Etiket arşivi: İngilizce Şiirler

Bazı Kelimelerin Okunuşu

İngilizcedeki bazı kelimelerin telaffuzlarında sıkıntı yaşanır. özellikle yanlış öğrenme sonucu öğrencilerin bir türlü düzeltemedikleri bazı kelimeler vardır. öğretmenler de bu konuda büyük sıkıntılar yaşamaktadırlar. Yeni birşeyler öğretmek kolaydır. Ancak öğrencinin daha önceden öğrendiği bir yanlışı düzeltmek çok zor bir iştir. Aşağıda sizlere bazı ipuçları sunuyorum. Umarım işinize yarar.


BECAUSE Bu kelimenin 2 türlü doğru telaffuzu vardır: “bikız” veya ‘bikoz.” Ama genellikle öğrenciler arasında “bikaus” diye telaffuz edilir. Bu kelime için şöyle bir fikir verirseniz öğrenciler kesinlikle unutmazlar. “Ya elimizde bir kız vardır, ya da elimizde bir koz vardır.” 🙂


JUNE, JULY Ayları anlatırken genellikle öğrencilerde bu iki kelimenin yanlış söylemini fark ederiz. öğrenciler ayları sırayla söylediklerinde genellikle “Cun, Coli” diye telafuz ederler. Evet, 1. kelime doğru ama 2. kelime yanlıştır. 2. kelimenin de doğru okunması için onlara şu örneği verebilirsiniz.”Curcuna” der gibi “Cun-Culay” derseniz daha akılda kalıcı olur 🙂


SEPTEMBER, OCTOBER, NOVEMBER Bu ayların da sırası genelde karıştırırlır. Bunun için öğrencilere bu ayların ilk harflerinden “SON” kelimesinin çıktığını hatırlatırsak bu problem de çözülmüş olur.


AUGUST Bu kelime de genellikle “Agust” diye yanlış telaffuz edilir. Bunun için “O kız” der gibi “ogıst” diyeceksiniz


DECEMBER “Desembır mı demesembır mı? Bence desembır. 🙂

 

RUSSIA “Haşa ” der gibi “Raşa” diyeceksiniz. 🙂


BELOW, ABOVE Bilo “ıbaav” dedi. 🙂 AUTUMN “O tım, Bu tım, şu tım” 🙂 COUSIN “Kazın toprağı” 🙂 HOW Köpekler “hov hov” demez, “haw haw” der. 🙂



SHOULD, WOULD, COULD Should kelimesini “şuld” diye okursanız, Türkçe konuşmaya çalışan bir İngiliz de size “Topa şult attım” der. Oysa “şult” denmez. “şut” denir. Dolayısıyla siz de İngilizce “Şud, Wud, Kud” diyeceksiniz. “L” harfi okunmaz.


TOMORROW “Tımarlı sipahiler” der gibi “tımaro”diyeceksiniz. Devamını ilham geldikçe yazarım. Şimdilik bu kadar. Gözünüz burada olsun..! 🙂 özkan çelen www.ozkancelen.com

Modals – “MUSTN’T” ,“DON’T HAVE TO” AND “NEED TO”

“MUSTN’T” ,“DON’T HAVE TO” AND “NEED TO”

 

MUSTN’T

 

*Yasaklamadır.(Prohibition)Bir şeyin yapılmaması gerektiğini bildirir.

 

– I mustn’t be late.(Geç kalmamalıyım.)

– She mustn’t forget to phone George.(George’u aramayı unutmamalı.)

– You mustn’t walk on the grass.(Çimlerin üzerinde yürümemelisin.)

 

DON’T HAVE TO

 

*Yapmaya gerek yok demek istediğimiz zaman “don’t have to V1” kullanırız.

 

-I am not working tomorrow so I don’t have to get up early.(Yarın çalışmayacağım bu yüzden erken kalkmama gerek yok.)

-She doesn’t have to work very hard because she has got an easy job.(Çok sıkı çalışmasına gerek yok çünkü kolay bir işe sahip.)

 

*Eğer geçmişte bir şeyi yapmamıza gerek yoktuysa ve biz yapmamışsak burada “didn’t have to V1” kullanırız.

 

-We didn’t have to wait very long.The bus soon came.(Uzun süre beklememize gerek kalmadı.Otobüs hemen geldi.)

 

 

NEED TO

 

*Yapmaya gerek var ya da yapmaya ihtiyacımız var anlamını vermek istediğimiz zaman “need to V1” kullanırız.

 

-We need to study.(Ders çalışmamız gerekiyor. / Ders çalışmaya ihtiyacımız var.)

-We need to wear a hat.(Şapka giymemiz gerekiyor.)

 

 

NEEDN’T

 

*Yapmaya gerek yok diyorsak “needn’t V1” kullanırız.

 

-I needn’t clean the windows.They aren’t dirty.(Pencereleri temizlememe gerek yok.Onlar kirli değiller.)

-We needn’t drive fast.We have got plenty of time.(Hızlı kullanmamıza gerek yok.Çok zamanımız var.)

 

*Hemen gerçekleşmesi beklenen bir olay için,birisine bir konu hakkında yapmana gerek yok diyorsak “needn’t” ve “don’t have to” birbirlerinin yerine kullanılabilir.

 

-You don’t need to water the garden.It’s going to rain.(Bahçeyi sulamana gerek yok.Yağmur yağacak.)

-You needn’t water the garden.It’s going to rain.(Bahçeyi sulamana gerek yok.Yağmur yağacak.)

 

This, That, These, Those Video

This, That, These, Those: İşaret Zamirleri – Bu, Şu, Bunlar, Şunlar

 

Bu bölümümüzde Temel İngilizce dersinin konularını ele aldık. İngilizce bölümümüz YDS, KPDS, ÜDS, TOEFL, Ortaöğretim ve İlköğretim öğrencileri için hazırlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: ingilizce, ingilizce dersler, ingilizce öğretim, ingilizce quiz, ingilizce chat, ingilizce test, ingilizce şiir, ingilizce sohbet, ingilizce gazeteler, kpds, kpds test, kpds kelime sınavı, kpds kelimeler, ingilizce hikayeler, ingilizce fıkralar, ingilizce zamanlar, present tense, present continuous, must mustn’t, can cant, should shouldnt, adjectives, comparative, superlative, gelecek zaman, future tense, how much, how many, ingilizce sayılar, alfabe programı sesli, EGNLİSH QUİZ, CHAT in English, Future tEnse, be going to, quantifies, taq, Taq Questions, have to, has to, Don’t Have To, Lise İngilizce, ingilizce şiirler, video ingilizce, ingilizce videolar, ingilizce video konu anlatımları, video konu anlatımları, ingilizce videoları, ingilizce video zamanları, video zamanları, ingilizce videolu zamanlar…

There is & There are Video Anlatımı 3

There is There are : UYGULAMA





Bu bölümümüzde Temel İngilizce dersinin konularını ele aldık. İngilizce bölümümüz YDS, KPDS, ÜDS, TOEFL, Ortaöğretim ve İlköğretim öğrencileri için hazırlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: ingilizce, ingilizce dersler, ingilizce öğretim, ingilizce quiz, ingilizce chat, ingilizce test, ingilizce şiir, ingilizce sohbet, ingilizce gazeteler, kpds, kpds test, kpds kelime sınavı, kpds kelimeler, ingilizce hikayeler, ingilizce fıkralar, ingilizce zamanlar, present tense, present continuous, must mustn’t, can cant, should shouldnt, adjectives, comparative, superlative, gelecek zaman, future tense, how much, how many, ingilizce sayılar, alfabe programı sesli, EGNLİSH QUİZ, CHAT in English, Future tEnse, be going to, quantifies, taq, Taq Questions, have to, has to, Don’t Have To, Lise İngilizce, ingilizce şiirler, video ingilizce, ingilizce videolar, ingilizce video konu anlatımları, video konu anlatımları, ingilizce videoları, ingilizce video zamanları, video zamanları, ingilizce videolu zamanlar…

Must – Mustn’t Video Konu Anlatımı

Must : Mecburiyet Cümlesi

 

Bu bölümümüzde Temel İngilizce dersinin konularını ele aldık. İngilizce bölümümüz YDS, KPDS, ÜDS, TOEFL, Ortaöğretim ve İlköğretim öğrencileri için hazırlanmıştır.
Anahtar Kelimeler: ingilizce, ingilizce dersler, ingilizce öğretim, ingilizce quiz, ingilizce chat, ingilizce test, ingilizce şiir, ingilizce sohbet, ingilizce gazeteler, kpds, kpds test, kpds kelime sınavı, kpds kelimeler, ingilizce hikayeler, ingilizce fıkralar, ingilizce zamanlar, present tense, present continuous, must mustn’t, can cant, should shouldnt, adjectives, comparative, superlative, gelecek zaman, future tense, how much, how many, ingilizce sayılar, alfabe programı sesli, EGNLİSH QUİZ, CHAT in English, Future tEnse, be going to, quantifies, taq, Taq Questions, have to, has to, Don’t Have To, Lise İngilizce, ingilizce şiirler, video ingilizce, ingilizce videolar, ingilizce video konu anlatımları, video konu anlatımları, ingilizce videoları, ingilizce video zamanları, video zamanları, ingilizce videolu zamanlar…

1984 George Orwell

1984


Part I sets up the misery of Winston’s world before he outwardly expresses any sort of rebellion.


Winston Smith is living in London, chief city of Airstrip One (formerly known as England), in the superstate of Oceania. It is‹he thinks‹1984.Oceania is a totalitarian state dominated by the principles of Ingsoc (English Socialism) and ruled by an ominous organization known simply as the Party. Oceania and the two other world superstates, Eurasia and Eastasia, are involved in a continuous war over the remaining world, and constantly shift alliances. As the novel progresses, it becomes clear that the war is largely an illusion, and that the three superstates maintain this illusion for their mutual benefit. It serves their shared purpose of holding onto absolute power over their respective peoples. Much of the warfare, in fact, is inflicted by these governments upon their own citizens.


Oceanic society is hierarchical and oligarchic. At the bottom‹where the vast majority of the population lies‹are the “proles” or proletariat, the working classes who are uneducated and largely left alone by the government except when it is necessary to tap into mass patriotism or political participation. Above the proles is the Outer Party, less privileged members of the Party who spend their time keeping the wheels of the Party machine well-oiled and running smoothly. These people are systematically brainwashed from a young age and are kept under constant surveillance by ubiquitous “telescreens” (which can receive and transmit visual and aural impulses simultaneously) and the ominous Thought Police. Above the Outer Party are the Inner Party members, who enjoy the fruits of power and production, and whose sole aim is to perpetuate power for the Party, forever. At the very top of the pyramid is Big Brother, the embodiment of the Party, a “face” and glorified persona which it is easier to love than an abstract collective organization.


