Etiket arşivi: 8 Mart

8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

8 Mart


8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.


Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Birçok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı.


Ancak ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur.


İki dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.


Kaynak: NATIONALENCYKLOPEDIN


İLGİNÇ BİLGİLER


Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;


1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.

2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.

3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.

4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.


Türkiye’den Rakamlar ( Milliyet, 8 Mart 2001)


1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.

2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.

3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.


DÜNDEN BUGÜNE “KADINLAR GÜNÜ”


Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800’lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart’ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.


8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970’lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800’lerin ortasını bulur. ABD’nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800’lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür.


Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.


TÜRKİYE’DE 8 MART KADINLAR GÜNÜ


İlk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı.


“Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programında Türkiye de etkilenmiş, 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapılmıştır. 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı 8 Mart. 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı.


Kadınlar 80’li yıllarda 8 Mart’ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90’lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu.


8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ – ŞİİRLER


ANACIĞIM


—Anneme ve bütün annelere—


Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?

Kaç geceler bana ninni söylerdi,

Hasta olunca oydu başucumda bekleyen,

Biraz yorulmayayım, üzülmeyeyim, hemen

Alır kucağına okşardı, saçlarımı öperdi.


Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?

Uzun kış geceleri masal masaldı.

Güzel çoban kızları, iyi kalpli sultanlar,

Bir suyun akışı gibi geçip gitti zamanlar

Şimdi ne o dünkü çocuk, ne de o masal kaldı.


Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?

Yıkayan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı.

Akşam biraz geciksem yollara düşerdi .

Sokağa çıkarken «Yavrucuğum üşütme» derdi.

Hemen bir kazak örerdi biraz boş kaldı mı.


Nasıl hatırlamam anacığım nasıl?

Bilirim yine kalbinde yerim anacığım.

Selam sana Kadınlar Günü İstanbul’dan.

Yeni dönmüşçesine bir akşam okuldan,

Vefalı ellerinden öperim anacığım.

Ümit Yaşar OĞUZCAN


Atatürk’ün Hayatı

Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU VE İLK CUMHURBAŞKANI ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

* Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
* Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
* I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
* II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
* Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
* Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:

· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:

· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)

· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)

· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)

· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)

· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi:

· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)

· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:

· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)

· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)

· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)

· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)

· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:

· Aşârın kaldırılması

· Çiftçinin özendirilmesi

· Örnek çiftliklerin kurulması

· Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması

· I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Seyit Onbaşı

Seyit Onbaşı, 1889 yılının eylül ayında havran ilçesi çamlık (manastır) köyünde dünyaya geldi. babasının adı abdurrahman, annesinin ki emine idi.

Seyit, 1909 yılının nisan ayı başlarında askere alındı. 1912’de balkan savaşları’na katıldı. savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak çanakkale cephesi’nde görev aldı. çanakkale savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını türk tarihine yazdırdı.
18 mart deniz savaşı sırasında, rumeli mecidiye tabyası’nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 215 okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile ocean gemisi büyük bir yara almıştı.
Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti.

