Etiket arşivi: başkent

Ankara'nın Başkent Oluşu

ANKARA‘NIN BAŞKENT OLUŞU

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum, Sivas Kongrelerinden sonra 27 Aralık 1919 günü Temsilciler Kurulu üyeleriyle birlikte Ankara‘ya geldi.

O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul idi. Osmanlı Mebusan Meclisi son kez 12 Ocak 1919’da İstanbul’da toplandı. 16 Mart 1919 günü İngilizler İstanbul’a girdi. Önce meclisi bastılar. Bu olay üzerine birçok milletvekili Anadolu’ya geçti. Yakalananlardan çoğu tutuklandı. Artık Osmanlı Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanma olasılığı kalmamıştı. Milletvekillerinin toplanacağı ve ülkenin yönetileceği bir başkent gerekiyordu.

Ankara, Anadolu’nun ortasında, savaş cephelerine eşit uzaklıkta bir kentti. Savaşın yönetimi ve haberleşme, Ankara‘dan kolaylıkla yürütülürdü. Dağılan Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri ile Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde seçilen temsilcilerin bir yerde toplanması gerekiyordu. Bu nedenle 19 Mart 1919 günü Mustafa Kemal Paşa kimi illere ve komutanlıklara bir genelge gönderdi. Bu genelgede özetle; “Osmanlı Devletinin yaşamı ve egemenliğinin sona erdiği” bildiriliyor, “Türk ulusu kendi yaşamını ve bağımsızlığını koruyacaktır.” deniliyordu. Bu genelgeden sonra temsilcilerle Osmanlı Mebusan Meclisi’nden gelen üyeler Ankara‘da toplanmaya başladılar. Ankaralılar onları coşkuyla, sevinçle, sevgiyle karşıladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü, Ankara‘da açıldı. Meclis, ilk oturumunda Mustafa Kemal Paşa’yı başkan seçti. Mustafa Kemal Paşa bundan sonra ülkeyi kurtarma çalışmalarını Anadolu’nun bu küçük kentinde sürdürdü. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın planları bu yoksul kentte hazırlandı. Savaşın başarıya ulaşması için düzenli ordular kuruldu. Bu ordular İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da düşmanı bozguna uğrattı. 30 Ağustos 1922’de kazanılan Başkomutanlık Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’mız tamamlandı.

Yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan sonra 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara‘nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yasa önerisi verdiler. Öneri mecliste oylandı, kabul edildi. Böylece Ankara yeni Türkiye Devleti’nin başkenti oldu.

Başken, ülkenin yönetim merkezidir. Büyük Millet Meclisi, devlet başkanı, başbakanlık, bakanlıklar, yüksek yargı organları, başkentte bulunur.

Ankara başkent olduktan sonra gelişti. Modern yapılar, büyük apartmanlar yapıldı. Yüksek okullar, üniversiteler açıldı. Fabrikalar, yeni iş yerleri kuruldu. Kent kısa sürede büyüdü, genişledi.

Ankara bugün nüfus yoğunluğu bakımından yurdumuzun ikinci büyük kentidir.

Her yıl 13 Ekim günü Ankara‘nın başkent oluşu, düzenlenen büyük törenlerle kutlanır. Ankara Kalesi’nde başlayan bu törene özel giysileri içinde seymenler, öğrenciler, çeşitli dernek temsilcileri katılırlar. Törende yapılan konuşmalarda Ankara‘nın başkent oluşunun anlam ve önemi belirtilir.

Türk kadınının giyimi, kuşamı ve süslenmesi

TÜRK KADININ GİYİMİ KUŞAMI VE SÜSLENMESİ

 

Türkler göçebe hayatın gereği olarak Orta Asya’da rahat kıyafetleri,daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdir.Hun kurganlarından çıkan çizme,keçe çoraplar,kumaş ve halı parçaları,saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisidir.Uzun ve örgülü saç biçimi,Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmiştir.Uygurların giyim kuşamında da aynı özellikler görülmektedir.Saç şekli dahil birbirine çok yakın olan kadın ve erkek giyim tarzı Selçuklular döneminde de sürdürülmüştür.Selçuklu kıyafetlerinde kadını erkekten ayıran en önemli unsur baş kısmında görülmekteydi.Yaşlı kadınlar daima,gençler ölüm olayında başlarını omuzlarına kadar inen bir örtüyle kapatırlardı.Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi.Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıklar kullanıyorlardı.Bağaltaklar,üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu.Değişik bağaltak türleride vardı.Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Selçuklu kadın ve erkek giyimine,kaftanlar ile yuvarlak kapalı yakalı,önden açık elbiseler hakimdi.Kaftan ve elbiselerin altına dize kadar çıkan çizme veya geniş paçalı şalvarlar giyiliyordu.Selçuklularda ve daha önceki dönemlerde elbiseler yün,pamuk,ipek,yün-ipek karışımı,deve tüyü ipliğinden dokunmuş kumaşlar ile keçeden dikiliyordu.Deri ve kürk de giyim kuşamda önemli bir yer tutmaktaydı. Asya Hunları kısa ve uzun konçlu deri çizme,keçe çorap kullanırken,Göktürkler de deri ve keçeden yapılmış çizme giymişlerdir.Selçuklular ayaklarına çarık,deri çizme,pataya (Anadolu’da dolak) giymişler,keçe çizmeyi İslam dünyasına yaymışlardır. Eski Türk giyiminde kemer ve kuşak mutlaka vardı.Erkekler kuşağı,kadınlar kemeri kullanıyorlardı.Dokuma kemerlerin yanında değerli madenlerden yapılmış kemerler de bele takılmaktaydı.Kadın kuşakları şalvar ve entarinin üzerine bağlanıyordu.Şalvarı bele bağlayan ve büzen kuşağa UÇKUR,önlük bağlarına DOLAMA denir.Kadın ve erkek uçkurlarının uçlarına güzel işlemeler yapılır ve bu kısımlar bağdan sonra belden aşağı sarkıtılır.

 

Ensiz kadın kuşakları başlıklarda fesin alt kenarına dolanır.Bunların ,püsküllüğ iki ucu arkaya sarkan çeşidine “dokurcan” adı verilmiştir. Orta Asya türk kavimlerinde ve Selçuklularda takıları hem kadınların hemde erkeklerin taktığı bilinmektedir.Küpe,kolye,but,bilezik,yüzük en çok kullanılan takılardıHunlardan Osmanlıların son dönemine kadar kadınlar süslü bıçak taşımışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve sislenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi,üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin,gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı.

 

Bu dönemin en önemli özelliği kadın ve erkek giyimi arasındaki farklılaşmadır.XV.yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayı,başkent İstanbul’un giyim kuşamını yönlendiren bir merkez haline geldi.İstanbullular gösterişli,pahalı kıyafetlere yönelirlerken Anadolu ve Rumeli’nin köylerinde,kasabalarında yaşayan halk eski Türk giyim geleneğini,sade kumaşlarla,süsten uzak kıyafetlerle sürdürmüşlerdir.İmparatorluğun bünyesindeki Hristiyan ve Musevi toplumlar ise geleneksel kıyafetlerini yaşatmışlar,ancak sokağa çıkarken çar,ferace,yeldirme kullanmışlar,başlarını örterek Müslüman topluma ayak uydurmuşlardır.

