Etiket arşivi: Bayrağı

1924, 1961 Ve 1982 Anayasalarının Ortak Özellikleri

1924, 1961 VE 1982 ANAYASALARININ ORTAK ÖZELLİKLERİ

  • Ulusal Hakimiyeti her şeyin üstünde tutma,
  • TBMM’nin üstünlüğünü koruma,
  • Cumhuriyet rejiminin değiştirilemez olması.

T. C ANAYASASI (18 EKİM 1982)

Kuvvetler Ayrımı: Devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyip; devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret olması ve bununla sınırlı medeni işbölümü-işbirliğinin bulunması; üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunmasıdır.

  • 1982 Anayasasında 177 madde bulunmaktadır.
  • 16 geçici madde vardır. Toplam 193 madde 7 kısımdan oluşmaktadır.
  • Başlangıç kısmı anayasa metnine dâhildir.

  • Kısım

Genel Esaslar

M.1-Devletin Şekli:

Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.

M.2-Cumhuriyetin Nitelikleri:

Türkiye Cumhuriyeti; Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

M.3-Devletin Bütünlüğü, Resmi Dili, Bayrağı, Milli Marşı ve Başkenti:

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı, “İstiklal Marşı’dır.

Başkenti Ankara’dır.

1982 anayasasındaki değiştirilemeyecek hükümler şunlardır :

  • Milli marşı İstiklal Marşı’dır.
  • Başkenti Ankara’dır.
  • Bayrağı ay yıldızlı bayraktır.
  • Türkiye; devleti ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
  • Dili Türkçe’dir.
  • Türkiye devleti bir cumhuriyettir.

M.6.Egemenlik: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini yetkili organ eliyle kullanır.

M.7-Yasama:

Yasama yetkisi, Türk milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez.

M.8-Yürütme:

Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na aittir.

M.9-Yargı:

Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

M.11-Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü:

Anayasa hükümleri yasama yürütme yargı organlarını idari makamları ve diğer kuruluş ve kişileri bağlar. Kanunlar Anayasaya aykırı olamazlar.

Temel hak ve hürriyetlerin nitelikleri:

  • Dokunulmaz
  • Devredilmez
  • Vazgeçilmez

M.13-Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması:

—Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, genel ahlak ve sağlığın korunması amacıyla anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlandırılabilir.

—Temel hak ve hürriyetlerle ilgili sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz öngörüldüğü amaç dışı kullanılamaz

— Suç ve ceza geçmişe yürütülemez suçluluğu mahkeme kararıyla saptanana dek kimse suçlu sayılmaz

—Yabancıların temel hak ve özgürlükleri milletlerarası hukuka uygun kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması:

Bu durumlarda temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir.

  • Savaş
  • Seferberlik
  • Sıkıyönetim
  • Olağanüstü hal

Ancak bu dört durumda bile:

    • Kişinin yasam hakkına maddi ve manevi varlığının bütününe dokunulamaz.
    • Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz.

PROF. ÜSTÜN DÖKMEN'İN ÇOK GÜZEL BiR YORUMU

PROF. ÜSTÜN DÖKMEN’iN ÇOK GÜZEL BiR YORUMU
‘…Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz, ‘he masa ehhhh sen niye orada duruyorsun’ diye. Çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur.’ Malum…

Mesela, bizim Balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 Kilometre hız yaptırdılar. İlk virajda sizlere ömür…
Kimin üstüne kaldı? Makinistin…

Mersin’de bayrağımız yakıldı, yırtıldı. Askere taş attılar, panzere molotof… Memleket ayağa kalktı. Kimin yüzündenmiş?… İki veled…

Gelene geçene ayran, tost falan satan, kendi hâlinde sakin bir kasabaydı, Susurluk… İçişleri Bakanlığı, MİT, Jitem, generaller, özel tim polisleri, kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları… 1000 kişi falan yargılandı. Her şey kimin başının altından çıkmış? Yeşil’in…

Deprem oldu… 7 vilayette 50 bin kişi öldü. Binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. Hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? Veli Göçer’i…

Edirne’de bebeler şakır şakır öldü… Hiç utanmadan biskuvi kolilerine koyup, gömdüler. ‘Araştırdık, ihmâl yok’ dediler. Peki neden öldü bu yavrular? Klima’dan… Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.
Rakıdan öldük. O gün ile bu gün arasında ne değişti?..
Kapağın rengi…

Sanal ‘sorumlumuz’ bile var… Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik Can avarı’ndan…

Dolar patlarsa? Enflasyon Canavarı’ndan…

Hatta ‘sorumlu olmayan sorumlumuz’ da var… Milli takım oynayıp yeniliyor. Suçlusu kim? Takıma alınmayan Hakan…

Domatesleri Ruslara kakalayamıyoruz… Sinekten…

Deli dana geliyor. inekten…

Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu’ndan…

Evleri su basıyor. Yağmurdan…

Ormanlar yanıyor. Sigaradan…

Gemi batıyor. Dalgadan…

İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan…

Peki bu şartlarda hayatta kalmayı nasıl başarıyoruz?
Allah’tan…

———————————-

Yukarıdakilere uygun bir fıkra:

