Etiket arşivi: Boğazlar

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Boğazlar, hiç şüphe yok ki Türkiye açısından hayatî  öneme sahip bir bölgedir. Ancak Lozan’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlar konusunda Türkiye’yi tam yetkili kılmamıştır. Bu durum, Türkiye’nin bağımsızlık anlayışına ters düştüğü gibi Misak -ı Millî kararlarına da ters bir durum yaratmıştır. Çünkü bu sözleşme ile hem Boğazlar asker ve silahtan arındırılmış, hem de Boğazlardan geçişleri kontrol etmek ve geçişlerle ilgili olarak Milletler Cemiyeti’ne bilgi vermekle yükümlü bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Gerçi Türkiye’ye karşı ortaya çıkabilecek bir tehlike durumunda, Boğazların kullanımı ile ilgili olarak Milletler Cemiyeti ve özellikle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Türkiye’ye garanti vermişti. Ancak bu yetersizdi.

19323’de Lozan’da Türkiye’nin Boğazlar konusundaki bu çözüme razı olmasına rağmen, 19323’deki ortam devam ettirilememiştir. Milletler Cemiyeti güvenlik sisteminin dünyanın çeşitli bölgelerinde tam olarak uygulanamaması, İtalya ile Almanya’nın dünya barışını tehdit edecek ölçüde bir yayılmacı politika uygulamaya başlamaları, silahtan arındırılmış olan Boğazların geleceği ve güvenliği konusunda Türkiye’yi endişelendirmeye başlamıştır. Bunu üzerine Türkiye 1936’da “Şartlar Değişmiştir” ilkesinden hareket ederek, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesini imzalayan devletlere birer nota göndererek, mevcut sözleşmenin değiştirilmesini istemiştir. İngiltere, Türkiye’nin bu isteğini haklı görerek Türkiye’yi desteklediğini açıklamıştır. İngiltere’nin bu açıklamasının ardından Balkan Antantı Daimi Konseyi de bu yönde bir karar almıştır. Lozan Boğazlar Sözleşmesine imza koyan diğer devletlerin de Türkiye’nin bu isteğine sıcak bakmaları üzerine, İsviçre’nin Montrö şehrinde bu amaçla bir konferans düzenlenmiştir. Görüşmeler sonucunda 20 Temmuz 1936’da Türkiye, İngiltere, Fransa, S. Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

Bu sözleşme ile Boğazlar Komisyonu kaldırılmış, Türkiye’ye Boğazlarda asker ve silah bulundurma hakkı tanınmıştır. Böylece Boğazlar konusunda Türkiye’nin kısıtlanmış olan hakları iade edilerek, Milletler Cemiyeti’nin yetersiz garantisi yerine, Türkiye’nin kendi gücüne dayanarak, Boğazlarda kendi savunmasını yapması imkanı sağlanmıştır. Ayrıca bu sözleşme ile Boğazlardan geçiş ve seyr-i sefer işi, Türkiye’nin ve Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin güvenliği sağlanacak şekilde düzenlenmiştir. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz’e geçebilecek gemilerinin büyüklüğü, cinsi ve tonajı sınırlandırılırken, Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerinin geçişi açısından oldukça serbestlik sağlanmıştır.

Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarda tam hakimiyetini sağlaması, uluslar arası ilişkilerde de prestijini artırmıştır. Bu sözleşme Türkİngiliz ilişkilerinde yakınlaşma sağlarken, TürkSovyet ilişkilerinde ayrılığın başlamasına yol açmıştır.

Yazılı Soruları ve yanıtlar…

OECD Ülkeleri arasınya yapılan ‘Öğrenci Seviye Bilirleme Sınavı’ sonuçlarına göre katılan ülkeler arasında TÜRKİYE’nin sondan 2. Olmuştu. Buyrun yazılı soruları ve verilen cevaplardan örnekler

 

 

YAZILI SINAV SORULARINA İLGİNÇ CEVAPLAR (KOPMAMAK ELDE DEŞİL)

 YAZILI SINAV SORULARINA ÖŞRENCİLERİN VERDİŞİ İLGİNÇ YANITLARDAN SEÇMELER.