 

Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi,genellikle gömlek,dizlik ve iç yeleğinden ibaretti.Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari,içlik,hırka,kürk,şalvar,başlık ve takılar,kuşak,kemer,çorap,çizme,yemeni ve terlikti.Sokağa çıkılırken ferace,yeldirme,Çar,maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf,peçe kullanılmıştır. Osmanlılarda “kesim”denince belli bir giyim şekli,kıyafet dikiliş tarzı anlaşılıyordu.Bir bakıma kesim terimi,modayı karşılıyordu.İstanbul kesimi,Cezayir kesimi şalvar,topuk kesimi entari gibi..

 

Kadınların giyim kuşamı yaşa,ekonomik duruma,kocasının statüsüne,mevsimlere,doğum-ölüm-düğün gibi sosyal olaylara,ev içi ve dışına,yapılan işlere göre değişiklik gösteriyordu.En gösterişli ve yeni kıyafetler düğünlerde,bayramlarda giyiliyordu. Osmanlı döneminde kadın giyiminde genellikle üç tip kıyafet kullanılıyordu.1)Entariler,2)Şalvar ve Gömlek,3)Cepken ve Etek.Entarilerin şalvarlı ve şalvarsız giyilen tipleri vardır.Şalvarla giyilen entarilerin üstüne salta ve ferman giyilir.bele kuşak sarılır ve kemer takılırdı.Üç etek entarinin,belden aşağı olan kısmı üç parçadır.Ön iki eteğin uçları bazen yürüyüşü engellemesin diye kemere,kuşağa tutturulur.Üç etekler;kadife ,atlas,seraser,bindallı gibi işlemeli kadifeler yanında çizgili kumaşlardan da dikilmekteydi.Ağır,değerli kumaşlardan hazırlananlar düğün ve tören kıyafeti olarak kullanılıyordu.İki etek entariler ise,kadife telli hare denilen ipekliden dikilirdi.Baştan geçme,omuzları dikişsiz,etek kenarları sırma ile işlenmiştir.Bu elbiselerin bellerine genellikle değerli kemerler takılırdı.

 

İki eteklerinaltına,üç eteklerde olduğu gibi aynı veya farklı kumaştan şalvar giyilirdi. Entarinin kumaşından dikilen ve işlemeleri bulunan “holta” denilen şalvar giyildiğinde üç eteğin ön etek uçları kemere takılarak holtanın işlemeleri ortaya konurdu. Şalvarsız giyilen entarilerin XVIII. yüzyılda yaygınlaştığı tahmin edilmektedir. Dört peşli,dolama,topuk döven,kumru yaka,hakim yaka,papaze yaka,çantalı,kutu içi şalvarsız giyilen entarilerden en çok tutulanlarıdır.  Anadolu’da “bindallı” adıyla tanınan ve şalvarsız olarak giyilen entariler XIX. yüzyılın başlarında görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılıp kutu içinde Anadolu’da satıldığı için “kutu içi entari” diye de tanınmıştır. Etekleri topuğa kadar iner. Genellikle kadife ve seyrek olarak da atlas kumaştan,üzerine bindallı şeklinde sırma işlemeler yapılmış bir entaridir. Başa yemeni ve krep örtülüp,bele kemer bağlanarak giyilir. Kış mevsiminde üzerine kürk giyildiği de olur. Düğünlerde en yaygın şekilde kullanılan ve Türkiye’nin bütün yörelerine yayılmış bir düğün elbisesidir.  Türk kadın ve erkeğinin en yaygın giyim eşyası hiç şüphe yok ki şalvardır. Şalvarın 90 kadar çeşidi belirlenmiştir. Dar,büzgülü,uzun,bilekten bağlı,düz-verev kesimli şalvarlar en çok giyilenleridir. Geniş paçalılarına çakşır,dar paçalılarına potur denir. Kadınların entarilerinin kumaşından diktikleri ve işledikleri şalvarlara holta denildiğini belirtmiştik. Şalvar,her türlü kumaştan dikilir. Kadınlar şalvarlarının üst bölümüne içlik ve salta,fermane veya cepken giyerler. İçlikler,genellikle pamuklu dokumalardan yapılan yakasız,uzun kollu gömleklerdir. Salta;yakasız,iliksiz,kollu bir çeşit cepken olup yaka ve kol kenarları sırma ile işlenmiştir. Fermane;özellikle Rumeli’de giyilen,kaytan ve sırmayla işlenen,önü açık bir çeşit yelektir. Cepken ise şalvarla beraber kullanılan,içlik üzerine giyilen,kollu veya kolsuz,önleri düz veya yuvarlak olan işlemeli bir giyim eşyasıdır.  Kadınlar evde ve sokakta yün ve pamuk ipliğinden örülmüş çorap giyerlerdi. Elde,şişlerle örülen köylü çorapları renk ve motifler açısından çeşitli inançları,duyguları ifade ederler. Siyah yası,kahverengi küskünlük ve ümitsizliği,kırmızı sevgiyi,pembe-sarı havailiği anlatır. Topuk ve burunları kırmızı iplerle örülü kınalı çorapların genç kızlarca giyilenlerine sümbül motifi işlenir. ”Öksüz kız,gönül kilidi,sevdalıyım,arkamdan gel,küstüm sana,bırak beni” gibi adlar taşıyan ve çoraplara işlenen motifler giyenin duygularını yansıtır,göçün olduğu toplumlarda haberleşmeyi sağlar.  Sarayda ve varlıklı ailelerde ayakkabılar iki bölümden oluşuyordu. Bacakların yarısına kadar çıkan ve çedik denen sarı deriden yapılmış mest ve üzerine giyilen aynı deriden yapılmış “cevari mesti” denilen ayakkabı. Söz konusu çevrelerde ayrıca kırmızı deriden,kırmızı atlastan yemeniler ve terlikler giyiliyordu. Nalınlar da sedef kakmalarla süsleniyordu. Anadolu ve Rumeli’de kısa ve uzun konçlu çizme,keçe çizme,çarık,yemeniler yaygındı.

 

 Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. ”Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar,böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterir.  Saç süslemeleri şehirden şehire,köyden köye büyük değişiklik gösterir. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler. Çünkü uzun saçlı kızlar beğenilir. Bazı yörelerimzde evlenmek isteyen dul kadınlar kaküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi,dargınlık,evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler,belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik,örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterir. Kız ve erkek . ocukları beliklerde aynı renkteki boncuk veya bezlerle belirtilmiştir.

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

 

Ah İzmir ahhhhhhhhhh…..

Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz…

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için…

Yengen’i yeriz.

Sen sigorta dersin…

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız…

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60’ar 80’er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır…

*************

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı… Erkekleriyle kahveye giderler çünkü… Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler… Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin… Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız… Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

**************
Erkeklerimiz de fena değildir hani… Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana… Ertuğrul Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış… Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.

Gülümseriz.

**************

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri… 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek şehirdir… Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz… Sana ne birader, keyfimizin kahyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız… Pak Bahadur’u özleriz… Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız… Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.