Bir gün melekler telaş içinde Allah’ın yanına çıkmış, yerlerinde duramaz bir şekilde
Melekler – Allah’ım Allah’ım, Amerika ile İngilizler savaşa girdi yardım yapmalıyız
Allah – AA dert etmeyin onlar işlerini bilirler bırakın kendi hallerine demiş
Aradan bir i ki gün geçmiş melekler yine telaşla gelmiş ve
Melekler – Allah’ım bu seferde Fransa savaşa katıldı hemen müdahale etmeliyiz..
Allah – Karışmayın onlar işlerini bilirler – demiş
Aradan bir iki gün geçince yine melekler apar topar soluğu Allah’ın katında almışlar ve
melekler – Aman Allah’ım, bu seferde Türkler savaşa katıldı
Allah – Olamaz hemen bana tüm silahlarımı getirin kuşanmalıyız, onlar her şeyi bana havale ederler….:)

Yeşilay Haftası ile ilgili Şiirler

YEŞİLAY HAFTASI
( 1 – 7 Mart )
Yurdumuzda alkollü içki ve uyuşturucu madde kullanmaya karşı olanlar 5 Mart 1920 tarihinde Hilâli Ahdar Derneğini kurdular. Hilâl – ay , ahdar – yeşil anlamındadır. Hilâli Ahdar, daha sonra Yeşilay adını aldı. Yeşilay Derneğinin kuruluş tarihini içine alan 1 – 7 Mart arası ülkemizde Yeşilay Haftası olarak kutlanır. Yeşilay Haftasında alkollü içkilerin, uyuşturucuların topluma, aileye, bireye zararları anlatılır.

Uyuşturucu denilince esrar, afyon, kokain, LSD gibi uyuşturma özelliği olan maddeler akla gelir. Alkollü içkiler ise içildiğinde insanı sarhoş eden her tür içkilerdir. Alkollü içki veya uyuşturucu alanlar önce rahatlık, baş dönmesi duyar, sonra sarhoş olurlar. Sarhoşlar doğru düşünüp doğru karar veremezler. Kolay suç işlerler, içkili iken araç sürenler taşıt kazalarına neden olurlar. Alkollü içkiler, uyuşturucular insanda zamanla alışkanlık yaratır. Alkol almayı alışkanlık haline getirenlere alkolik denir. Alkolikler kazançlarını içkiye verirler. Çevrelerini rahatsız ederler. Bu yüzden alkolikler toplum içinde sevilmezler, sayılmazlar. İçki ve uyuşturucu kullanımı aile düzenini bozar.

Uyuşturucu ve alkollü içkiler sağlığa da zararlıdır. Vücudumuzda önemli görevler yapan beyin, mide, kalp, akciğer gibi organlar içki ve uyuşturucudan etkilenir. Ülser, siroz, felç gibi hastalıkların nedeni uyuşturucu ve alkollü içkilerdir.

Sigara : Toplumumuzda kullanımı yaygın olan bir keyif maddesidir. Sigara iştahı keser, sindirimi güçleştirir, dişleri sarartır, ülsere sebep olur. Akciğerde bronşları doldurur, öksürmeye yol açar. Sigaranın kansere de neden olduğu ileri sürülüyor.

Ülkemizde uyuşturucu maddelerin yapımı, satışı, kullanılması, taşınması, bulundurulması yasaktır. Bu yasağa uymayanlar suç işlemiş olur. Suç işleyenlere ağır hapis cezaları uygulanır.

Uyuşturucu maddelerin bir bölümü ilaç yapımında kullanılır. Bu amaçla bazı uyuşturucu maddelerin hükümet belirli koşullarla izin verir.

Topluma, aileye, bireye zararlı olan içki ve uyuşturucuların kullanımını eğitim yoluyla engellemek için kurulan Yeşilay Derneği’nin simgesi; beyaz üstünde yeşil bir aydır. Yeşilay Derneği Genel Merkezi, Yeşilay adlı aylık bir dergi yayınlıyor. Bu dergi düzenli olarak alkollü içkilerin, uyuşturucuların, sigaranın topluma ve sağlığa olan zararlarıyla ilgili yayın yapıyor.

Yeşilay Haftası boyunca öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Kötülükle-rin anası olan uyuşturucu ve alkollü içkilerden uzak duralım.

YEŞİLAY
Geldi yine bak Yeşilay Haftası
İçki düşmanlarının yüzü güldü.
Dolup boşalırken bu şerbet tası,
İnsanların yüzlerine kan geldi.

İçki yerine süt ayran içmeli,
Bol bol üzüm,elma,armut yemeli,
Bunlar sağlık kaynağı bilinmeli,
Süt içenlerin tümüne can geldi.

İçki evleri temelinden yıkar,
İnsanları birbirine düşman eder,
Kişi bilincini yok edip gider,
Bol meyve yiyenlere dermen geldi.
Etem ÜTÜK

YEŞİLAY
Yeşil bir ay bembeyaz.
Bayrağının tek süsü.
Sağlığımız,canımız,
Yeşilay‘ ın ülküsü.