 

  -Kasabayı kim yönetir?

  Şerif ve adamları. (Kamil/İlkokul- 5)

  Kasabayı ihtiyarlar heyeti ve köy bekçisi yönetir. (Yavuz/Ortaokul- 2)

 

  -Destan nedir?

 Destan ulusların kahramanlık, cinsel ve birazda ahlaksal servenleridir. (Bora/Lise-1)

 

  -Dört halife devrinde –Hakem Olayını– açıklayınız.

   Hazreti peygamber efendimiz zamanında yapılan maçta kavga çıkmış. Müşrikler Müslümanlara saldırmış, bu olaya hakkem de karışmış. En son kararı da hakkem vermiş. Onun için bu olaya hakkem olayı denilmiştir. Maçlarda üç hakkem vardır. Maçı kontrol eden hakkem, orta hakkem, yan hakkem. (Cemal/Ortaokul- 2)

 

  -Karadeniz bölgesinde yerleşme ve göçü anlatınız.

   Karadeniz bölgesinde yerleşim az ve insanlar seyrektir. Geçim sıkıntısı yüzüzünden insanlar yeryüzünden göç etmek zorunda zorunda kalmıştır. İnsanlar önce dağlara sonra ovalara en sonrada yeryüzünden göç etmek zorunda kalmışlardır. (Fatma/Lise- 2)

 

  -Madenlerle ilgili kuruluşlarımız nelerdir?

   İki tanedir. Maden delik arama enstitüsü ve perakende Anonim Ortaklığı (PAK). (Arzu/Ortaokul- 2)

 

  -Boğazlarımızın derinliği ne kadardır?

   İstanbul boğazı az biraz derindir, çanakkale boğazı ise çok çok az biraz derindir ve aralarında dünya kadar fark olmasıdır. (Seyit/Lise- 2)

  -Ova nedir?

 

   Dümdüz ve ucsuz bucaksız şahane yerlere ova denir. (Hakan/Ortaokul- 2)

  -Hızlı nüfus artışının zararları nelerdir?

 

   Bence hızlı nüfus artışı çok kötü bir şey çünkü hep çarpık kentleşme, peçe kondu, ekonomik sorunlar. Eğer biz 10 kardeş olsaydık kötü olurdu. Zaten babamın işi kötü gidiyor yakında 4 kardeş olucaz üç iken. Ya ne buluyorlar çocukta, ha yapmışsın ha yapmamışsın. Daha çok var ama zaman yetmiyor. (Sevda/Ortaokul- 1)

   Çevre kirliliği, gürültü, insanların küfürleri, cağillik, işsizlik, kötümserlik, çok cocuk, ekonomik durum, hilekarlık, hak yemek, emek yemek. Yok, bir şey yok. Bu ülke düzelmez. (Murat/Ortaokul- 1)

 

  -Kenar deniz ne demektir?

   Ben kenar deniz gördüm. Benim teyzemin kenar denizi var. (Yunus/Ortaokul- 2)

   Bir evin karşısındaki denize kenar deniz deniz. (Eda/Ortaokul- 2)

 

  -Bir yerin turistik alan sayılması için gereken şartlar nelerdir?

   Turistlerin Turist olması, yerlerin temiz olması ve Turistlerin yatıp kalkması gerekir. (Selda/Ortaokul- 2)

 

  -İzmir limanı ile İstanbul limanı arasındaki farklar nelerdir?

İzmir limanı ürünlerin iç ülkelere, İstanbul limanı ise dış ülkelere limanlandığı yerdir. Ege limanı pencere marmara limanı kapı gibidir. Üstelik pencerenin kapıdan daha güzel olmasıdır. (Saygın/Ortaokul- 2)

 

  -Ormanların korunması için neler yapmalıyız?

  Vahşi ve yırtıcı hayvanları ormana sokmamalıyız, zehirli ve yırtıcı yılan ve bitkilerden arındırmalıyız. (Fatma/İlkokul- 5)

 

  -Kıyamet günü ne demektir?

  Kıyamet günü yani gerdek gecesidir. O gün her şey çok kötü olur. Bütün gece kıyame kopuverir. (Serpil/İlkokul- 5)

   Kıyamet günü her şeyin kıymetli olduğu bir gündür. (Kemal/İlkokul- 5)

 

  -Mübarek geceler hangileridir, yazınız?

  1. KINA GECESİ

  2. GERDEK GECESİ

  3. DOLUNAY GECESİ  (Hatice/İlkokul- 5)

 

-Alüvyon nedir?

  Topraklar dere kenarında toplanıp toplanıp giderler. En sonunda topraklar toplanıp toplanıp gitmezler. Gitmezlerse Alevinyon denir. (Ali/Lise-2)

 

  -Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

  Çevre kirliliğinden, dünyadaki insanların 100/90’nı sakat 100/10’u ölmüş. Çevre kirliliği insanlara sakıncalıdır. (Melek/Ortaokul- 1)

 

  -Zigot nedir?

  Çok ayıpçı bir şeye denir. (Esma/Lise-1)

 

  -Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi neden verildi?

  Daha cesaretli, kurnaz akıllı, kurduğu pilanlar, öbürkülerden iyi savaşmayı bildiğinden, halkla iyi geçindiğinden komutanlık verildi. (Halil/Ortaokul- 3)

 

  -İkinci İnönü savaşını anlatınız.

  Yunanlılar inönüyü ele geçirmek istiyordu. Afyon, Eskişehir üstünden gittiler. Yunanlılar 31 mart sabaha karşı savaş açtılar öğlen zamanı zaiyatıverip gece karanlıktan yararlanıp geri çekildiler. Akşam vakti sabaha kadar hazırlanıp bir nisan sabaha karşı günü yine saldırdılar. Bir nisan akşam vaktinde bu zafer çok iyi savaş veren Türklerin olmuştu. (Fatih/Ortaokul- 3)

 

  -Erzincan’daki depremzedeler için neler yapmalıyız?

  Oraya gidip, depremzedelere yardım etmeliyiz, hal hatırlarını sormalıyız. Depremzedelerin sobalarını yakmalıyız, yorganlarını üstlerine örtmeliyiz. Açıkanlara çorba filan içirmeliyiz.( Melek/İlkokul- 5)

 

  -Ova nedir?

  Çukur mukur gibi yamukluklara ova denir. (Ali/Ortaokul- 2)

  Boş ve yamuk araziye denir. (Fatma/Ortaokul- 2)

  Yaylaya benzeyen, şehirden uzak kimsenin gitmediği, yazın ter atmak için yerler ovadır. (Yavuz/Ortaokul- 1)

 

  -Marmara Bölgesi’nin coğrafi konumunu anlatınız. 

Bölgede daha iyi yeryüzü şekilleri bulunur. Bölge Hötrd ve benegramdan meydana gelmiştir, bütün sinema artistleride burada bulunur. (Adem/Lise-2)

 

  -Bulgarlara karşı kim savaştı?

  Bulgarlara karşı Çakırkeyif Ali paşa savaştı. (Selin/Ortaokul- 2)

 

  -Marmara Bölgesi’nin iklimi nasıldır?

  Mamrara bölgesinde miki iklim tipi görülür. Yumuşakımsı bir iklim olduğundan tabiata dayanır. (Ferda/Lise- 2)

 

  -Ermeni (Doğu) sorununu açıklayınız.

  Osmanlı Devleti altında yaşayıp ekmek yiyen Ermeniler kendi kendilerini kışkıtmaları sonucu doğu anadoluda huysuzluklara başladılar. Mustafa Atatürk paşa düşmanla başedebilmek için Kamil Karabekiri Ermeni üzerine doğrulttu Ermeni yenilip barış istedi. Böylelikle en iyi sonuç osmaninin oldu. (Pınar/Ortaokul- 2)

 

  -Fabl nedir?

Bilinmiyor.. . (Ali/Ortaokul- 2)

İnsanların hayvan gibi konuşup hayvanları taklit etmesine fabıl denir. (Sema/Ortaokul- 2)

 

  -Yönümüzü nasıl buluruz?

  Yolda gidiyorum bir adama rastladım aha bu yoldan gideceksin dedi giderim. Sora sora Bağdatı bile bulurizki. (Recep/Ortaokul- 2)

 

  -Kazasker nedir?

  Yolunmuş kaza kazasker denir. (Cemal-Ortaokul- 2)

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı 2

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı
Bölüm - 2

 Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığı'na atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak
11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi.
Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

Mustafa Kemal Paşa, Aralık 1916'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı'na atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1917'de asaleten
2.
Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa, 15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal
Paşa, 1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.
15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında
Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi'nin muhtemel sonuçları hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti.
Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiy
ordu
.
29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında
Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşı'ndan çekildi. Mustafa Kemal
Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi,
31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım
Ordular Grubu Komutanlığı'na getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır". Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi. Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.

Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi. Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi". Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı.


Artık
Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almak"tan ibaretti. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kemal Paşa'ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.

Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum". Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir'e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığı'na Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı. Artık Anadolu'da başlayan Millî Mücadele, liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ilânı idi. Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktır". Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çember
in içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi". O, Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa ile aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini
Atatürk'te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa Kemal Paşa sordu:" - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi?" Mevlût Ağa derhal cevap verdi: "- Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar? Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı. Etrafındakilere döndü ve : "-Bu milletle neler yapılmaz".

Atatürk, Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra, 8-9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit" olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu.

 

Mondros Ateşkes Antlaşması

MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI (30 EKİM 1918)

İtilâf Devletleri ile Mondros Limanında Osmanlı Devleti adına Rauf Bey (Orbay) tarafından imzalanmıştır. Osmanlı Devleti için çok ağır şartların yer aldığı antlaşmanın maddeleri şunlardır:

1)Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak, boğazlar İtilâf devletleri tarafından işgal edilecekti.

2)Osmanlı ordusu terhis edilecek, savaş gemilerine ve ordunun cephanelerine el konulacaktı.

3)Toros tünelleri ve geçitler itilâf devletleri tarafından işgal edilecekti. (4. Madde)

4)Doğudaki altı ilde (Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır) karışıklık çıkarsa itilâf devletleri tarafından işgal edilecek. (24.Madde)

5)Haberleşme, ulaşım, deniz araç ve gereçleri İtilâf devletleri denetimine verilecek.

6)Limanlar, demiryolları itilâf devletleri denetimine bırakılacaktı.

7)İtilâf devletleri güvenliklerini tehdit edici bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecekti. (7.Madde)

Mondros Ateşkes Antlaşmasına Göre İşgal Edilen Yerler :

a)İngilizler : Çanakkale, Musul, Urfa Antep, Maraş, Kütahya, Eskişehir, Samsun ve Merzifon

b)Fransızlar : Ermenilerle birlikte Adana ve Mersin’i daha sonra İngilizlerin bıraktığı Urfa, Antep ve Maraş’ı işgal ettiler.

c)İtalyanlar : Antalya, Burdur, Isparta, Muğla ve Konya’yı işgal ettiler.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Önemi :

-Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

-Boğazların itilaf devletlerine bırakılması ile Anadolu ve Trakya toprakları birbirinden ayrılmış ve İstanbul’un güvenliği tehlikeye girmiştir.

-Araç-gereç ve askerlerin terhisi ile Osmanlı Devleti savunmasız bir hale gelmiştir.

Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1919

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesi üzerine İtilaf Devletleri yenilen devletlerin durumlarını görüşmek,Barış görüşmelerinin taslağını hazırlamak ve Osmanlı topraklarının nasıl paylaşılacağını görüşmek üzere toplanan konferanstır. Konferansa ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan katılmıştır. Yunanistan uydurma belgelerle Batı Anadolu’da Rumların çoğunlukta olduğunu, Rumların Türkler tarafından katledildiğini uydurma belgelerle Avrupalılara kabul ettirmiştir. İngiltere’nin desteği ile daha önce İtalya’ya verilen Batı Anadolu İngiltere’nin burada güçlü bir İtalya görmek istememesinden dolayı Yunanlılara verilmiştir. Böylece Yunanlılar Megola İdeasını (Büyük Ülkü) gerçekleştirmek için harekete geçti ve 15 mayıs 1919’da İzmir’i işgal etti.

Mondros Ateşkes Antlaşması (30 EKİM 1918)

MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI (30 EKİM 1918)
Osmanlı Devleti adına Rauf Orbay, itilaf devletleri adına da İngiliz Amiral Caltiog imza atmışlardır.

Maddeleri:
a- Boğazların yönetimi İtilaf Devletlerine teslim edilecek.
b- Osmanlı orduları dağıtılacak, silah cephanesine el konulacak.
c- Haberleşme araçlarına el konulacak.
d- Güvenliklerini tehdit edecek bir duru olursa istedikleri yeri işgal edeceklerdir. (7. Madde)
e- Doğudaki 6 ilde (Vilayet-i Sitte) (Erzurum, Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Sivas, Van) bir karışıklık çıkarsa buraları da işgal edeceklerdir. (24. Madde)

Not: 24. Madde ile Ermenilere yurt hazırlamaya çalışmışlardır.

Önemi: Bu Antlaşma ile Osmanlı Devleti fiilen sonra ermiştir.
Uygulanışı: Birinci Madde gereğince 13 Kasım 1938 de Boğazları resmen işgal edip İstanbul’u denetim altına almışlardır.

7. Madde gereğince İngilizler; Musul (13 Kasım 1918), Urfa, Antep, Maraş, Samsun, Merzifon, Kars, Ardahan ve Batum’u, Fransızlar Hatay, Adana, Mersin’i; İtalyanlar Antalya, Muğla ve Konya’yı; Yunanlılar ise İzmir’i işgal etti.

Not: 15. Kolordu Komutanı Kazım KARABEKİR, Mondros’u tanımayarak askerlerini dağıtmamıştır.

II. Meşrutiyet (24 Temmuz 1908)

II. MEŞRUTİYET (24 TEMMUZ 1908)

İstibdat Devrinin sonlarına dğru Makedonya’da teşkilatlanan aydınlar (Jön Türkler) ittiak ve Terakki Cemiyetini kurdular.
Cemiyetin amacı Meşrutiyeti yeniden ilan ettirmekti. Bu arada 1908’de İngiltere Reval antlaşmasıyla Rusya’yı balkonlarda ve boğazlarda serbest bıraktı. Bu gelişme üzerine ittihatçılar baskılarını yoğunlaştırdı ve II. Abdülhamit 24 Temmuz 1908 de II. Meşrutiyeti ilan etti.

II. Meşrutiyet I.sine göre daha demokratiktir. Padişahın veto yetkisi sınırlandırılmıştır, meclisi kapatma yetkisi iptal edilmiştir. Ayrıca, ilk kez çok partili hayata geçilmiştir. (İttihat ve Terakki Partisi, AHRAR Partisi, Hürriyet ve İtilaf Fırkası)

Gizli Antlaşmalar

GİZLİ ANTLAŞMALAR

  1. Boğazlar Antlaşması (1915): İngiltere, Fransa, Rusya arasında oldu. Buna göre savaştan sonra Boğazlar Rusya’ya verilecektir.
  2. Londra Antlaşması (1915): Bu antlaşmayla İtalya İtilaf Devletlerine katılmıştır.
  3. Syks Picot Antlaşması (1916): İtilaf Devletleri arasında olmuştur. Buna göre Irak ve Arapların çoğunlukta olduğu yerler İngilizlere, Adora ve çevresi Fransızlara verilecektir.
  4. Mac Mahon Antlaşması (1916): İngilizler ve Araplar arasında olmuştur. Araplar Osmanlı’ya isyan ederse İngiltere onlara bağımsızlık verecek.
  5. Petrograt Antlaşması (1916): İtilaf Devletleri, Rusya’ya Doğu Anadolu’yu verecektir.
  6. ST Jean Morien (1817): İngiltere, Fransa ve İtalya arasında oldu. Ege, İç Ege ve Akdeniz bölgesi İtalya’ya verilecektir.

 

Not 1: Bu antlaşmalar savaştan çekilen Rusya tarafından açıklanmıştır.

Not 2: Savaştan sonra paylaşım tasarılarında değişiklik oldu. Rusya savaştan çekildiğin için Boğazlar ortak denetimde tutuldu. Doğu Anadolu’yu ise Ermenilere ayırdılar.

 

Ayrıca, İtalya’ya verilmesi gereken Ege Bölgesi ise Yunanistan’a verildi. Çünkü İngiltere sömürgelerine giden yol üzerinde İtalya’nın daha fazla güçlenmesini istememiştir.

 

Not: I. Dünya savaşının sonlarına doğru padişah V. Mehmet Reşat ölmüş yerine VI. Mehmet Vahdettin geçmiştir.

 

Ayrıca ittihatçılar yurtdışına kaçtığı için Talat Paşa hükümeti yerine Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurulmuştur.

 

Çanakkale Cephesi (1915 – 1916)

Çanakkale Cephesi (1915 – 1916)

Not: İngiltere ve Fransa ile savaştık. Savunma Cephesidir. Mustafa KEMAL vardır.

 

Sebepleri:

  1. İngiltere ve Fransa’nın boğazları alarak zor durumda olan müttefiki Rusya’ya yardım etmek istemesi.
  2. İstanbul’u alarak Osmanlı Devletini I. Dünya Savaşından çekilmeye zorlamak istemeleri.
  3. Balkanlar üzerine Almanya ve Avusturya’nın yeni bir cephe açmak istemeleri.

 

Sonuçları:

  1. Dostlarından yardım alamayan Rusya’da Bolşevik isyanı oldu ve I. Dünya savaşından çekildi.
  2. I. Dünya savaşı iki yıl uzadı.
  3. Bulgaristan ittifak devletlerine katıldı. Alman yardımının Osmanlı’ya ulaşmasında köprü görevi görmüştür.
  4. Mustafa KEMAL’İN yeteneği ilk kez burada görülmüştür. Düşmanı yendiğimiz ilk cephedir.

 

A.b.d. Başkani Wilson'un Bariş Bildirisi

A.B.D. BAŞKANI WILSON’UN BARIŞ BİLDİRİSİ

1918 yılının başında tüm uluslarda savaşa karşı bıkkınlık ve barış özlemleri açıkça görülüyordu. Milyonlarca insan ölmüş, açlık ve sefalet tüm Avrupa’yı etkilemişti. l918 yılının başında ise hangi tarafın kazandığı kesin belli olmamakla beraber, savaş uzadıkça İtilaf Devletleri’nin kazanacağı görülüyordu. 1917 yılında Almanya ve Avusturya’nın barış girişimleri ile İtilaf Devletleri’nin barış koşullarını ağırlaştırmak istemeleri yüzünden başarılamamıştı.

