Etiket arşivi: İngiltere

Uluslararası Kuruluşlar

ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR

AVRUPA BİRLİĞİ

18 Nisan 1951 de altı Avrupa Devleti (Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Lüksemburg) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında kuruldu.1957 de Roma’da atılan imza ile Avrupa Ekonomik Topluluğu adını aldı.1958 de yürürlüğe girdi.

Üye sayısı bugün 25 dir.


Sonradan katılanlar:

İNGİLTERE 1973, İRLANDA 1973, DANİMARKA 1973 de

YUNANİSTAN 1981, İSPANYA 1986, PORTEKİZ 1986 da,

AVUSTURYA 1995, İSVEÇ 1995İ FİNLANDİYA 1995 de,

*POLONYA, MACARİSTAN, LİTVANYA, LETONYA, ESTONYA, SLOVAKYA, ÇEK CUM, SLOVENYA, MALTA, KIBRIS RUM KESİMİ Mayıs 2004 de üye oldular. 10 ülke.


TÜRK- AB İLİŞKİLERİ

1959 Ortaklık anlaşması için AET ye başvurma

1963 Ankara Anlaşması imzalandı

1964  yürürlüğe girdi

1973 Katma protokol yürürlüğe girdi, geçiş dönemi başladı.

1987 Tam üyelik başvurusunda bulunuldu.

1996 GÜMRÜK BİRLİĞİ kuruldu.


AB   ORGANLARI

Avrupa Zirvesi

Avrupa Parlamentosu (Birliğin tek demokratik organıdır)

Avrupa komisyonu

Bakanlar Konseyi

Adalet Divanı


AB FİNANSMAN KURULUŞLARI

Avrupa Yatırım Bankası

AB Bütçesi

Avrupa Parasal İşbirliği Fonu

Avrupa Garanti ve yönlendirme Fonu

Avrupa Sosyal Fonu

Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu

Avrupa Kalkınma Fonu



*AB 1 Ocak 1993 de Tek Pazara geçmiştir.

*AB ortak parası EURO dur 1 Ocak 2002 de dolaşıma girdi, AB üyesi olup EURO kullanmayan ülkeler: İngiltere, Danimarka, İsveç


IMF( ULUSLAR ARASI PARA FONU)


Uluslar arası parasal işleri düzenlemek amacıyla 1945 de kurulmuştur. Merkezi Washington’dur. 1997 yılı itibariyle üye sayısı 181 dir.

En yetkili organı Guvernörler Kuruludur. Para birimi SDR dir.(Özel çekme hakları)

Türkiye IMF ye 1947 yılında üye olmuştur.


DÜNYA BANKASI

1945 de kurulmuştur. Üye ülkelere proje kredileri verir. Savaş sonrası yapılanma için yardımda bulunur, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlamak amaçlarıdır.



NATO (KUZEY ATLANTİK ANLAŞMASI ÖRGÜTÜ)

Örgütü 4 Nisan 1949 da 12 devlet Washington’da kurdu. (Belçika, Kanada, Danimarka, ABD, Fransa, İngiltere, İzlanda, ,İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz) Kuzey Atlantik’te barış ve güvenliği sağlamak amacıdır. Şu an 26  üyesi var. Avrupa Kıtasından olmayan iki ülke ABD ve Kanada. Merkezi Brüksel’de. En yüksek organı Askeri Komitedir.



Sonradan katılanlar:

1952 de TÜRKİYE ve YUNANİSTAN

1955 de FEDERAL ALMANYA

1982 de İSPANYA

1999 da ÇEK CUM, MACARİSTAN, POLONYA

2004 de BULGARİSTAN, ESTONYA, LETONYA, LİTVANYA, ROMANYA, SLOVAKYA, SLOVENYA


*NATO üyesi ülke başkanlarının katılacağı NATO zirvesi 27-29 Haziran 2004 de İstanbul’da yapılmıştır.


HEM AB- HEM NATO ÜYESİ OLAN ÜLKELER

19 ÜLKE- Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda,  Danimarka, İngiltere, Lüksemburg, Portekiz,Yunanistan, İspanya,Polonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Estonya, Slovakya, Solovenya, Çek Cum, )


NOTLAR:

*2.Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de en büyük ekonomik gerileme 2001 yılında yaşandı.

*2001 yılındaki tek olumlu gelişme ihracatın % 12,3 oranda artmasıdır

*Son 20yıl içinde ekonomide en büyük büyüme1997 de, en büyük küçülme 2001 dedir.

*Dünyada ilk beş ekonomi: ABD-JAPONYA-ALMANYA-KANADA-ÇİN

*Türkiye’de en yüksek enflasyon 1994 de görüldü.

*dalgalı döviz kuru uygulanmaktadır.

*Bankacılığı Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurulu denetler.

*Devletçe el konulan mallar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılır.

*Piyasada denge sağlamak için döviz alım satımını Merkez Bankası yapar.

*GSMH nın sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Sanayi- Tarım.

*2000 nüfus sayımına göre nüfus artışı % 1,8 dir.

*Ülkemizde işgücünün sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Tarım-Sanayi.

*Türkiye OECD’nin kurucu üyesidir.

*Para yönetimini Hazine yapar.

*Türkiye 2003 de % 5,9 büyümüştür.

*2000 nüfus sayımına göre T.C 67.845 bin nüfusa sahip.

*Nüfusun % 35 i tarımda çalışmakta.

*Türkiye Avrupa Konseyine 1950 de üye oldu.


Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar

Asya Kalkınma Bankası (ASDB)
Uluslararası İmar Bankası (BIS)
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEI)
Gümrük İşbirliği Konseyi (CCC)
Avrupa Konseyi (CE)
Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı (CERN)
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)
Avrupa Ekonomik Konseyi (ECE)
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)
Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO)
Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT)
Uluslararası Atom Enerji,Kurulu (IAEA)
Uluslararası Ekonomik İşbirliği Bankası (IBRD)
Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO)
Uluslararası Ticaret Odası (ICC)
Uluslararası Serbest Ticaret Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi (ICRM)
Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA)
İslam Kalkınma Bankası (IDB)
Uluslararası Enerji Kuruluşu (IEA)
Uluslararası Tarım Gelişimi Fonu (IFAD)
Uluslararası Finans Teşekkülü (IFC)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu (IFRCS)
Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO)
Uluslararası Para Fonu (IMF)
Uluslararası Denizcilik Teşkilatı (IMO)
Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı (INMARSAT)
>Uluslararası Telekomünikasyon Uydu Teşkilatı (INTELSAT)
>Uluslararası Polis Teşkilatı (INTERPOL)
>Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)
>Uluslararası Göçmen Teşkilatı (IOM)
>Uluslararası Standartlaşma Teşkilatı (ISO)
>Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITO)
>Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (NACC)
>Kuzey Atlantik Savunma Parkı (NATO)
>Nükleer Enerji Kurulu (NEA)
>Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD)
>İslam Konseyi (ICO)
>Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı (OSCE)
>Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)
>Birleşmiş Milletler (BM)
>BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) (1964 DE Cenevre’de toplandı)

>BM Eğitim, Bitim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)
>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
>BM Endüstri ve Gelişme Teşkilatı (UNIDO)
>BM Irak-Kuveyt Gözlem Misyonu (UNIKOM)
>BM Filistin Mültecileri Yardım Komisyonu (UNRWA)
>Evrensel Posta Sendikası (UPU)
>Batı Avrupa Konseyi (WEU)
>Dünya Ticaret Sendikası Federasyonu
>Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
>Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WPO)
>Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO)
>Dünya Ticaret Teşkilatı (WTO)



Türkiye’nin kurucu üye olduğu uluslararası kuruluşlar

Uluslar arası Kuruluş                    Kuruluş Yılı

BM                                                        1945

UNESCO                                             1945

OECD                                                  1960

İKÖ                                                       1969

AGİT                                                    1975

KEİ                                                       1992

D-8                                                       1997

ECO                                                      1985

DTÖ                                                     1995


KISALTMALAR

GATT: Gümrük tarifeleri ve ticaret anlaşması

G-5 :Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere, ABD

G-7:G-5 + İtalya, Kanada

EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (İng, Danimarka, Avusturya, Portekiz, İzlanda, İsviçre, Finlandiya)

NORDİK TOPLULUĞU: Kuzey Avrupa ülkeleri

LAFTA: Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi

NAFTA : Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (ABD, Meksika, Kanada..) Şili değil.

APEC: Asya ve Pasifik Ekonomik İşbirliği (ABD, Japonya, Brınei, Papua Yeni Gine…) Avrupa ülkeleri üye değil.

ASEAN:Güney Doğu Asya Uluslar arası Örgütü ( Endonezya, Malezya, Myanmar, Laos…)

1914-1918 1.Dünya Savaşı

1914-1918 1.DÜNYA SAVAŞI


1883 Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan İmp. Üçlü İttifak (Bağlaşık) devletlerini oluşturdu.