1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla “çabuk” soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.
rivayete göre savaştan sonra Seyit Onbaşı ‘dan fotoğraf çekmek için aynı mermiyi tekrar kaldırması istenmiş. ancak onbaşı yerinden bile oynatamamıştır mermiyi. bunun üzerine aynı merminin tahtadan bir kopyası ile herkesin tarih kitaplarında gördüğü Seyit Onbaşı‘nın mermi kaldırdığı enstantane oluşmuştur.
bir başka rivayete göre ;
“aynı gün geç saatlerde çanakkale boğazı müstahkem mevkii kumandanı cevat
paşa, ödül olarak Seyit’e onbaşılık rütbesini verdi. merminin bir defa da kendi
huzurunda kaldırılmasını istedi. bunun üzerine Seyit Onbaşı, cevat paşa’ya şu cevabı
verdi:
ben bu mermileri kaldırırken gönlüm, allah’ın feyziyle doldu. ancak bu
kuvvetin sırrı o anda bana allah’ın ihsan ettiği bir vergi idi. bu ağırlığı kaldıracak kadar
bir makama varmışsam bu dua ve rıza ile olmuştu. ancak şimdi kaldırmam mümkün
değildir kumandanım”
kaynak:
gençcan, mehmet ihsan; çanakkale savaşları’ndan altın harfler,
istanbul, 1992.
hadiseden sonra mustafa kemal;kendisine şaka yollu beni de kaldırabilir misin diye sormuş.kendisi komutanım sizi dünya kaldıramıyor ben nasıl kaldırayım diye cevap vermiştir.
ayrıca gösterdiği kahramanlıktan sonra kendisine ödül olarak teklif edilen altın ya da parayı geri çevirip sabah kahvaltı istihkakının 2 kata çıkarılmasını istemiştir.fakat bir süre sonra bundan da vazgeçmiştir;çünkü yanındaki asker arkadaşının istihkakını almaya gönlü razı olmamış.
savaş bittikten sonra atatürk, Seyit Onbaşının bulunduğu köye gidip bu kahraman askeri ziyaret etmek ister. dağlarda odun toplayarak geçimini sağlayan ve son derece fakir olan bu yürekli kahraman, ilçenin kaymakamı tarafından atatürkün karşısına çıkartılacaktır ama Seyit Onbaşının kıyafetleri yırtık ve yamalıdır. onu bu şekilde atatürkün karşısına çıkartmak istemeyen kaymakam efendi, bu büyük insana kendi takım elbisesini giydirir. Seyit Onbaşıyı gören atatürk, kendisine şaka yollu olsa gerek:
– ‘bakıyorum, namını iyi kullanıyorsun, sana gösterilen itibar epey fazlaymış’ mealli bir çift söz eder. bunun üzerine atatürke gerçek anlatılır. köyde odun toplamaya devam eden Seyit Onbaşı, bir gün çalışma esnasında soğuk algınlığından ciğerini üşütür ve zatürreden vefat eder. çanakkale harbinden önce koca Seyit olarak anılan Seyit Onbaşı, 275 kiloluk top mermisini namluya yerleştirip ingilizlerin ocean zırhlısını vurmuştur. bacasından vurulan ocean zırhlısı geri dönmek üzere manevra yaparken, daha evvelinden nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birisine çarpar ve boğazın dibini boylar. batan gemide 400 ingiliz askeri boğulur, 300 tanesi ise kurtulur. ocean zırhlısı Seyit Onbaşı tarafından vurulmasaydı, istanbula kadar önünde ciddi bir engel kalmayacaktı. halbuki Seyit Onbaşının tabyası osmanlının son tabyalarından birisi idi. ingiliz donanması karşılarında çok daha büyük ve güçlü tabyalar var zannedip denizde ilerlemeyi durdurmuşlar ve kara çıkarmasına ağırlık vermişlerdi.
ruhu şad olsun… Yıl 1915. kapıda düşman. mehmetler cephede vatanı bekler, uzanan her eli kesmek için. analar kınalamıştır evlatlarını. sanki tanrıya kurban eder gibi. 3 evladı şehittir bir ananın, dördüncüsünü de ölüme gönderir, bilir öleceğini. “vatan sağolsun” der, başı diktir.
250000 kelle(!) ölüme gider o gün. ilk defa gördükleri çelikten canavarlara bakarlar, korkusuz gözlerle. demir yığınına karşı etten bir duvar. kolay değil, cesaret ister bu. öleceğini bile bile gitmek. ölümüne gitmek.

patlamaya başlar düşmanın azgın topları. her düştüğü yerde alır en az on can! eller, ayaklar, kollar, bacaklar havada. tek bir kurşun bile sıkmadan ölen onca vatan evladı, kayseri anadolu lisesi’nin bütün öğrencileri. hepsi şehittir o gün. fakat çarpışan mermiler arasında canlı kalır birileri. nasıl olduğu bilinmez, belki tanrının eli.
Seyit Onbaşı kafasını kaldırır. bir tek kendisi kalmıştır. düşman geçti geçecek. son bir gayret yerinden fırlar, topu çevirir ve mermiyi almak için eğilir. “yaa allaah” der Seyit Onbaşı, tek bir hamlede 275 kiloluk top mermisini kaldırır ve ateş. ıskalamıştır Seyit Onbaşı. tekrar dener, yine kaldırır, yine ıskalar. ve ansızın bir top sesi daha gelir bizim taraftan, hemen ardından karşıda bir alev topu. düşman donanması alevler içinde. ocean batıyor. 1 dakika geçmez ve bir patlama daha. mayınlar yetişir bu sefer imdadımıza. işte başka bir tanesi daha. Dar zamanda geniş bir güçle yardım olunmuş iman adamı özgeçmişinde yazılı olan “köye döndükten sonra sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti” sözleri ne yazık ki doğru değildir. havran’da yaşlı insanlarla konuştuğunuzda Seyit ali’nin hammallık yaptığını, son günlerini ise sefalet içinde geçirdiğini söylerler.
bugün (19 mart 2008) mevlid kandili’nde dualarımız Seyit ali’ye. allah rahmet eylesin, makanı cennet olun.