Korumaya çalışır,
Yurttaşları içkiden,
İnsanlıktan sıyrılır,
Çünkü sarhoş bir beden.

Vatanını sevenler,
Korumalı milleti.
Ocakları söndüren
İçki , kumar illeti.
İ.Hakkı Talas

İmparator Neron Roma'yı neden yaktı?

GEÇ KALDIM

Roma İmparator’u Neron bu kelimeyi kullandığında, o ana kadar, kendisi de bilmiyordu ne kadar önemli bir kelime olduğunu, daha önce kendisi de çokça kullanmıştı. İlk kez o kelimenin büyüklüğünü ve önemini görüyordu. Anlıyordu….. Ama her şey için geç kalmıştı.

İmparator Neron sanatsal kişiliğiyle tanınıyordu; ama hiçbir zaman ince ruhlu bir insan olamamıştı. Olmadı da……. Olmasını da beklenmiyordu hiç kimse kendisinden. Sanata olan düşkünlüğünü ve insanlara karşı kendi yüceliğini kanıtlamak için, her şeyi ama her şeyi yapıyordu. Bir kral olarak, bir imparator olarak yapıyordu. Yapacak durumdaydı……

Sanatsallığın cazibesini halkının yüreğine yerleştirmeye çalışan Neron’un, yazdığı şiirin yangınla ilgili mısrasının, daha gerçekçi ve inandırıcı bir şekilde yazılması için; şiirin bilmem kaçıncı mısrasına gerçek yangının karşısında tekrar yazılma düşüncesi Petronius’ ten gelmişti. Şiirin daha inandırıcı olabilmesi ve ateşten yükselen alevlerin kıvılcımlarının yazılması için, gerçek ateşin karşısında yazılması gerekiyormuş.

İmparator Neron bu söz üzerine şiirin bilmem kaçıncı mısrasını tekrar yazmak ve Amphitheatre’da halkına okumak için, büyük bir ateşin karşısında durma fikri geçti aklından. Ama bunun ne kadar kötü bir düşünce olduğunu, İmparator da bilmiyordu. Lygia’ya aşık olan Vinicius bunu düşünseydi, hayvanlar için yapılmış ağılı yakacaktı. Ancak bunu düşünen bir İmparator olunca, işler ve düşünceler değişiyordu/değişti. Sadece şiirin bilmem kaçıncı mısrasının gerçekçi olması için İmparator Neron, Roma’yı ateşe verdirdi.

Alevler arasında yanan Roma’da büyüdükçe büyüyordu ateş ve neredeyse tüm şehri kaplamıştı o dehşet ve insan çığlıkları. Ateşten yükselen duman, Roma şehrinin üzerinde bir bulut oluşturdu. Yer ile gök arasında oluşmuş bu duman bulutu, bütün insanlara korkunç bir dehşet veriyordu. Hatta İmparator Neron dahi korkmaya başlamıştı ama yine de ateşten yükselen alevleri görmek için, Roma’nın en yüksek tepesine çıkmaktan da geri kalmamıştı. Yaptığı, dahası düşündüğü ve aklında canlandırdığı ateşten yükselen alevleri görmek istiyordu. Roma yanarken Neron hâlâ şiirini düşüyordu. (Nasıl bir düşünceyse).

Roma yanarken insanlar olabildiğince uzaklara kaçmaya ve yangının içinde canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Sadece bir şiir için yakılan Roma ve göklere yükselen alevin arasında nice canların yandığını gören halk, isyan etmeye başladı.

İsyanları bastırmak ve halkını susturmak için Kral Neron, bu ateşi yakanları bulması gerekiyordu. Yangının sorumlusunu bulması lazımdı. Birisini cezalandırması gerekiyordu. Ama Neron kimi bulacaktı veya suçu kimin üstüne atacaktı?

Her zaman suyun aktığı yer, en düşük olan yer olmuştur. İnsanlık duygusunu yitiren kişiler, ne zaman bir suç işlerlerse, suçu kabullenmek yerine, her zaman başkasının üstüne atmak istemişlerdir.

Geçmiş günlerinde yaşadığı gibi, günümüzde de, Neron dan daha farklı düşünmeyenlerde vardır. Kendileri işledikleri suçları, bir başkasının üstüne atmak için, olmadık şeylere başvuruyorlar veya olmadık şeyler yapıyorlar. İşlenen bir suçu kabullenmek yerine, bir çok inkarcı neden buluyorlar ve suçlarına ortak olmaları için, bir çok kişi veya kişileri arıyorlar.

O dönemde Roma’da azınlık olarak görülen halk Hıristiyan olduğundan, ince nokta olarak Neron, Hıristiyanları düşündü ve düşündüklerini yaptı. Ama unuttuğu veya hiç aklına gelmeyen bir şey daha vardı. Er geç Roma halkı anlayacaktı. Yangını Hıristiyanlar değil, İmparatorun çıkardığını.