**************

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır… Çocukları Kemeraltı’da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız… Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi… Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20’de tiyatro başlıyor… 20.30’da geliriz… Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21’de filan başlar… Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu… Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir… 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202’dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

35’imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

Özetle, arızayız!

**************

Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan şehirdir orası… Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize… Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız… Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi’dir… İstanbul’daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada… Ankara’daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif etmez hiç kimse.

Aristoteles

Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322).

O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles‘e bir İyonya filozofu denilebilir.

Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus’un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria’dan Makedonya’nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina’ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina’ya gelir gelmez, Platon’un öğrencisi olarak Akademi’ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca’da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina’da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora’da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus’un yöneticiliğine gelmişti. Akademi’nin öğrencisi ve hocası Platon’un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon’un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos’ta Akademi’nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon’un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlendi.

Aristoteles, Assos’ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos’un memleketi olan Mytilen’e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles‘in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos’taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles‘e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip’in oturmakta olduğu Pella’ya gitti. Aristoteles‘in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336’da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles‘i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan’daki ve Balkanlar’daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina’ya döndü.
İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles‘i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise’nin kurulması sırasında İskender’in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina’daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates’i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis’e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles‘in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes’e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles‘e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.
Aristoteles, İskender’i bırakarak Atina’ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios’un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios’tan gelmektedir.
Lise’de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise’de ise araştırmalar, Aristoteles‘in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.
Aristoteles 13 yıl boyunca Lise’nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise’yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.

Aristoteles‘in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles‘in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles‘e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles‘e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer’den Ay’a kadar olan kısım, Ayaltı Evren’i, Ay’dan Yıldızlar Küresi’ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren’i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren’e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer’in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles‘e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer’in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer’e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.
Aristo’nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır

Çocuk Hakları Beyannamesi

Çocuk Hakları

Ön bilgi:

İlk kez Birleşmiş Milletler’n 1959’da yayımladığı Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesi ile uluslar arası düzeyde gündeme gelen çocuk hakları, 1979’un Dünya Çocuk Yılı ilan edilmesiyle hemen her ülkede sıcak bir tartışma konusu yarattı. Dünyamızda hala milyonlarca çocuk eğitim olanaklarından yararlanamıyor, ağır çalışma koşullarında sömürülüyor, aile içinde hırpalanıyor, çeşitli hastalıklardan küçük yaşta yaşamını yitiriyor ya da savaşlarda ölüyor. Birleşmiş Milletler’in 20 Kasım 1989’da oybirliğiyle kabul ettiği Uluslararası Çocuk Hakları Anlaşması 18 yaşından küçük herkesin sahip olduğu hakları ve devletlerin çocuklara karşı yerine getirmesi gereken görevleri saptadı. Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için en az 20 devletin imzası gerekiyor. 20 imzanın tamamlanmasından sonra uluslar arası hukukun temel ilkeleri arasına girecek olan bu anlaşmadan her çocuk yararlanabilecek.

 

Türkiye’de Çocuk Hakları

Türkiye’de ilk kez 1990’da uygulamaya giren Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesini ülkemizde görmek biraz zor.Hala sokaklarda; çöplerden kağıt toplayan çocukları, sokaklarda uyuyanları görmek mümkün. 21. yüzyılda olmamıza rağmen hala ülkemiz İnsan Hakları Anlaşmasını gerçek olarak yürürlüğe sokamadı. Bu ilerledikçe ülkemizin okuma yazma oranı gittikçe düşüyor. UNICEF gibi ünlü kuruluşlar bu oranı ve sokaklarda dolaşan tinerci çocukların sayısını azaltmak için çalışıyor fakat çok fazla yeterli olamıyor.

 

 

BAZI HABERLER

 

*26/04/1998  ANKARA – Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla düzenlenen "Küresel Yürüyüş"ün Türkiye bölümü, yarın Ağrı-Doğubeyazıt-İran kapısında başlayacak.

Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi için bütün dünyanın desteğini almak, çocuklara bedava eğitim hakkı sağlamak, çocukların ekonomik olarak sömürülmesine son vermek ve onların fiziksel, ruhsal, moral gelişimine zarar verecek işlerde çalıştırılmasını önlemek amacıyla Hindistan’dan başlatılan "Küresel Yürüyüş", Cenevre’de son bulacak.

Türkiye bölümünün yarın Ağrı’da başlamasının ardından, 29 Nisan’da Ankara’ya gelecek olan yürüyüş ekibi, 1 Mayıs Cuma günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüşecek, 1 Mayıs Mitingi’ne katılacak ve işçi konfederasyonlarını ziyaret edecek. Daha sonra İstanbul’a gidecek olan ekip, burada çeşitli etkinliklere katıldıktan sonra 4 Mayıs Pazartesi günü Yunanistan’a hareket edecek.

Hak-İş Konfederasyonu’ndan yapılan açıklamada, çocuk işçiliğinin Türkiye’de çözülmesi gereken önemli bir sorun olduğu belirtilerek, Hak-İş’in Türk-İş, DİSK, KESK ve TESK ile birlikte yürüyüşe destek verdiği bildirildi.

 

 

*27/01/1999   İSTANBUL – İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne üye bir grup, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin Türkiye’de yürürlüğe girmesinin 4. yıldönümü dolayısıyla İstiklal Caddesi’nde çocuklara sözleşme metnini dağıttı.

Beyoğlu’ndaki İHD İstanbul Şubesi önünde bir açıklama yapan Yönetim Kurulu Üyesi Melek Üçbinli, çocuğun belli hak ve özgürlüklerden yararlanması amacıyla 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Çocuk Hakları Bildirgesi’nin, Türkiye’de 1990 yılında 17, 29 ve 30’uncu maddelerine çekince konularak imzalandığını belirtti.

Bugün çocukların, sağlıksız yaşam koşulları, güvensiz bir gelecek, eğitimde kalitesizlik ve eşitsizlik üzerine kurulu bir ortamda yaşadıklarını öne süren Üçbinli, bu koşulların düzeltilmesi için sözleşmenin çekincesiz bir şekilde kabul edilmesini istedi.

Açıklamanın ardından, aralarında İHD İstanbul Şubesi Başkanı Eren Keskin‘in de bulunduğu grup, İstiklal Caddesi’ndeki çocuklara sözleşme metnini dağıttı.

 

01/11/1999  ANKARA – "Çocuk Hakları Okulu", 20 Kasım’da İstanbul’da açılıyor.

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, vakıf bünyesinde açılacak okulla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’de ve dünyada yüzmilyonlarca çocuğun haklarının ihlal edildiği bir yüzyılın sonunda, çocuğa ve çocukluğa bakışın yeniden ele alınması gerektiğine inandıklarını belirtti.

Açıklamaya göre, Çocuk Hakları Okulu, Türkiye’de ve dünyada çocuk haklarının takipçileri olacak çocuk entelektüelleri ve öncülerini hazırlayacak "çocuk" merkezli bir eğitim yaklaşımı olarak tanımlanıyor.