1907 İngiltere, Fransa, Rusya Üçlü İtilaf devletlerini oluşturdular.

1914 Osmanlı İmparatorluğu; İngilizlerden kaçan iki Alman gemisine  Türk ismi vererek Türk Bayrağı çekmişler ve daha sonra bu  gemilerin Karadeniz’e açılarak Rus kıyılarını topa tutmaları sonucu Osmanlı 1.Dünya savaşında Üçlü ittifak devletleri safında savaşa katılmış oldu.

Osmanlı’nın Savaştığı Cepheler: 1-Kafkas   2-Çanakkale   3-Kanal   4-Irak   5-Suriye-Filistin Osmanlı, Bu cepheler haricinde müttefiklerine yardım amacıyla Makedonya ve Galiçya’ya asker göndermiştir.


KAFKAS CEPHESİ: Osmanlı’nın Bakü petrollerini ele geçirmek ve Enver Paşanın PANTURANİZM düşüncesinin etkisiyle Rus’lara karşı açtığı savaştır. Osmanlının Yüzbin’e yakın askeri donarak ölmüştür. Ruslar Kars’a kadar ilerlemişler ancak, 1917 yılında Rusya’da ki devrim sonucu çarlık rejiminin yıkılması ile Rusya 1917 Brest Litowsk barış anlaşmasıyla aldığı toprakları geri vererek çekilmiştir.


ÇANAKKALE CEPHESİ : Osmanlı; İngiltere, Fransa hem müttefikleri Rusya’ya yardım etmek hemde boğazları alarak Osmanlı devletine son vermek amacıyla Çanakkale’yi ablukaya almalarıyla başlamıştır. Tarihin en kanlı savaşlarındandır. Osmanlı Çanakkale savaşlarından galip çıkmıştır. Mustafa Kemal büyük bir üne kavuşmuş “Çanakkale geçilmez” sözü tarihe kazınmıştır. Çanakkale’de ki direniş sonucunda Rusya’ya müttefiklerinden yardım gitmemiş savaş uzamıştır. Bulgaristan bu gelişme üzerine Osmanlı yanında  (İtilaf devletleri yanında) savaşa katıldı. Böylece İstanbul-Berlin hattı kurulmuş oldu.


KANAL CEPHESİ : Bu cephe Almanların planlaması ve desteği ile İngiltere’ye karşı Osmanlı tarafından açılmıştır. Osmanlı, Mısırı İngilizlerden geri almak ve Suveyş Kanalını ele geçirerek İngiltere ile sömürgelerinin irtibatını kesmeyi amaçlamıştı. Osmanlı imparatorluğu, Almanların gerekli yardımı göndermemesi ve iklim elverişsizliği yüzünden başarısız olmuştur.

IRAK CEPHESİ : İngiltere’nin, Osmanlının İran ve Hindistan’a girmesini önlemek ve karadan Ruslarla birleşmek için Osmanlıya karşı açtığı cephedir. Basra’ya asker çıkartan İngilizler, Bağdat’a kadar ilerlemişlerdir.


SURİYE-FİLİSTİN CEPHESİ: İngilizlerin Süveyş ve Irak cephelerinde yenilen Osmanlıyı bu bölgeden çıkarmak istemeleri üzerine açtıkları cephedir.  Önceleri Mustafa Kemal bu cephede başarılı olmuş fakat, İstanbul’a çağrılması üzerine İngiltere Suriye’yi almıştır.

Bay ve Bayan tipik İngiliz’in hayati, İngilizlerin Yaşam tarzı

‘Bay ve Bayan tipik İngiliz’in hayatı

İngiltere‘de yapılan bir araştırmaya gaziantep escort bayan göre ortalama İngiliz 40 yaşında ve gerek hayat tarzı, gerekse dış görünüşü hala çok muhafazakâr.

Tipik müstakil İngiliz evi
Londra’daki evlere en çok ‘Han’ ve ‘Ufak Ev’ isimleri veriliyor

İngiltere‘nin öndegelen sigorta şirketlerinden gaziantep escort Norwich Union’ın yaptırdığı ‘Bay ve Bayan Vasat’ araştırmasına göre, ‘Smith’ adı hâlâ en yaygın soyadı.

Ardından yine bir o kadar geleneksel ‘Jones’, ‘Williams’, ‘Brown’ ve ‘Taylor’ gibi soyadları geliyor.

Bay ve Bayan Vasat’ çoğunlukla 1940’ların escort gaziantep ikinci yarısında inşa edilmiş üç odalı müstakil evlerde oturuyorlar.

Bu evler de genellikle bir semtin dükkanlarının bulunduğu ana caddesinde yeralıyor.

Evlere verilen isimler bakımından, en yaygın isim ‘The Cottage’ (Küçük Ev).

Ardından ‘Rose Cottage’ (Gül Evi), ‘The Bungalow’ (Bungalov), ‘The Coach House’ (escort mersin), ‘The Lodge’ (Ufak Ev) gibi isimler geliyor.

Ortalama İngilizlerin iddiasız yaşamları

Nüfusun yalnızca dörtte birinin sigara içtiği İngiltere‘de ‘Bay ve Bayan Vasat’ da genellikle sigara içmiyor. Genellikle yaşlılarla ya da ehliyet sınavını yeni geçmiş parasız genç erkeklerle özdeşleştirilen ‘Ford Fiesta’ marka araba kullanıyorlar.

Birleşik Krallık’ta en yaygın sosyal inançlardan biri, ülkenin kuzeylerinde yaşayanların daha sıcak kanlı olduklarıdır.

Araştırma bu yaygın kanıyı doğruluyor. Ailelerine en yakın yaşayanlar genellikle ülkenin kuzey-doğusunda, kuzey-batısında ve Yorkshire civarında oturuyor. ‘Kuzeyli’ler, genellikle ebeveynlerine üç aşağı beş yukarı 35 dakika uzaklıkta yaşıyor.

İngiliz Ailesi
Yapılan araştırma Kuzey İngiltere‘de yaşayanların daha sıcak kanlı olduğunu doğruluyor

‘Vasat Aile‘nin evindeki taşınır varlıklarının değeri ortalama 5 bin sterlin değerinde. Ama insanlara ‘en değerli eşyanız nedir?’ sorusu sorulduğunda, cinsiyetler arasındaki yanıtlar epey farklılaşıyor.

Kadınların yarısı kendileri için en önemli şeyin, Aile fotoğrafları olduğunu söylerken; erkeklerin sadece yüzde 21’i aynı duyguyu paylaşıyor.

İngiliz erkekleri, bilgisayarlarına herşeyden çok değer veriyorlar. Erkeklerin yüzde 27’si, bilgisayarlarının en değerli kişisel eşyaları olduğunu söylüyor.
Sigorta şirketinin yaptığı araştırmadan çıkan diğer bir ilginç nokta ise, evlerden en çok çalınan ya da zarar verilen eşyanın başında televizyonun gelmesi. .

Tanrı, çay, seks ve kapalı devre görüntüler

Norwich Union sigorta şirketi, bu sonuçlara dayanarak “İngilizlerin zannettiklerinden de geleneksel olduğu anlaşıldı” diyor.

İngiliz çayı
İngilizler günde üç fincan çay içiyor

İngilizler, her zaman kendilerini başkalarıyla kıyaslıyorlar. Ayrıca kendilerine hayran olmaları da bir başka özellikleri.

İngiltere‘deki ticari televizyon kanallarından Channel 4’da yayınlanan belgeselde, başka ilginç veriler de sunuluyor.

Örneğin, vasat İngiliz, Tanrı’ya inanıyor; günde üç fincan çay içiyor; ayda sekiz defa sevişiyor ve bir gün içinde en az 300 kez kapalı devre televizyon sistemlerine yakalanıyor.

İngilizlerin yeme içme alışkanlıkları da bir o kadar muhafazakar.

İngiliz Ailelerinin yüzde 30’unun her hafta en çok yediği yemek, tavuk rosto ve yanında haşlanmış sebze.

Bunu kıymalı spagetti, Çin usülü kavurma, sosis ve patates püresi, köri ve domuz pirzola izliyor.

Şaşırtıcı bir diğer sonuç da, araştırmaya katılanların yüzde 98’inin her hafta aynı altı veya daha az çeşit yemeği pişirip yiyor olmaları.

Kaynak:BBC

Hayattan ilginçlikler

HAYATTAN İLGİNÇLİKLER

Hırsızlar elini kolunu bağlayınca burnuyla telefon etti…

İngiltere’de hırsızlar tarafından elleri kolları bağlanan posta tahsildarı,
burnuyla telefon ederek polisi aramayı başardı.

Blundellsands kentinde üç hırsız Stan Norvill adlı tahsildarın evini bastı.
Tahsildardan kendilerini postaneye götürmelerini isteyen soyguncular,
postane kasasının otomatik olarak korunduğunu ve sabahtan önce
açılamayacağını öğrenince, sabahı beklemeye karar verdiler.