Halkın isyanları ve gece yarısı gelen bir habercinin şehirde askerlerin de isyan bayrağı çektiğini ve Galba’yı kral olarak kabul ettiğini, Kral Neron şirin uykusundan uyanarak öğrendi. Artık her şeyin geç olduğunu herkesten önce kendisi biliyordu.

Günahsız öldürdüğü veya kendi eliyle başlarını kestiği nice insanın arasında, anası da vardı. Ama ilahi adalet yaklaşıyordu.

Neron kaçtı……. Azatlı kölesi Epaphoridit’nin yanında kaldı. Neron ilk defa vicdan azabı çekiyordu. Fakat bunun için geç olduğunu kendisi de biliyordu.

Tunçsakal’ın başını alıp götürmek için bir bölük askerin reisliğinde yüzbaşı çıka geldiğinde Neron, Epaphoridit’e yüzbaşıyı öldürmesini emretti. Ancak kimse Nero’nun dediğini yapmadı. “ Şu halde ne dostu ne de düşmanı olan tek insan benim” dedi.

“Öyle ise işini kendin yap ve çabuk bitir” azatlıları dediler.

Neron hançeri boğazına götürüp çekingen davrandı. Epaphoridit kendisine yardımcı oldu. Hançeri kabzasına kadar boğazına saplayınca, kapıdan yüzbaşı çıka geldi.

“Sana hayat haberi getirmiştim” dedi.

“GEÇ KALDIN” diye hırıldandı Neron.

Bu gün veya dün Neron gibi nice suçluların cezasız kalmaması hepimizin dileğidir. Ama hangimiz Hz. Ali’nin şu sözünü hatırlıyoruz:

“Haksızlığa karşı eğilmeyiniz, hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz”

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı 2

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı
Bölüm - 2

 Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığı'na atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak
11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi.
Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

Mustafa Kemal Paşa, Aralık 1916'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı'na atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1917'de asaleten
2.
Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa, 15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal
Paşa, 1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.
15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında
Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi'nin muhtemel sonuçları hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti.
Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiy
ordu
.
29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında
Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşı'ndan çekildi. Mustafa Kemal
Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi,
31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım
Ordular Grubu Komutanlığı'na getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır". Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi. Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.

Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi. Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi". Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı.


Artık
Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almak"tan ibaretti. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kemal Paşa'ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.

Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum". Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir'e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığı'na Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı. Artık Anadolu'da başlayan Millî Mücadele, liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ilânı idi. Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktır". Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çember
in içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi". O, Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa ile aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini
Atatürk'te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa Kemal Paşa sordu:" - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi?" Mevlût Ağa derhal cevap verdi: "- Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar? Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı. Etrafındakilere döndü ve : "-Bu milletle neler yapılmaz".

Atatürk, Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra, 8-9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit" olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu.

 

Ülkeler ve Bayraklarının Özellikleri

Ülkeler ve Bayraklarının Özellikleri

ABD Bayrağı

 Amerika Birleşik Devletleri‘nin bayrağıdır. Kırmızı, beyaz ve mavi renklerden oluşur. Toplamı 13 olan şeritlerin altısı beyaz, yedisi kırmızıdır, ülkenin kuruluş döneminde Birleşik Krallığa başkaldıran Onüç Koloni‘yi simgelerler. Sol üst köşedeki mavi dikdörtgenin içinde ülkenin eyaletlerini simgeleyen 50 adet beyaz yıldız vardır.

Güney Afrika Bayrağının Şekli:

İki eşit yatay şerit bulunmaktadır ve bu renklerin sırası üstten alta kırmızı ve mavidir. Ortadaki yeşil şerit ise yatay olarak Y biçimde ayrılıp bu iki şeridi ikiye böler. Y şeklinin dalları gönderin her iki köşesine kadar uzanır. Dar sarı şeritler tarafından bölünen dalların olduğu yerde Y şekli ikizkenar üçgeni kucaklar. Kırmızı ve mavi şeritler yeşil şerit tarafından, kolları ise dar beyaz çizgiler tarafından bölünür.

Almanya Bayrağı

 Almanya Federeral Cumhuriyeti’nin bayrağıdır. Enlemesine 3 eşit parça olan siyah, kırmızı ve altın sarısı renklerden oluşur.Bayrağı oluşturan renklerin tarihi 1813 yıllarında Napolyon’a karşı verilen savaşta Prusya’nın hem para hem de asker yönünden yaşadığı sıkıntılardan dolayı Lützow önderliğinde çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan gönüllü Freikorps birliği kurulmuşdur. Parasızlıktan dolayı çeşitli renklerde olan askeri üniformalar baştan aşağıya siyaha boyanmış, düğmenin sarı altlarınındaki pez parçasının kırmızı kalması bugün Almanya bayrağı’nı oluşturan renklerin geçmişi olarak kabul edilir.7 haziran 1950 de alınan karar ile renklerin anlamı „Beraberlik, Hak ve Özgürlük“ ve 3:5 boyutunda yasallaşarak devletin resmiî bayrağı olmuşdur.