İLK ÜÇ DÖNEM YETİŞKİNLERE

İnsanın çocukluk dönemi hakları, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin açılımı ve yorumu, çocuk hakları gündemi ve "Benim haklarım nerede?"olmak üzere 4 dönemden oluşacak eğitimin ilk 3 dönemi yetişkinlere, 4’üncü dönemi ise hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik bir program olacak.

40 uzman öğretim üyesi ve 50 katılımcıyla gerçekleşecek eğitim, konferans, tartışmalı toplantı, açıkoturum, interaktif toplantı ve grup çalışmaları şeklinde düzenlenecek. Öte yandan, okul bünyesinde Çocuk Hakları Kütüphanesi ve Çocuk Bilgi Merkezi kurulması planlanıyor.

 

*18/10/1999 BERLİN – 18 yaşından küçük askerlerin durumlarının tartışıldığı ve 250 sivil toplum örgütü ile hükümet kuruluşunun temsilcisinin biraraya geldiği uluslararası konferans, Almanya’nın başkenti Berlin’de başladı.

"Çocuk Askerlerin Kullanılmasına Karşı Koalisyon" adlı sivil toplum örgütünün girişimiyle yapılan konferansta, hükümetlere, 1989 yılında varılan Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Konvansiyonu’na ek bir protokol hazırlanması ve asgari askere alınma ile savaşa katılma yaşının 15’den 18’e çıkarılmasını kabul etmeleri yönünde baskı yapılması hedefleniyor.

Konferansa katılan sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, BM bünyesinde bir çalışma grubu tarafından 1994 yılında bu protokolle ilgili görüşmelerin başlatılmasına karşın, ABD ve İngiltere’nin muhalefetinden ötürü görüşmelerin şu anda kesik olduğunu belirtti.

Konferansın açılışında dağıtılan bir raporda, sadece 3. dünya ülkelerinde çocuk askerlerin kullanılmadığına işaret edilerek, özellikle İngiltere, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) ile PKK suçlandı.

Saflarında yüzde 10’u kız olmak üzere 3 bin çocuk bulundurduğu belirtilen raporda, PKK ayrıca, Almanya, İsveç ve Fransa’daki Kürt kökenli çocukları toplayarak, çocuk askerlerden oluşan bir alay kurmakla suçlandı.

Raporda, Çeçen savaşçılar arasında da çocuk yaşta militanların bulunduğu belirtildi.

"Çocuk Askerlerin Kullanılmasına Karşı Koalisyon" adlı grup bünyesinde, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, İnsanların Dünyası, Çocukları Kurtarın, Uluslararası Çocukları Koruma Örgütü gibi sivil toplum örgütlerini topluyor.

 

*28/04/1998 DOĞUBEYAZIT – Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla Hindistan’dan başlayan "Çocuk İşçiliğine Karşı Küresel Yürüyüş"e katılan 32 kişilik grup, sabaha karşı İran’dan Türkiye’ye giriş yaptı.

Uluslararası yürüyüş grubu, saat 03.00’de Ağrı Gürbulak Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye girdi. Dün akşam saatlerinde gelmesi beklenen grubun gecikmesi nedeniyle karşılama töreni gerçekleştirilemedi.

32 kişiden oluşan grubu, Gürbulak Sınır Kapısı’nda, Doğubeyazıt Kaymakamı İrfan Kenanoğlu ve diğer yetkililer karşıladı.

 

 

*13/11/1999ANKARA- Çocuk Vakfı, 20 Kasım 1999 Çocuk Hakları günü nedeniyle, "Hakları Çalınmış Çocuklar" raporu hazırladı.

Çocuk Vakfı’nın hazırladığı raporda, dünya nüfusunun 15 Ekim 1999 itibariyle 6 milyar sınırını aştığı, dünya çocuk nüfusunun ise 2 milyar 700 milyon olduğu belirtildi. Dünyada dakikada 247 bebeğin doğduğu, 99 kişinin öldüğü ifade edilen raporda, her yıl 15 milyon çocuğun anne olduğu, 15-18 yaş arası doğum oranlarında son 5 yılda artış gözlendiği kaydedildi.

Çocuk ölüm oranlarının çok olduğu ve bunun artması durumunda 2000’li yıllarda 175 milyon çocuğun 5 yaşına varmadan öleceği vurgulanan raporda, 8 bini ishalden omak üzere, her gün ölen çocuk sayısının 35 bin olduğu bildirildi. Raporda, 800 milyon çocuğun yeterli ve sağlıklı bir şekilde beslenemediği, açlıktan dakikada 15 çocuğun öldüğü ve 400 bin çocuğun da temiz su içemediği ifade edildi.

100 ÇOCUKTAN 24’Ü OKUMA-YAZMA BİLMİYOR

Raporda, 5-14 yaş grubunda 272 milyon çocuğun çalıştırıldığı belirtilerek, 100 çocuktan 24’ünün okuma-yazma bilmediği ve 130 milyon çocuğun okul çağında olmasına rağmen eğitimden hiç yararlanamadığı ifade edildi.

Türkiye’de 0-18 yaş arası çocuk nüfusunun 28 milyon olduğu vurgulanan raporda, her yıl 1 milyon 358 bin bebeğin dünyaya geldiği ve bebek ölüm hızının binde 41 olduğu belirtildi. Raporda, Türkiye’de 725 bin çocuğun eğitim ve öğretim imkanından yararlanamadığı ve 100 çocuktan 21’inin okuma-yazma bilmediği bildirildi.

Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, çocuklar için biraraya gelmek en öncelikli görevimiz olmadığı sürece çocuk sorunlarının çözülemeyeceğini ifade ederek, "Her doğan çocuk gözlerini güzel bir dünyaya açmadıkça, bu görevimizi yerine getirmiş olmayız" dedi.

Almanya Hakkında Genel Bilgi

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ ÜLKE PROFİLİ

 Genel Bilgiler

Resmi Adı

: Almanya Federal Cumhuriyeti

Yönetim Biçimi

: Federal Cumhuriyet

Resmi Dili

: Almanca

Başkenti

: Berlin

Yüzölçümü

: 356.910 km2

Nüfusu (1999)

: 82,5 milyon

Para Birimi

: Alman Markı (DM)

Para Birimi Paritesi (1999)

: 1 USD = 1,65 DM

İşsizlik Oranı (%, 1999)

: 8,2

Cari İşlemler Dengesi (Milyar USD, 1999)

: – 16,5

Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar

: AfDB, AsDB, Australia Group, BDEAC, BIS, CBSS, CCC, CDB, CE, CERN, EAPC, EBRD, ECE, EIB, EMU, ESA, EU, FAO, G-5, G-7, G-10, IADB, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICFTU, ICRM, IDA, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Inmarsat, Intelsat, Interpol, IOC, IOM, ISO, ITU, MTCR, NAM (misafir), NATO, NEA, NSG, OAS (gözlemci), OECD, OPCW, OSCE, PCA, UN, UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIKOM, UNMIBH, UNOMIG, UPU, WEU, WHO, WIPO, WMO, WtoO, WtrO, ZC

 

 

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ

 

Yüzölçümü: 357.042 km2

Nüfusu: 81,8 Milyon

Başkenti: Berlin

 