Atatürk'ün 77 Yıl Önce Antalya'mıza Geliş Nedeni

Atatürk'ün  77 Yıl  Önce  Antalya'mıza  Geliş  Nedeni

6 Mart 1930 ve Cuma günü saat 16.oo da kara yolu ile Izmir, Denizli ve Burdur üzerinden Antalya’mıza teşrif eden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK' ün

Bu gelişlerinin amacı bir gezi olarak değildi.

Osmanlıya Libya çöllerinde ilk kursunu sikan ve savaşan İtalyanların amacının aslında hedefleri Andreya Dorya’nin İntikamını alarak, Akdeniz’i bir İtalyan gölü haline getirmek ve Roma imparatorluğunun yeniden doğusunu yaratma hayallerinin sonu hüsran olsa da ödediği bedelin büyük kimsini Osmanlıya ödetmekti.

        

(Trablusgarp) Libya'da Türk askerimizin çarpışarak şehit düştüğü

savatsa tanıdığı İtalyanları ve Avrupalıları iyi bilen ATATÜRK

TÜRKIYE CUMHURIYETIMIZIN kurulusu ve sonrası ile ilelebet payidar

kalmasını hedeflediği prensiplerindeki icraatlarını bizzat kendisi

içinde olarak icra etmiştir.

        

Libya (Trablusgarp) yenilgisinden sonra 1912 de 12 Adalar ve RODOS

ile Ege denizinde kendini yerleştiren İtalyanlar Kurtuluş savasında

İzmir ve Doğu Akdeniz hedeflerindeki umduğunu bulamayınca Antalya ve

Muğla işgallerinde sinsi ve akilli siyaset yürüterek Müttefiklerine

karşı Türklere Silah, Uçak ve lojistik destek vererek Yunanlıları

Denize dökme basarımıza katkıda bulunmuşlardır.

        

Bu girişimlerinin ardındaki niyetleri 12 Adalar ve RODOS'u elinde

tutmak ve buralarda kalıcı olma hevesleri idi. Ve 390 yıl (1522-1912)

Osmanlı hakimiyetinin hüküm sürdüğü Rodos adasını işgal etti

İtalyanlar

        

Mussolini'nin Halkına Sizlere sıcak denizler ve Cennet bahçeleri

kadar güzel yerler vereceğim sözünün arkasında bu düşünce yatmaktaydı.

Amacının belirgin göstergesi olarak RODOS adasının en yüksek tepesinde

bir villa inşa ettirerek Anadolu'ya nazarlarını eksik etmemişti.

        

1923 yılında Lozan Antlaşması ile Rodos, Batım, Halep, Hatay, Kerkük,

Musul ve Bati Trakya Daraltılan Misakı milli sınırları dışında Arka

bahçemiz olarak bırakılıyor.

        

ATATÜRK’ÜN Italyanlar’in Antalya’mızdan çekilişlerinin kabilindeki bu

ziyareti, aslında bir gözdağı mahiyetindeydi. Bu toprakların sahibi ve

bir Cumhurbaşkanı olduğunun kanıtlandığı bu gezide 12 adalar ve RODOS

gibi Bati Trakya, Kerkük Musul, Kıbrıs gibi kutsal davalarımızın

sessiz ve derin anlamlı bir mesajı idi.