İşte bu ortam içerisinde Başkan Wilson, gelecek barışın esaslarını saptayan "14 Nokta" sını açıkladı. 8 Ocak 1918’de Kongre’ye gönderdiği mesajda barışın ve ondan sonra dünya da demokrasinin ve küçük milletlerin bağımsızlığının esaslarını saptamaya çalışıyordu. Başkan Wilson’un bu çabalarından haberi olan Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı 27 Aralık 1917’de Fransa’nın savaş amaçlarını açıklarken, Fransa’nın istila amacı gütmediğini, kul hayatı yaşayan doğu halklarına kendi kaderlerini kararlaştırmak hakkını verecek "uluslar prensibi" için savaştıklarını belirtiyorlardı. İngiltere Başbakanı Lloyd George ise 5 ocak 1918’de yaptığı konuşmada, Türklerin başkentinde gözleri, Türk halkına dayanan bir Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığına karşı olmadıklarını belirtti. Böylece hem Wilson tatmin edildi hem de İttifak Devletleri kamuoyu savaştan çıkmak isteyeceklerdi. Daha sonra eklenenlerle birlikte 27’ye ulaşan bu noktalar, 11 Şubat’ta Wilson’un bir konuşmasında, devletlerin yeni topraklar kazanamayacakları, savaş tazminatı alınamayacağını açıklanmasıyla özet olarak  şu esasları belirliyordu:

1- Barış antlaşmaları açık olacak, gelecek uluslararası antlaşmaların açık olması.

2- Karasuları dışında, savaş ve barışta denizlerde mutlak serbesti bulunması.

3- Uluslararası bütün ekonomik engeller kaldırılacak ve eşitlik sağlanması.

4- Ülkelerin silahlanmayı bırakıp, yalnızca iç güvenlikleri seviyesine indirilmesi için karşılıklı garanti verilmesi.

5- Sömürgeler üzerindeki isteklerin serbestçe ve tam yansızlıkla incelenerek, bu bölgeler halkının çıkarların göz önünde tutularak sonuca bağlanması.

6- İşgal edilmiş Rus toprakları boşaltılacak ve Rusya’ya kendi gelişmesini sağlamak için her çeşit imkan verilmesi.

7- Belçika’nın egemenlik haklarına dokunulmaksızın, boşaltılıp yeniden kurulması.

8- İşgal edilen Fransız topraklarının boşaltılıp, Almanya’nın 1871 yılında Alsas-Loren’i almakla yaptığı hatanın düzeltilmesi,  yani bu toprakların tekrar Fransa’ya geri verilmesi ve barışın garanti altına alınması.

9- İtalyan sınırlarının ulusal esaslara göre düzeltilmesi.

10- Romanya, Sırbistan, Karadağ topraklarının boşaltılması Sırbistan’a denizden serbest bir kapı verilmesi Balkan Devletleri’nin ilişkilerinin ulusallık bakımından, tarihsel esaslara göre dostça düzenlenmesi, Balkan Devletleri’nin siyasal ve ekonomik bağımsızlıkları ve sınırlarının  dokunulmazlığı için uluslararası garantiler verilmesi.

11-Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin oturdukları bölgelerin bağımsızlığının sağlanması. Türk egemenliği altında bulunan diğer uluslara da özerk bir gelişme için tam ve engelsiz bir fırsatın sağlanması. Boğazların uluslararası garanti altında bütün devletlerin ticaret gemilerine açılması.

12-Denizden bir kapısı bulunan bağımsız bir Polonya kurulması.

13-Büyük ve küçük ulusların siyasal bir bağımsızlıklarının ve toprak bütünlüklerinin karşılıklı güvenliğinin garanti altına alınması amacı ile bir millet teşkilatı kurmak.

 

Bu bildirinin yayınlanmasında Wilson’un insanlık ve barış inancının bulunduğunu kabul etmekle beraber, açıklamanın yeterli olamayacağını belirtmek gerekir. Rusya’nın Almanya ile ayrı bir barış yapma hazırlıkları içinde olduğunu gören Wilson, Rusya’nın bu isteğinden vazgeçeceğini umuyordu. Çünkü Rusya’nın savaştan ayrılması Almanya’nın Doğu Cephesi’ni boşaltacak ve buradaki kuvvetlerini aktaracak ve İtilaf Devletleri’nin işini zorlaştıracaktı. Lenin’in "Ulusların kendi kaderini tayin etmeleri" sloganına karşı, Wi1son ulusların demokrasilere özgü olarak kendi kaderlerini ve bağımsızlıklarını sağlamaları garantisi için Milletler Cemiyeti kurulmasını getiriyordu. Bunlardan da önemlisi bu bildirinin arkasında yatan başka bir gerçek daha vardı. A.B.D. 20 .y.y da emperyalist bir aşamaya erişmiş ve deniz aşırı ticaret yapmak için olanakların kısıtlanmış olduğunu görmüştü. Çünkü dünyanın 2/3 ü İngiliz, Fransız ve diğer devletlerin sömürgesi halinde idi. Sömürgelerde ticaret yapma olanakları kısıtlıydı. Eğer sömürgecilik yıkılırsa, bunun yıkılışını sağlayan A.B.D. bu sayede dünya ticaretine kolaylıkla ağırlığını koyabilecekti. Gerçekten de dünyada sömürgeciliğin yıkılışının teorisini Wilson ilan etmiş, uygulamasını da Türkiye göstermiştir. Bildirinin etkisi özellikle İttifak bloğunda görüldü. "Wilson Bildirisi" esaslarına dayanarak barış yapılacağına göre yenilenler  fazla bir şey kaybetmeyeceklerdi. Bu sebeple yıpranmış olan Avrupa kamuoyunda barış eğilimleri görülmeye başladı. Bildiri Orta Doğu’da Türk kamuoyunda olduğu kadar Ermeni, Rum ve Araplar üzerinde de etki yaptı. İtilaf Devletleri’nin verdikleri söze ve Wilson Prensipleri’ne göre kendilerine bağımsız devlet kurma hakkı tanıyacaklarına inanıyorlardı. Gerçekte İngiltere ve Fransa bu programı benimsememişlerdi. Fakat Başkan Wilson’a karşı sayılacak açıklamalardan da kaçındılar. Savaşın kendi lehlerine geliştiğini gören bu iki ülke, yengiyle çıktıktan sonra savaşın nimetlerinden de yararlanmayı düşünüyorlardı. Almanya ve Avusturya kamuoylarında ise bu on dört nokta "adalete uygun sürekli bir barışın" sembolü olarak karşılandı. Barışın sağlanmasında Almanya, Avusturya, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan bloğu üzerindeki etkisi bir süre kendini gösterdi. A.B.D. aracılığı ile barış yollarını aramaya başladılar.

ABD’nin Savaşa girmesi

ABD’nin Savaşa girmesi:

ABD 4 yıl tarafsızlığını korusa da İngiltere’ye silah satıyordu. Almanlar yeni geliştirdikleri denizaltılarıyla Amerikan gemilerine zarar verince ABD, Almanya’ya savaş açtı ve kısa sürede etkili oldu.

 

Wilson’un Genel İlkeleri:

Savaştan sonra yenen devletler yenilenlerden toprak ve tazminat almayacak.

  1. Gizli antlaşmalar yapılmayacak.
  2. Dünya barışını korumak amacıyla uluslar arası bir cemiyet kurdular.

 

Osmanlı Devletini İlgilendiren Wilson İlkeleri

  1. Boğazlar dünya ticaretine açık olacak.
  2. Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelere bağımsızlık hakkı verilecek.
  3. Buna karşılık azınlıklara da devlet kurma hakkı verilecek.

 

Not 1: Wilson’un ilkeleri dünya barışını korumak amacıyla yayınlanmıştır. Ayrıca Wilson savaştan sonra ABD’yi dünya lideri yapmak istemiştir.

 

Not 2: Savaştan sonra Wilson, ABD seçimlerini kaybetti. Yeni Harding hükümeti Wilson’un ilkelerine sahip çıkmadı.

 

Not 3: Savaştan sonra dünya barışını korumak amacıyla milletler cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kurulmuşsa da Manda sistemini ortaya atarak Kuruluş amacının tam tersine çalışmıştır.

 

Not 4: Wilson’un ilkeleri gereğince savaştan sonra hazırlatılan Harbort Raporu Doğu Anadolu’da Ermenilerin çoğunlukta olmadığının ispatıdır.