On this April day, Winston has left the Ministry of Truth, where he works in the Records Department, to take his lunch break at home, because he wishes to write in his diary‹a compromising activity and a compromising possession to begin with. Yet, despite his fears, he is overwhelmed with the need to impose some sanity upon his world. Winston is a rebel at heart, a heretic who does not subscribe to Party doctrines or beliefs.


After reflecting on the day’s events, notably the event which inspired him to begin the diary on this day, Winston is startled by a knock on the door. Could it be the Thought Police already?


Fortunately, it is only his neighbor Mrs. Parsons, asking him to help her unclog her kitchen sink drain. He does, and after being briefly tormented by her children‹dangerous little demons already brainwashed by the Party and certain to turn on their parents one day‹he returns to his flat.


Winston’s diary and his dreams and memories of the past are all testament to his need to anchor himself in the past, believing it to be more sane than the world he lives in now. The description of his dreams and memories gradually unfolds the developments which have led to the current world order.


Winston’s job at the fraudulently-named Ministry of Truth involves the daily rewriting of history: he corrects “errors” and “misprints” in past articles in order to make the Party appear infallible and constant‹always correct in its predictions, always at war with one enemy. Currently the enemy is Eurasia, and it follows (according to the Party) that it has always been Eurasia, though Winston knows this to be untrue.


Despite his horror at the Party’s destruction of the past, Winston enjoys his part in it, taking pleasure in using his imagination in rewriting Big Brother’s speeches and such.


It becomes apparent, through a painstaking unfolding of detail, that the standards of living in Oceania are barely tolerable. For the majority of the population, goods are scarce, and everything is ugly and tastes horrible. Depressed, Winston wonders if the past were better. Once upon a time, did people enjoy marriage, was sex pleasurable, were there enough goods to go around? He recalls his own dismal marriage to Katharine, a frigid woman so inculcated with Party doctrine that she hates sex but insists upon it once a week as “our duty to the Party.”


Winston feels that the only hope lies in the proles, if they wake up one day and realize that they are not living the kind of life they could be. But will they wake up?


Tormented by memories and searching for answers, Winston walks aimlessly through a prole area. He tries to talk to an old man about the past, but can’t seem to get anywhere. Eventually, he finds himself in front of the antique shop where he had bought the diary. He enters, starts to chat with Mr. Charrington (the proprietor), and wanders through the quaint antiques. He buys a beautiful glass paperweight. Mr. Charrington talks to him some more and shows him an upstairs room furnished with old furniture. There is no telescreen in this room, amazing Winston, and inspiring him to consider renting this room as a hiding place‹though he immediately dismisses the idea as lunacy. Still, enchanted, he resolves to come back sometime.


Upon leaving the shop, he is startled to see a girl with dark hair who works in his Ministry. There is no reason for her to be in this area, and he deduces she must have been following him. Terrified, he hurries home and tries to write in his diary, but cannot.


The second part of the book traces hopeful events.


It opens with a startling encounter with the girl with dark hair. They pass one another in a corridor. She trips and falls on her injured arm; Winston helps her up. As he does, she slips him a note. He is surprised but tries not to show it. When he finally reads it, he is astonished to see that it says, “I love you.”


Knocked for a loop, but forgetting all his previous fear and hatred of her, Winston tries to figure out how they can meet. After a few days, they finally manage to exchange some words in the canteen, and meet later that evening in Victory Square (once, apparently, Trafalgar Square). There, the girl discreetly gives him directions to a meeting place where they will rendezvous on Sunday afternoon.


Sunday afternoon rolls around, and Winston and the girl, Julia, meet out in the countryside. He is surprised and delighted to find that she detests the Party and goes out of her way to be as “corrupt” as possible. They spend a pleasant time together, and make love.


Winston and Julia start to meet clandestinely in the streets to “talk by instalments,” as Julia calls it; private meetings are rare and difficult to coordinate. But they do manage once more that month. They talk as much as they can and get to know one another’s personalities and histories.


Finally, the pressures and troubles of arranging meetings induce them to take the risky step of renting Mr. Charrington’s upstairs room. In this room, they start to act like a married couple‹Julia puts on makeup and plans to get a dress, so she can feel like a woman, while Winston enjoys the sensation of privacy and the novelty of being able to lie in bed with your loved one and talk as much (or as little) as you want about whatever you wish. As time passes, they grow closer and talk about escaping together, though they know it is impossible.


At about this time, O’Brien‹an Inner Party member for whom Winston feels an inexplicable reverence, and some sort of bond‹suddenly makes an overture, presenting Winston with his address. This seems to be a sign. Winston and Julia go to O’Brien’s flat together. There they are inducted into the Brotherhood, a legendary underground anti-Party organization founded by Emmanuel Goldstein, a former Party member. O’Brien gives them instructions and details on what to expect and what not to expect.


Here Hate Week intervenes. Months and weeks of preparation are nothing to the flurry the Ministry of Truth is cast into when suddenly, at the climax of Hate Week, it is made known that Oceania is at war with Eastasia rather than Eurasia. Winston and Julia and all their co-workers are thrown into a 90-hour-stretch of correcting old newspapers, since it must be made to appear that Oceania has always been at war with Eastasia.


Winston has received the book, the bible of the Brotherhood written by Emmanuel Goldstein, but has not had time to read it until his work at the Ministry finally finishes. All workers are given the rest of the day off, and he and Julia head separately for their upstairs room.


There Winston reads a good deal about what he already knows. Julia comes in, and after they make love he settles down to read the book to her. She falls asleep, and shortly after he realizes this, he closes the book and goes to sleep too.


When they awaken, the old-fashioned clock says 8:30, but various hints indicate that it is 8:30 a.m., not p.m. as Winston and Julia suppose. They stand together, looking out at the world, feeling how beautiful it is, feeling hopeful that the future will be all right even though they will not live to see it.


Suddenly they hear a voice and jump apart. There has been a telescreen in the room, behind a picture hanging over the bed. Winston and Julia have been caught. Helpless, they are taken away by the Thought Police, their momentary glimpse of happiness shattered.


Part III recounts the downfall of Winston and Julia.


After being held in a common prison for a while, Winston is transferred to the Ministry of Love. He sits in his cell, starving, thirsty, tortured by fear, waiting for he does not know what. As he waits, people come in and out, including Ampleforth, the poet from his department, and Parsons, who has been denounced by his seven-year-old daughter. Other people he does not know come in, and through them he hears about “Room 101,” which seems to terrify everyone. He thinks longingly of being smuggled a razor blade by the Brotherhood, though he knows he probably wouldn’t use it.


At last the door opens and, to his utter shock, Winston sees O’Brien come in. His assumption is that O’Brien has been captured; but it turns out that O’Brien was never a member of the Brotherhood, and that the whole thing had been a trap.


Winston is tortured and interrogated for a seemingly endless time. Somehow he feels that O’Brien is behind it all, directing the entire process with a twisted kind of love. Finally he finds himself alone with O’Brien, who tells him he is insane and that they are to work together to cure him. Winston’s discussions with O’Brien dwell on the nature of the past and reality, and reveal much about the Party’s approach to those concepts. They also uncover a good deal in O’Brien’s personality, which is a puzzling and intricate one. Perhaps most importantly, the discussions finally answer Winston’s former question, “WHY?” The Party, O’Brien explains with a lunatic intensity, seeks absolute power, for power’s own sake. This is why it does what it does; and its quest will shape the world into an even more nightmarish one than it already is.


Winston cannot argue; every time he does, he is faced with obstinate logical fallacy, a completely different system of reasoning which runs counter to all reason. His final attempt to argue with O’Brien ends in O’Brien showing Winston himself in the mirror. Winston is beyond horrified to see that he has turned into a sickly, disgusting sack of bones, beaten into a new face.


After this, Winston submits to his re-education. He is no longer beaten; he is fed at regular intervals; he is allowed to sleep (though the lights, of course, never go out). He seems to be making “progress,” but underneath he is still holding onto the last remaining kernel of himself and his humanity: his love for Julia.


This comes out when, in the midst of a dream, Winston cries aloud, “Julia! Julia! Julia, my love! Julia!”


This thoughtcrime is his undoing. He is taken to Room 101, where he is threatened with the possibility of being eaten alive by rats. Insane with panic and terror, he screams that they should do it to Julia, not him. Physically he is saved by this betrayal; but it has wiped away the last trace of his humanity and his ability to hold himself up with any sort of pride.


The end of the book finds Winston a shell of a man, completely succumbed to the Party. He and Julia no longer love each other; after Room 101, this is impossible for both of them. He is essentially waiting for his death. As he sits in the Chestnut Tree Cafe, musing distractedly (but never rebelliously) on the wreck of his life, word comes over the telescreen that Oceania has won a major victory against Eurasia (with which it is back at war) and that she now has complete control over Africa. Winston is just as triumphantly excited as everyone else, and he gazes up at the portrait of Big Brother with new understanding. At last, he loves Big Brother.


George Orwell

A Dream Within a Dream

“A Dream Within a Dream” by Edgar Allan Poe


A Dream Within a Dream


Take this kiss upon the brow!

And, in parting from you now,

Thus much let me avow-

You are not wrong, who deem

That my days have been a dream;

Yet if hope has flown away

In a night, or in a day,

In a vision, or in none,

Is it therefore the less gone?

All that we see or seem

Is but a dream within a dream.


I stand amid the roar

Of a surf-tormented shore,

And I hold within my hand

Grains of the golden sand-

How few! yet how they creep

Through my fingers to the deep,

While I weep- while I weep!

O God! can I not grasp

Them with a tighter clasp?

O God! can I not save

One from the pitiless wave?

Is all that we see or seem

But a dream within a dream?


Edgar Allan Poe


İngilizce Şiirin Çevirisi


Rüya İçinde Rüya


Al bu buseyi kaşın üzre sen!

Ve işte şimdi ayrılıyorken,

İzin ver itiraf edeceğim-

Yanlış değildi söylediğin

Günlerin bir rüyaydı derken;

Uçup gittiyse umut yine de

Geceleyin ya da gündüz,

Hayalde, ya da hiçbirinde

Peki kaybımdan eksilen ne?

Rüya içinde bir rüyadır

Hep gördüğümüz, göründüğümüz.


Bir uğultunun ortasındayım

Dalgaların dövdüğü bir kıyıda,

Ve avucumda tuttuğum

Altın kum taneleri-

Azlar! Ama nasıl da kayıyorlar

Derinliğe parmaklarımdan,

Ağlarken – ben ağlarken!

Tanrım! Sıkıca tutamaz mıyım

Bırakmadan avucumdan?

Tanrım! Kurtaramaz mıyım

Birini acımasız dalgadan?

Yoksa rüya içinde bir rüya mı

Hep gördüğümüz, göründüğümüz?


Translator: Şükrü KAYA

That Endless Race

That Endless Race / (Ceyhun Atıf KANSU)

THAT ENDLESS RACE


The hero set foot in Samsun today,

Meadows and pastures turned green on the path of victory.

Feasting starts to the sound of drums and flutes,

My heart jumps and sings on a branch of spring.


Offer poppies to the dream of Ataturk,

Lovely roses from the garden of labour.

We are in an endless morning … let him sleep,

Our joy makes his heart rejoice.


That song of victory set out from Samsun

Like a plough, from mountain to mountain,

Rearing up it raised the flag to the old post,

A fresh spring opened the eyes of the nation.


My red flag waves free in Ankara Castle,

Waving towards a golden age,

New heroes walk arm in arm

To the flag on those snowy mountains.


A garland for the free leader of May 19,

The season of cherries, the month of youth and roses.

Hearts are full of colour in a spring garden,

Look at that endless race all over the meadows.


Ceyhun Atıf KANSU

The Epic of Atatürk

The Epic of Atatürk / (Aşık HASAN)

THE EPIC OF ATATURK


I wish I had the strength to write an epic

To be read with desire and determination,

I would sing praises to the end of time

Of our great commander-in-chief.


Tulips and violets open for him,

Every corner of the world speaks his name.

His influence carried to the rocks and the mountains,

I would sing his praises to the end of time.


In ten years he jumped centuries,

Open up the glorious past,

Made reading and writing easy.

I would sing his praises to the end of time.


If I live to be seventy

I saw the greatest thing in the last ten years.

Such a man among men was needed.

I would sing his praises to the end of time.


Tunnels were carved through all hard rocks,

We now go by train when once we walked.

The world longs for Ataturk.

I would sing his praises to the end of time.


One never tires of speaking of him,

It was he who gave rights to women.

They call me the bard Hasan.

I would sing his praises to the end of time.


I wrote this epic in mourning while driving the cattle

To the dry soil.

How can I praise such a lion among men?

I would sing his praises to the end of time.


Aşık HASAN

The Last Letter From Atatürk

The Last Letter From Atatürk / (Halim YAĞCIOĞLU)

THE LAST LETTER FROM ATATURK


You still have not understood me,

And never will for ages to come.

You still talk about ‘19 May, 1919,’

And praise me and yourselves with stale words.


That is not how to understand Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.



Let go that golden leaf,

Let the martyrs rest in memory,

Speak of what you have done for me.

Have you overcome poverty and want?


Bring me good news again,

Of new discoveries fit for civilized lands,

I want action from you, not words,

Do you understand?

Have you written the name of the Turk in space

With Ataturk’s capsule?


Understanding Mustafa Kemal means not being distracted,

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.


Those sorrowful laments are still on your lips.

You still weep for me every November 10.

Wake up, I say. Awake, awake.

Other nations are exploring distant worlds.


Understanding Mustafa Kemal means being open,

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.


If you love and understand me,

Spend your days in the laboratories, not the coffee houses.

Let knowledge and reading turn your hair white.

That is the only way to shed light on that eternal darkness.


Weeping is not how to understand Mustafa Kemal,

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.


I brought you democracy and freedom.

But I see you are still where you were,

And you have made no progress.

You have fallen out amongst yourselves,

Instead of serving the people.

What became of electricity and plenty for our villages?

What became of unreserved smiles?


Simply hearing is not how to understand Mustafa Kemal,

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.


I want you to catch up with developed nations.

Loathsome sycophants can lead nobody to science or art.

This nation, my beloved nation,

Wants you to work.

Put an end to self-praise and distraction.


Deception is no way to understand Mustafa Kemal,

Mustafa Kemal’s cause is not one of words alone.


Halim YAĞCIOĞLU

Atatürk (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

Atatürk / (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

ATATURK



If they ask who it is

Who stretches his arms over us night and day,

Who shows us the loveliest of days,

Who breathes new life into the Turkish nation,

It is Ataturk.

Whatever meets the eye,

The dawns that illuminate our country,

The weapons that terrify our enemies,

The shipyards, factories and merchants’ counters,

It is Ataturk.

Wherever one looks,

He appears divine in all places,

On the land, in the sea, in the sky,

The heart worships and is transported with joy,

It is Ataturk.

Turkish women teach their sons his name

Before those of their own fathers.

He taught us to take pleasure in living.

We are happy if he is happy.

It is Ataturk.


Faruk Nafız ÇAMLIBEL

Atatürk

Atatürk / (Hasan Ali YÜCEL)


ATATURK


It is he

Who saved the Turk from death,

It is he

Who gave the Turk back his identity.


The army he built

Threw back the enemy,

It is he

Who created the nation and the land.


His aim

Is the Turk’s desire,

His great heart

A homeland for the Turk.


With his soul

He gave us this country and

The republic

As a gift to us.


You are our father,

We take our name from you.

He who believes in you

Follows in your footsteps.


Let my country march on,

Let Turkishness grow.

You are Ataturk

Oh! Great Leader!


Hasan Ali YÜCEL

For Atatürk

For Atatürk / (Osman ATİLLA)

FOR ATATURK



You took us by the hand and we set out,

We liberated the nation, the motherland, my Ataturk.

We spread blind fortune, as they say, over the land,

Glory is the blessing of war, my Ataturk.


The mountains were like horses beneath us.

You cried, ‘Awake, Oh, Turk!’ My eyes were opened,

My face was washed in the waters of the Sakarya.

The value of the Turk was known, my Ataturk.


I hear the waves beating on the shore,

You would still have won our hearts

Had you been merely a general,

But you are the crown of this nation, my Ataturk.


Has there ever been your equal in bravery?

We did well to call you ‘Father,’

Your love is in our hearts, our fingers on the trigger.

You were the protection of God for us, my Ataturk.


Every Turk burns with the name of his ‘Father,’

Hears your command and resolves all other concerns.

This one consolation is enough for him,

The aim of being worthy of you, my Ataturk.


Osman ATİLLA

Great Desire

Great Desire / (Arif Hikmet PAR)

GREAT DESIRE


Blue lights descended from the hills on an August night,

The sky opened like a dark blue fan.

Ataturk emerged from the tent, his generals behind him,

Hitting his leather crop against his knee

He raised his head high:

Stars that seemed to have given their hearts to the flag …

‘Are the men ready, İsmet?’

‘Everything, my general.’

He knew our souls like a mirror,

Tomorrow’s dawns appeared in his eyes.

He looked in the darkness, and bayonets gleamed …

‘Hello, soldier,’ he said,

The ranks passed before him:

The men shouted, ‘Long live!’

He gave that golden hair to the night,

He had now forgotten everything,

Only wanted with a fierce passion

To glide to the ridges of Afyon

Like magnificent eagles.

He wanted to flow to the Mediterranean

Like a river of fire.


Arif Hikmet PAR

From The Eagle-Eyed Genius

He Is Going

He Is Going / (Yaşar Nabi NAYIR)

HE IS GOING


He is going, history will never see his like again:

He is going, but seventeen million people are following!


He is going, the mind cannot hold his infinite might:

He is going, the flag wrapped around his chest.


He is going, tears have formed in his footprints:

He is going, heads and swords are lowered on the ground.

It is going, the mane of that terrifying lion of war:

It is going, the torch of peace that flames on the horizon.

He leads, as if about to open a new age:

He is in the sobbing voices, in the silently flowing tears.


The glory of his soul transcends the mortal flesh,

Paints the grandeur of a setting sun on the horizon.


He is growing, as he descends from the sky to the land:

He is growing, as he departs from our eyes.


Yaşar Nabi NAYIR

His Voice

His Voice / (Yusuf Ziya ORTAÇ)

HIS VOICE



He speaks in our hearts, burning like the sun,

Words that will stand on the path of history.

Eyes flash with 20 million glances,

All the hopes of a nation.

Flowing through the veins of the nation like blood

That voice beats like a heart in every breast.

That voice wraps an arm of love around the nation,

And will dry the sweat of the yet unborn.

Like a steel wall breaking apart the wind

It will break through the gap of time,

It will burn in the furnaces of the factories

And engines will turn to the sound of it.


Yusuf Ziya ORTAÇ

Mustafa Kemals Will Never End

Mustafa Kemals Will Never End / (Halim YAĞCIOĞLU)

MUSTAFA KEMALS WILL NEVER END



Of course the stars in the sky,

The sand in the sea will fade away

This country, this land is generous.

I am a sacred flame that will never die

Believe me, Mustafa Kemals will never end.

Of course I was flesh and blood,

Of course I would die one day.

Know that there are two Mustafa Kemals.

I am the second, in the infinite

Invisible like a spirit.

Believe me, Mustafa Kemals will never end.

On the road to brotherhood and plenty

In the light of the creativity of knowledge

I am in the finest thoughts

In new, universal discoveries

I have done away with backwardness, it will not come back

Believe me, Mustafa Kemals will never end.

If you have woes, remember me

Feel me in your worst moments

Let not this country weep

In November,

The Conquerors, the Magnificents never die.

Believe me, Mustafa Kemal will never end.



Halim YAĞCIOĞLU

Smoke On The Mountain Top

Smoke On The Mountain Top / (Bekir Sıtkı ERDOĞAN)


SMOKE ON THE MOUNTAIN TOP



It was a foggy November morning:

The many and the few took to the roads …

There was smoke on the mountain top, my brother,

Day will never break, they said.

I looked, and saw the sky was empty,

Dark mourning enfolded the nation,

Every breast was full of mourning,

It plumed out of the chimneys.

I looked on a foggy November day,

A huge orphaned land

Wept and beat its breast.

Where did that edict come from, where?

There is smoke on the mountain top, my brother.

A black hand suddenly came in through the window

And turned the pages of history …

Gallipoli was thick with smoke and dust!

Samsun, Erzurum, Sivas

Sped past the nation,

Men held their breath and were amazed.

My hands, feet and head grew!

A sorrowful tune along the Sakarya,

My Mustafa points to the Mediterranean!

The carts carried faith, not bullets.

‘There is smoke on the mountain top,’ my brother.

‘The Gümüşdere keeps flowıng,’

A woe that eats away at us on November mornings,

A woe that burns!

The nation entered a new period of rejoicing,

Everywhere was happy and free.

All the Turkish nation held a ceremony.

All the nation was marching,

Ataturk at its head,

The nation was going through a revolution,

Striding the mountains night and day.

Was it the ebb or flow? Nobody knows,

One watched the far horizon,

One drew closer.

‘The Lord sent Ataturk to the world

To give the world a new miracle.’

That is what my one-armed grandfather used to say.

Mothers and fathers saw those dark days.

‘Allah sent Ataturk to us,

He has smiled upon us,’ they said.

Yet one day,

On a foggy November morning

There was smoke on the mountain top, my brother.

‘The day will never break,’ they said.

I looked, and saw the sky was empty.

Dark mourning enfolded the nation,

It plumed out of the chimneys.


………………………………………………….


I looked on a foggy November morning

He still beat in our pulse,

He was still alive.

That pain in my heart hurt no less.

A few frozen memories remained

In my orphaned eyes.

There is smoke on the mountain top, my brother.

Smoke on the mountain top.