Sırbistan Bayrağı

Sırbistan Cumhuriyetinin Resmi bayrağıdır.Yukarıdan aşağıya kırmızı mavi beyaz şeritlerden oluşmaktadır. Sırbistan-Karadağ bayrağındaki mavini tonu daha koyu renklerin dizilişi farklıdır.

Yeni Zelanda

 Güney Büyük Okyanus‘da bir ada ülkesidir. Güney Yarımkürede, Okyanusya‘daki Güney Pasifik adaları arasında, Avustralya‘nın yaklaşık 1.200 mil (2.000 km) güney doğusunda yer alır. Başlıca iki adadan- North Island ve South Island- ve birçok küçük adadan oluşur. Üzeri kar kaplı dağ manzaraları ile bilinen bir ülkedir. Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington‘dur. En büyük ve en kozmopolit şehri Auckland‘dır.

Japonya Bayrağı

Japonca‘da Nişşôki (güneşli bayrak) veya Hi no maru (güneş dairesi) denilen Japonya bayrağı, beyaz zemin üzerine kırmızı daire konulan suretdir.

Al daire ülkeden doğan güneş ifade etti. Ülkenin adı ‘güneşin kaynağı’ anlamına gelen Japonya’da güneş, milli simgelerin en önemlilerinden biridir. Japon mitolojisine göre güneşin tanrıçası Amaterasu da Japon tanrılarının kraliçesi ve Japon imparator hanedanının anasıdır.

Güneşli bayrağı bin yıldan beri Japon askerleri (samuraylar) ve gemileri çekmişti. 1868’da başlayan Meiji Restorasyonu‘ndan sonra bu bayrak milli bayrak olarak itibar gördü.

1999’de kabul edilen Ulusal Bayrak ve Marş Kanunu bayrağın ölçülerini saptadı.

29 Mayıs İstanbulun Fethi Nedenleri Sonuçları

İSTANBULUN FETHİ, NEDENLERİ VE SONUÇLARI

 

İstanbul’un Fethinin Nedenleri

II. Mehmet babası II. Murat’ın ölümü üzerine 1451’de tekrar Osmanlı tahtına çıktı.

II. Mehmet , Osmanlı devleti açısından atılacak en önemli adımın, İstanbul’un alınması olacağına inanıyordu. Ona göre ancak bu yolla devletin güvenliği sağ-lanabilir, sınırları genişletilebilirdi.

İstanbul, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan önemli ticarî yolların kavşağındadır. Ayrı-ca Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan su yollarının birleştiği yerdedir. Bu nedenle ekonomik ve ticarî önemi büyüktür.

Bizans imparatorluğu , Anadolu Türk siyasal birliği ve Osmanlı Devleti’nin güvenliği açısından bir tehdit oluştu-ruyordu. Bizanslılar, Avrupa devletlerini ve Anadolu beyliklerini Osmanlılar aleyhine kışkırtıyor., şehzadeler arasındaki taht kavgalarını körüklüyorlardı.

Osmanlı Devleti’nin, Anadolu ve Rumeli’deki topraklarının bütünlüğü , an-cak Bizans Devleti’ne son vermesiyle sağ-lanabilirdi. Çünkü Bizans İmparatorluğu , Osmanlı toprakları arasında kalmıştı. Bizans’ın varlığı devam ettiği sürece, Os-manlıların Rumeli’deki güvenliği tamamen sağlanmış olmayacaktı. Ayrıca Anadolu ile Rumeli arasındaki geçişlerde Bizans, önemli bir engel oluşturuyordu.

 

 

 

İstanbul Kuşatılıyor

II.Mehmet, İstanbul’u almaya karar vermişti.İlk hazırlıklardan sonra,dedesinin babası Yıldırım’ın yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın karşısında muazzam bir kale yaptırmaya girişti.Burası,boğazın en dar yeriydi.İşçileri teşvik için padişah ve vezirlerinde taş taşımış oldukları bu kale bitince boğaz tamamen Türklerin egemenliği altına alınmış oldu.Kaleye II. Mehmet «Boğazkesen» adını verdi.Bu arada, Anadolu Hisarı da onarıldı.Bu kalelerden karşılıklı atılacak gülleler karşısında hiçbir gemi, izinsiz olarak, Karadeniz’den Marmara’ya , Marmara’dan Karadeniz’e geçemeyecekti.

II. Mehmet İstanbul’un surlarını yıkabilmek için o günkü topları daha da geliştirmeyi,çapını çok büyütmeyi düşünmüştü.Matematikte büyük bir dehaydı,balistik alanındaki keşifleri sayesinde Türk topçuluğunu korkunç bir hale getirdi.İlk defa havan topunu buldu.Çizdiği taslaklara göre Edirne’de toplar döktürdü;tecrübe atışları yaptırdı.Bu toplar, dünyanın en büyük kalesi olan Bizans’ı artık yıkabilirdi.Büyük topun barutla fırlatılacak taş güllesinden atılma denemesi yapılacağı, halkın heyecana düşmemesi için, önceden bildirdi.Gerçekten,baruta ateş verilip de iki tonluk gülle fırlayınca,gümbürtüsü 15-20 km. uzaktan işitildi.Gülle 1,5 km uzakta toprağa saplanıp kalmıştı;açtığı çukurun derinliği 1 kulaçtı.