Tahsildarın karısını evde rehin tutan soyguncular, tahsildarla postaneye
giderek kasayı soydular. Hırsızlar rahatça kaçabilmek için de karısıyla
tahsildarı ”sucuk gibi” bağladılar, ama tahsildar Norvill, bağlarına
rağmen telefona gitmeyi ve burnuyla 999’u çevirerek polise ihbarda bulunmayı
başardı.

Tahsildar ve karısı, başlarına gelen bu talihsiz olayı unutabilmek için
tatile çıktı.

Aynı evde 140 kedi besleyince…

ABD’nin San Francisco kenti yakınlarında bir yazlık eve kapatılmış 140 kedi
ortaya çıkarıldı.

Polisin açıklamasında, evden dışarı çıkartılmayan ve temizlenmeyen kedilerin
sahibi 61 yaşındaki Marilyn Barletta’nın gözaltına alındığı,ancak daha sonra
kefaletle serbest bırakıldığı belirtildi.

Kadının her gün düzenli olarak kedileri beslediğini, evin her yerinde kedi
dışkısı ve idrarı bulunduğunu kaydeden polis, bir yardım teşkilatının
kedilere bakmayı reddetmesinden sonra, kadının bu evi özellikle kediler için
satın aldığını açıkladı.

Evin içine girilebilmesi için, vantilatörlerle evin havalandırılacağı
belirtildi.

Sedece köpeklere mahsus plaj açıldı…

İtalya’nın orta kesimlerindeki Toskana’da bulunan sahil kasabası Populonia
belediyesi köpeklere plaj tahsis etme kararı aldı.

Populonia belediyesi tarafından yapılan açıklamada, ”Dört ayaklı
dostlarımıza, kumda yuvarlanabilecekleri ve deniz banyosu yapabilecekleri
bir plaj tahsis edilmesine karar verilmiştir” denildi.

İnsanlık ölmedi diyenler bir daha okusun..

New Yorklu bir taksici, müşterilerinden birinin takside unuttuğu 4 milyon
dolarlık Stradivarius kemanını dürüstlük yapıp sahibine götürdüğünde 75
dolarlık ”ödül” aldı.

New York’ta 18 yıldır taksicilik yapan Mısırlı Muhammed İbrahim, geçen hafta
kemancı Lynn Harrel’ın çok değerli aletini takside unuttuğunu, kemanı
sanatçıya götürdüğünde menaceri tarafından kendisine zarf içinde 75 dolarlık
çek verildiğini söyledi.

New York Post’a başına gelenleri anlatan taksici, ”Ayıp yani. Beni rencide
ettiler. Kemanı teslim etmek için vakit harcamak, bana zaten dünyanın
parasına maloldu…” diye konuştu.

“Dikkat dikkat damdan düşmeyin”

Şanlıurfa’nın Siverek Belediyesi, son günlerde ilçede meydana gelen damdan
düşmelerin önlenmesi için halkı hoparlörle uyarmaya başladı.

Alınan bilgiye göre, ilçede son on gün içerisinde çoğunluğu çocuk 15 damdan
düşme olayının yaşanması üzerine, belediye yetkilileri el ilanları
bastırarak, anne ve babaların bu konuda daha duyarlı olmalarını istedi.

Dağıtılan el ilanlarına rağmen damdan düşmelerin devam etmesi üzerine
belediye yetkilileri bu kez de hoparlörlerden anons yaparak vatandaşları
uyarmaya başladı.

FIKRA / Canlı gazete

Başhekim, akıl hastanesinin bahçesinde dolaşıyordu, bir ara baktı, bir
kalabalık gözüne çarpmıştı. Hemen oraya seğirtti. Deliler bir halka
oluşturmuş, ortada dönüp konuşan birini dinliyorlardı:

-Papendreu seçimleri kaybetti. Hastaneye kaldırıldı.. Bulgar zulmü devam
ediyor. Zorla yollanan soydaşlarımızın sayısı seksen bine ulaştı..
Federasyon kupasını Beşiktaş kazandı…

Başhekim bu işten hoşlanmış :

-Ne yapıyorlar bunlar böyle? diye sormuş.

-Efendim, demişler. Ortadaki deli kendinin gazete olduğunu sanıyor,
haberleri bildiriyor.

Başhekim daha da hoşlanmış. Dolaşmasını sürdürmüş. Az ileride birde ne
görsün! Sekiz, on deli iplerle sımsıkı birbirlerine bağlanıp bir köşeye
atılmamış mı!

-Onlar mı, okunup da iadeye gidecek eski gazeteler efendim..

REKORLAR /En zalim rehber köpek…

İndiana’da daha önceleri körler için rehberlik yapan köpek Brütüs, talihsiz
sahiplerine zalimce şakalar yapardı. Körlerin duvarlara çarpmasına,
merdivenlerden yuvarlanmalarına, üç sahibinin de caddedeki rögarlara
düşmelerine yol açmıştı. Mahkemeye yansıyan bir olay sonucu, suçlu bulunarak
uyutuldu.

Kim demiş tarih sıkıcıdır diye

Kim demiş tarih sıkıcıdır diye…
Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz
gibi değilse eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün,
1500’lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de
kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak
amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları
ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak
ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale
geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
İngilizce’deki ‘banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın
(Don’t throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında
tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu
için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler)
çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen
hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’deki ‘kedi-köpek
yağıyor’ (It’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı
zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh)
seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman
geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak
üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı ‘thresh
hold
‘ (saman tutan; Türkçesi eşik idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir
kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler
ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam
yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek
ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok
uzun süre kazanda kalıyordu. ‘

Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük’
(peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old)
tekerlemesinin menşei budur. Bazendomuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin
eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna ‘yağ çiğnemek’ (chew the fat)
adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler
buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca
domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun
yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten
yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve
küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
ağızlarında ‘tabak ağzı’ (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta
kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen
insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna ‘uyanma’ nöbeti deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer
bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor,
kemikleri bir ‘kemik evi’ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı .
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri
olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna
çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan
dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu
mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti ‘graveyard shift’)
denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur (‘saved by the bell‘) bazıları da ‘ölü zilci’ (dead ringer) olurdu.

Gerçekler bunlar:
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye:

Ortaçağda Avrupa’daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları
kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla
süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika’ya da bulaşmış
Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ”banyo yapmayı yasaklayan” ya da belirli
kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia’ da ise kanunla
bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu. Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa’da lazımlıkları sokaklaraboşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.

1600’lerde İstanbul’a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim’e taşınmalarına izin verilmişti…

Çocuk Hakları Beyannamesi

Çocuk Hakları

Ön bilgi:

İlk kez Birleşmiş Milletler’n 1959’da yayımladığı Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesi ile uluslar arası düzeyde gündeme gelen çocuk hakları, 1979’un Dünya Çocuk Yılı ilan edilmesiyle hemen her ülkede sıcak bir tartışma konusu yarattı. Dünyamızda hala milyonlarca çocuk eğitim olanaklarından yararlanamıyor, ağır çalışma koşullarında sömürülüyor, aile içinde hırpalanıyor, çeşitli hastalıklardan küçük yaşta yaşamını yitiriyor ya da savaşlarda ölüyor. Birleşmiş Milletler’in 20 Kasım 1989’da oybirliğiyle kabul ettiği Uluslararası Çocuk Hakları Anlaşması 18 yaşından küçük herkesin sahip olduğu hakları ve devletlerin çocuklara karşı yerine getirmesi gereken görevleri saptadı. Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için en az 20 devletin imzası gerekiyor. 20 imzanın tamamlanmasından sonra uluslar arası hukukun temel ilkeleri arasına girecek olan bu anlaşmadan her çocuk yararlanabilecek.

 

Türkiye’de Çocuk Hakları

Türkiye’de ilk kez 1990’da uygulamaya giren Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesini ülkemizde görmek biraz zor.Hala sokaklarda; çöplerden kağıt toplayan çocukları, sokaklarda uyuyanları görmek mümkün. 21. yüzyılda olmamıza rağmen hala ülkemiz İnsan Hakları Anlaşmasını gerçek olarak yürürlüğe sokamadı. Bu ilerledikçe ülkemizin okuma yazma oranı gittikçe düşüyor. UNICEF gibi ünlü kuruluşlar bu oranı ve sokaklarda dolaşan tinerci çocukların sayısını azaltmak için çalışıyor fakat çok fazla yeterli olamıyor.

 

 

BAZI HABERLER

 

*26/04/1998  ANKARA – Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla düzenlenen "Küresel Yürüyüş"ün Türkiye bölümü, yarın Ağrı-Doğubeyazıt-İran kapısında başlayacak.

Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi için bütün dünyanın desteğini almak, çocuklara bedava eğitim hakkı sağlamak, çocukların ekonomik olarak sömürülmesine son vermek ve onların fiziksel, ruhsal, moral gelişimine zarar verecek işlerde çalıştırılmasını önlemek amacıyla Hindistan’dan başlatılan "Küresel Yürüyüş", Cenevre’de son bulacak.

Türkiye bölümünün yarın Ağrı’da başlamasının ardından, 29 Nisan’da Ankara’ya gelecek olan yürüyüş ekibi, 1 Mayıs Cuma günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüşecek, 1 Mayıs Mitingi’ne katılacak ve işçi konfederasyonlarını ziyaret edecek. Daha sonra İstanbul’a gidecek olan ekip, burada çeşitli etkinliklere katıldıktan sonra 4 Mayıs Pazartesi günü Yunanistan’a hareket edecek.

Hak-İş Konfederasyonu’ndan yapılan açıklamada, çocuk işçiliğinin Türkiye’de çözülmesi gereken önemli bir sorun olduğu belirtilerek, Hak-İş’in Türk-İş, DİSK, KESK ve TESK ile birlikte yürüyüşe destek verdiği bildirildi.

 

 

*27/01/1999   İSTANBUL – İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne üye bir grup, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin Türkiye’de yürürlüğe girmesinin 4. yıldönümü dolayısıyla İstiklal Caddesi’nde çocuklara sözleşme metnini dağıttı.

Beyoğlu’ndaki İHD İstanbul Şubesi önünde bir açıklama yapan Yönetim Kurulu Üyesi Melek Üçbinli, çocuğun belli hak ve özgürlüklerden yararlanması amacıyla 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Çocuk Hakları Bildirgesi’nin, Türkiye’de 1990 yılında 17, 29 ve 30’uncu maddelerine çekince konularak imzalandığını belirtti.

Bugün çocukların, sağlıksız yaşam koşulları, güvensiz bir gelecek, eğitimde kalitesizlik ve eşitsizlik üzerine kurulu bir ortamda yaşadıklarını öne süren Üçbinli, bu koşulların düzeltilmesi için sözleşmenin çekincesiz bir şekilde kabul edilmesini istedi.

Açıklamanın ardından, aralarında İHD İstanbul Şubesi Başkanı Eren Keskin‘in de bulunduğu grup, İstiklal Caddesi’ndeki çocuklara sözleşme metnini dağıttı.

 

01/11/1999  ANKARA – "Çocuk Hakları Okulu", 20 Kasım’da İstanbul’da açılıyor.

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, vakıf bünyesinde açılacak okulla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’de ve dünyada yüzmilyonlarca çocuğun haklarının ihlal edildiği bir yüzyılın sonunda, çocuğa ve çocukluğa bakışın yeniden ele alınması gerektiğine inandıklarını belirtti.

Açıklamaya göre, Çocuk Hakları Okulu, Türkiye’de ve dünyada çocuk haklarının takipçileri olacak çocuk entelektüelleri ve öncülerini hazırlayacak "çocuk" merkezli bir eğitim yaklaşımı olarak tanımlanıyor.

İLK ÜÇ DÖNEM YETİŞKİNLERE

İnsanın çocukluk dönemi hakları, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin açılımı ve yorumu, çocuk hakları gündemi ve "Benim haklarım nerede?"olmak üzere 4 dönemden oluşacak eğitimin ilk 3 dönemi yetişkinlere, 4’üncü dönemi ise hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik bir program olacak.

40 uzman öğretim üyesi ve 50 katılımcıyla gerçekleşecek eğitim, konferans, tartışmalı toplantı, açıkoturum, interaktif toplantı ve grup çalışmaları şeklinde düzenlenecek. Öte yandan, okul bünyesinde Çocuk Hakları Kütüphanesi ve Çocuk Bilgi Merkezi kurulması planlanıyor.

 

*18/10/1999 BERLİN – 18 yaşından küçük askerlerin durumlarının tartışıldığı ve 250 sivil toplum örgütü ile hükümet kuruluşunun temsilcisinin biraraya geldiği uluslararası konferans, Almanya’nın başkenti Berlin’de başladı.

"Çocuk Askerlerin Kullanılmasına Karşı Koalisyon" adlı sivil toplum örgütünün girişimiyle yapılan konferansta, hükümetlere, 1989 yılında varılan Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Konvansiyonu’na ek bir protokol hazırlanması ve asgari askere alınma ile savaşa katılma yaşının 15’den 18’e çıkarılmasını kabul etmeleri yönünde baskı yapılması hedefleniyor.

Konferansa katılan sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, BM bünyesinde bir çalışma grubu tarafından 1994 yılında bu protokolle ilgili görüşmelerin başlatılmasına karşın, ABD ve İngiltere’nin muhalefetinden ötürü görüşmelerin şu anda kesik olduğunu belirtti.

Konferansın açılışında dağıtılan bir raporda, sadece 3. dünya ülkelerinde çocuk askerlerin kullanılmadığına işaret edilerek, özellikle İngiltere, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) ile PKK suçlandı.

Saflarında yüzde 10’u kız olmak üzere 3 bin çocuk bulundurduğu belirtilen raporda, PKK ayrıca, Almanya, İsveç ve Fransa’daki Kürt kökenli çocukları toplayarak, çocuk askerlerden oluşan bir alay kurmakla suçlandı.

Raporda, Çeçen savaşçılar arasında da çocuk yaşta militanların bulunduğu belirtildi.

"Çocuk Askerlerin Kullanılmasına Karşı Koalisyon" adlı grup bünyesinde, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, İnsanların Dünyası, Çocukları Kurtarın, Uluslararası Çocukları Koruma Örgütü gibi sivil toplum örgütlerini topluyor.

 

*28/04/1998 DOĞUBEYAZIT – Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla Hindistan’dan başlayan "Çocuk İşçiliğine Karşı Küresel Yürüyüş"e katılan 32 kişilik grup, sabaha karşı İran’dan Türkiye’ye giriş yaptı.

Uluslararası yürüyüş grubu, saat 03.00’de Ağrı Gürbulak Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye girdi. Dün akşam saatlerinde gelmesi beklenen grubun gecikmesi nedeniyle karşılama töreni gerçekleştirilemedi.

32 kişiden oluşan grubu, Gürbulak Sınır Kapısı’nda, Doğubeyazıt Kaymakamı İrfan Kenanoğlu ve diğer yetkililer karşıladı.

 

 

*13/11/1999ANKARA- Çocuk Vakfı, 20 Kasım 1999 Çocuk Hakları günü nedeniyle, "Hakları Çalınmış Çocuklar" raporu hazırladı.

Çocuk Vakfı’nın hazırladığı raporda, dünya nüfusunun 15 Ekim 1999 itibariyle 6 milyar sınırını aştığı, dünya çocuk nüfusunun ise 2 milyar 700 milyon olduğu belirtildi. Dünyada dakikada 247 bebeğin doğduğu, 99 kişinin öldüğü ifade edilen raporda, her yıl 15 milyon çocuğun anne olduğu, 15-18 yaş arası doğum oranlarında son 5 yılda artış gözlendiği kaydedildi.

Çocuk ölüm oranlarının çok olduğu ve bunun artması durumunda 2000’li yıllarda 175 milyon çocuğun 5 yaşına varmadan öleceği vurgulanan raporda, 8 bini ishalden omak üzere, her gün ölen çocuk sayısının 35 bin olduğu bildirildi. Raporda, 800 milyon çocuğun yeterli ve sağlıklı bir şekilde beslenemediği, açlıktan dakikada 15 çocuğun öldüğü ve 400 bin çocuğun da temiz su içemediği ifade edildi.

100 ÇOCUKTAN 24’Ü OKUMA-YAZMA BİLMİYOR

Raporda, 5-14 yaş grubunda 272 milyon çocuğun çalıştırıldığı belirtilerek, 100 çocuktan 24’ünün okuma-yazma bilmediği ve 130 milyon çocuğun okul çağında olmasına rağmen eğitimden hiç yararlanamadığı ifade edildi.

Türkiye’de 0-18 yaş arası çocuk nüfusunun 28 milyon olduğu vurgulanan raporda, her yıl 1 milyon 358 bin bebeğin dünyaya geldiği ve bebek ölüm hızının binde 41 olduğu belirtildi. Raporda, Türkiye’de 725 bin çocuğun eğitim ve öğretim imkanından yararlanamadığı ve 100 çocuktan 21’inin okuma-yazma bilmediği bildirildi.

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, çocuklar için biraraya gelmek en öncelikli görevimiz olmadığı sürece çocuk sorunlarının çözülemeyeceğini ifade ederek, "Her doğan çocuk gözlerini güzel bir dünyaya açmadıkça, bu görevimizi yerine getirmiş olmayız" dedi.