Bekir Sıtkı ERDOĞAN

CONJUNCTIONS

CONJUNCTION

İnglizce’yi iyi bir şekilde öğrenme ve sınavdaki başarının büyük bir kısmı iyi bir bağlaç hakimiyetine bağlıdır. Bağlaçların iyi bilinmesi halinde normaldeki sınav puanı 10- 15 puan artar. Bu yüzden her ders mutlaka iyi bir şekilde öğrenilerek bir sonraki derse gelinmelidir.

Bağlaçlar konusu gramer kitaplarında çok karmaşık halde verildiği için gerekli mesaj alınamıyor. Her dersimizde 15 – 20 tanesi geçecek. Bunların anlamları, kullanımları ve sınav boyutu ile ilgili ipuçları verilecektir. Kolaylık olsun diye grup halinde verilecek. Her dersin konusunu mutlaka biriktirmeden iyice çalışmak gerekir.

Bağlaç: İki cümleciği (kelime veya cümleyi değil)birbirine bağlayan yapılardır. “Conjunction”, bağlantı anlamına gelen “junc” kökünden türemiş olup “bağlaç” anlamındadır.

Ahmet and Mehmet quarrelled. (Ahmat ve Mehmet tartıştılar.)

Bu kullanımda “and” bağlaç değil; edat gibi kullanılmıştır.

I studied hard, and the exam seem fairly easy. (Ben sıkı bir şekilde çalıştım ve sınav oldukça kolay görünüyor.)

Bu kullanımda “and” bir bağlaç olarak kullanılmıştır.

Bağlaçlar aynı kullanıma sahip olduklarından grup halinde verilecektir. Bir grup içinden birinin iyi öğrenilmesi diğerleri içinde geçerli olur. Ayrıca sınav açısından önemli olanlar işaretlenecektir.

  1. ) Coordinating Conjunction:

İki cümlecik arasındaki bağlantıyı sağlayan bağlaçlardır. Tartışmalı olmasına rağmen genelde sayılarının yedi olduğu kabul edilir.

And:      ve (paralellik arzeden bağlaçtır.)

But: ama, ancak, fakat (zıtlık bağlacıdır.)

Or: veya (iki alternatIften birini seçen bağlaçtır.)

Nor: ne de (or’un olumsuzu olup iki alternatIften hiç biri anlamındadır.)

So: bundan dolayı (sonuca götüren bağlaçtır.)

For: edat olarak,“için”; bağlaç olarak iki cümlecik arasında “zira” anlamındadır.

Yet: zarf olarak, “henüz”anlamında; bağlaç olarak “halbuki” anlamındadır.

Özellikle son ikisi çok iyi bilinmelidir.

***Not: Bu bağlaçların uygulanmasında üç temel özellik vardır. Bunları mutlaka iyi bilmeliyiz.

Özellik 1 : Coordinating Conjunction bağlaçları mutlaka iki cümlecik arasında bulunurlar. Peki, bu özelliği bilmenin faydası nedir? Eğer sınavda cümlelerin başında ve sonunda bir boşluk varsa ve bir bağlaç isteniyorsa bu bağlaç iki cümlecik arasında olmadığı için kesinlikle bu yedi bağlaç lardan biri olamaz.

Özellik 2 : Coordinating Conjunction bağlaçlarından önce mutlaka bir virgül (,) vardır. Bu özelliği bilmenin faydası ne olacak? Eğer sınavda ottası boş bırakılmış bir cümle var vebağlaç soruluyorsa eğer boşluktan önce bir virgül (,) yoksa bu yedi bağlaçtan biri olamaz.

Özellik 2 : Coordinating Conjunction bağlaçlarının olduğu cümleler kesinlikle baştan sona doğru çevrilir. Bunun sağlıyacağı fayda ne olabilir? Cümle tam çevrilemezse bile en azından çevirinin baştan sona olduğunu bilirsek çözümde kolaylık sağlar.

Coordinating Conjunction bağlaçlarına ve kullanım özelliklerine hakim olmak çok büyük fayda sağlar. Şimdi örneklerle kullanımlarını görelim.

İt was raining heavily, so we postponed the match. (Yağmur şiddetli bir şekilde yağıyordu, bundan dolayı maçı erteledik.)

Üç özelliğin uygulanmasına dikkat ediniz.

He studied eight hours a day, but he failed the exam again. (O günde sekiz saat çalıştı, ancak yine sınavda başarısız oldu.)

***Not: So sonuç bağlacı olduğu için kendisinden sonra, birinci cümlenin sonucu gerçekleşmiş veya gerçekleşecek bir durum vardır. Aynı şekilde “but” zıtlık bağlacıdır. Kendisinden sonra birinci cümlenin zıttı bir durum vardır. “and” paralellik arzettiği için kendisinden sonra birinci cümlenin paralelinde gerçekleşen bir durum olacaktır. Bu şekilde bağlaçların kullanımına da dikkat etmek gerekir.

They were requesting higer wages, and the employer had to give in their demand. (Onlar daha yüksek ücretler istediler, ve işveren onların taleplerine boyun eğmek zorunda kaldı.)

Give in: boyun eğmek, teslim olmak

Wage: ücret

“and, but ve so” bağlaçlarında genellikle özne ortak olduğu için ikinci kez yazılmaz. Bu yüzden (,) bu kısaltmalarda kullanılmaz. Bu ayrıntıdır. Şimdilik konuyu genel kuralları ile öğreneceğiz. Daha sonra bu ayrıntıya değinilecektir.

I wanted my son to be an engineer, yet he preferred the medicine. (Ben oğlumun bir mühendis olmasını istedim, halbuki o tıpı tercih etti.)

“but ve yet” zıtlık bağlaçlarıdır. Konuşma dilinde genellikle “but” geçer. “ yet” kullanımı ileri düzey içindir.

You must obey the rules the school, or you must leave it. (Okul kurallarına uymalısın veya okuldan ayrılmalısın.)

Virgülün (,) mantığı konuşmadaki duraklama içindir.

He didn’t call us, nor did he write to us. (O bizi aramadı, ne de bize yazdı.)

***Not: Coordinating Conjunction bağlaçlarının kullanımında istisnai bir durum vardır. “nor” bağlacı kendisinden sonra devrik bir yapı ister. Yukarıdaki örneğe dikkat ediniz.

***Not: Bu yapılarda kullanılan cümleciklere “independent clouse” denir. Cümlecikler bağımsız oldukları için aralarında zaman uyumu yoktur. Eğer böyle bir cümlenin zamanları sorulursa iki cümlecik arasında zaman uyumu aranarak çözülmemelidir. Her cümlenin kendi içine bakıp, zamanını kestirebilmek gerekir.

He arrived yesterday, but he insists on going tomorrow. (O dün geldi, ancak yarın gitmek için ısrar ediyor.)

  1. ) Sentence Connector:

Bu gruptakler cümlecik değil de cümleler arasında bağlantı kurarlar. Bu özelliklerinden dolayı bağlaç tanımına uymazlar. Bu yüzden bunlara bağlaç değil de “cümle bağlayıcıları” denir.

Bu yapılarda iki cümle vardır. Birinci cümle bitmiş, noktalanmıştır. Ama ikinci cümle birinci cümleye çok uzak değil, onunla ilişkilidir. İşte bu cümle bağlayıcıları ikinci cümlenin başında, ortasında veya sonunda olabilirler.

Bu maddedekiler grup halinde verilecektir. Hepsinin kelime anlamı iyi bilinmelidir. Kullanımları aynı olduğu için birini iyi bilmek diğerlerini de bilmek anlamına gelir.

Grup: 1. İki cümle arasında paralel bir ilişki sağlayanlar

Furthermore:

Moreever:

what’s more: ayrıca (en çok kullanılan ilk ikisidir.)

İn addition:

Olso:

Grup: 2. İki cümle arasında bir zıtlık ilişki sağlayanlar

However:

Nevertheless:

Nonetheless: ancak bununla bereaber (en çok kullanılab “however”dır.)

On the contrary:

Still:

Grup: 3. Sonuca götüren bağlayıcılar

Therefore

Thus

Hence Sonuç olarak, böylece (en çok kullanılan ilk üçüdür.)

As a result

Consequently

Grup: 4. AlternatIf belirten bağlayıcılar

Or else:

Otherwise: aksi taktirde

Kullanımları:

There were serious claims about him. Therefore, he had to give his resignation. (Onun hakkında ciddi iddialar vardı. Bu yüzden istIfasını vermek zorunda kaldı.)

İpuçları:

1.) İki cümle olduğu için ve aralarında nokta olduğu için bağlaç kullanılamaz, connector kullanılmalıdır.

2.) Connector ikinci cümlededir. İkinci cümle connector açısından üç şekilde yazılabilir.

Therefore, he had to give his resignation.

He had to, therefore, give his resignation.

He had to give his resignation, therefore.

3.) Connector çeviride başta söylenir.

4.) Noktalı virgülden sonrada connector kullanılabilir. Çünkü (;) de de cümle bitmiştir.

İt was very cold outside. However, he went out to play. (Dışarısı çok soğktu. Bunula bereaber o oynamak için dışarı çıktı.)

İki cümle arasında nokta olduğu için “connector” kullanıldı. Bu cümleyi bir bağlaç kullanarak da yazabiliriz. Bu durumda nokta yerine virgül olacaktır. Bu ki farklı yazılım anlam olarak aynı; gramatikal olarak farklıdır.

İt was very cold outside, but he went out to play. (Dışarısı çok soğktu, ancak o oynamak için dışarı çıktı.)

The results were favourable; still, we couldn’t persuade him. (Sonuçlar olumluydu; buna karşın onu ikna edemedik.)

They offered a good job; therefore, I accepted it. (Onlar iyi bir iş önerdiler; bu nedenle ben onu kabul ettim.)

We had to punish him; otherwise, he could do something else. (Biz onu cezalandırmak zorunda kaldık; aksi taktirde o başka bir şey yapabilirdi.)

***Not: “else” kelimesi “some, any, noe, very” gibi sözcüklerin türevlerinden sonra “başka” anlamında kullanılır. Bunların dışında “başka” anlamını ismlerden önce “another” kullanarak veririz.

Any, some, no, every türevleri + else                       anouther + noun şeklindedir.

İnflation rate was extremely high; therefore, the goverment put into effect some measures. (Enflasyon oranı son derece yüksekti; bu nedenle hükümet bazı tedbirleri yürürlüğe koydu.)

put into effect: yürülüğe koymak (“into” su birkaç kez sorulmuş)

3.) Correlative Conjunction

“İlişki sağlayan bağlaçlar” demektir. En rahat öğrenilen ve sınavda en rahat görülebilen bağlaçlar bu maddedeki bağlaçlardır. Çünkü ikili sözcüklerden oluşurlar ve her iki cümleciğe de serpişirler. Önceleri bu bağlaçların bir sözcüğü boş bırakıp, diğer sözcüğünü sorarlardı. Ama artık her iki sözcüğü de boş bırakıp, zorlaştırarak soruluyor. Bu nedenle srusunda cümle iyi irdelenerek uygun bağlaca gidilmelidir. Şimdi bu grup bağlaçları yazalım

Not only ……….but also: sadece değil ……….aynı zamanda

Both ……….and: hem……….hem de

Either ……….or: ya ……….ya da (İki alternatIften biri)

Neither ……….nor: ne ……….ne de (İki alternatIften hiç biri)

Whether ……….or: gerek ……….gerekse (olsun ……….olsun)

“Not only ……….but also” ve “Both ……….and” bağlaçları anlam olarak birbirlerine yakındırlar. Eğer bir bağlaç sorusunda bu ikisi şıklarda var ise büyük bir olasılıkla ikisi de cevap değildir.

“Not only ……….but also” bağlacının kullanımında “but also” kısmında bazı istisnalar vardır. Yalnızca “but” veya yalnızca “also” olabilir. Yani bu bağlaç “not only ……….but” veya “not only ………..also” şeklinde de kullanılabilir.

Bu bağlaçta ayrıca başka bir kullanım daha da vardır. “also” de, da anlamındadır. Bu anlama gelen “as well” sözcüğü de “also” yerine kullanılabilir. Yalnız bu kullanımda önemli bir özellik vardır. “as well” sözcüğü “but”tan ayrılır ve cümle sonuna gider. Çünkü “as well” sözcüğü daima cümle sonunda yazılır. Örnek üzerinde bu özellik daha iyi anlaşılacaktır.

The robber not only shot around but also crashed everything. (Soyguncular sadece etrafa ateş etmediler, aynı zamanda her şeyi yerle bir ettiler.)

The robber not only shot around also crashed everything. (Soyguncular sadece etrafa ateş etmediler, aynı zamanda her şeyi yerle bir ettiler.)

The robber not only shot around but crashed everything. (Soyguncular sadece etrafa ateş etmediler, aynı zamanda her şeyi yerle bir ettiler.)

The robber not only shot around but crashed everything as well. (Soyguncular sadece etrafa ateş etmediler, aynı zamanda her şeyi yerle bir ettiler.)

“Not only ……….but also” ve “Both ……….and” bağlaçları anlam olarak birbirlerine yakın oldukları için yukarıdaki cümle “both ………..and” ile de yazılabilir.

The robber both shot around and crashed everything. (Soyguncular hem etrafa ateş açtılar, hem de her şeyi yerle bir ettiler.)

Görüldüğü gibi iki cümle arasında anlamca pek fark yoktur. Ama gramatikal olarak birbirinden farklıdırlar.

I both tried to learn English and to know people in England. (Ben İngiltere’de hem İnglizce öğrenmee hem de insanları tanımaya çalıştım.)

You must either obey your superior or leave such a job. (Siz ya üstünüze itaat edersiniz ya da böyle bir işi bırakırsınız.)

He neither studied nor helped his father with his business. (O ne öğrenim gördü ne de babasına işinde yardım etti.)

Bu iki bağlaç birbirlerinin olumsuzudur. Bu iki cümlede bağlaç yeri boş bırakılıp sorulursa, hangi bağlacın uygun olacağı mesajı cümle etüt edilerek çıkarılmalıdır.

Önemli Kural

Not only ……….but also bağlacının kullanımında “not only” kısmı cümlenin başına alınarak da yazılabilir. Bu kullanım bağlacın rahat görülebilmesi için yapılan bir harekettir. Bu durumda kural ihlal edildiği için telafisi gerekmektedir. Bu da “not only”den sonraki cümleciğin devrik olması ile sağlanır. Önemli bir özelliktir, iyi bilinmeli

He not only insulted his friends but also beat them. (O sadece arkadaşlarına hakaret etmedi aynı zamanda onları dövdü.)

Not only did he insult his friends but also beat them. (O sadece arkadaşlarına hakaret etmedi aynı zamanda onları dövdü.)

Sınavda “not only”nin başta kullanıldığı bir cümle verilerek devrik yapı istenir. Eğer bu kuralı bilmezsek zorlanacak bir sorudur.

Sult: üstüne atlamak

Consult: con: beraber, sult: (bir insanın) üstüne atlamak. Consult: danışmak

İnsult: in:içine, sult: (bir insanın) üstüne atlamak. İnsult:hakaret etmek

Beat: dövmek, mağlup etmek

Superior: amir, üstün

Superıority: üstünlük

4.) Adverbial (Subordinating) Conjunction

Asıl bağlaç işlevi olan bağlaç grubudur. Zarf sözcüğünü irdeliyerek mantığını anlamak gerekir. Bir zarf sözcüğünün yaptığı işi bir cümlecik de yapabilir. Bu durumda iki cümlecik olur ve birbirine bağlamak için de bir bağlaca ihtiyacımız vardır. Bu bağlaç “adverbial conjunction” olur.

I met them last week. (Ben onlarla geçen hafta karşılaştım.)

“last week”, zaman belirten bir zarf tümlecidir. Bunun yerine bir cümleck de kullanılabilir. Bu durumda bir temel cümle ve bir yan cümle olmak üzere iki cümlecik olur ve bunları birbirine bağlamak için bir bağlaca (adverbial conjunction) ihtiyacımız vardır.

I met them when we were in London. (Biz Londra’dayken onlarla karşılaştım.)

***Not: Bu bağlaç grubunu diğerlerinden ayıran önemli bir özellik vardır ki çok önemli ve mutlaka iyi bilinmelidir. Bu bağlaçlar anlamlarını yan cümleciğin fiiline yüklerler.

Zarfların kullanılma özelliğininden zarfın başa alınabileceğini hatırlayınız. Bu durumda Zarf cümleciği de başa alınabilir. Yani yukarıdaki cümleyi şöyle de yazabiliriz.

When we were in London, I met them. (Biz Londra’dayken onlarla karşılaştım.)

When you are at home, ………. (Siz evde olduğunuzda, ………)

When you were at home, ………. (Siz evde olduğunuzda, ………)

While you are studing, ……….. (Siz çalışırken………)

While you were studing, ……….. (Siz çalışırken………)

Görüldüğü gibi bu bağlaçlarda bağlacın anlamı yükleme eklendiğinden zamanın ne olduğu kayboluyor. Bu nedenle bu grup bağlaçlarda zaman uyumu vardır. Temel cümlenin zamanına göre yan cümleciğin zamanı tespit edilir. Bu zaman uyumu çok önemlidir. Fazla sayıda örnek çözülerek hakim olunabilir.

Adverbial Conjunction’ları anlamlarına göre gruplara ayırarak inceliyeceğiz. Her grup için hem tek tek anlamları hem de kullanım özellikleri verilecektir. Özellikle KPDS açısından önemli olan özelliklerine dikkat çekilecektir.

Grup 1: Time Conjunction: Zaman bağlaçlarıdır. Eylemin ne zaman yapıldığını belirlerler.

When: ……….dığı zaman

After: ……….den sonra

Befor: ……….den önce

As: ……….iken

While: ……….iken

Just as: ……….tam iken

Until / Till: ……….ceye kadar

By the time: ……….ceye kadar

Since: ……….dığından beri

As soon as: ……….ir, ……….imez

As long as: ……….dığı sürece

Once: ………..ce / ca

No sooner ……….than: …..mesi ile …..mesi bir oldu

Hardly / Scarcely ……….when: tam …………mıştı ki ………..oldu

Son ikisinin yapısı farklı olmasına rağmen aslında anlamları aynıdır. Önceleri sıkça bu ikisi sorulurdu.

Time bağlaçlarından en önemlileri yukarıya alındı. Anlamları ile birlikte çok iyi bilinmeli. Direk bir soru kesin gelir. Ayrıca iyi bilinmesi sınavın anlama yönelik sorularında büyük kolaylık sağlar.

Kullanımları

1.) Zaman bağlaçlarının olduğu cümlecikte hiç bir future tense kullanılmaz. (Bu kural sadece İnglizce’ye has bir özelliktir.)

Zaman uyumunda kesinlikle temel cümlecik ve yan cümlecik aşağıdaki şekilde kurulamaz. Bunun bilinmesi zaman uyumu sorularında büyük bir rahatlık sağlar.

Past Future

Present Past

2.) Since: ……….dığından beri. Bu bağlaç genel zaman uyumunu bozan tek bağlaçtır.

(Present Perfect) + Since + (Simple Past)

I haven’t seen them since they moved to another town. (Onlar başka bir kasabaya taşındıklarından beri onları görmedim.)

Bağlacın bulunduğu cümlecik yan cümleciktir. Bazen yan cümlecik başa alınarak da verilebilir, düşmemek gerekir.

Since they moved to another town, I haven’t seen them. (Onlar başka bir kasabaya taşındıklarından beri onları görmedim.)

Since bağlacının bulunduğu cümlede neden temel cümlecik “present perfect”; yan cümlecik “simple past”tır?

Bu soruyu bir cümle yazarak açıklayalım:

I haven’t seen him since last year. (Ben onu geçen yıldan beri görmedim.)

Zamanlar konusu işlenirken “since”in present perfect ile kullanıldığını çünkü bununla geçmişte olan bir olayın etkisinin şu ana kadar devam ettiğini söylemiştik. Bu cümlede zarf olan “last year” sözcüğünün yerini tutan bir cümlecik de yazabiliriz. Bu cümleciğin eylemi geçmişte olacağından bunun da zamanı past olacaktır. Bundan dolayı since’in olduğu cümlede temel cümlecik “present perfect”; yan cümlecik “simple past” olur. Bu nedenle “since” bağlacı genel zaman uyumunu bozan tek bağlaçtır.

3.) As ve While: ikisi de “………iken” anlamındadır. Aralarındaki fark nedir? Olayların oluşma süreleri bu iki bağlacın kullanımını belirler.

As: Kısa süreli olaylarda kullanılır. dışarı çıkarken, eve girerken vb. Bu nedenle “as” bağlacının olduğu cümlecikte simple zamanlar (continuous olmayan) kullanılır.

While: Uzun süreli olaylarda kullanılır. televizyon izlerken, oyun oynarken vb. Bu nedenle “while” bağlacının olduğu cümlecikte continuous’lu zamanlar kullanılır.

As I went out, it began to rain. (Ben dışarı çıkarken yağmur yağmaya başladı.)

While I was waiting, it began to rain. (Ben beklerken yağmur yağmaya başladı.)

4.) Just as: Bu bağlacın kullanımında yan cümlecik zamanı “as”ten dolayı kısa olaylardır ama “just”tan dolayı da continuous’ludur. Bu sürekli zaman genellikle “past continuous”tur.

Just as I was leaving home, the phone rang up. (Tam ben evden ayrılırken telefon çaldı.)

5.) By the time / until – till: by edat olup (zamanlar bilgisinden hatırlayınız) bir ismin önünde ve future perfect ile kullanılır. the time’ın eklenmesi ile bağlaç olur. Until ve till arasında hemen hemen bir kullanım farkı yoktur. Üçü de “………ceye kadar” anlamındadır.

Future perfect                        Simple present

By the time

Past perfect                            Simple Past

Mantığı: Bağlaçtan önceki zaman sonrasındaki zamanın öncesidir. Futurlu tenseler bağlaç cümleciklerinde kullanılmadıklarından alternatIfi olan Simple present’e gidilmiştir. Yani “by the time” bağlacının kullanımında zaman uyumu açısından iki alternetIf vardır.

The children will have slept by the time we arrive at home. (Biz eve varıncaya kadar çocuklar uyumuş olacak.)

By the time we arrive at home, the children will have slept. (Biz eve varıncaya kadar çocuklar uyumuş olacak.)

Bu cümlede eve varma olayının gelecekte olduğunu, çocukların uyumasının da gelecek te olan eve varma olayından önce olduğunu anlıyoruz.

The children had slept by the time we arrived at home. (Biz eve varıncaya kadar çocuklar uyumuştu.)

By the time we arrived at home, the children had slept. (Biz eve varıncaya kadar çocuklar uyumuştu.)

Bu cümleden eve varma olayının geçmişte olduğunu ve çocukların uyumasının geçmişte olan eve varma olayından önce gerçekleştiğini anlıyoruz.

Turkey’s population will have exceeded 100 millions by the end of next decade. (Türkiye’nin nüfusu önümüzdeki on yılın sonuna kadar 100 milyonu aşmış olacak.)

Turkey had applied to the EU by the end of 1950s. (Turkiye 1950’lerin sonuna kadar AB’ne başvurmuştur.)

“by”lı cümlede Zaman dilimi gelecekte ise: Future Perfect

“by”lı cümlede Zaman dilimi geçmişte ise: Past Perfect kullanılır.

Konuyu ezberlemeden mantığını anlamak gerekir.

“by ve by the time”ın dışında gramer olarak future perfect kullanılmaz. Eğer soruda future perfect verilmişse by ve by the time; bunlar verilmişse future perfect istenir. Bu nedenle soruyu iyi okuyup bizi sonuca götürecek ipuçlarını bulmak gerekir.

By the time için verilen özellikler Until / Till için geçerli değildir. Çünkü by the time’daki önceye çekme hareketi Until / Till’de yoktur.

I will wait for you until you return. (Siz dönünceye kadar sizi bekliyeceğim.)

Özellikle “since ve by the time” bağlaçlarının kullanımlarını çok iyi bilmek gerekir.

I had no sooner left home than it began to rain. (Evden ayrılmamla yağmurun yağmaya başlaması bir oldu.)

İki olay vardır. En son olan past; öncesinde olan Past perfect ile Ifade edilir.

Bu cümleyi “hardly………..when” ile de aynı anlama gelmek üzere aktarılabilir.

I had hardly left home when it began to rain. (Tam dışarı çıkıyordum ki yağmur yağmaya başladı.)

He had no sooner bought a car than he had an accident. (Arabayı alması ile kaza yapması bir oldu.)

***Not: “no sooner……….than” ve “hardly…………when” bağlaçları kullanımda başa alınabilir. Bu kural ihlali olduğu için telafi olarak cümle devrik yapılır.

No sooner had he bought a car than he had an accident. (Arabayı alması ile kaza yapması bir oldu.)

Hardly had I left home when it began to rain. (Tam dışarı çıkıyordum ki yağmur yağmaya başladı.)

Grup 2: Cause Conjunction (Sebep bağlaçları) : Sebep bağlaçları ana cümlecikteki eylemin neden gerçekleştiğini anlatan yan cümleciğin başıda bulunur. Bu bağlaçların hepsi de “…….dığı için” anlamındadır. Ayrıca zaman uyumu bu bağlaçlarda da vardır.

Because

As

Since

Seeing that

Now that

Given that

Aşağıda verilmiş olan yapılar normal kullanımları ile edat yapısındadırlar ve biliyoruz ki edatlar bir isim ile kullanılırlar. Bu edatların hepsinin anlamı “…..den dolayı”dır. Bunlar bir ekleme ile bağlaca dönüştüklerinden yukarıdakilerden ayrı olarak verildi. Bu edatlara “the fact that” eklenerek bağlaca dönüştürülür. Bağlaç olduklarında yukarıdakiler gibi “….dığ için” anlamındadırlar.

Sebep bağlaçlarının anlamlarının bilinmesi yeterli olur. Ayrıca aşağıdakilerin gramatikal olarak edat – bağlaç ayırımını yapabilmek önemlidir.

Due to

Owing to

Because of ……….den dolayı + the fact that: ……….dığı için

On account of

İn view of

We had to give up the project since it began to be expensive. (Proje pahalı olmaya başladığı için ondan vaz geçmek zorunda kaldık.)

Since, As ve daha sonra göreceğimiz While bağlaçları farklı bağlaç olarak kullanılabilirler. İnglizce’de bu kullanıma sahip olan sadece bu üç bağlaçtır. Yapı ve kullanımlarına göre hangi bağlaç anlamında olduğunu görebilmek gerekir. Örneğin tense uyumundan dolayı yukarıdaki cümlede since “….den beri” olarak değil de “…..dığı için” anlamında kullanılmıştır.

They couldn’t arrived there in time because the traffic was heavy. (Trafik yoğun olduğu için oraya zamanında varamadılar.)

He was dismissed since he was always late for the work. (O daima işe geç kaldığı için kovuldu.)

Miss: görevlendirmek; dismiss: görevden almak

We called off the match owing to the rain. (Biz yağmurdan dolayı maçı iptal ettik.)

Bu kullanımı ile “owing to” edattır. Çünkü edatlar bir isim ile kullanılır; bir cümlecik ile değil. Ayrıca “the fact that” almamıştır. Şimdi bunu bağlaç olarak kullanalım.

We called off the match owing to the fact that it was raining. (Biz, yağmur yağdığı için maçı iptal ettik.)

“owing to the fact that”in bağlaç oldığuna, ve sonrasında bir cümlecik olduğuna dikkat ediniz.

No one could live over there due to cold weather. (Soğuk havadan dolayı kimse orada yaşayamaz.)

No one could live over there due tothe fact that it was extremely cold. (Orada hava son derece soğuk olduğu için kimse yaşayamaz.)

Önceleri bu konu ile ilgili edat – bağlaç ayıtımı sorulurdu. Bir de anlama göre hangi bağlacın uygun olduğunu seçmemizi isteyen sorular sorulurdu. Son sınavlarda direk edat veya bağlaç sorulur.

Hem bu bağlaçlar hem de bu edatlar eş anlamlıdırlar, birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Bu nedenle eğer bunlardan ikisi şıklarda varsa ikisi de cevap olamaz. Sadece “due to”nun ileri düzey olarak bir nüans farkı vardır. Bunun sadece “be” fiilinden sonra kullanıldığı söylenir. Bu özellik KPDS’de şimdiye kadar hiç sorulmadı.

Due to his ilness, he failed the exam. (O hastalığından dolayı sınavda başarısız oldu.)

Due to the fact that he was ilness, he failed the exam. (O hasta hasta olduğu için sınavda başarısız oldu.)

Görüldüğü gibi edat ve bağlaç başa da alınabilir. Bu durumda bağlaçlı cümleciğin sınırı (,)’e kadardır.

Grup 3: Concession Conjunction (Zıtlık Bağlaçları): Concession taviz, ödün demektir. Gramatikal olarak zıtlık anlamı vardır. Ayrıca bu gruba “contrast” bağlaçları da denilebilir.

Though

Even though

Although

Despite the fact that

İn spite the fact that

Beşi de eşanlamlı olup “…..e rağmen” anlamındadır. “despite ve in spite of” edat olup “the fact that” eklenmesi ile bağlaca dönüşürler.

Whereas

While

Bu iki zıtlık bağlacı “….iken, oysa” anlamındadır. “while”ın bu anlamı zıtlık anlamındaki “iken”dir. Yani “ben ders çalışırken o TV izliyordu” örneğindeki gibi. Eşanlamlı oldukları için ikisi şıklarda olursa ikisi de cevap olamaz.

Howevwe + (Sıfat – Zarf)

Whatever + (İsim)

No matter + (QW)

Zıtlık bağlaçlarının en önemlileri bunlardır. Kullanıldıkları sözcüklere göre “ne olursa olsun” gibi bir zıtlık anlamı katarlar. KPDS’ de kesin olarak bu üçünden birisi (büyük bir olasılıkla however) sorulur. Böyle bir soruda bu bağlaçlardan sonraki sözcüğü iyi bir şrkilde etüt etmek gerekir.

İn spite of vigorous efforts, the two sides couldn’t aggree on the border dispute. (Yoğun çabalara rağmen her iki taraf sınır anlaşmazlığında görüş birliğine varamadılar.)

Vigorous: yoğun, canlı

Effort: çaba, gayret

Border: sınır

Border line: sınır hattı

İn spite of the fact that the UN made vigorous efforts, the two sides couldn’t aggree on the border dispute. (BM’lerin yoğun çaba göstermesine rağmen, her iki taraf sınır anlaşmazlığında görüş birliğine varamadılar.)

Cümlede her iki tarafın anlam olarak paralel mi, zit mı, sonuç mu olduğu irdelenerek uygun bağlaca gidilmelidir. Ayrıca edat – bağlaç kullanımı için sonrasında isim mi var yoksa cümlecik mi var şeklinde cümle irdelenerek uygun kullanıma gidilir.

Howevwe + (Sıfat – Zarf)

Whatever + (İsim)

No matter + (QW)

Normalde bağlaç kullanımında bağlaçtan hemen sonra bir özne vardır. Eğer bir bağlaç kullanımında özneden önce bir sözcük varsa, bağlaç mutlaka yukarıdaki üçünden biridir. Bu yapıda genellikle kullanılan ve KPDS’de sorulan “however”dır. Bu üç bağlacın kullanımlarında özneden önceki sözcüğü iyi etüt ederek uygun olan bağlaç kullanılır.

However hard he may study, he can’t be succesful. (O ne kadar sıkı çalışırsa çalışsın, başarılı olamaz.)

“hard”ın bağlaçtan hemen sonra, özneden önce kullanıldığına dikkat ediniz. Eğer hard burada kullanılmazsaydı ve zarf (veya sıfat) olmazsaydı “however” bağlacı kullanılamazdı. Ayrıca bu bağlaçların kullanıldıkları kelimeye göre anlam kazandıklarına dikkat edilmelidir.

Whatever decision the goverment may take, inflatıon seems to rise. (Hükümet hangi kararı alırsa alsın, enflasyonun yükseleceği görünüyor.)

Bu bağlaçların sonralarında kullanılan sözcük iyi etüt edilmelidir. Örneğin sonu “sion, tion, çoğul eki s, ance, ent” gibi ekler ile biten sözcükler isimdirler. Sonu “ly” ile bitenler zarftırlar. Bu şekilde bağlaç sonrası sözcükler iyi etüt edilerek uygun bağlaç kullanımına gidilmelidir.

No matter what he does, he can’t persuade us. (O ne yaparsa yapsın bizi ikna edemez.)

However reach he may be, he is unlikely to be happy. (O ne kadar zengin olursa olsun, onun mutlu olması muhtemel değildir.)

Whatever suggestion they may propose, this program is not likely to succeed. (Onlar hangi önerileri önerirlerse önersinler, bu programın başarılı olması muhtemel değildir.)

No matter where he runs away, the police will eventually catch him. (O nereye kaçarsa kaçsın, polis sonunda onu yakalayacak.)

Eventual: olası

Eventually: sonunda

Sooner or later: er geç

Eğer bu bağlaçlardan sonraki sözcük boş bırakılarak sorulursa (ki bu KPDS’de sorulmaz.) kullanılan bağlaca göre bu sözcüğün isim, bağlaç veya QW olduğunu tespit ederiz. Peki hangi durumda zarf, hangi durumda sıfat kullanırız? Eğer bağlacın kullanıldığı cümleciğin fiili “linking verb” ise sıfat; değilse zarf kullanılır.

However ………………..she may sign, she will nat be selected. (O ne kadar iy ………….söylerse söylesin, seçilemeyecek.)

Good               Well                 Goodness

Good sıfat, Well zarf, Goodness isimdir. Bağlaç “however” olduğu için sıfat veya zarf kullanılmalıdır. Bağlaç cümleciğinin fiili “linking” fiil olmadığı için de zarf kullanılmalı diye boşluğa gelecek sözcüğü seçiyoruz.

The control group’s results were favourable, whereas the patient group’s results were unfavourable. (Kontrol grubunun sonuçları olumluydu, oysa hasta grubunun sonuçları olumsuzdu.)

The control group’s results were favourable, while the patient group’s results were unfavourable. (Kontrol grubunun sonuçları olumluydu, oysa hasta grubunun sonuçları olumsuzdu.)

Whereas ve While eşanlamlı olup birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Yukarıdaki iki cümlenin anlamı görüldüğü gibi aynıdır. Ayrıca bu iki bağlacın kullanımındaki virgüle dikkat ediniz. Bu iki bağlaç “Connecting Conjunction” bağlaçları ile aynı kullanıma sahiptirler.

Gurp 4: Result Conjunction (Sonuç bağlaçları)

Bu bağlaçlar ana cümlecikteki yargının sonucunu veren yan cümleciğin başında kullanılırlar. Bu bağlaç grubunda iki tane bağlaç vardır. İkisi de “öyle………ki” anlamındadır. KPDS’nin fix sorusudurlar. Gramatikal boyutu önemli olan bu iki bağlacın kullanımı biraz karışıktır. Örnekleri birkaç defa yazarak egzersiz yapılmak konuyu daha iyi kavratacaktır.

So (Sıfat, zarf) that

Such (isim) that

She is so clever that everyone admires her. (O öyle zekidir ki herkes ona hayrandır.)

Admie sözcüğü latince olan “mirore”den köken almaktadır.

Mirore: bakmak

Miror: ayna

Admire: hayranlık duymak

She speaks Germany so fluently that you can not distinguish him from a german. (O öyle akıcı bir şekilde Almanca konuşur ki onu bir almandan ayırt edemezsiniz.)

Distinguish: ayırt etmek

Distinguished: seçkin

He is such a man that you can rely on him. (O öyle biridir ki ona güvenebilirsiniz.)

Sıfat ve zarflar için “so……….that”; isimler için “such……….that” kullanıldığına dikkat ediniz. Eğer bağlacın olduğu cümleciğin fiili Linking Verb ise sıfat; değilse zarf kullanılır.

Bu iki bağlacın kullanımı sadece anlatılan boyutu ile değidir. Esas zor olan ve KPDS’de sorulan kullanımı başkadır. Buna geçmeden önce ilgili olduğu için Sıfat Tamlamaları’ndan bahsetmamiz gerekir.

Sıfat Tamlamaları: Türkçe’de bir ismi bir sıfat nitelediği zaman bu bir sıfat tamlaması olur. Hava, isimdir; “güzel bir hava” derken bu bir sıfat tamlaması olur. Yalnız belgisiz tanıtıcı eki olan “bir”in (İnglizce’deki “a veya an”) Türkçe’deki kullanımı İnglizce’deki kullanımı ile terstir. Şimdi İnglizce’deki sıfat tamalamalarına bakalım.

a wheather (bir hava)                       a nice wheather (güzel bir hava)

a car (bir araba)                     an expensive car (pahalı bir araba)

a girl (bir kız)                         a beautIful girl (güzel bir kız)

Yukarıdaki sıfat tamlamaları tekil veya sayılabilen isimlerin kullanıldığı sıfat tamlamalarıdır. Ayrıca çoğul ve sayılamayan isimlerin de kullanıldığı sıfat tamlamaları vardır. Doğal olarak bunların önünde “a veya an” belgisiz tanıtıcı eki yoktur.

cloth (kumaş)                                   nice cloth (güzel kumaş)

cars (arabalar)                                   expensive car (pahalı arabalar)

girls (kızlar)                           beautIful girls (güzel kızlar)

İnglizce’de yukarıdaki verilen sıfat tamlamaları düzenli sıfat tamlamalarıdır. Yani sıfatın belgisiz tanıtıcı ek ile isim arsına geldiği sıfat tamlamaları düzenlidirler. Eğer sıfat tamlamalarında sıfat ile belgisiz tanıtıcı ek yer değiştirirse bu sıfat tamlamaları bozuk sıfat tamlamaları olurlar. Şimdi bunlara da örnek verelim.

Düzenli Sıfat Tamlaması Bozuk Sıfat Tamlaması

a nice wheather (güzel bir hava) nice a wheather (güzel bir hava)

an expensive car (pahalı bir araba) expensive an car (pahalı bir araba)

a beautIful girl (güzel bir kız) beautIful a girl (güzel bir kız)

Görüldüğü gibi bozuk sıfat tamlamasında belgisiz tanıtıcı eki sıfat ve isim arasına gelmektedir. Her iki tamlama da aynı anlamdadır.

***Not: Düzenli sıfat tamlamalarında “such………..that”; Bozuk sıfat tamlamalarında “so……….that” bağlacı kullanılır.

He is such an intelligent student that he can study abroad. (O öyle zeki bir öğrenci ki yurt dışında öğrenim göreblir.)

He is so intelligent an student that he can study abroad. (O öyle zeki bir öğrenci ki yurt dışında öğrenim göreblir.)

They were such naughty boys that the teacher had to shout at them. (Onlar öyle yaramaz çocuklardı ki öğretmen onlara bağırmak zorunda kaldı.)

This is such useful information that we have to evaluate it. (Bu öyle yararlı bir bilgi ki onu değerlendirmek zorundayız.)

So’dan that’e kadar olan yapı başa alınabilir. Bu kullanım kural ihlali olduğu için bunun telafisi olarak bağlaç cümleciği devrik yapılır. Sınavda bu yapı sorulmadığı için şimdilik buna değinilmeyecektir.

Nicelik (QuantIfiers) Sıfatlarında bu iki bağlacın kullanımı:

1.) a little, a few, a lot of, gibi önünde a / an belgisiz tanıtıcı varsa “such……….that” bağlacı kullanılır.

2.) much, many, little, few, , gibi önünde a / an belgisiz tanıtıcı yoksa “so……….that” bağlacı kullanılır.

Bu yapı ayrıntıdır, KPDS’de sorulmaz. Ama öğrenilse iyidir.

Tunik tahmini: Sınavda bozuk bir sıfat yapısı ile bu konudan soru elebilir.

He has so much money that he can buy the whole Diyarbakır. (Onun o kadar parası var ki o tüm Diyarbakırı alabilir.)

He has such a lot of money that he can buy the whole Diyarbakır. (Onun o kadar parası var ki o tüm Diyarbakırı alabilir.)

“So” ve “such” tek başlarına da “böyle, öyle” anlamında aynı mantıkla kullanılırlar. Yani sıfat ve zarf ile “so”; isim ile “such” kullanılır.

Grup 5: Purpose Conjunction (Amaç Bağlaçları): Ana cümlecikteki yargının amacını belirten yan cümleciğinin başında kullanılırlar. İki tanedirler ve ikisi de aynı anlamdadırlar. “……….mesi için” anlamındadırlar.

İn order to

So as to

Bu yapı ile mastardırlar ve “……….mek için” olarak çevrilirler. Yapılarındaki “to” atılıp yerine “that” eklenerek bağlaca dönüştürülürler. Bağlaca dönüşürken “so as to”daki “as”te atılır. Böylece amaç bağlaçlarımız “in order that” ve “so that” olur.

The goverment took drastic measures ***to curb inflation. (Hükümet enflastonu durdurmak için köklü tedbirler aldı.)

Yukarıdaki cümlede işaretli yerde aslında “in order to” vardır. Bundan dolayı “….mek için” anlamı verilir. Ama kısaltma olduğu için “in order” atılımış, geriye sadece “to” kalmıştır; ve bu “to” sözcüğü “…..mek için” anlamını vermiştir. Yoksa normalde bir mastarın “…..mek için” anlamı yoktur.

İn order to ….mek için (mastar yapısı)         in order that ….mesi için (bağlaç yapısı)

So as to ….mek için (mastar yapısı)         so that ….mesi için (bağlaç yapısı)

I went abroad in order to learn English. (Ben İnglizce öğrenmek için yurt dışına gittim.)

I sent my doughter abroad in order that she could learn English. (Kızımı İnglizce öğrenmesi için yurt dışına gönderdim.)

Amaç cümleciklerinde genelde modallar kullanılır. Diğer bağlaçlarda olduğu gibi bunlarda da zaman uyumu vardır. İn order that ile so that bağlaçlarının kullanımı arasındaki fark şudur:

İn order that: ………..mesi için Ifadesinde ikisinin de isteği vardır.

So that: …………….mesi için Ifadesinde sadece söyleyenin isteği vardır.

I barred my windows so that no one could get ınto my house. (Evime kimsenin girememesi için pencerelerimi demirledim.)

Grup 6: Expectation Conjunction (Beklenti Bağlaçları): Ana cümlecikteki yargının hangi beklentiden dolayı istendiğini açıklayan yan cümleciğin başında kullanılan bağlaçlardır. İki tanedirler ve birbirinin alternatIfidirler.

İn case: ………..diye

Lest (for fear that): ………..mesin diye

Aslında her ikisi “……….ihtimaline karşın” diye çevrilebilirler. Ama birbirlerinden ayrılabilinsin diye farklı iki anlam verildi.

I have to make some preparions in case someone may drop in. (Birisi uğrar diye bazı hazırlıklar yapmak zorunda kaldım.)

Drop in: (bir yere) uğramak

Eğer yukarıdaki cümlede “lest” bağlacı kullanılsaydı aşağıda görüldüğü gibi anlam ters olurdu.

I have to make some preparations lest someone may drop in. (Birisi uğramasın diye bazı hazırlıklar yapmak zorundayım.)

You shouldn’t forget to take your credit card in case you may need money. (Paraya ihtiyacınız olur diye kredi kartınızı almayı unutmamanız gerekir.)

We have to bar our windows lest someone may break into house. (Birisi eve girmesin diye pencerelerimizi demirlemek zorundayız.)

Break into: (bir yere soygun amacı ile) girmek

Bu güne kadarki KPDS sınavlarında “in case” çok soruldu. Ayrıca parçalarda çok geçti. “lest” ise şıklarda var ama direk olarak sorulmamış.

Önekli Bağlaçların Tekrarı

KPDS açısından en önemli olan dört bağlacın tekrarını yapacağız. Diğerleri de elbette önemlidir ama bunlar karışık olduğu için ayrıca üzerinde durulmalıdır. Bu dört bağlacımız “since, as, while ve so that”tir. Şimdi bunları tek tek görelim.

Since: İki değişik kullanımı vardı. Birincisi zaman bağlacı olarak “……….dığından beri” diğeri ise sebep bağlacı olarak “……….dığı için” anlamındaydı. Zaman bağlacı durumundaki spesIfik tense’sinden dolayı ayırımını yapabiliyoruz.

As: En karmaşık kullanıma sahip olan bağlaçtır. Dört değişik anlamda kullanılrı

1.) ……….iken

As he stopped up the stairs, he fell down (O merdivenleri çıkarken aşağı düştü.)

2.) ……….dığı için

As he was a prominent figure, everyone respected him. (O saygın bir şahsiyet olduğu için herkes ona saygı gösterir.)

Prominent: saygın

Fıgure: şekil, şahsiyet

3.) ……….dığı gibi

As I told you he was unright. (Sana söylediğim gibi o haksız çıktı.)

İnglizce’de “…….dığı gibi” Ifadesi bağlaç olarak kurulur. Bu nedenle “as” kullanılır. “like” gibi anlamındadır ama edat olduğu için bir cümlecik önünde kullanılamaz. Çünkü edatlar isimler ile kullanılırlar.

4.) ………..dıkça

As we grow old, we become more sensitive. (Biz yaşlandıkça daha hassaslaşırız.)

Değişik anlamları olduğu için soru “as”ten gelebilir. Verilen örnekleri birkaç defa yazıp çalışmak iyi olacaktır.

While: İki değişik anlamda kullanılır.

…………iken: Zaman bağlacı olarak.

…………oysa, iken: Zıtlık bağlacı olarak

So that: İki farklı anlamda kullanılır.

……….mesi için: Zaman bağlacı olarak bu anlamda kullanılır.

The doctor explained my illness in medical terms so that I couldn’t understand. (Doktor anlıyamamam için hastalığımı tibbi terimlerle açıkladı.)

Bu nedenle: Sebep bağlacı olarak bu anlamda kullanılmaktadır.

The doctor explained my illness in medical terms, so that I couldn’t / didn’t understand anything. (Doktor, hastalığımı tibbi terimlerle açıkladı, bu nedenle hiç bir şey anlıyamadım / anlamadım.)

Dikkat edilirse bu kullanımı ile birinci grup bağlaçların kullanım özelliği ile aynıdır. Bu yüzden hem modal hemde normal bir fiil kullanılabilir.

Anlam olarak iki cümle arasında bir fark yoktur. Ama gramatikal olarak farklıdırlar.

The Obstacle in Our Path

The Obstacle in Our Path

In ancient times, a king had a boulder placed on a roadway. Then he hid himself and watched to see if anyone would remove the huge rock. Some of the king’s wealthiest merchants and courtiers came by and simply walked around it. Many loudly blamed the king for not keeping the roads clear, but none did anything about getting the big stone out of the way. Then a peasant came along carrying a load of vegetables.

On approaching the boulder, the peasant laid down his burden and tried to move the stone to the side of the road. After much pushing and straining, he finally succeeded. As the peasant picked up his load of vegetables, he noticed a purse lying in the road where the boulder had been. The purse contained many gold coins and a note from the king indicating that the gold was for the person who removed the boulder from the roadway. The peasant learned what many others never understand.

Every obstacle presents an opportunity to improve one’s condition.

 

The Selfish Man

THE SELFISH MAN

 

Once upon a time, there was a selfish man. He liked everything to be his own. He could not share his belongings with anyone, not even his friends or the poor.

One day, the man lost thirty gold coins. He went to his friend’s house and told him how he lost his gold coins. His friend was a kind man.

As his friend’s daughter was coming from an errand she found thirty gold coins, when she arrived home, she told her father what she had found. The girl’s father told her that the gold coins belong to his friend and he sent for him. When the selfish man arrived, he told him how his daughter had found his thirty gold coins and handed then to him. After counting the gold coins the man said that ten of them was missing and had been taken by the girl as he had forty gold coins. He further commented that he will recover the remaining amount from him (the girl’s father). But the father refused.

The man left the gold coins and went to the court and informed the judge there about what had taken place between him and the girl’s father.

The judge sent for the girl and her father, and when they arrived asked the girl how many gold coins did she find. She replied thirty gold coins. The Judge that asked the selfish man how many gold coins did he lose and he answered forty gold coins.

The judge then told the man that the gold coins did not belong to him because the girl found thirty and not forty as he claimed to have lost and then told the girl to take the gold coins and that if anybody is looking for them he will send for the girl.

The judge told the man that if anybody reports that they have found forty gold coins he will send for him. It was then that the man confessed that he lied and that he lost thirty gold coins but the judge did not listen to him.

This story teaches us to be always honest as dishonest never pays

The thirsty crow

THE THIRSTY CROW

One hot day, a thirsty crow flew all over the fields looking for water. For a long time, she could not find any. She felt very weak, almost giving up hope.

Suddenly, she saw a water jug below her. She flew straight down to see if there was any water inside. Yes, she could see some water inside the jug!

The crow tried to push her head into the jug. Sadly, she found that the neck of the jug was too narrow. Then she tried to push the jug down for the water to flow out. She found that the jug was too heavy.

The crow thought hard for a while. Then looking around her, she saw some pebbles. She suddenly had a good idea. She started picking up the pebbles one by one, dropping each into the jug. As more and more pebbles filled the jug, the water level kept rising. Soon it was high enough for the crow to drink. Her plan had worked!

MORAL: If you try hard enough, you may soon find an answer to your problem.

What is a Family?

What is a Family?

 

A man came home from work late, tired and irritated, to find his 5-year old son waiting for him at the door.

SON: “Daddy, may I ask you a question?”

DAD: “Yeah sure, what is it?” replied the man.

SON: “Daddy, how much do you make an hour?”

DAD: “That’s none of your business. Why do you ask such a thing?” the man said angrily.

SON: “I just want to know. Please tell me, how much do you make an hour?”

DAD: “If you must know, I make $20 an hour.”

“Oh,” the little boy replied, with his head down. Looking up, he said, “Daddy, may I please borrow $10?

The father was furious, “If the only reason you asked that is so you can borrow some money to buy a silly toy or some other nonsense, then you march yourself straight to your room and go to bed. Think about why you are being so selfish. I work hard everyday for such this childish behavior.”

The little boy quietly went to his room and shut the door. The man sat down and started to get even angrier about the little boy’s questions. How dare he ask such questions only to get some money? After about an hour or so, the man had calmed down, and started to think: Maybe there was something he really needed to buy with that $10 and he really didn’t ask for money very often.

The man went to the door of the little boy’s room and opened the door.

Are you asleep, son?” He asked.

No daddy, I’m awake,” replied the boy.

“I’ve been thinking, maybe I was too hard on you earlier,” said the man. “It’s been a long day and I took out my aggravation on you. Here’s the $10 you asked for.”

The little boy sat straight up, smiling. “Oh, thank you daddy!” He yelled.

Then, reaching under his pillow he pulled out some crumpled up bills.

The man, seeing that the boy already had money, started to get angry again.

The little boy slowly counted out his money, and then looked up at his father.

Why do you want more money if you already have some?” the father grumbled.

“Because I didn’t have enough, but now I do,” the little boy replied.

Daddy, I have $20 now. Can I buy an hour of your time? Please come home early tomorrow. I would like to have dinner with you.

 

 

THE MORAL OF THIS STORY:

Share this story with someone you like…. But even better, share $20 worth of time with someone you love. It’s just a short reminder to all of you working so hard in life.

We should not let time slip through our fingers without having spent some time with those who really matter to us, those close to our hearts.

If we die tomorrow, the company that we are working for could easily replace us in a matter of days.

But the family & friends we leave behind will feel the loss for the rest of their lives. And come to think of it, we pour ourselves more into work than to our family. An unwise investment indeed!

So what is the moral of the story???

Don’t work too hard…and you know what’s the full word of FAMILY?

FAMILY = (F)ATHER (A)ND (M)OTHER,(I)(L)OVE (Y)OU!

Words and actions should be the same

WORDS AND ACTIONS SHOULD BE THE SAME

 

There once was a boy who loved eating sweets. He always asked for sweets from his father. His father was a poor man. He could not always afford sweets for his son. But the little boy did not understand this, and demanded sweets all the time.

The boy’s father thought hard about how to stop the child asking for so many sweets. There was a very holy man living nearby at that time. The boy’s father had an idea. He decided to take the boy to the great man who might be able to persuade the child to stop asking for sweets all the time.

The boy and his father went along to the great man. The father said to him, “O great saint, could you ask my son to stop asking for sweets which I cannot afford?” The great man was in difficulty, because he liked sweets himself. How could he ask the boy to give up asking for sweets? The holy man told the father to bring his son back after one month.

During that month, the holy man gave up eating sweets, and when the boy and his father returned after a month, the holy man said to the boy “My dear child, will you stop asking for sweets which your father cannot afford to give you?

From then on, the boy stopped asking for sweets.

The boy’s father asked the saint, “Why did you not ask my son to give up asking for sweets when we came to you a month ago?The saint replied, “How could I ask a boy to give up sweets when I loved sweets myself. In the last month I gave up eating sweets.”

A person’s example is much more powerful than just his words. When we ask someone to do something, we must do it ourselves also. We should not ask others to do what we do not do ourselves.

Always make sure that your actions and your words are same.

The ant and the grasshopper

THE ANT AND THE GRASSHOPPER

 

One cold, frosty day in the middle of winter a colony of ants was busy drying out some, grains of corn, which had grown damp during the wet autumn weather.

A grasshopper half dead with cold and hunger, came up to one of the ants. “Please give me a grail or two from your store of corn to save my life,” he said faintly.

We worked day and night to get this corn in. Why should I give it to you?” asked the ant crossly.”Whatever were you doing all last summer when you should have been gathering your food?”

Oh I didn’t have time for things like that, said the grasshopper. “I was far too busy singing to carry corn about.

The ant laughed I unkindly. “In that case you can sing all winter as far as I am concerned,” he said. And without another word he turned back to his work.

Islam teaches us that we should help the less fortunate. But it also teaches us that we must work hard and not rely on the kindness of others for our daily needs.