir).

Görülüyor ki dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz Tanrı ve “yer-su” inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran, Türkçe din adamı manasındaki “kam” ile “Şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat “Şaman” tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak Türk inancı ile Şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa Türkler’deki atalar kültünün, Kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanın “Şamanik” vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir.

Esasen Şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine bürünme kabiliyetidir: “Vecd”, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiata atfettiği gizil kuvvetleri istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini belirli bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu türden tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir.
Bozkır Türkleri’nin dinini şu üç noktada toplamak mümkündür.

İnsanlarda Büyüme ve Gelişme

İNSANLARDA ÜREME BÜYÜME VE GELİŞME

Kavram1: büyüme nedir?

Canlıda hücre sayısının ve boyutlarının artmasıdır.hayvanlarda sınırlı bitkilerde ise meristem doku sayesinde sınırsızdır.

Kavram2:gelişme nedir?

Büyüme ile bazı yeteneklerin kazanılmasıdır.

Örn: tohumun çimlenmesi büyüme,bitkinin fotosentez yeteneği kazanması gelişmedir.

Kavram3:üreme nedir?

Canlıların kendilerine benzer fertler oluşturmasıdır.

Üremenin amacı:

Neslin devamını sağlar

Kalıtsal özelliklerin yavrulara aktarılmasını sağlar.

Uyarı: üreme canlının yaşamasını sürdürmek için gerekli değildir.

Erkek üreme hücresi:sperm=

 Özellikleri:

Küçüktür

Sitoplazması az

Kamçılı ve hareketlidir

Testislerde üretilir.

Dişi üreme hücresi: yumurta ve özellikleri

Yumurtalıkta üretilir

Oval şeklindedir.

Hareketsizdir

Büyük ve bol sitoplazmalıdır.

Sperm ve yumurtanın farkları:

 

Yumurta hücresi

Sperm hücresi

Büyüktür

Küçüktür

Bol sitoplazmalı

Az sitoplazmalı

Kamçısı yok

Kamçılı

hareketsiz

hareketli

Erkek üreme organları ve görevleri:

Testisler:ergenlikle birlikte testesteron hormonu salgılar.bu hormonla spermler üretilir.testisler kese içinde ve vücudu dışında bulunur.spermler yüksek sıcakta yaşayamaz.

Bezler :kovpır,seminifer ve prostat bezlerinden oluşur.yaptığı salgılar spermin hareketini kolaylaştırır.

Penis:spermlerin dişi bireye bırakılmasını sağlar.

Dişi üreme organları ve görevleri:

 

Yumurta kanalı:dişi üreme hücresi olan yumurtayı döl yatağına taşır.döllenme burada gerçekleşir.

Döl yatağı(rahim) :embriyonun gelişme ortamıdır

Yumurtalık:yumurta üretir.iki adet yumurtalık vardır.

Vajina:spermlerin alınmasını sağlar.

 

Kavram4: Embriyo : Canlı taslağıdır.

Zigottan bebeğe yolculuk

 

Döllenme nedir?

Sperm ve yumurtanın birleşmesi olayıdır. Döllenmiş yumurta hücresine zigot denir.

 

 İnsanlarda üreme basamakları:

Üreme hücreleri oluşumu

Döllenme

Gelişme

İnsanlarda gelişme dönemleri:

Bebeklik dönemi:0-1 yaş arası dönemdir.Bu dönemde tamamen yetişkinlere bağımlıdır.vücudu kontrol etmeyi,yürümeyi,ellerini kullanmayı,emeklemeyi öğrenir.

Çocukluk dönemi:1-6 yaş arası dönemdir.konuşmayı,yemek yemeyi,giyinip soyunmayı ve arkadaşlarıyla oynamayı öğrenir.cinsiyetinin farkındadır.

Okul çağı dönemi:kendi cinsleriyle oynamayı tercih eder.iyiyi kötüyü ayırt etmeyi öğrenir.

Ergenlik dönemi:vücudun büyüme ve gelişmesi hız kazanır.eşey organları gelişir.üreme hücreleri oluşturur.ruhsal değişimler gözlenir.

Yetişkinlik dönemi: meslek seçimi ve evliliğin olduğu dönemdir.

Yaşlılık dönemi: arkadaş ve torunlarla bir arada olmaktan ve onlarla paylaşmaktan mutluluk duyar.

Uyarı: ergenlik dönemi kızlarda 9-12 yaşlarında erkeklerde 10-14 yaşları arasında başlar.yani kızlarda ergenlik erkeklerden önce başlar.

 

Çocukluktan Çıktık Şimdi Ne Olacak?