Anayasal düzeni: Almanya Federal Cumhuriyeti’nin (AFC) 23 Mayıs 1949 tarihinde yürürlüğe giren Federal Anayasa (Grundgesetz) tarafından belirlenmektedir. AFC 5 Mayıs 1955 tarihinden bu yana bağımsız devlet statüsünü taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşını kazanan İttifak Kuvvetlerinin yaptırımları 3 Ekim 1990 tarihinde geri alınmıştır. AFC, Baden – Württemberg, Bavyera, Berlin, Brandenburg, Bremen, Hamburg, Hessen, Mecklenburg – Vorpommern, Aşağı Saksonya, Kuzeyren – Wesfalya, Rheinland – Pfalz, Saarland, Saksonya, Saksonya – Anhalt, Schleswig – Holstein ve Thüringen olmak üzere 16 eyaletin ait olduğu demokratik, sosyal ve fedaratif bir devlettir. Eyaletler, anayasal düzenlemeler çerçevesinde devlet görevlerini yerine getirirler. Devlet Başkanı, Federal Şura tarafından 5 yıllığına seçilen Federal Cumhurbaşkanıdır. Eyaletler, Eyalet Şurası (Bundesrat) kanalıyla federal yasaların ve federal idarenin düzenlenmesinde söz sahibidirler.

Yasama: Federal Devlet sadece dışişleri, savunma, para politikası, gümrükler, sınır koruma, hava yolları, posta, telekomünikasyon ve Federal Memur Yasası gibi bütün Federasyonu ilgilendiren konularda mutlak yasama yetkisine sahiptir. Federal Devlet Medeni Kanun, Ceza yasası, Muhakeme Hukuku ve Karayolları gibi konularda, Federasyonu ilgilendirmesi durumunda eyaletlerin yasama hakkını aşabilir.

 

İdare: Federal Devletin ve Eyaletlerin idari sorumlulukları birbirlerinden ayrıdır. Eyaletler genel idare, adalet, iç güvenlik (polis teşkilatı), eğitim ve öğretim, kültür, sağlık ve kısmen ekonomi ve vergiler gibi konularda idari sorumluluk taşırlar. Yerel yönetimlerin özerk yönetim hakkı garanti altına alınmıştır.

 

Para birimi: 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren Euro’dur.

Savunma: AFC 1954 yılından bu yana NATO üyesidir. Federal Savunma Ordusu (Bundeswehr) 1955 yılında kurulmuştur.

 

Nüfus yapısı: İkinci Dünya Savaşının ardından eski Doğu bölgelerinden gelen 9,7 milyon Alman göçmenin katılımı, Almanya‘nın nüfus yapısını önemli derece etkiledi. Aynı şekilde 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı yapılana dek Batı’ya geçen 3 milyon Alman ve 1960’lı yıllardan itibaren Almanya‘ya gelen yabancı işçiler nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirdiler. Sadece 1988 ile 1997 yılları arasında yaklaşık 1,7 milyon "Rusya Almanı" AFC’ne göç etti. 1999 yılı sonunda AFC’nde toplam 7,3 milyon yabancı ülke vatandaşı yaşıyordu. Bu da toplam nüfusun % 8,9’una eşittir. 

 

Din: AFC Anayasa’sı devleti bütün dinlere ve dini topluluklara hoşgörülü, tarafsız ve eşit davranmaya yükümlü kılmakta ve, genel yasalar çerçevesinde din özgürlüğünü garanti altına almaktadır. 2000 yılında Protestan Kiliselerinin 26,9 milyon, Katolik Kilisesinin 27 milyon, çeşitli Ortodoks Kiliselerinin 1,1 milyon ve Özgür Protestan Kiliselerinin yaklaşık 370 bin üyesi vardı. AFC’nde yaşayan yaklaşık 2,8 milyon Müslüman ise toplam 2.200 camii ve ibadet evlerine gitmekte. Yahudi Cemaatinin yaklaşık 83 bin üyesi var ve yaklaşık 800 bin insan değişik dini cemaatlere üye.

Ekonomi: AFC dünyanın önde gelen sanayi ülkelerinden birisidir. GSMH’sı ele alındığında, yüksek yaşam düzeyi olan ülkelerin başında gelmektedir. Batı Eyaletlerindeki bölgesel ve sektörel gelişme büyük farklılıklar göstermekte. Başlangıçta maden ve ağır sanayinin geleneksel merkezleri olan Ruhr Havzası ve Hannover-Braunschweig-Salzgitter-Peine bölgesi ile Hamburg ve Bremen etkin bir büyüme göstermişlerdi. 1960’lı yıllardan bu yana ise nüfus yoğunluğu yüksek olan Rhein-Main, Rhein-Neckar, Münih, Nürnberg-Erlangen, ve Stuttgart bölgeleri, genellikle gelişmeye açık olan sanayi dallarının (Kimya, Elektroteknik ve Elektronik, Makina ve Otomotiv sanayileri gibi) merkezleri olarak çok hızlı büyüme gösterdiler. Doğu Eyaletlerinde ise 1989 yılına kadar devlet ve kooperatif mülkiyeti ile merkezi planlama ve yönetimi altındaki bir ekonomi hakimdi. Planlı ekonominin yetersiz efektivitesi 1980’li yılların başından itibaren ağır ekonomik krizlere yol açtı. İki Almanya‘nın birleşmesinden sonra sayısız fabrika kapandı. Kapanan fabrikaların bulundukları bölgelerde ise güçlü sanayi şirketleri kuruldu (Leuna, Schkopau, Eisenach, Zwickau-Mosel, Dresden gibi bölgelerde). 1998 yılı sonunda Doğu Eyaletlerindeki Ülke İçi GSH, Batı’dakinin %60’ına ulaştı.

1999 yılında Ülke İçi GSH’nın oluşumuna  ziraatçılık ve balıkçılığın katkısı sadece % 1,2’dir. 1999 yılında AFC’nin yiyecek madde ihtiyacının % 89’u ülke içi üretimden karşılandı (Hububatta bu oran % 122’dir). Ekilen ana ürünler: Hububat, Şekerpancarı, Patates, Şerbetçi Otu, çeşitli sebzeler, meyve ve şarap üzümüdür. AFC, Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeler arasında et ve süt üretiminde birinci sırayı almaktadır. 1999 yılında Ülke İçi GSH’nın % 30,3’ü maden, enerji, sanayi ve inşaat sektörlerinden, % 68,5’i ise hizmet sektöründen karşılandı. AFC Linyit, Taş Kömürü, Barit (Barium Sülfat), Kayatuzu ve Potastuzu madenlerine sahiptir. Uran ihtiyacı ABD, Rusya ve Fransa’dan sağlanmaktadır. Cam (Jena), Keramik (Meissen), Oyuncak (Erzgebirge, Thüringer Wald bölgeleri) ve Tütün (Leipzig) sanayilerinin geleneksel önemi bulunmaktadır. Sanayilerin toplam ciroları göz önüne alındığında şu sıralama ortaya çıkmaktadır: Makina sanayii (Otomotiv dahil), Yiyecek-İçecek ve Tütün sanayii, Kimya, Elektroteknik sanayii, Madeni Yağ üretimi, Tekstil ve Giyim sanayii. Atom enerjisi, enerji üretiminin % 29’unu karşılamaktadır. Önemli ihracat ürünleri şunlardır: Elektriksiz makinalar, Otomotiv, kimyasal ürünler, elektrikli makinalar, demir ve çelik, tekstil, giyim, plastik ve suni reçine.

AFC 1999 yılında (19.000 kilometresi elektrikli olmak üzere) toplam 45.150 km demiryoluna ve (11.427 kilometresi otoban olmak üzere) toplam 230.665 km şehirlerarası karayoluna sahiptir. En önemli nehir yolu Ren nehridir. Önemli iç limanları ise Duisburg, Köln, Hamburg, Mannheim ve Ludwigshafen’dedir.

Uluslararası limanları: Brake, Bremen, Bremerhaven, Cuxhaven, Emden, Flensburg, Hamburg, Kiel, Lübeck, Nordenham, Rostock, Sassnitz, Stralsund, Wilhelmshaven ve Wismar.

Uluslararası (Gümrük) havalimanları ise: Berlin-Tegel, Berlin-Schönefeld, Bremen-Neuland, Dresden, Düsseldorf-Lohausen, Frankfurt a.M., Hamburg-Fuhlsbüttel, Hannover-Langenhagen, Köln-Bonn, Leipzig, Münih-Erding, Nürnberg, Saarbrücken-Ensheim ve Stuttgart-Echerdingen’dedir.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

Pandalar

PANDALARIN DURUMU NEDİR?

Pandalar sayılarının azlığı ve sevimlilikleri ile uluslararası ilişkiler için bile güçlü bir enstrüman haline gelebiliyor. 1980’lerde Panda türünün kısa süre sonra tükeneceği tahmin ediliyordu. Bazı uzmanlar Pandaların evrimsel açıdan bir çıkmaz sokakta bulunduğunu, kötü genleri nedeniyle üremeleri konusunda umutsuz olduğunu söylüyordu.

Ama bilim adamları asıl sorunun, Pandaların ana besin kaynağı yüksek rakım bambularına, insanların verdiği zarardan kaynaklandığını buldu. Bambular her 30-80 yıldaki gibi 1980’lerde çiçeklendi ve sonra öldü. Bölgedeki insan aktivitesi de Pandaların alçak rakımdaki bambu türlerine inmesini engelledi.

ÇARE, DOŞAL ÇİFTLEŞME
O günden beri Çin, hem doğada yaşayan hem de doğadan alınmış Pandaların nüfusuyla ilgili sorunlarla uğraşıyor. Koruma altına alınan Pandaların üreme programı hızla ilerliyor. 1993-2003 arası Çin hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre sayıları 1596’yı buldu. 1988’de bu sayı 1114’tü. Bir uzman doğal hayattaki Pandaların sayısının arttığına inanıyor. 2 bin 500 hatta 3 bine varan tahminlerde bulunuyor.
Bu arada Pandaların üremesiyle ilgili bazı inanışlar da yıkıldı. Artık kimse düşük performanslı erkek Pandalara Viagra vermiyor, çünkü bu zaten işe yaramıyor. Pandaları klonlamaktan da vazgeçtiler. Çin’in Sichuan bölgesindeki Wolong’da ormanlık bir alanda kurulu araştırma merkezinde bugün eski moda seks, doğumların yüzde 80’inin ana nedeni. Pandaların habitatlarının genişlemesi, daha çok taze bambuyla beslenmeleri, dişilerin yılda 3-4 gün süren kızgınlık dönemlerinin daha iyi değerlendirilmesini sağladı.

2006’da Wolong’da 17 yavru doğdu. Sichuan’ın başkentindeki diğer Panda üretme merkezinde 12 yavru var. Şimdi yeni bir sorun var: Aşırı kalabalık. Bu yüzden Wolong’da amaç doğumları yılda 12 civarında tutmak.
Uzmanlara göre yapay dölleme hálá zaman zaman gerekli olacak. Şimdi bunun daha iyi ve güvenli yolları araştırılıyor. Bu süreç normalde genel anesteziyle yapılırken Hong Kong Okyanus Parkı, erkeklere uyanıkken semen üretebilecekleri bir eğitim vermiyor.

PANDA EKONOMİSİ
Sichuan bölgesi Pandalar sayesinde para da kazanıyor. Bu siyah-beyaz hazinenin markasını elde tutmak için planları var. Sichuan 2006’da Panda Stratejik Planlama Ofisi’ni kurdu ve “Panda marka stratejisi” için beş yıllık bir plan yaptı. Hesaplara göre Panda markalı ürünler ve hizmetler Sichuan’ın ekonomik büyümesine 2010’a kadar yüzde 5, 2020’ye kadar yüzde 15 katkıda bulunacak. Bütün bunlar için fikir, ortak bir Panda logosu kullanmak. Turist sayısının 60 binden 180 bine çıkması bekleniyor. Tek sorun Pandaların turist akınından rahatsız olup olmayacağı. Bir görüşe göre insanlardan rahatsız olmuyorlar, bir başka görüşe göre ise insan sesi ve kokusu Pandaları kaçırıyor

İslam öncesi TÜRK dinleri…> GÖK-TANRI ve Diğer Dinler

GÖK-TANRI (en yaygın inanış)
Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur.

Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana kültü” durumundadır.
Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “Türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. GökTürkler’in bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır.

Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren Tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).
Ne kadar dikkate değer ki daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır.
Türkler’de Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış…” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış…). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür.

10. asır Oğuzlar’ında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu.
Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile “yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır.

Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız Tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).

Türkler’de de Gök-Tanrı yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen “yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek Tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı) Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti.

Bulgar Türkleri de yaratıcı tek Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda Tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu gösterir.
Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir.

Eski Türk din adamlarına umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de “tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.

DİŞER DİNLER
Tarihte çeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfî tesirler doğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıkla pek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri).

GökTürkler devrinde Budist rahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı GökTürk sanatını bir Budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. GökTürk Devleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hakimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. GökTürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in de yayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak gerekeder.

Uygurlar bu kültürün de en iyi temsilcilerinden bir olmağı başarmışlardı. Maniheist ve Budist eserlerin Uygurca’ya tercümesinden doğan zengin bir dini ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup, aralarında, 10. asır başlarında GökTürk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabı Irk-bitig dikkati çekenlerden biridir.

Bir kısım Türkler de Museviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkanın mevcut olmadığı bölgelerde Türkler’in silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000 tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar’ın kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türkler’in kadim inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.

İtalya hakkında genel bilgiler

İTALYA

Genel Bilgiler

 

Toplam Nüfusu 58.720.890‘dir. Kırsal bölgelerde yaşayan nüfus, toplam nüfusun % 45’dir.

 

Roma 2.710.300

Milano 2.001.500

Napoli 1.480.000

Torino 1.390.800

Genova 885.550

Floransa (Firenze) 610.900

Venedik (Venezia) 393.400

Bologna 491.700

Palermo 895.450

Cagliari 292.000

 

İtalya‘nın çizme şeklindeki yarımadası  Alplerden Sicilya’ya kadar 1210 km uzunluğunda ve 170 ila 240 km genişliğindedir. Ülkenin toplam yüzölçümü yaklaşık 300.000 km2‘dir.