Aziz Nesin'in Hayatı

AZİZ NESİN HAYATI

Ne enteresandır ki sonradan çok severek okuduğum Aziz Nesin ile ilk defa 1982 yılında sinema aracılığıyla tanıştım. Nesin’in kitaplarından Zübük, 1980 darbesi sonrası politikacılara karşı nefretin en tepe noktada olduğu bir dönemde filme alınmıştı. Kemal Sunal’ın baş rolünü oynadığı film Nesin’in toplumu ve politikacıları gözlemlemekteki büyük başarısının göstergesiydi.

Zübük sonrası yıllarda Aziz Nesin kitaplarının önemli bir çoğunluğunu belli aralıklarla okudum ve herseferinde Türk insanını gözlemleme ve gözlemlerini komik bir dille ifade edebilme yeteneğine hayran oldum. Bütün hayatı boyunce her türlü zorluğa ve engellemeye rağmen üretmeye devam eden Nesin, Türk edebiyatının en iyi hiciv yazarlarından birisidir. Bugün aramızda olsaydı, Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma o güzel, akıcı ve komik diliyle en derin muhalefet edenlerden birisi olurdu diye düşünüyorum.

Asıl adı ‘Mehmet Nusret’ olan Aziz Nesin 20 Aralık 1915’te İstanbul, Heybeliada’da doğdu. 1935 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirip Harp Okuluna geçti. 1937 yılında Ankara’da Harp Okulunu bitirip asteğmen oldu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Trakya’da çadırlı ordugahta görev yaptı.

1942’de Erzurum Mustahkem Mevkii İstihkam Tb. Bölük Komutanlığına atandı. Bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan’da depremde yıkılmış olan ordu cephaneliğinin boşaltılmasıyla görevlendirildi. 1944 yılında Ankara Harp Okulu’nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak’ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla görevlendirildi.

30 YAŞINDA GAZETECILIŞE VE YAZARLIŞA BASLADI

Aziz Nesin, 1945 yılında askerlikten ayrıldı. Karagöz Gazetesinde ve Yedigün Dergisinde redaktörlük ve yazarlık yaparak profesyonel yazarlığa başladı. Aynı yıl Tan gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladı. İlk bağımsız eseri olan ‘Parti Kurmak Parti Vurmak’ adlı 16 sayfalık broşürü yine 1945’te çıktı.

1946’da Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa ve Gülmece gazetelerini çıkardı. Nesin, 1947 yılında yazılarından dolayı Bursa’ya sürgün edildi. İkinci kitabı Azizname’yi 1948’de çıkardı. Taşlamalardan oluşan bu kitap için İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almadı.

KRAL, KRALIÇE VE ŞAH NEZIH’E KARSI

Başka bir yazısından dolayı açılan davada bu kadar şanslı olmadı Azizi Nesin; 1949 yılında İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı Faruk birlikte Ankara’daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı iddiasıyla aleyhine dava açtılar. 6 ay hapse mahkum edildi.

Aziz Nesin 1955 yılında İstanbul’daki azınlıkların ev ve dükkanlarının yıkımına karışmakla suçlandı ve sıkıyönetim tarafından tekrar tutuklandı. Daha sonra Halil Lütfü Dördüncü’nün ‘Yeni Gazetesi’nde köşe yazarlığına başladı.

1956 yılında İtalya’da (Bordighera’da) yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışmasında ilk ödülü olan Altın Palmiye’yi ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı Öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.

ILK YURTDIŞI SEYAHATI

1961 yılında Tanin Gazetesi’nde köşe yazarlığına başladı. Aynı yıl Zübük adlı haftalık gülmece gazetesini de çıkarmaya başladı. 1962’de sahibi olduğu Düşün Yayınevi, sebebi bilinmeyen bir şekilde yandı.

İlk kez yurtdışına çıkışı 1965 yılında oldu. Pasaport alabildikten sonra davetli olduğu Berlin ve Weimar’daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı’na katıldı. Altı ay süren bu ilk yurtdışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan’a gitti. Aziz Nesin ölümüne kadar yurt içinde ve dışında birçok ödül kazandı.

AZIZ NESIN EŞITIM VAKFI

1972’de kimsesiz çocuklara yardım amaçlı Aziz Nesin Vakfı’nı kurdu. 1977 yılında Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı seçildi. İlk ciddi rahatsızlığını Rusya’da geçirdi; 1982 yılında Vietnam’daki Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısından dönüşte Moskova’da kalp hastalığından hastaneye kaldırıldı. Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi’nde bir ay kalarak tedavi gördü. 1985 yılında Tüyap’ın düzenlediği ‘Halkın Seçtiği Yılın Yazarı’ ödülünü kazandı.

Başarılı ve çok ödüllü yazarlarımızdan Aziz Nesin, 5 Temmuz 1995 yılında katıldığı Çeşme’deki bir imza günü sonrası, sabaha karşı öldü. Aziz Nesin ölümünden sonra ardında çok sayıda şiir, fıkra, roman ve hikayeler bıraktı.

HIKAYE KITAPLARI

Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1955), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Toros Canavarı (1957), Deliler Boşandı (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ölmüş Eşek (1957), Hangi Parti Kazanacak (1957), Havadan Sudan (1958), Bay Düdük (1958), Nazik Alet (1958), Gıdıgıdı (1959), Aferin (1959), Kördöğüşü (1959), Mahmut ile Nigar (1959), Gözüne Gözlük (1960), Ah Biz Eşekler (1960), Yüz Liraya Bir Deli (1961), Bir Koltuk Nasıl Devrilir (1961), Biz Adam Olmayız (1962), Sosyalizm Geliyor Savulun (1965), İhtilali Nasıl Yaptık (1965), Rıfat Bey Neden Kaçınıyor (1965), Yeşil Renkli Namus Gazı (1965), Bülbül Yuvası Evler (1968), Vatan Sağolsun (1968), Yaşasın Memleket (1969), Büyük Grev (1978), Hayvan Deyip Geçme (1980), 70 Yaşım Merhaba (1984), Kalpazanlık Bile Yapılamıyor (1984), Maçinli Kız için Ev (1987), Nah Kalkınırsın (1988)

ROMANLARI

Kadın Olan Erkek (1955), Gol Kralı Sait Hopsait (1957), Erkek Sabahat (1957), Saçkıran (1959), Zübük (1961), Şimdiki Çocuklar Harika (1967), Tatlı Betüş (1974), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1977), Surname (1976), Tek Yol (1978)

ANILAR

Bir Sürgünün Hatıraları (1957), Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1. bölüm 1966, 2. bölüm 1976), Poliste (1967), Yokuşun Başı (1982), Salkım Salkım Asılacak Adamlar (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990)

MASALLAR

Memleketin Birinde (1953), Hoptirinam (1960), Uyusana Tosunum (1971), Aziz Dededen Masallar

TAŞLAMA

Azizname (1970) Fıkralar: Nutuk Makinası (1958), Az Gittik Uz Gittik (1959), Merhaba (1971), Suçlanan ve Aklanan Yazılar (1982), Ah Biz Ödlek Aydınlar (1985), Korkudan Korkmak (1988)

GEZI

Duyduk Duymadık Demeyin (1976), Dünya Kazan Ben Kepçe (1977)

OYUNLAR

Biraz Gelir Misiniz (1958), Bir Şey Yap Met (1959), Toros Canavarı (1963), Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı (1968), Çiçu (1970), Tut Elimden Rovni (1970), Hadi Öldürsene Canikom (1970), Beş Kısa Oyun (1979). Bütün Oyunları (Adam Yayınları) (1982), (Barbaros’un Torunu, Hakkımı Ver Hakkı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyunları basılmadı)

ŞIIR KITAPLARI

Sondan Başa (1984), Seviye On Ölüme Beş Kala (1986), Kendini Yakalamak (1988), Hoşçakalın (1990), Sivas Acısı (1995)

Kaynak: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi

Atomun içindeki boşluk, Atom Enerjisi ve Tarihçesi

ATOMUN İÇİNDEKİ BOŞLUK

 

10 milyon hidrojen atomunun ancak bir milimetrelik bir uzunlukta olduğunu söylemiştik.

Bu kadar küçük bir atomun çekirdeği, ancak atom çapının 10.000’ de biri kadardır. Bir atomun çekirdeğiyle elektronları arasında, atom ölçülerine göre, çok muazzam bir boşluk vardır. Bu bakımdan, en ağırları da içinde olmak üzere, bütün maddelerin büyük bir kısmı, boşluktan ibarettir.

 

Bir atom çekirdeğinin bir futbol topu büyüklüğünde olduğunu düşünürsek, elektronları, bunun çevresinde çapı 5 km. genişlikte bir çember üzerinde döner. Atomlardaki boşluk oranı bu denli büyük olduğuna göre, maddelerin de aynı orandaki bir kısmı boşluktan ibaret demektir. Yalnız, muazzam bir enerji taşıyan atom çekirdeğinin, çevresinde dönen elektronlar üzerinde büyük bir çekim gücü vardır.