Yaşınız gereği, ya içinde olduğunuz, ya da başlamak üzere olan bu dönem, ergenliktir. Doğal bir süreç olan ergenlikte, bedensel, duygusal ve psikolojik değişimler meydana gelir.

Çocukluk döneminin son bölümünde büyüme yavaşlar. Boy ve ağırlık artışı daha az olur. Ergenlik döneminin belirtilerinden biri de büyümenin hızlanmasıdır.

Bir erkek, çocukluk döneminde aynı yaştaki kızlardan genellikle daha uzun ve daha ağır olur. Ancak 12- 14 yaş arası hızla büyümeye başlayan kız, boy ve ağırlık olarak erkeği geçer. Ancak bu geçici bir durumdur, ergenlik döneminin ileriki zamanlarında erkekler kızları yakalar ve geçer.

Bu ve başka farklar kız ve erkeklerde ergenliğin aynı zamanda başlamadığını gösterir. Gerçekten de ülkemizde ortalama olarak kızlar 9–12, erkekler 10–14 yaşlarında ergenliğe girer.

Ayrıca, ergenlik döneminin başlangıcı, ülkelerin bulunduğu coğrafi koşullara göre de değişebilir. Sıcak bölgelerde daha erken başlar. Ayrıca beslenme de başka bir etkendir.

Ergenlikte görülen değişimlerden bazıları tüm insanlar için ortaktır. Bazı değişimler ise yalnız kızlarda veya yalnız erkeklerde görülür. Ancak şu bir gerçek ki ergenlik döneminin özünü, eşey hormonlarının neden olduğu fiziksel değişiklikler oluşturur. Buna bağlı olarak ruhsal değişiklikler de izlenir.

Ergenlikte kızlarda görülen değişimler:

Boy uzar

Yumurtalıklardan salgılanan östrojen Kilo artar ve vücutta yağ birikimi olur

Kalçalar gelişir.

Üreme organları gelişir

Üreme organlarında ve koltuk altında kıllanma görülür.

Adet hali görülür.

Sivilceler görülür

hormonu etkisiyle göğüsler gelişir

Ergenlikte erkeklerde görülen değişimler

Testislerden salınan testosteron hormonu etkisiyle testisler gelişir

Üreme organları gelişir

Ses kalınlaşır

Sakal çıkar

Cinsel organ ve koltuk altlarında kıllanma görülür

Boy uzaması kızlardan fazladır

Sperm üretimi başlar

Sivilceler görülür

 

Ergenlik Döneminde Karşılaşılan Sorunlar

Bu dönemde hızlı değişim gösteren bedensel gelişimin ( kıllanma, yüzde sivilce, ses kalınlaşması vs) yarattığı huzursuzluklar.

Yaşıtları arasında yer edinebilme kaygısı.

Otoriteye karşı çıkma, aileye ters düşme.

Yalnızlık isteği, çekingenlik, çalışmaya isteksizlik, kararsızlık.

Karşı cinsle arkadaşlık kurma isteği.

Meslek seçiminde kararsızlık ve kaygılar.

Kısaca, ergenlik dönemi bireyin kendisiyle ve çevresiyle çatışma halinde olduğu bir dönemdir.

Olumlu arkadaşlıklar kurmak, hobiler edinmek, spor yapmak ergenlik döneminin sağlıklı geçirilmesine yardımcı olur.

Ergenlik döneminde planlı ve programlı çalışmak, başarının temelini oluşturur.

Ergenlikteki değişmelerin normal büyüme ve gelişme olayları olduğu unutulmamalıdır.

 

Not:ergenlikte kız ve erkeklerde duygusal dalgalanmalar görülür.kendine güven duygusunda sorunlar gözlenir.utanma duygusu oluşur. İçe kapanma gözlenir.Bunlar normal olaylardır.

 

Değişim türü

Ruhsal etkiler

Kimlik arayışı

ü       Hayat ve çevreyi sorgulama

ü       Toplusal rolü belirleme

Bağımsızlık arayışı

ü       Yalnız kalma isteği

ü       Kendi başına hareket

Duygusal dalgalanma

ü       Hayal kurma

ü       Utangaçlık

ü       Öfkelenme

ü       Cinsel konu merakı

ü       Nedensiz can sıkıntısı

ü       Sevinç ve üzüntünün yer değiştirmesi

İletişim

ü       İletişimde güçlük

ü       Dikkat çekme isteği

Zihinsel değişim

ü       Kararsızlık

ü       Dikkatini toplayamama

ü       Soyut algılama yetisi

Diyarbakır Tanıtımı

Kültür ve tarih şehri: Diyarbakır

Güneydoğu’nun dünyaya açılan penceresi. Dicle Nehri’nin suladığı bereketli topraklar. Kesin olarak, ne zaman, kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen ve üzerinde 12 medeniyete ait kitabeler bulunan Diyarbakır Surları.