Büyük top,Edirne’den 60 mandayla çekilerek, 400 askerin yardımıyla,1453 Şubatında İstanbul önüne getirildi,Mart içinde de şehir surlarının 7-8 km uzağında bir yere konuldu.Ayrıca, kuşatmada kullanılması kararlaştırılan silahlar arasında, uçan alevli bombalar da vardı.II. Mehmet, havan topunu keşfederken, klasik mancınık silahını düşünmüş, bu bombaları yaptırmıştır.Bombalar, surların üzerinden aşıp, şehrin içine düşecekti.II. Mehmet 6 Nisan’da Bizans’ı kuşattı.11 Nisanda da 5 günlük kuşatmanın verdiği tecrübeye göre, bataryalarını yer değiştirerek, yeniden düzenledi.18 Nisan’da adalar alındı.22 Nisan gecesi bir mucize başarıldı : 67 gemilik Türk donanması karadan yürütülerek haliç’e indirildi.Böylece, Bizans’ın bütün ümitleri kırılmış oldu.

 

Haliç’e İniş

Türk donanması, geceleyin sırtları, tepeleri aşıp Haliç’e yaklaşıyordu.Bizanslılar bunları gördülerse de, Haliç’teki Bizans donanması Zağanos paşanın Kasımpaşa sırtlarından açtığı müthiş ateşin etkisinde olduğundan hiç bir şey yapamadılar.«ince» (hafif) Türk donanmasının kızaklar üzerinden Haliç’e indiği bildirildiği andan başlayarak imparator için, bu gemileri yok etme çaresini düşünmekten önemli bir şey kalmamıştı. 28 Nisan’daki Bizans baskını, 150 Bizans gemicisinin Türk toplarının ateşi altında Haliç’te boğulmasıyla sonuçlandı.Bir tek Türk gemisi bile yakılamadı.

5 Mayıs’ta, Beyoğlu tepelerine de Türk topları yerleştirildi. Böylece, düşmanın deniz kuvvetleri savaşın sonuna kadar Haliç’te eli kolu bağlı kalmaya mahkum edildi.Oysa Haliç’e inen Türk gemileri ince teknelerdi, Bizans ve Venedik gemilerinin iriliğiyle kıyaslanamazdı.

Oradaki donanmanın Haliç’e indirildiği gün, 1000 den fazla fıçı , duba , sandal üzerinde bir gece içinde muazzam bir köprü kuruldu. Bunun üzerinden beş kişi rahatça yan yana geçebiliyor, toplar yürütülebiliyordu.Bu Türk tekniğinin bir harikası idi.

II. Mehmet’in karadan donanma yürütmesi hakkında bu hükümdarın amansız düşmanı olan Bizans tarihçisi prens Dukas bunları söylemekten kendini alamamıştır :

«Böyle bir harikayı kim gördü, kim işitti ? zamanımızın iskenderi olan II. Mehmet karayı denize çevirdi,gemileri, dalgalar yerine , dağların tepelerinden geçirdi.»

Bizans askerlerinin en seçkinleri bile savaş tekniğinde alelade bir Türk askeri kadar bilgili değildi.Aynı prens Dukas şöyle diyor :

«Türk askerlerinin her biri Apollondan çok daha usta okçuydu, her biri on düşmana karşı koyabilecek şekilde yetiştirilmişti.»

Büyük Macar ordusu ile, Papa’nın işe karışması üzerine hazırlanan haçlı donanması, Bizans’ı kurtarmak için, yola koyulmak üzereydi.26 Mayısta gelen Macaristan elçileri, padişahı, bütün Avrupa Devletleri ile savaşmak zorunda kalacağı tehdidiyle sindirmek istediler.Gerçekten, Papalık ve Venedik donanmalarının Ege denizinde sakız adası önlerine kadar geldiği haber alında Fatih buna da aldırmadı. Hocası Ak Şemsettin de onu destekliyordu.

 

Topkapı Önlerinde

Padişah, 29 mayıs Salı günü, sabah namazından sonra atına bindi;bütün maiyetiyle birlikte surların önüne geldi.Türk askeri gün ağarırken başlayan kahredici topçu ateşinin himayesinde, surlara tırmanmaya başladı.İstanbul dört bir yandan sıkıştırılıyordu.Donanma, azapları (deniz piyadesini) Marmara kıyılarında denize bırakıyor, bunlar da deniz surlarına tırmanıyorlardı.Bu arada Topkapı önlerindeki vuruşma pek kanlı geçiyor, her iki taraf da fedakarlığın son haddini gösteriyordu.topkapıya tırmanmak isteyen iki saflık Türk askeri , arka arkaya surlardan püskürtüldü.Bizanslılar, «Rum ateşi» kullanıyorlar, büyük taşlar fırlatıyorlardı.II. Mehmet de Topkapı önündeydi, daima taze birliklerle bu kesimi kuvvetlendiriyordu.Üçüncü saf Türk askeri Topkapı’ya tırmanırken,prens Memetriyos Kantakuzinos’la prens Paleologos kumandasındaki Bizans birlikleri de Topkapı önüne sürüldü.Bu sırada , Latin askerlerinin komutanı Cenevizli Giustunuani yaralandı, savaş alanından ayrıldı.bu , Bizanslılar için büyük bir darbe oldu.

Böylece, Cenevizlilerin çekilmesi üzerine, Bizanslıların savunmasında bir duraklama oldu.Bu durum, II. Mehmet’in gözünden kaçmadı, dördüncü bir Türk safının topkapıya tırmanmasını emretti.

Surlara Türk Bayrağı Çekiliyor

Ulubatlı Hasan adındaki küçük rütbeli bir subay, yanında 18 askerle birlikte, öteki hücum kollarından önce davranarak, surlara ilk Türk bayrağını dikti.Aynı anda 100’lerce yönden gelen ateşlerin, okların altından şehit oldu. Bayrağın dikilmesinden birkaç dakika sonra Kerkoporta kapısı Türklerin eline geçti, Türk askeri buradan şehre adım attı.

Bizanslılar bu birliği ezmek için harekete geçtilerse de halk,Türk askerini şehirde görünce, müthiş bir paniğe uğradı.Türk birliği, ardı arkası kesilmez bölüklerle yeni kuvvetler alırken, halk, Ayasofya yolunda yığınlaşıyordu.

Bu sırada, Topkapısı kesiminde öyle bir vuruşma oldu ki, yaralanmış olan Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos Küçük bir alana iki yandan yığılan kuvvetlerin ayakları altında kaldı.Bir azap askerinin İmparatora sonuncu darbeyi vurduğu rivayet edilir.

Gene o sıralarda Haliç surlarını Cebe Ali Bey, tekfur sarayı surlarını Karacabey, Marmara surlarını Amiral Hazma Bey yarıp şehre girmeye başladılar.Zağanos Paşanın büyük birlikleri de şehre girince Türk askeri her yandan Ayasofa’ya doğru ilerlemeye başladı.

II. Mehmet, Türk bayrağının surlara dikildiğini görünce atından inerek toprağa kapandı, tanrıya şük’reyledi

İstanbul alınmış, Orta Çağ son bulup Yeni Çağ başlamıştı.Ondan sonrada II. Mehmet «Fatih» diye anıldı.

 

Fatih’in İstanbul’a Girişi

21 yaşındaki genç padişah , 53 gün süren kuşatmanın sonucunu almanın sevinci içinde, saat 8:30’a doğru şehre girdi.Ayasofya’ya geldiği sırada şehrin belli başlı yerlerinde kıpkırmızı Türk bayrakları dalgalanıyordu.Yalnız Bahçekapı’da Giritli denizciler, Türklere hala karşı koymaya çalışıyorlardı.Giritlilerin gösterdiği bu kahramanlık,Fatih’in hoşuna gitti.Bu denizcilerin esir alınmayıp, silahlarıyla gemilerine binerek Girit’e gitmelerine izin verdi.

Ayasofya’ya 50.000 kişiye yakın bir kalabalık doldurmuştu.Fatih Ayasofya’da görününce Ortodoks Patriği başta olmak üzere herkes secdeye kapandı; yalvarıp bağışlanmalarını istediler.

Büyük hükümdar, eliyle işaret ederek, halka : «Kalkınız! » dedi.«Ben hepinize söylüyorum ki tab’am sıfatıyla artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz için, gazabımdan korkmayınız! »

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

Çanakkale Savaşı

ÇANAKKALE SAVAŞI

ÇANAKKALE CEPHESİ: İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazı ile ilgili girişimleri savaşın başlamasıyla birlikte olmuş,ancak Osmanlı Devleti tarafsız olduğu için bu konu üzerinde fazla durulmamıştır.Osmanlı Devleti savaşa katılınca, yapılacak askeri bir taarruzla boğazların ele geçirilmesi ciddiyetle gündeme geldi.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE BOZCAADA

 

    28 Haziran 1914’te, Avusturya Veliahtı Ferdinand ve karısının Bosnasaray’da bir Sırp tarafından öldürülmesi, barut fıçısına dönmüş Avrupa’da savaşın çıkması için yeterli bir kıvılcımdı. Balkanlar’daki Osmanlı topraklarının bölüşümünde eski bir anlaşmazlık olan Bosna-Hersek’in Avusturya’ya mı yoksa Sırbistan’a mı ait olacağında düğümlenen sorun hiç vakit geçirmeden büyük devletleri bloklara ayırmış ve biribirlerine savaş ilan etmelerine neden olmuştu.

 

    1912 yılında, Osmanlı başkentinde bazı girişimcilerin katkısıyla kurulan “Donanma Cemiyeti”, fakir-zengin halkın katkısıyla toplanan paralar, altın olarak İngiliz hükümetine peşin olarak yatırılmış ve İngiltere’ye büyük ve modern bir zırhlı olan Reşadiye ısmarlanmıştı. Brezilya’nın, aynı tersanede yaptırmakta olduğu bir zırhlıyı parası çıkışmadığından almaktan vazgeçmesiyle Reşadiye’ye ikinci bir gemi daha eklenmişti : Sultan Osman. Gemiler harpten önce bitmiş ve onları almaya Deniz Yüzbaşı Rauf (Orbay) komutasında Türk bahriyesi askerleri İngiltere’ye gönderilmişti. İngilizler, harbin başlamasıyla gemilere el koyduklarını ve vermeyeceklerini resmen bildirmişlerdi. Bu olay Türk kamuoyunda büyük bir öfke uyandırmıştı. Bu esnada Osmanlı Devleti, İngilizler’den kaçıp Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne geçen iki Alman zırhlısı Göben ve Breslau’nun isimlerini Yavuz ve Midilli olarak değiştirip, gemilere Türk bayrağı çektirip, Alman askerlerin başlarına fes giydirerek, bu gemileri 80 milyon Alman markına satın aldığını ilan etmişti. Halkın gözünde, parasını ödedikleri gemilerine İngilizler tarafından el konulması ertesinde bu iki gemi gelmiş, herkesi kaybedileni bulmuşların sevincine boğmuştu.

 

    Enver Paşa’nın izniyle 29 Ekim 1914 tarihinde Amiral Souchon komutasındaki 11 gemilik Osmanlı donanması Boğaz’ın hemen açığında karşılaştığı Rus savaş gemilerine ateş açmış, başta Odessa ve Sivastopol olmak üzere Rus limanlarını topa tutmuştu. 1 Kasım 1914’te,  Kafkasya’daki Rus ordusu hududu geçerek kara savaşını başlattı. Aynı gün İngilizler, İzmir Limanı ve Kızıldeniz’de Akabe Limanı’nı topa tuttu. 3 Kasım 1915’te ise iki İngiliz ve iki Fransız savaş gemisi Çanakkale Boğazı’ndaki Türk istihkamlarını bombardıman ettiler. 18 Mart 1915 tarihine kadar İngiliz ve Fransız donanmaları, Çanakkale Boğazı’nda bulunan tahkimatları ve tabyaları sürekli bombardıman ettiler. 18 Mart 1915’te yapılan deniz savaşlarında ise, İngiliz-Fransız ortak donanması büyük bir bozgunla geri çekilmiş, Osmanlı başkentini almak üzere sadece donanmanın gücü yetmeyeceği, kara savaşları ile birlikte donanmanın beraberce savaşması gerektiği fikri ortaya çıkmıştı. Bu arada Bozcaada’yı işgalleri altında tutan İngilz ve Fransızlar, Ayazma Tepesinde, Habbele Ovası’nda ve Habbele Tepesi’nde çeşitli büyüklüklerde üç adet havaalanı kurdular. 25 Nisan 1915’te Fransız askerlerinin Anadolu sahilindeki Beşige ve Kumkale’ye yaptıkları aldatma taaruzları, esas çıkartmanın yapılacağı Seddülbahir’i gölgelemek içindi. İngiliz,  Fransız ve bu ülkelerin dominyonlarından oluşan çıkartma birlikleri Seddülbahir bölgesine yaptıkları taarruz harekatında Kirte ve Kerevizdere bölgesinde 13 Temmuz 1915 tarihine kadar süren savaş sonrasında siperlere gömülmüş ve onbinlerce ölü, yaralı, tutsak vermişlerdi. Bundan sonra savaş cephesi daha çok Arıburnu, Anafartalar ve Suvla bölgelerine kaymış, Seddülbahir’de bulunan ve Bozcaada’yı üs olarak kullanan Fransız askerleri dinlenmek, tedavi olmak, yiyecek içecek türünden kısıtlı da olsa alışveriş yapabilmek için sürekli Bozcaada’yı kullanır olmuşlardı. Kartpostal koleksiyonumuzda bulunan 195 kartın gönderim tarihleri bu dönemde başlamış, bu cephenin boşaltıldığı 9 Ocak 1916 tarihini biraz geçe sonlanmıştır. Çanakkale Savaşları’ndan üç yıl kadar sonra Birinci Dünya Savaşı, Bağlaşık Devletler’in galibiyetiyle sona erdi. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın üzerinden daha bir hafta bile geçmeden İngilizler, 6 Kasım 1918’de Çanakkale ve çevresini işgal ederek, kendilerine bir zamanlar kan kusturan merkez tahkimatındaki toplara ve tahkimata el koydular.

 

    19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal liderliğndeki Türkler, 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması ile barışa kavuştular. Lozan Barış Antlaşması uyarınca 20 Eylül 1923 günü, Bozcaada Türkler tarafından teslim alınmıştır.  

 

 

 

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.