 

Öte yandan elektronların ağırlığı yok sayılacak kadar az olduğundan, atomun bütün kütlesi ile ağırlığı çekirdeğinde sayılır. Yani, elemanlara, dolayısıyla da maddeye ağırlığı veren, asıl atomun çekirdeğidir.

 

Atomlardaki bu boşluk olmasaydı, her şey inanılmaz derecede küçülürdü. Örneğin, bir insanı meydana getiren atomların insana asıl ağırlığını veren çekirdeklerini bir araya getirmek elde olsa, insan gözle görülemeyecek kadar küçük bir zerre haline gelirdi. Ağırlığı gene o insanın ağırlığına eşit olan bir zerre!

 

ATOMUN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ

Şimdiye kadar atomun yalnız fiziksel özelliklerine değindik. Şimdi atomu, birde kimyasal bakımdan inceleyelim :

Atomların kimyasal özellikleri taşıdıkları proton sayısıyla dış tabakalardaki elektronların durumuna bağlıdır. Bu elektronlar başak bir atomun elektronlar ile yer değiştirebilir, yada onların yörüngesini paylaşabilirlerse, atom aralarında bir çekme kuvveti doğar. Bu kuvvet iki atomu bir arada tutar. İşte molekül bu sayede meydana gelir. Helyum, argom gibi kimi elemanlarının protonları başka elektronlarla birleşmezler.

 

Bu gün sayısı yüzü aşkın eleman bilinmektedir. Bunların bin kadar da isotopu bulunmuştur. Bu isotopların çoğu radyoaktiftir.

 

Atomlarda 1’den 102’ye kadar elektron, gene 1’den 102’ye kadar da proton bulunabilir. Bir atomdaki protonların sayısı, onun atom sayısını gösterir. Başka bir deyişle, elemanların sıra numaraları, onların atomlarındaki proton sayısına eşittir. (Bk. eleman).

 

Elemanların atom ağırlıkları, birim kabul edilen bir atomun ağırlığına oranla tayin edilen ağırlıklarıdır.

 

Atom ağırlığı birimi olarak, oksijenin atom ağırlığı kabul edilmiştir. Öteki elemanların atom ağırlıkları ise, oksijenin atom ağırlığına 16’ya oranlanarak, deney yoluyla bulunmuştur.

 

1951 yılında uluslar arası bir kurum bir atom ağırlıkları tablosu tespit etmiştir. Bu listede 102 eleman vardır. Bunlardan birkaç tanesi tabiatta bulunmaz. Tabiatta bulunmayan bu elemanlar, atomların başkalaştırılmaları yoluyla elde edilmişlerdir.

 

ATOM ENERJİSİ

Atom enerjisi dünyanın da, hayatın da kaynağıdır, diyebiliriz. Çünkü, çevremizde neye baksak, bu enerjinin bir başka biçimde belirmiş örneğini görürüz. Bu enerji nereden geliyor?

 

Dünyamızdan 150.000.000 kilometre uzakta, orta büyüklükte bir yıldız vardır : Güneş… En az iki milyar yıldan beri, dünyayı hemen hemen hiç değişmeyen bir ışıkta, ısıyla besleyen Güneş, muazzam bir enerji kaynağıdır. Güneşin, daha milyonlarca yıl dünyayı aynı şekilde enerjiyle besleyeceği hesaplanmıştır.

 

Güneşteki bu bitmez tükenmez gücün kaynağı, atom enerjisidir. Güneşte bir saniyede meydana gelen enerji, 500.000.000.000.000.000.000.000 (beş yüz sikstilyon, yani “beş yüz milyar defa bin milyar”) beygir gücüdür.

 

Atom enerjisi, atom çekirdeğinden serbest bırakılan enerji demektir. Atom çekirdeğinin ikiye bölünmesi (fisyon) olayında, iki ayrı atom meydana gelir bölünen atomun çekirdeğinin kütlesinden bir kısmı enerji haline dönüşür. Bu bakımdan, “atom enerjisi” deyimi yerine, “nükleer enerji” (atom çekirdeği enerjisi) deyimi de kullanılır.

 

Nükleer enerji kimyasal bir işlem sırasında meydana gelen enerjiden çok büyüktür. Örneğin, kömürün yanmasını ele alalım. Bir ocakta kömürü yaktığımız zaman, sıcaklığı veren şey, kimyasal bir olaydır. Bu olay sonunda, kömürdeki 1 karbon atomu, 2 oksijen atomu ile birleşerek, 1 karbon dioksit atomu meydana getirir. Oysa, 1 karbon atomunun çekirdeği parçalanacak olursa (fisyon), yanma sırasında çıkan sıcaklığın 3 milyon katı sıcaklık verir. Kömür, yada karbondaki nükleer enerjiden yararlanmanın yolu daha bulunamamıştır. Bu alanda, başta İngiltere olmak üzere, bir çok ülkelerde araştırmalar, deneyler yapılmaktadır. Karbonun nükleer enerjisinden yararlanma yolu bulunduğu zaman dünyanın gittikçe artmakta olan enerji darlığı geniş ölçüde giderilecektir.

 

ATOM ARAŞTIRMALARININ KISA BİR TARİHÇESİ

Leukippos ile Demokritos gidi Eski Yunan filozofları, daha bundan binlerce yıl önce, maddelerin “atom” adını verdikleri bölünmez, parçalanmaz zerreciklerden meydana geldiğini ileri sürmüşlerdi. Yalnız, bu kuramlar fizikten çok, felsefe doktrinleri niteliğindeydi. Atom üzerindeki bu düşünceler iki bin yılı aşkın bir süreyle unutulup gitti.

 

Atom kuramı’nı ilk kez bugünküne yakın bir anlayışla ortaya koyan ise İngiliz kimya bilgini Jonh Dalton oldu (Bk. Dalton).

Dalton’un 1803 yılında ortaya attığı atom kuramının ana hatları şunlardı :

 

1 – Bütün elemanlar atomdan yapılmıştır.

2 – Aynı elemanın atomları büyüklük, ağırlık başka özellikleri bakımından birbirine benzerler

3 – Atomlar yok edilemez, parçalanamaz, yoktan var edilemezler

4 – Başka başka elemanların atomları birleşerek, molekülleri meydana getirirler.

 

Dalton, aynı zamanda hem kendi kurduğu teoriye, hem de yaptığı deneylere dayanarak, elemanların atom ağırlıklarını da tespit etti. Ancak bu alandaki çalışmalar ilerledikçe, Dalton’un kuramında bir takım yanlışlıklar olduğu da meydana çıktı. Örneğin, belirli bir elemanın atomlarının kimyasal özellikleri aynı olsa bile, ağırlıkları değişik olabilir. Bu gün atomları parçalayarak yeni atomlar meydana getirmek olanağı da bulunmuştur.

 

Dalton’dan sonra atom alanındaki çalışmalara daha büyük bir hızla ilerlemeye başladı. 1896 yılında, Fransız bilgini Henri Becquerel (1852 – 1908) doğal radyoaktivite keşfetti. 1903 yılında Nobel Fizik Armağanı’nı kazanan bu bilgin, uranyumun yaydığı ışınımları dikkate çekerek, bunun radyoaktivite olduğunu belirtmişti. 1898 yılında da Marie ve Pierre Curie radyomu buldular (Bk. Curie). 1900’de, Alman bilgini Max Planck (1858 – 1947) Quantum Teorisi’ni ortaya attı (Bk. Quantum Teorisi). 1905 yılında ise büyük kuramsal fizik bilgini Albert Einstein, İzafiyet (Relativite) Teorisi’ni ortaya atarak E = mc2 formülünü buldu; atom enerjisinin büyüklüğünü belirtti.

 

Atomun yapısı üzerinde en önemli buluşlarını yapanlardan biri de İngiliz bilgini Ernest Rutheford (1871 – 1937)’dur. Rutheford 1904 yılında Alfa zerreciklerini keşfetti; 1911’de de atom çekirdeği kuramını ortaya attı. Atomların bir çekirdekle, bu çekirdeğin çevresinde dönen elektronlardan ibaret olduğunu ileri sürdü; atomların ilk özelliklerini keşfetti.

 

Atomla ilgili çalışmaların gelişmesini belirten öbür önemli tarihler de şunlardır :

 

1912 – İsotop Teorisi, Frederick Solddy (İngiltere).

 

1913 – Atom Yapısı Teorisi, Niels Bohr (Danimarka).

 

1919 – İlk Yapay Atom Praçalanışı (Rutheford azot atomunun çekirdeğini parçaladı).

 

1926 – Dalga Mekaniği Teorisi, Ervin Scheodinger (Almanya).

 

1928 – Quantun Mekaniği Teorisi, P. A. Dirac (İngiltere).

 

1931 – İlk Kiklotron, E. A. O. Lavrence (A. B. D.).

 

1932 – Deoteriumun keşfi, Harold Urey (A. B. D.).