İtalya, Dogu, Batı ve Güney tarafından Ligure Denizi, Tiren (Tirreno) Denizi, Ionia (İyonya) Denizi ve Adriyatik Denizi ile yaklaşık 7400 km’lik sahil şeridi ile çevrilmiştir. Kuzeydeki Alp Dağlari ile kendisine karadan komşu olan ülkeler; Fransa, İsviçre ve Avusturya’dır. Apenin Dağları Kuzeydeki Alp dağlarından başlayarak Güneydeki Sicilya Adasına kadar uzanmaktadır. Sardinia (Sardunya), İtalya‘nın bir başka büyük adası olup ülkenin batısında bulunmaktadır.

İtalya 20 bölgeden oluşan bir Cumhuriyettir. Kuzeyden Güneye bu bölgeler; Valle d’Aosta, Piemonte, Lombardia, Liguria, Veneto, Trentino-Alto Adige, Friuli-Venezia Giulia, Emilia-Romagna, Toscana, Marche, Umbria, Lazio, Abruzzo, Molise, Campania, Apulia, Calabria, Basilicata, Sicilia (Sicilya), Sardenia (Sardunya) olup İtalya‘da toplam 109 adet şehir ve kasaba bulunmaktadır.

Her bölge birbirinden farklı ve her birinin kendi yöresel hükümeti bulunmaktadır; bazıları özel bir statüye ve belirli bir ‘otonom’luğa sahiptir. Kuzeydeki dağ dorukları ve gölleri, oldukça geniş ve bereketli Po deltası, yuvarlak tepeleri ile Toskana ve Umbria bölgeleri, dik yamaçlı dağları ile Abruzzo bölgesi, son derece güzel ve uzun Napoli körfezi, portakal üretimi ile Sicilya, ormanlık dağları ile Sardenia ve İtalya‘nın her yerinde uzun, güneşli, kumlu, çakıl taşlı ve kayalıklı sahilleri, 10 derece enlemini içine alan İtalya‘nın cografyasını oluşturmaktadır.

Yüzölçümünün % 40’ını dağların oluşturmasına ve ovalarının çoğunlukla aşırı ıslak veya kuru olmasına rağmen İtalya,  Batı Avrupa’nın en önemli tarım ürünü üreticilerinden birisidir.  Yüzyıllar boyu süren yoğun denemeler ve yıllar süren islah, kurutma ve sulama çalışmaları bunu mümkün kılmıştır. Oldukca geniş ürün yelpazesi içerisinde tahıl, prinç, hayvan yemi, ve kuzeyden gelen meyveler bulunmaktadır.

Üzüm bağları hemen hemen her yerde bulunabilir. Zeytin ağaçları orta ve güney İtalya‘nın tepelik bölgelerinde, turunçgiller özellilikle güneşli güneyde bol olarak bulunmaktadır. Yılın her sezonu için her türlü salatalık ve sebzeler ülkenin hemen her yerinde üretilmektedir.

II. Dünya savaşından sonra İtalya ekonomik bakımdan hızlı bir ilerleme gösterek Endüstrileşmiş ülkeler arasında kendisini ispat etmeyi bilmiştir. Endüstri, kuzeydeki Milano, Genova ve Torino’da yoğunlaşmış olmasına rağmen Toskana, Emilia Romagna ve Orta ve Guney İtalya‘da da önemli merkezler bulunmaktadır. Hidroelektrik kullanımında Avrupa’nın birincisi olan İtalya‘nın önemli endüstrileri; çelik, makine mühendisliği, kimyasallar, lastik, tekstil, cam ve petrol endüstrisidir. İtalya, Toskana bölgesindeki çok güzel, saf Carrara mermeri ile bütün dünyaca meşhurdur.

Tarih

1861 yılından beri bir birleşik devlet olan İtalya, bir zamanlar, konuştukları ortak yabancı dil olan italyancayı kullanan insanlar sayesinde yarımadada ortaya çıkan coğrafik bir terimdi.

Tarih boyunca, Etrüsk, Yunan ve Latin uygarlıklarının yeşerdiği yer bugün İtalya olarak tanımlanmaktadır. Daha sonraları Roma’lılar tarafından ele geçirilecek olan Orta İtalya‘da Etrüskler büyük bir İmparatorluk kuraken, M.Ö. 8. yüzyılda Yunanlılar, Sicilya ve Güney İtalya‘da kolonilerini kurmaya başlamıştır. Efsanelere gore Roma kenti M.Ö. 753 yılında kurulmuş, yapılan sürekli savaşlar sonucunda sınırlarını İngiltere’den Sahara Çölüne ve İspanya’dan Kafkaslara kadar yaymışlardır.

5. Yüzyılda İtalya yabancılara boyun eğer (Barbar İstilaları). Roma’nın Vizigotlar tafından işgal edilmesinin ardından, bir Germen savaşçısı olan Odoacer, kendisini İmparator ilan ederek Batı İmparatorluğuna son verir.  800 yılına kadar süren bu Ostrogotlar ve Lombartlar hükümdarlığı, (Carlo Magno) Charlemagne’ın İmparator olarak seçilmesi ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kurulması ile son bulur.

Charlemagne’ın ve onu izleyen Germen Kralların İmparatorluğu kuvvet ve birlik eksikliği duymuşlardır. Batı Avrupa ülkelerinin her geçen gün gelişen ulusal rakabetlerinin etkisiyle                İtalya, birbirleri ile bir rekabet içerisine giren şehir devletleri tarafından bölünür. Bu sırada, Uluslararası arenada büyük bir öneme sahip olan Papalık, yarımadada etkisini göstererek diğer devletler karşısında önemli bir güç durumuna gelir.

Bu devletlerin en önemlileri, değişik dönemlerde egemenliğini hissettiren Fransa, İspanya ve Avusturya’dır. Merkezi otoritenin eksikliği yarımadanın büyük bir bölümünde bağımsızlık ruhunun gelişmesini teşvik etmiştir. Bu sayede, özellikle Rönesans doneminde, endüstri, ticaret, sanat ve öğrenimi dallarında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

19. Yüzyılla birlikte, özellikle Fransa ile Avusturya arasındaki rekabette büyük bir azalma meydana gelir.

Napolyonik rejimin devrilmesi, 1815 Viyana Kongresinden birliğin kurulmasına kadar geçen sure için İtalya‘da Avusturya’nın egemenliği sunucunu getirir. İtalya Birliği kurulmadan önce en önemlileri Piemonte Krallığı, İki Sicilya Krallığı, ve Papalık Davletleri olmak üzere 11 farklı devlet bulunmaktaydı. 1849 yılı başında, kuzeydeki bazı İtalyan devletleri, Piemonte’nin liderliğinde ve Papa’nın şüpheli desteği ile Avusturya boyunduruğuna son verme çabası içine girerler.

Bu çaba, sonuçsuz kalmasına rağmen 1859 ve 1866 yıllarında yeni denemeler yapılır. Bu sırada İtalya‘nın bir bölümünde, büyük Piemonte’li devlet adamı, Cavour tarafından bir kaç devlet ile birlik oluşturularak 1861 yılında İtalya Krallığı kurulur. Birlik oluşumu, Roma’nın Piemonteliler tarafından ele geçirilerek başkent ilan edilmesiyle 1861 yılında tamamlanır. İtalya Birliği hareketine Cavour dışında büyük vatansever Mazzini ve efsanevi vatansever-asker Garibaldi liderlik etmişlerdir.

İtalya, Mussolini’nin 1922’deki Faşist diktatorlüğüne kadar sınırlı monarşi ile yönetilmekteydi. I. Dünya Savaşının sonunda, İstria ve Trentino sınırların dışında bulunmaktaydı; Trieste, Dalmaçyanın bir bölümü ve Adriyatik Denizindeki bazı adalar Yugoslavya’da imzalanan özel bir barış antlaşmasıyla 1924 yılında İtalyan topraklarına katılmıştır. II. Dünya Savaşına, 1940 yılında Müttefik Kuvvetleri karşısına alarak Almanya ile birlikte savaşan İtalya, 1943 yılında Almanlar tarafından tamamen işgal edilir.  Bağımsızlık, 1945 yılında Mussolini’nin İtalyan anti-faşist güçler tarafından öldürülmesi sonucunda elde edilir. 1946 yılında bir halk referandumu yapılarak İtalya Cumhuriyeti ilan edilir. Bugünkü Devlet Başkanı (Cumhurbaşkanı) Carlo Azelio Ciampi’dir.

Türkiye-İran ilişkisi

Türkiye-İran ilişkisi

Türkiye, tüm komşularının hem kendisiyle hem de birbirleriyle dostluk ilişkileri kurarak tüm bölgenin refah ve gönence kavuşmasını istemekte, bu çerçevede stratejik önemi haiz bir bölgesel güç olan İran‘la da ilişkilerini mümkün olan en üst düzeye getirmek arzu ve iradesini taşımaktadır. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in 17-18 Haziran‘da İran‘ı ziyareti, Türkiye‘nin bu arzusunun en üst düzeydeki bir yansımasıdır. Ziyaret, iki ülkenin son yıllarda iyi komşuluk, içişlerine karışmama ve karşılıklı saygı temelinde geliştirilen ilişkilerinin ve ikili işbirliğinin her alanda daha derinleştirilmesi yönündeki ortak kararlılığın vurgulanmasıyla neticelenmiştir.


11 Eylül saldırılarının ardından tüm dünyada güvenlik endişelerinin tırmandığı ve terörizme karşı uluslararası işbirliğinin öneminin ortaya çıktığı bir dönemde girilmiştir. Bu konjonktür içinde, Türkiye ile İran arasında özellikle terörizme karşı mücadele vermek üzere kurulan ortak güvenlik mekanizmalarının önemi bir kat daha artmıştır. İki ülke geçtiğimiz yıllarda kurulan Türkiyeİran Yüksek Güvenlik Komisyonu, Ortak Güvenlik Komitesi ve sınır illeri valilerinin eş başkanlıklarında toplanan alt komiteler çerçevesinde güvenlik işbirliği alanında büyük mesafe katetmiştir. Cumhurbaşkanımızın ziyaretinde bu mekanizmaların daha verimli çalışması için alınabilecek önlemler üzerinde durulmuştur. Cumhurbaşkanı Hatemi’nin İran topraklarında Türkiye‘nin güvenlik çıkarlarına ters düşecek hiçbir faaliyete izin verilmeyeceğini teyit etmesi ve varolan mekanizmaların en etkin şekilde çalıştırılması konusundaki kararlılıklarını vurgulaması, bu bakımdan özel önem taşımaktadır.

İki Cumhurbaşkanı görüşmeler sırasında bölgesel ve uluslararası konuları da ele almışlardır. Bu bağlamda, özellikle Irak’taki durumu değerlendirmişler ve Irak’ın toprak bütünlüğü ve ulusal birliğinin korunmasının önemini vurgulamışlar, BM Güvenlik Konseyi kararlarının gereğinin Irak tarafından yerine getirilmesi ve böylelikle Irak halkının sıkıntılarının biran önce sona ermesini temenni etmişlerdir. İki Cumhurbaşkanı ayrıca, Afganistan ve Orta Doğu’daki gelişmeler üzerinde fikir alışverişinde bulunmuşlardır.


İkili ekonomik ve ticari ilişkilerdeki potansiyeli değerlendirmek üzere özel sektör kuruluşlarının inisiyatifiyle hazırlanmış olan Kuruluş Protokolü İran Dışişleri Bakanı Harrazi’nin geçtiğimiz Kasım ayında ülkemizi ziyareti sırasında imzalanan Türkiyeİran İş Konseyi’nin ilk toplantısı Cumhurbaşkanımızın ziyareti sırasında yapılmıştır. Konsey, hiç şüphesiz, ekonomi ve ticaret alanlarındaki işbirliğine yeni boyutlar kazandırılmasında önemli roller üstlenecektir.

İran‘la yaklaşık bir milyar dolar seviyesinde bulunan ikili ticaretimizde Türkiye aleyhindeki dengesizlik, geçtiğimiz Aralık ayından itibaren İran‘dan doğal gaz alımının başlamasıyla daha da büyüme eğilimine girmiştir. Ziyaret sırasında İran ve Türkiye arasındaki ticaretin dengeli biçimde gelişmesinin işbirliğinin sağlıklı temeller üzerinde güçlenmesine yardımcı olacağı düşüncesi teyit edilmiştir. İki ülke yetkilileri, bu noktadan hareketle, varolan dengesizliğin giderilmesi için yeni mekanizmalar kurulması düşüncesi etrafında verimli görüş alışverişlerinde bulunmuşlardır.

 


Ziyaret vesilesiyle, ticari ilişkilerin gelişmesi yönünde atılan somut bir adım ise Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşmasının imzalanmasıdır. İran‘ın kısa bir süre önce yatırım ortamını düzenleyen Yabancı Yatırımlar Yasası’nı iç mevzuatına dahil etmesinin ardından imzalanan bu anlaşmayla Türk işadamlarının İran‘daki yatırımlarının önünün açılması beklenmektedir. İran ile ilişkilerimizin kültürel boyutunun geliştirilmesi çabalarının bir ürünü olan, Allame-i Tabatabai Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümü kurulması fikri, Cumhurbaşkanımızın ziyareti sırasında yapılan açılış töreniyle hayata geçirilmiştir. 1959 tarihli Kültür Anlaşması kapsamında geçen yıl imzalanan Kültür Değişim Programı gereğince açılan bölüm, Türkiye‘de halen dört üniversitede eğitim vermekte olan Fars Dili ve Edebiyatı bölümleriyle birlikte iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin geliştirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Cumhurbaşkanımızın Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin başkenti Tebriz’e de giderek bu şehri ziyaret eden ilk Türk Cumhurbaşkanı olması iki ülke ilişkilerinde karşılıklı güvenin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından anlamlıdır.

Cumhurbaşkanımızın İran ziyareti iki ülke ilişkilerinde ileriye dönük yeni fırsatlar ve işbirliği olanakları yaratması açısından faydalı olmuştur.