 

 

 

Eski zamanlarda Amida olarak bilinen Diyarbakır, Dicle Nehri kıyısında bazalt bir yayla üzerine kurulmuş. Kenti kuşatan da yine bu bazalt taşlarından yapılan Surlar. 16 kaleli 5 kapılı surlar Çin seddinin ardından ikinci sırada geliyor ve eski ile yeni Diyarbakır’ı ayırıyor.

Kentteki tarihi eserlerde her dönemin izini bulmak mümkün. Selçuklu Sultanı Melik Şah tarafından yaptırılan Ulu Cami, hem bizans hem de daha eski mimari malzemelerin kullanılmış olması açışından ilginçtir.

Safa Cami tuğladan yapılmış minaresi ile Pers etkisini sergilerken, Nebii Cami tipik Osmanlı tarzını temsil eder. Bugün hala kullanılan Meryem Ana kilisesi çeşitli zamanlarda onarım görse de 4’üncü yüzyıldan günümüze gelmeyi başarmıştır. Mardin Kapısı’nda şimdi otele dönüştürülmüş olan Deliller Hanı, binbeşyüzlü yılların ticaret yapan kervanlarının Diyarbakır’da konakladıkları zamanın havasını yansıtır.

Ve kentin köprüleri, en meşhuru, şarkılara ve filmlere konu olan Malabadi’nin 1147 yılında Artukoğullarından Timur Taş Bin İlgazi tarafından yapıldığı bilinmektedir.

Taş köprüler arasında dünyada kemeri en geniş olandır. Malabadi gibi şarkılara konu olan bir diğeri ise On Gözlü Köprü’dür. 1065 tarihinde Mervaniler tarafından kurulduğu ve mimarının Ubeydoğlu Yusuf olduğu üzerinde yazılan kitabeden anlaşılmaktadır. Bir diğer tarihi köprü ise 1179 yılında kurulan Haburman Köprüsü’dür. Hassuni Mağaraları ve Zülkifil Dağı’da Diyarbakır’ın görülmeye değer yerleri arasında yer alır.

Diyarbakır, Güneydoğu’nun tarihi ve turistik merkezlerinin de geçiş noktasında bulunuyor. Batman’ın tarihi Hasankeyf ilçesi karayolu ile kente yalnızca bir buçuk saat uzaklıkta.

Açık hava müzesi olarak bilinen ve bir çok kültürü barındıran Mardin’de yine kara yoluyla bir saatlik mesafede. Harran’ı, Balıklıgöl’üyle ünlü, tarihi şehir Şanlıurfa’ya da ulaşmak için yalnızca ikibuçuk saat yeterli. Kente en uzak sayılabilecek il Van…

Tarihi Akdamar adasını ziyaret etmek, Van gölü kıyısında dinlenmek için ise yaklaşık 5 buçuk saatlik bir yolculuk yapmak gerekiyor.

Yüz yıllardır çevresine bereket ve bolluk veren ünlü kutsal Dicle Nehri’de Diyarbakır’dan geçer. 5 bin yıllık geçmişe sahip kent tarihin her döneminde büyük medeniyetlerin, kültürel ve ekonomik hareketlerin merkezi olarak kabul edilmiştir.

Ve 26 medeniyete beşiklik etmiştir. M.Ö 3000 yıllarında Hurrilerden başlayarak, Osmanlılara kadar uzanan yoğun bir tarihi olan Diyarbakır’da yaşayanlar devirlerine ait eserlerle şehri ölümsüzleştirmişlerdir. Surların bir kalkan balığı şeklinde kuşattığı kentin Amid olan adı, 1869 tarihinde Diyarbekir, 1937 tarihinde de Diyarbakır olarak değiştirildi.

Tarih boyunca oluşan kültür mirasından yararlanan ünlü bilge ve düşünürleri yetiştirmiş olmakla övünen Diyarbakır, folklorik özellikleriyle de zenginlik kaynağıdır. Kentin her köşesinde gelmiş geçmiş uygarlıkların köklü kültürleri saklıdır. Dokunan kilim ve heybelerdeki renk renk motifler, tarihin derinliklerinden gelme çeşitli sembollerin canlı ve sıcak örnekleridir.