 

1933 – Yapay Radyoaktivitenin Keşfi, Frederik ve Irene Joloit – Curie (Fransız).

 

1935 – U. 235’in Keşfi, A. J. Demspster (A. B. D.)

 

1938 – Uranyum Parçalanışı, Otto Hahn ve Fritz Strassmnn (Almanya)

 

1940 – İlk Detatronun Yapılması, D. W. Kerst (A. B. D.).

 

1934 – U. 239, Leptunyum ve Plutonyum Yapıldı, Enrico Fermi (Roma, Colombia ve Chicago Üniversiteleri).

 

1942 – İlk Atom Pili Yapıldı, Enrico Fermi (Chicago Üniversitesi).

 

1945 – İlk Atom Bombası Patlatıldı (A. B. D.).

 

1949 – Sovyetler Birliği’nde Atom Bombası Patlatıldı.

 

1952 – Hidrojen Bombası Patlatıldı.

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

Agustinus, Thomas More, Machiavelli, Thomas Hobbes

AUGUSTİNUS (354-430)

AUGUSTİNUS (354-430) Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır. Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır. Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

THOMAS MORE (1478-1535)

THOMAS MORE (1478-1535) Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur. Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

 

MACHİAVELLİ (1469-1527)

MACHİAVELLİ (1469-1527) ‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

 

Daha sonra Machiavelli devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma adlı çalışmasında Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet öbür devletler karşısında son derece güçlü ve sağlamsa ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

 

THOMAS HOBBES

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan barış dileği de doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır. Gereksinimlerin giderilmesi için saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

 

Mutlak yönetim inancı Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır. Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar. Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır. Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir, babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

 

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür. Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda herkes kendini korumak isterken hiç kimse koruyamayacaktır. İç savaşlar bunun bir örneğidir. Bu yolda insanın herşey üzerinde hak ileri sürmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak –arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır. Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir. Bütün bunlar da devlet düzenin de mutlak yöneticiyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman güçlü olabilecek bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

 

Almanya'nın Siyasi Birliği ve Sanayileşme Süreci

ALMANYA’NIN SİYASİ BİRLİĞİNİ TAMAMLAMASI VE ALMANYA’NIN SANAYİLEŞME SÜRECİ

17.ve 18. Yüzyıllarda Almanya’nın Ekonomik Durumu:

30 yıl savaşlarından sonra Almanya ekonomik hayatı, modern anlamda ,tek bir halk iktisadı değildi. Parçalanma ve zayıflık, kolonilerin kazanılmasını imkansız kıldı.Deniz ticareti sınır- alıydı.Hamburg Borsası 1568’de,Hamburg Bankası ise 1619’da kuruldu.Alman ihracatının ağırlık noktasını,tarım ve maden ürünleri oluşturuyordu.İthalat fazlaydı ve bilhassa ülkede çeşitli değerde paralar bulunduğu için para krizleri görüldü ve ekonomiyi sarstı.

Yeniçağda Almanya Hürriyet ve Birlik için çabalıyordu:

Almanya 1815’de iktisadi bakımdan diğer ülkelerden çok geride bulunuyordu ve uzun savaş- lardan çok zarar görmüştü.Hala ortaçağ şehir ekonomisi hakimdi.Nüfus 25 milyondu ve bü- yük kısmı tarımla uğraşıyordu.(Yaklaşık %80) Almanya her şeyden evvel,bir tarım devletidir. Köylülerin mevkii önemli şekilde iyileştirildi. Fakat Doğu Almanya da oldukça güçlüklerle karşılaştı. Mülk sahipleri, ucuz iş gücünü kaybetmek istemiyorlardı. Bizzat mülk sahibi serbest köylülerin sayısı sabit kaldı.

Tarımda teknik yenilikler ve ürün artışı yavaş yavaş görüldü. Alman Birliğinin 38 gümrük sınırının varlığı, değişik ölçü, ağırlık ve paraları sebebiyle, ticaret ve ulaşım durumu elverişli değildi.1816/17 de meydana gelen açlık nedeniyle, birçok Alman, daha iyi yaşam koşulları elde edebilmek üzere Amerika’ ya göç etti.

Ekonomik Birlikte ilk cesur adımı, Tübingen’de profesör olan Friedrich List, 1819’ da “Verein Zur Beförderung Des Deutschen Handels Und Gewerbes” adlı eserini yayımlayarak, attı. Eserinde, Almanya’da dahili gümrüklerin kaldırılmasını ve tekbir gümrük oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Fakat kendisi demogog olarak suçlandı, ülkeyi terkezorlandı ve Amerika’ya göç etti. Fakat fikirleri etkilioldu,1819’da Prusya Dahili Gümrükleri kaldırıldı ve tekbir iktisadi saha oluşturuldu. Kanlı savaşlardan sonra (1828 -1834) Alman Gümrük Birliği ortaya çıktı:1 Ocak 1934’de,ekseri Alman dahili gümrükleri kalktı ve sadece sınırlarda,birleşik gümrük alanının gümrük resimleri geçerli oldu. Fr. List,Almanya2da merkezi Leipzig olmak üzere tekbir demiryolu-ulaşım şebekesinin gerçekleştirilmesinin lüzum ve önemine inanarak Almanya’ya bir plan yolluyor.Almanya’da ilk demiryolu Nürnberg’den Fürth’e inşa olunuyor. Buharlı gemi nakliyatı ise,1825’te Rhein’de faaliyete geçiyor ve gelişiyor.

Almanya’nın endüstri mallarından kurtulması için,endüstrileşmesi gerekiyordu.Yiyecek maddeleri,tarımsal maddelerin ihtiyaca cevap vermesi ve iç pazarda yer bulması gerekiyordu.Fr. List’in,1841’de yazdığı “Das Nationale System Der Politischen Ökonomic adlı kitabında endüstrinin gerçekleşmesi için çare olarak himayeli gümrük tavsiye ediyordu. Fakat”Bir ulus için egemenlik,zenginlikten daha önemlidir.” Düşüncesi o zamanlar anlaşılamamıştı.

Asrın 30.-40. yıllarından sonra Almanya’da teşebbüs fikri uyandı.Büyük bir endüstri oluştu ve halkın hayat seviyesinin yükselmesinde yeni bir kaynak oldu.Dış ülkeye bağlılığı ortadan kaldırdığı gibi,dünya pazarında söz sahibi oldular.

Yeni keşifler ve zengin kömür yatakları Alman endüstri,ticaret ve ulaşımında çok yararlı oldu.Böylece Almanya’da “Kömür ve Demir Asrı” başladı. Almanya’da kimyager Justus Liebig tarafından önemi keşfedilen suni gübrenin tarımda kullanılmasıyla ürürn miktarının arttırılmasına çalışılıyor.Almanya hala tahıl ihraç edebiliyor ve köylünün durumu önemli bir kalkınma gösteriyor.Bilhassa Revolüsyondan sonra küçük köylüler şahsi toprak sahibi oluyorlar. 1811’desan’at alanındaki hürriyetten itibaren,san’at serbestçe gelişiyor.Bu alandaki en mühim düşmanı buhar makinaları oluyor.Birçok sanatkar fabrikalarda iş bulmak zorunda kalıtor.Tekniğin ilerlemesi ile yeni san‘at dalları ortaya çıkıyor.Makine yapımcıları,Mekanikler,Elektronikler…. gibi Aynı zamanda Almanya’nın endüstri devleti olarak gelişmesi başlıyor. Büyük teşebbüsler,büyük kapitale ihtiyaç gösteriyor ve artan kapital ihtiyaçları nedeniyle Bankacılık gelişti ve Anonim Şirketler kuruldu. İlk defa Kartel’ler meydana getirildi.Modern büyük bankaların esas faaliyetleri olarak değerli kağıt,yahut Effektenhaldel 8tahvil alım-satımı) ve Kreditgeschaefte (kredi) ortaya çıktı.

Endüstriel gelişme ile birlikte ticaret ve ulaşımda kuvvetle kalkındı.Deniz aşırı faaliyetler gelişti;yeni demiryolları dahili nakliyatı sağladı.Fransa ile 1862,Belçika ile 1863’de,İngiltere ve İtalya ile de 1869’da ticaret anlişmaları imzalandı.Werner von Siemens tarafından 1847’de telgraf kablosu ve 1857’de de dinamo makinası bulundu.Philip Reiss tarafından 1860’da telefon bulundu.Robert Mayer Helmholtz enerjjinin muhafazası kanunu buldu.1848’de Siemens tarafından ilk defa Berlin’den Frankfurt’a telgraf hattı çekildi 1871’de Prusya Kralı 1.Wilhelm ,Versay’da Alman Kayzeri olarak imparatorluk tacını giydikten sonra Almanya’nın siyasi birliği ile birlikte iktisadi birliğinin de tam manasıyla oluşması için çalıştı.Ölçü,ağırlık,para birliğini sağladı,ve o zamana kadar gümüş esası yürütülürken,imparatorlık altın esasını benimsedi. Prusya Bankasının yerini Reichs Bankası aldı.1851’de Diskonto:Gesellischaft ,1854’de Darmstadtler,1870’de Deutschen ve 1872’de Dresdner Bank kuruldu.