 

ATATÜRK 1933'de General Mac Arthur'a "Allah nasip eder, ömrüm vefa

ederse Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaları geri alacağım. Selanik’te

dahil olmak üzere, Bati Trakya’yı TÜRKIYE hudutları içine katacağım"

(09) demesi, 'Misak-i Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve

geleceğe sınırlarla ilgili bir sorun bırakmama" konusundaki azim,

irade ve kararlılığından dolayıdır. (M.N. Sinacı)

        

Nitekim 1938 yılında HATAY davamız için Adana'ya hasta yatağından

kalkarak geldiğinde Bana Çizmelerimi giydirmeyin Hatay benim eski

davamdır dediğinde Fransızlara sesli verdiği cevabi Sekiz yıl önce

Antalyamizda İtalyanlara sessiz ve derinden vermiştir.

        

Adana’ya Hatay ziyaretinde Hataylı AYSE  FITNAT Hanımefendinin siyah

çarşafla ve kendini zincire vurarak karsısına çıkmasına cevaben "40

ASIRLIK TÜRK YURDU DÜSMAN ELINDE ESIR KALAMAZ" sözünü yalnız

Hatay için değil Anadolu'nun Coğrafi ve Kültürel yapısındaki bölünmez

bütünlüğü için ve geniş tarih bilgisi ışığında vermiştir.

8 Mart 1930 Pazar günü Dedem Salih Ignegöl'ün gemici olarak hizmet

ettiği Rüstemciye gemisi ile Konyaaltini gezen ATATÜRK Ara’ya Doğru

denizden Şelaleleri gezerken günümüzde dahi hala RUMKUS denilen

Falezlerin yüksek yerindeki İsme sinirlenerek olmaz böyle şey buranın

ismi bundan sora ERENKUS olarak değiştiriniz talimatını verse de bu

vasiyetini gösteren bir tabela dahi bu bölgede yoktur. Bu gezisinde "HIÇ SÜPHESIZ BURASI DÜNYANIN EN GÜZEL YERIDIR" diyerek Antalya’mıza

hayranlığını belirtirken Mussolini cennet vaadine karsı bir cevap

vermiştir.

        

9 Mart 1930 tarihinde Antalya'mizdaki misafirliginde Aspendos

ziyaretinde Lise Tarih öğretmeni Fikri ERTEN beyin yapı hakkındaki

izahı bilgilendirme konuşmasından sonra sözü alarak ayni yapının

Roma’daki benzer yapı ile karsılaştırmasını yaparak etrafındaki

insanları şaşırtarak buradaki amacının İtalyanlara bir cevap olarak

verildiği anlamı ise " ITALYANLARA BU GÜZEL BELDENIN, IMARI VE

KORUNMASINDA NE DERECEYE KADAR MUKTEDIR OLDUGUMUZU GÖSTERECEGIZ!" sözü ile gayet geniş olarak ifade etmiştir.

 

Çanakkale Truva medeniyeti ile yakından ilgisi Hititlerin varlıklarının Türk ırkından olduğunun kanıtı olan sözü 40 Asilik Türk yurdu ifadesi olmuştur.

 

11 Mart 1930 Şali günü vapurla Mersine oradan Adana ile Konya'dan

sonra Ankara'ya hareket edecek iken Bir Fransız heyetinin Ankara'ya

gelişlerini belirten Başbakan İsmet İnönü’nün telgrafı ile 12 Mart

1930 Çarşamba günü saat 10.o da Burdur karayolu ile Ankara'ya hareket

ederken Misafirperver Antalyalılarımızın ilgi ve alakalarına karşılık

"BURAYA DEMIRYOLUNU INDIRECEGIM" sözünü vermişti. Bu ifadenin

altındaki gerçek ise biz gerekirse Antalya'ya en kısa zamanda

Demiryolu yapar ve bu toprakları savunuruz buraları cennetin alası

yaparız sözü günümüzde sadece bir vasiyet olarak kalmadığını ve

gelecekte mutlaka yapılacağına inanıyorum.

29 Haziran 1945: Türkiye; San Francisko'da Birleşmiş Milletler

Antlaşması’nı imza etti.

15 Ağustos 1945: Adnan Menderes, Birleşmiş Milletler Antlaşması

TBMM'de görüşülürken, Kemalizm'in kurumlarını kastederek, Türkiye'deki

rejimin bu antlaşmaya aykırı olduğunu söyledi. (Birleşmiş Milletler

Antlaşması 4801 şayili yasa ile onaylandı)

8 Kasım 1945: İnönü’nün 1 Kasım tarihli kapitalist demokrasiyi

hedefleyen TBMM açış konuşmasına ABD'de Congressional Record' da yer

verildi.

6 Nisan 1946: Amerika önce askeri ile geldi. Amerikanin Missuri

zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul’a demirledi.

ATATÜRK'ÜN TÜM GAYRETLERINE RAGMEN...

10 Şubat 1947 Tarihinde Türkiye'nin katılmadığı Batili ülkelerin

İtalya ile yaptığı Paris Barış Antlaşmasında 12 adaları talep eden tek

ülke olan Yunanistan'a 15 Şubat 1947. Rodos ve 12 adalar terk edildi.

Antalya’mıza gönül veren ve Antalyalılar tarafından Gaziantep Nüfusuna

kayıtlı olsa da ANTALYA'NIN manevi hemsehri olan ATATÜRK’ÜN ilk

seyahatinin akabilende Antalya'ya 10 Şubat 1931 ve 18 Şubat 1935

tarihlerinde de  iki defa daha gelmiştir

Yazımı değerli İnsan Rahmetli Cahit Akinci’nin bu ani için yazdığı

şiiri ile noktalıyorum.

 

 

ATATÜRK ANTALYA' DA

Tabiat ve güzellikler beldesi;

Her karış toprağından tarih fışkıran ANTALYA...

Bugün O'nu sinene basmış; Türk olmanın hakli gururuyla

"Altın Körfezine"

Bey dağlarının Bey'i olarak yaslanmıştın!..

  O  GÜN

San bağrındaydı!..

Şeref tahtındaydı!..

Topların gümbürdemişti, o gün ilk kez...

Davulların vurmuştu sevkle...

Zeybeklerin diz vurdu yere...

O gün kıvançla...

Mutluluğun düğümlendi Atan'da...

O da seni sevdi;

Okşadı seni, denizin gibi gözleriyle

Kucakladı seni, sıra dağların gibi, körfezinde'..

Ayrılmadı bir daha...

Bağrında kaldı senin, Ülkü olarak!..

ANTALYA’DA ANTALYA'li olarak.

 

Yazan: Özkan Ekekon / ANTALYA

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı

Mustafa Kemal Atatürk'ün Askerî Hayatı Bölüm - 1

Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Şam'dan ayrılması hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlı'ğında bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik'e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da temel düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığı'na getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında askeri manevraları izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı.

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. O'nu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığı'nda çalıştı. 5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu. 12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

1912 yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

Mustafa Kemal, Balkan Harbi'nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.

Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya'dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nı çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı.

Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti.

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.

Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı.

Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşı'nın akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebeleri'nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi.

Mustafa Kemal ATATÜRK Hakkında, Savaşlar, Zaferler, Kazanımlar (1881-1938)

Mustafa Kemal ATATÜRK Hakkında, Savaşlar, Zaferler, Kazanımlar (1881-1938)

Mustafa KemalAtatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi.Atatürk‘ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul‘da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi‘ne devam etti. 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul‘a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul‘da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911’de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle Savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915’te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu Savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal‘in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915’te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal‘in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916’da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916’da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle Savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917’de İstanbul‘a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918’de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma Savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918’de İstanbul‘a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı.

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle Savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak Savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:
• Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
• Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
• I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
• II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
• Büyük Taarruz, BaşKomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal‘e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM‘nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922’de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923’te Cumhuriyet idaresi kabul edildi,Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet‘in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934’de TBMM‘nce Mustafa Kemal‘e “Atatürk” soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi,
Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi veAtatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMMAtatürk‘ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye‘yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını Komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet‘in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim
1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok sevenAtatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sıkAtatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05’te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul‘da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Çanakkale Savaşı

ÇANAKKALE SAVAŞI

ÇANAKKALE CEPHESİ: İtilaf Devletlerinin Çanakkale Boğazı ile ilgili girişimleri savaşın başlamasıyla birlikte olmuş,ancak Osmanlı Devleti tarafsız olduğu için bu konu üzerinde fazla durulmamıştır.Osmanlı Devleti savaşa katılınca, yapılacak askeri bir taarruzla boğazların ele geçirilmesi ciddiyetle gündeme geldi.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE BOZCAADA

 

    28 Haziran 1914’te, Avusturya Veliahtı Ferdinand ve karısının Bosnasaray’da bir Sırp tarafından öldürülmesi, barut fıçısına dönmüş Avrupa’da savaşın çıkması için yeterli bir kıvılcımdı. Balkanlar’daki Osmanlı topraklarının bölüşümünde eski bir anlaşmazlık olan Bosna-Hersek’in Avusturya’ya mı yoksa Sırbistan’a mı ait olacağında düğümlenen sorun hiç vakit geçirmeden büyük devletleri bloklara ayırmış ve biribirlerine savaş ilan etmelerine neden olmuştu.

 

    1912 yılında, Osmanlı başkentinde bazı girişimcilerin katkısıyla kurulan “Donanma Cemiyeti”, fakir-zengin halkın katkısıyla toplanan paralar, altın olarak İngiliz hükümetine peşin olarak yatırılmış ve İngiltere’ye büyük ve modern bir zırhlı olan Reşadiye ısmarlanmıştı. Brezilya’nın, aynı tersanede yaptırmakta olduğu bir zırhlıyı parası çıkışmadığından almaktan vazgeçmesiyle Reşadiye’ye ikinci bir gemi daha eklenmişti : Sultan Osman. Gemiler harpten önce bitmiş ve onları almaya Deniz Yüzbaşı Rauf (Orbay) komutasında Türk bahriyesi askerleri İngiltere’ye gönderilmişti. İngilizler, harbin başlamasıyla gemilere el koyduklarını ve vermeyeceklerini resmen bildirmişlerdi. Bu olay Türk kamuoyunda büyük bir öfke uyandırmıştı. Bu esnada Osmanlı Devleti, İngilizler’den kaçıp Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne geçen iki Alman zırhlısı Göben ve Breslau’nun isimlerini Yavuz ve Midilli olarak değiştirip, gemilere Türk bayrağı çektirip, Alman askerlerin başlarına fes giydirerek, bu gemileri 80 milyon Alman markına satın aldığını ilan etmişti. Halkın gözünde, parasını ödedikleri gemilerine İngilizler tarafından el konulması ertesinde bu iki gemi gelmiş, herkesi kaybedileni bulmuşların sevincine boğmuştu.

 

    Enver Paşa’nın izniyle 29 Ekim 1914 tarihinde Amiral Souchon komutasındaki 11 gemilik Osmanlı donanması Boğaz’ın hemen açığında karşılaştığı Rus savaş gemilerine ateş açmış, başta Odessa ve Sivastopol olmak üzere Rus limanlarını topa tutmuştu. 1 Kasım 1914’te,  Kafkasya’daki Rus ordusu hududu geçerek kara savaşını başlattı. Aynı gün İngilizler, İzmir Limanı ve Kızıldeniz’de Akabe Limanı’nı topa tuttu. 3 Kasım 1915’te ise iki İngiliz ve iki Fransız savaş gemisi Çanakkale Boğazı’ndaki Türk istihkamlarını bombardıman ettiler. 18 Mart 1915 tarihine kadar İngiliz ve Fransız donanmaları, Çanakkale Boğazı’nda bulunan tahkimatları ve tabyaları sürekli bombardıman ettiler. 18 Mart 1915’te yapılan deniz savaşlarında ise, İngiliz-Fransız ortak donanması büyük bir bozgunla geri çekilmiş, Osmanlı başkentini almak üzere sadece donanmanın gücü yetmeyeceği, kara savaşları ile birlikte donanmanın beraberce savaşması gerektiği fikri ortaya çıkmıştı. Bu arada Bozcaada’yı işgalleri altında tutan İngilz ve Fransızlar, Ayazma Tepesinde, Habbele Ovası’nda ve Habbele Tepesi’nde çeşitli büyüklüklerde üç adet havaalanı kurdular. 25 Nisan 1915’te Fransız askerlerinin Anadolu sahilindeki Beşige ve Kumkale’ye yaptıkları aldatma taaruzları, esas çıkartmanın yapılacağı Seddülbahir’i gölgelemek içindi. İngiliz,  Fransız ve bu ülkelerin dominyonlarından oluşan çıkartma birlikleri Seddülbahir bölgesine yaptıkları taarruz harekatında Kirte ve Kerevizdere bölgesinde 13 Temmuz 1915 tarihine kadar süren savaş sonrasında siperlere gömülmüş ve onbinlerce ölü, yaralı, tutsak vermişlerdi. Bundan sonra savaş cephesi daha çok Arıburnu, Anafartalar ve Suvla bölgelerine kaymış, Seddülbahir’de bulunan ve Bozcaada’yı üs olarak kullanan Fransız askerleri dinlenmek, tedavi olmak, yiyecek içecek türünden kısıtlı da olsa alışveriş yapabilmek için sürekli Bozcaada’yı kullanır olmuşlardı. Kartpostal koleksiyonumuzda bulunan 195 kartın gönderim tarihleri bu dönemde başlamış, bu cephenin boşaltıldığı 9 Ocak 1916 tarihini biraz geçe sonlanmıştır. Çanakkale Savaşları’ndan üç yıl kadar sonra Birinci Dünya Savaşı, Bağlaşık Devletler’in galibiyetiyle sona erdi. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın üzerinden daha bir hafta bile geçmeden İngilizler, 6 Kasım 1918’de Çanakkale ve çevresini işgal ederek, kendilerine bir zamanlar kan kusturan merkez tahkimatındaki toplara ve tahkimata el koydular.

 

    19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal liderliğndeki Türkler, 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması ile barışa kavuştular. Lozan Barış Antlaşması uyarınca 20 Eylül 1923 günü, Bozcaada Türkler tarafından teslim alınmıştır.  

 

 

 

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

III. Selim

Selim(3.)

Osmanlı sultanlarının yirmisekizincisi ve İslam halifelerinin doksanüçüncüsü.

Saltanatı: 1789-1807
Babası: III. Mustafa Han – Annesi: Mihrişah Sultan
Doğumu: 24 Aralık 1761 Vefatı: 28 Temmuz 1808

24 Aralık 1761’de Topkapı Sarayı’nda doğdu. Şehzadeliğinde en değerli hocalar elinde mükemmel bir eğitim ve öğretim görerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimlerini, Arapça ve Farsça’yı öğrendi. Amcası I. Abdülhamid devrinde hükümdarlık sırasının kendisine de geleceğini düşünerek, Avrupa devletlerinin siyasetini, idari ve askeri teşkilatlarını öğrenmeye çalıştı. Amcasının vefatı üzerine 28 Mart 1789’da tahta çıktı.

III. Selim Han’ın
hükümdar olduğu sırada Osmanlı-Rus ve Avusturya harpleri devam etmekteydi. Bilhassa Kırım’ın Moskof işgaline düşmesi dolayısıyla Selim Han çok üzülüyordu. Hazmedemediği bu durumu bir an önce düzeltmek istiyordu. O düşmana haddini bildirmeden ve ecdadının âhını yerde bırakmadan Allah’ın canını almamasını ve devletin kuvvet bulmasını niyaz eder.

Cephedeki serdarlara fermanlar göndererek düşmana karşı cansiperane mücadele edilmesini ve Kırım’dan çıkarılmasını istedi. Buna karşılık Osmanlı ordusunun Rusya ve Avusturya cephelerinde bozgun durumunda bulunması sebebiyle sadrazam Padişah’a “Askerde cenk edecek hal yoktur.” diye cevap verdi. Bu haber üzerine daha da kederlenen Sultan; “Ben kan ağlıyorum.” dedikten sonra, gece gündüz uğraşarak gönderdiği bunca askerin ne olduğunu sorar. Lakin bu ordu ile zafer kazanılmasının mümkün olmadığını anlayan Selim Han, Avusturya ile 1791’de Ziştovi, Rusya ile de 1792’de Yaş muahedelerini imzaladı.

Bu sırada Avrupa’nın ve hususiyle komşularının Fransa ihtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilen Selim Han, derhal ıslahat teşebbüslerine girişti. Devlet adamlarının ıslahat hakkındaki fikirlerini raporlar halinde aldı. Bir komisyon kurarak ıslahat programını hazırlattı. Bu programda askerî ıslahatın yanı sıra, mülkî, idarî, ticarî, içtimaî ve siyasî ıslahatlar da yer alıyordu. Bu programa bağlı olarak 24 Temmuz 1793’te Bostancı ocağına bağlı, modern tarzda Nizam-ı Cedit adıyla yeni bir ordu kurdu. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek, humbaracı, topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. 1794’te Mühendishane-i Berr-i hümayun kuruldu. Ticarî ve iktisadî sahada yenilik yapılıp, zahire nazırlığı kuruldu. Avrupa devletlerine daimi elçilikler kurularak 1793’te ilk tayinler yapıldı. Avusturya, Fransa, Prusya ve İngiltere merkezlerine gönderilen elçiler, bulundukları memleketlerin her türlü ilerlemeleri ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayarak İstanbul’a rapor edeceklerdi.

Selim Han geceli gündüzlü çalışma ile kısa bir sürede gerçekleştirdiği ıslahatların neticelerini görmeye başladı. Mısır’ı işgal eden Napolyon’un 17 Mart 1799’da Akka kuşatması Nizam-ı cedit ordusu tarafından kırıldı. Akka önünde ağır bir bozguna uğrayan Napolyon, 22 Ağustos 1799’da Mısır’ı da terk etmek zorunda kaldı. 1803’te Arabistan’da ortaya çıkan vehhabi isyanı bastırıldı. 1805’te Fransız ihtilalinin etkisiyle Rumeli’de baş gösteren isyan hareketleri Abdurrahman Paşa komutasındaki Nizam-ı cedit askeri tarafından kısa bir sürede bastırıldı. Bu olayları fırsat bilen Rusya, Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaya başladı. Osmanlı topraklarına girerek Hotin, Bender, Kili ve Akkerman’ı ele geçirdi. İngilizler Mısır’a saldırdı. Fakat disiplinli ve kudretli yeni Osmanlı orduları, İngiliz ve Ruslara her cephede üstünlük kurdular.

Osmanlı ordusu cephede başarılar elde ederken, İstanbul’da Nizam-ı cedit düşmanları harekete geçti. Fransa ve İngiltere’nin de etkisi ile Osmanlı devlet adamlarının bazısı da olayları kışkırttı. Aleyhte büyük bir isyanın başlaması üzerine III. Selim Han Nizam-ı cedit ıslahatlarını kaldırdığını ilan etti. Ancak bununla yetinmeyen isyancılar Nizam-ı cedit taraftarı devlet adamlarını şehit ettikleri gibi, Selim Han’ı da tahttan indirdiler (29 Mayıs 1807). Rusçuk yaranı Alemdar Mustafa Paşa kuvvetleriyle gelerek Selim Han’ı tekrar tahta çıkarmak için harekete geçti ise de daha önce davranan asiler, Sultan’ı şehit ettiler (28 Temmuz 1808). Laleli Camii yanında babası III. Mustafa Han’ın türbesine defnedildi.

Selim Han saltanatı müddetince içte ve dışta düşmanlarıyla mücadele etmesine rağmen, ülke imar edilip fazla toprak kaybı olmadı. Başlattığı ıslahat hareketlerinin tam meyvelerini toplayacağı sırada şehit edildi. Üsküdar’da Selimiye ve Çiçekçi Camii, Selimiye Kışlası ve Heybeliada’da Bahriye mektebini yaptırdı. Şair ve hattat olup, şiirlerinde İlhamî mahlasını kullanırdı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Üçüncü Selim / Hayatı, Sanatı, Eserleri
M. Fatih Salgar
Ötüken Neşriyat İstanbul 2001

Osmanlı hânedânında san’atla uğraşmak, geleneksel bir durum arzetmektedir. Bu yönüyle Sultan, III. Selim’in, özellikle san’at severlerin nazarında farklı bir yeri vardır. Bu görüşte, siyasî hayatı, yenilikçi ruhu sebebiyle tahttan indirilmesi ve dramatik sonu, şiirleri, besteleri, bulduğu makamlar ve hattatlığı muhakkak ki etkili olmuştur. En önemlisi, mûsiki hayatına getirmiş olduğu olağanüstü hareket ile mûsikimizin günümüze tüm ihtişamıyla gelmesinde büyük rol oynamıştır.