Davul ve zurna eşliğinde oynanan Diyarbakır oyunları yörenin aşk ızdırap ve bazen de aşiretlerin sosyal durumunu konu alır. Günümüzde büyük ilgi gören ipek puşiler Diyarbakır’da el tezgahlarında dokunur.

Diyarbakır’ın arkeolojik alanları da dikkate değer. Kentin 65 kilometre kuzeybatısında Ergani İlçesi yakınlarında yer alan Çayönü eski bir yerleşim merkezidir. Yörenin tarihi M.Ö 7000 yıllarına Cilalı Taş Devri’ne kadar uzanır. Gene aynı ilçe yakınlarında Hillar Mağaraları’nda antik çağdan kalma kabartmalar bulunmuştur. Diyarbakır’ın Çermik ilçesi ise kaplıcaları ile ünlüdür. Çermik’te bulunan Belkıs Hamamı özellikle çocuk sahibi olmak isteyen kadınların akın ettiği bir yer haline gelmiştir.

Diyarbakır’ı gezmek isteyenlerin konaklamaları içinde pek çok tercihleri var. Kentte şu anda 14 turizm belgeli, çok sayıda da belediye denetiminde otel bulunuyor. Çoğu kentin merkezinde bulunan oteller yerli ve yabancı misafirlerin isteklerine cevap verebilecek şekilde düzenlenmiş. Son zamanlarda moda olan Güneydoğu turları da kenti görmek isteyenlerin tercih edebileceği bir seçenek.

Diyarbakır’a ulaşımda çok kolay. Kent karayollarının bir kavşak noktası. Hava, kara ve demiryolu ile ulaşım sağlanabiliyor.Hergün Ankara ve İstanbul’dan düzenli uçak seferleri yapılan kent, hemen hemen Türkiye’nin her yerinden otobüs seferleri imkanına sahip.

Atatürk'ün Ahlak, Bağımsızlık ve Bilim Hakkındaki Sözleri

ATATÜRK’ÜN SÖZLERİ

 Ahlak

Tehdide dayanan ahlak, bir erdemlilik olmadığından başka, güvenilmeye de layık değildir.


Birtakım kuşbeyinli kimselere kendinizi beğendirmek hevesine düşmeyiniz; bunun hiçbir kıymeti ve önemi yoktur.


Bir milletin ahlak değeri, o milletin yükselmesini sağlar.


Bir millet, zenginliğiyle değil, ahlak değeriyle ölçülür.


Saygısızlığın, saldırının küçüğü, büyüğü yoktur.


Samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyet sözlerle açıklanamaz. O, gözlerden ve tavırlardan anlaşılır.

 

Medeniyetin esası, ilerlemesi ve kuvvetin temeli, aile hayatın-dadır. Bu hayattaki fenalık mutlaka toplumsal, ekonomik ve politik beceriksizliği doğurur.


Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur.

Bağımsızlık

Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur.

 

 


Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur.


İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri görülemez; millet ve devletin şeref ve bağımsızlığı elde edilemez, insaf ve merhamet dilenmek gibi bir kural yoktur.

Türk milleti ve Türkiye'nin çocukları, bunu bir an akıldan çıkarmamalıdır.
Bağımsızlık, uğruna ölmesini bilen toplumların hakkıdır.


Dünyada ve dünya milletleri arasında sükun, huzur ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur.


Türkiye'nin güvenini amaç edinen, hiçbir başka ulusun aleyhinde olmayan bir barış yolu, her zaman bizim ilkemiz olacaktır.


Biz Türkler, tarih boyunca hürriyet ve istiklal timsali olmuş bir milletiz.
Tam bağımsızlık denildiği zaman, doğal, siyasal, mali, adli, askeri, kültürel ve her alanda tam bağımsızlık anlaşılır.


Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan kurtulamaz.


Bilelim ki, milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin avıdır.
Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.
Ben yaşayabilmek için, kesin olarak bağımsız bir ulusun evladı kalmalıyım. Bu yüzden ulusal bağımsızlık bence bir hayat sorunudur.
Ya istiklal, ya ölüm.

Bilim

Bilim, gerçeği bilmektir.
Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve ulusun her bireyinin kafasına koyacağız.


Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir.

 

 

ATATÜRKÜN SÖZLERİ

● Bütün ümidim gençliktedir.

Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet'i biz kurduk, O'nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz.

Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli, memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle, düşünüp çalışmayı görev edinmelidir.  

● Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur.

● Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

"...bu ulusa ve ülkeye hizmet görevi bitmeyecektir."

Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlik"ten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir...

● Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.

● Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.

Ne mutlu Türküm diyene!

● Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı... Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. 

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanmamıştır.

"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir..."