1890’da 50 milyon olan Almanya ,1914’de 68 milyonu buldu.Milli gelir tahminleri 1895’te 25 milyardan1913’de 40 milyar marka yükseldi.Milli servet ise aynı zaman içinde 200’den 300 milyara yükseldi.

Artan ihtiyaçlar,ham maddeler,yiyecek ve keyif maddeleri ithalat ile karşılanabildi.Alman üretiminde artan ihracatı ve halkekonomisini büyük ölçüde etkiledi.Böylece Almanya içinde,devlet iktisadiyatından dünya iktisadiyatına geçiş (yükselen hayat seviyesi) ve ondan pay alma ve rekabet kendini gösterdi.

Bismarck’ın vaadettiği gümrük kanunları himayesinde ,tarımda önemli gelişmeler sağladı.Tarım alanı genişledi.Tarımsal ürün miktarı ve sığır mevcudu arttı.Fakat dünya pazarının baskısı altında ,düşen tahıl fiyatları,daha sonraları tarımı yeniden güç duruma düşürdü.Nihayet,1902’de gümrük tarifesi sayesinde en önemli tahıl türlerinin gümrükleri yeniden yükseltildi.Fakat Almanya’nın tarım alanı fazla nüfusun beslenmesi için yetmiyordu.Bundan dolayı,daha iyi yaşama koşulları bulmak amacıyla,birçok köylü şehirlere akın etti.Böylece tarımda iş gücü azalması oldu,ve yabancı işçiler ve tarım makineleri kullanıldı.1895’de bütün nüfusun %35.8’i tarımla ilgilenirken,bu oran 1907’de %28.6 ‘yı buldu.Artan nüfusun talep ettiği iş ve ekmeğin her ikisini de endüstri sağladı. Endüstrinin gelişmesi,insanın gittikçe daha fazla miktarda tabiat kuvvetlerini yenmesini mümkün kıldı.İnsan ve onun çalışma gücünün yanı başında onun bilimsel düşüncesi ,yer altı zenginliklerinden faydalanması,kuvvetli bir endüstriel gelişme için ikinci bir ön şart olarak görüldü.Kömür ve demir, makine hayatı için en önemli ham maddeyi teşkil ediyordu.Bunlar ise Almanya’da büyük ölçüde mevcuttu.

Savaştan önce Almanya ,İngiltere ile eşit miktarda kömüre ve hemen hemen 2 katı ham demir miktarına sahip bulunuyordu.Essen ‘de Krupp firması en büyük dökümhaneyi kurmuştu ve burada yaklaşık 70.000 işçi çalışıyordu.

Makine endüstrisinde Almanya 1. sırada yer alıyordu.Savaştan önce bunların ihracatı ithalatından 8 misli fazlaydı.Bunları dokuma endüstrisi izliyordu.3. sırada kimyevi maddeler,boya endüstrisi geliyordu.Dünya ihtiyacının 4/5 ‘ünü karşılıyordu. Buharın yanısıra ,elektrik,gittikçe artan miktarda iş ve ulaşım makinelerinde kullanılıyordu.Dinamo makineleriyle elde edilen elektrik, uzak mesafelere gönderilmekte,su kuvvetinden elektrik üretiminde faydalanılmakta,daha sonra ışık kaynağı olarakta (1879’da Edison’un lambası) kullanılmaktaydı.Elektrik endüstrisi,Alman Ekonomisinde önemli yer tutmaktaydı.

Yaklaşık ,fabrikaların üreettiği malların 4/5’ü Almanya’da sürüm sağlıyordu,geri kalanın dış pazarda satılması gerekiyordu.Aynı zamanda dış pazarın ham madde ve besin maddesine duyulan ihtiyaçta artıyordu.Alman tüccarları dünya pazarlarında o güne kadar yalnız kalmış olan İngiliz satıcıların kuvvetli rekabeti ile karşılaşıyordu.İngiliz idaresinin Alman malları için koyduğu “Made in Germany” mecburiyetine rağmen,bizzat İngiltere!de bile Alman malları Pazar buluyordu.Ucuz ve iyi olan Alman malları iyi itibar görüyordu.Savaştan önce Alman genel ticareti (ithalat-ihracat) dünyada ikinci sırada yer alıyordu,ve hemen hemen İngiltereye yaklaşıyordu.Buna karşılık,ticari bilanço pasiftir.Yani,ithalat ihracattan fazladır. Ulaşımda da gelişmeler oldu.Birçok yeni yol ve kanallar inşa edildi.Duisburg,Avrupanın en büyük iç limanı olarak gelişti. Su yollarının yanısıra ,Almanya kıtanın en büyük demiryolu,posta,telgraf şebekesine de sahip oldu. Patlarlı motorların keşfi (1883’de Daimler) önemli degişikliklere neden oldu.Sonra benzin motorları geliştirildi.Otomobiller,uçaklar,hava gemileri,motorbotlar….bulundu ve kullanılmaya başlandı.

Deniz ulaşımında Almanya 1890’dan beri kendi şahsi ticaret gemilerini inşa etmekte ve savaştan önce büyük gemi şirketlerine sahip bulunmaktadır.Yolcu nakliyatı için gemi inşa etmekte ve dünyanın ikinci büyük ticaret filosuna sahip bulunmaktadır.Hamburg Limanı Avrupanın en büyük deniz limanı;Broven’de Almanya’nın en önemli ithalat limanı oldu. Deniz ulaşımını sadece Almanya limanları arasında değil,aynı zamanda yabancı limanlar arasında da gelişti.

Almanya’da 1873-79 döneminin karakteristiği ,fazla üretim,düşen fiyatlar,karın azalması ve işsizliktir.Ekonomik krizlerin meydana getirdiğibu kötü duruma çare bulmak üzere,Bismarck tedbir almış ve koruma gümrükleri kurmuştur.Demir,odun,tahıl,sığır,kahve,çay,şarap ve tütüne yüksek vergi uygulamıştır.Böylace Bismarck,tarım ve endüstrinin lehine ulusal ekonomi politikası uygulamış olmaktadır.

Böylece devletin kuruluşundan beri en mükemmel şekilde tarım devletinden endüstri devletine doğru geçiş gerçekleştiriliyor ve sanayi malları ve kapital ihracatına karşılık, ham madde ve besin ithalatı yapılıyor.Hamburg ve Bremen dış ticarette rol oynayan en önemli iki liman haline geliyor. Alman kolonileri ,anavatandan 5 kat daha büyüktür ve 11 milyon nüfusludur.Yün,pamuk,kahve ve yağlar ….gibi koloni ürünleri elde edilmektedir.Aynı zamanda Alman mallarına Pazar sahası olarak önem taşımaktadır.Almanya’nın 19. yüzyıldaki en büyük devlet adamı olan Bismarck’ın 1898’de 83 yaşında ölümü ile Alman halkı,devletinin kurucusunu ve führerini kaybetmiştir. Napolyon savaşlarından sonra Almanya’da 1833’de Gümrük Birliği’ni kurmak suretiyle,Prusya ,iktisadi bakımdan öncülüğü ele alıyor.

İKTİSADİ EMPERYALİZM:

Hohenzollern imparatorların hakimiyeti altında Almanya’nın ilk devrinde, liberal ekonomi politikası uygulandı.1878’den beri ise Bismarck, iktisadi politikasını,Alman çalışma ve sosyal gayelerinin korunması sayesinde yönetti.Almanya 1895’den beri İngiltere ile kuvvetli ticari rekabet mücadelesine girişti.Alman kalkınması dışarıda tehlike ve hücum olarak kabul edildi.Alman endüstrisi”Dumping” metodu uyguladı ve dış ülkelere,üretim fiyatlarından aşağıya verdi.Alman Bankası Türkiye üzerinden geçen bir “Bağdat Hattı” projesini finanse etti.

ALMAN SAVAŞ EKONOMİSİ:

Birinci Dünya Savaşı Almanya’yı ,iktisadi bakımdan tamamen hazırlıksız yakaladı.1915 Şubatı’ndan itibaren Ekmek vesikaya tabi tutuldu.Diğer yiyecek maddeleri de aynı surette işlem gördü. Silahlar için gerekli ham maddeler ve hemen diğer endüstri mamülleri ,devlet tarafından kurulan savaş şirketleri tarafından temin olundu. Açlıktan yarım milyondan fazla insan telef oldu.Fiyatlar mütemadiyen yükseldi.Kara borsa aldı yürüdü.Savaş sırasında Alman markının dış ülkelerdeki değeri düşmeye başladı.

Yazan: Mine KALAY

20111451 – İktisat 01

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz.