Kategori arşivi: Türkçe

Türk Edebiyatından ilkler

Türk Edebiyatından ilkler

*İlk yerli tiyatro eseri: Şinasi / Şair Evlenmesi /1859


*İlk yerli roman : Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat


*Batılı tekniğine uygun kusursuz ilk roman : Halit Ziya Uşaklıgil/Aşk-ı memnu


*İlk çeviri roman : Yusuf Kamil Paşa/ Fenelon'dan Telemak /1859


*İlk köy romanı : Nabizade Nazım / Karabibik


*İlk psikolojik roman: Mehmet Rauf / Eylül


*İlk realist roman : Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası


*İlk resmi Türkçe gazete : Takvim -i Vakayi


*İlk yarı resmi gazete : Ceride-i Havadis


*İlk tarihi roman : Namık Kemal / Cezmi ,

A. Mithat / Yeniçeri


*İlk özel gazete : Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi


*İlk pastoral şir:A.Hamit Tarhan /Sahra


*İlk şiir çevirisini yapan ,ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerine ilk kez kullanan ilk Türk gazeteci : Şinasi


*Aruzla ilk manzum tiyatro eseri yazan : A.Hamit /Eşber veya Sardanapal


*Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri: A.Hamit/Nesteren


*İlk bibliyografya:Keşfü'z Zünun /Katip Çelebi


*İlk hatıra kitabı :Babürşah /Babürname


*İlk hamse yazarı :Ali Şir Nevai


*İlk tezkire : Ali Şir Nevai /Mecalisün Nefais


*İlk antolojisi: Ziya paşa /Harabat


*İlk atasözleri kitabı :Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye


*İlk mizah dergisi:Diyojen /Teodor Kasap


*İlk hikaye kitabı :A:Mithat /Letaif-i Rivayet


*İlk fıkra yazarı :Ahmet Rasim


* Türkçe yazılan ilk kitap :Kutadgu Bilig


*İlk siyasetname : Kutadgu Bilig


*İlk mensur şiir örneklerini veren : Halit Ziya Uşaklıgil


*Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan : Mehmet Emin Yurdakul


*Dünya edebiyatındaki ilk modern roman : Cervantes/Don Kişot


*İlk makale :Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi


*İlk edebi bildiriyi yayımlayan topluluk: Fecr-i Ati


*Mesnevi tarzında yazılmış ilk eser : KUTADGU BİLİG


*İlk seyahatname : MİR'ATÜL MEMALİK / SEYDİ ALİ REİS


*İlk Edebiyat tarihçimiz: Abdulhalim Memduh Efendi


*Batı anlayışındaki ilk edebiyat tarihçimiz: Fuat Köprülü


*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri: Boccaio Decamkeron


*Sahnelenen ilk tiyatro: Namık Kemal / Vatan yahut Silistre


*Kafiyeyi şiire serperek klasik nazım şekillerinden farklı ilk örnekleri veren: TEVFİK FİKRET


*Türkçenin ilk dil bilgisi kitabı: Süleyman paşa / SARF-ı TÜRKİ


*İlk naturalist eserimizin yazarı Nabızade Nazım / Zehra


*Divan Edebiyatında mahallileşme akımının temsilcisi: Nedim


*Şarkıyı icat eden: NEDİM


*İlk tarih ve coğrafya ansiklopedisi: Kamus'ul Alam


*İlk sözlüğümüz: Divan-ı Lügat-it Türk


*İlk Türkçe sözlük: Şemsettin Sami: Kamus-ı Türki


*İlk özdeyiş örneklerini veren: Ali Bey / Lehçet'ül Hakayık


*İlk didaktik şiir örneğimiz ve aruzla yazılan ilk eserimiz: Kutadgu Bilig


*Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin : Orhun Abideleri


*Edebiyatımızda objektif eleştirinin nasıl olacağını ilk açıklayan: R. Mahmut Ekrem


*Edebiyatımızdaki milli dönemin açılmasına öncülük eden: Mehmet Emin Yurdakul


*Konuşma diliyle yazılmış ilk hikayenin yazarı: Ömer Seyfettin


*Edebiyatımızda ilk kafiyesiz şiiri yazan : A. Hamit / Validem


*İlk köy şiiri: Muallim Naci / Köylü Kızların Şarkısı


*İlk alfabemiz: Göktürk Alfabesi


*Tekke şiirinin babası: Ahmet Yesevi


*İlk Türk destanı :Alp Er Tunga Destanı


*Bizde batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan: Namık Kemal


*Bizde epik tiyatro türünün kurucusu: Haldun Taner


*İlk kadın romancımız: Fatma Aliye Hanım


*Süslü nesrin ilk temsilcisi: Sinan Paşa


*Dünyanın bilinen ilk destanı: Sümerlerin Gılgamış Destanı


*Dünyanın halen yaşayan ,en büyük ve ilk Müslüman Türk Destanı: Kırgızların Manas Destanı


*Edebiyat kelimesini bizde ilk kullanan: Şinasi


*Kurtuluş savaşımızı doğrudan işleyen roman : Ateşten Gömlek


*Komedi türünün ilk büyük ustası: Aristofanas


*Trajedi türünün ilk büyük ustası: Aiskylos


*İlk uyarlama tiyatro eserinin yazarı : A.Vefik paşa


*Deneme türünün kurucusu: Montaigne


*İlk divan şairi: Hoca Dehhani


*Hikayede gerçek anlamda ilk kez Anadolu'yu işleyen: Refik Halit Karay


*En başarılı psikolojik roman yazarımız: P.Safa / 9.Hariciye koğuşu


*İlk çocuk şiirlerini yazan: Tevfik Fikret / Şermin


*Dilde sadeleşmeyi savunan ilk yayın organı: Genç Kalemler

Edatlar İlgeçler

 

EDATLAR  (İLGEÇLER)

Tek  başına  bir  anlam taşımayan , ancak kendinden önceki sözcükle birlikte kullanıldığında belirli bir anlamı olan sözcüklerdir.Edatlar çekim eki alırsa adlaşırlar. En çok kullanılan edatlar şunlardır:

Gibi:

Benzetme ilgisiyle ismi nitelerse sıfat öbeği, fiili nitelerse zarf öbeği kurar.

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendi. (sıfat)

Dev gibi dalgalar sahile vuruyordu. (sıfat)

Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner. (zarf)

Dolu bir kadeh gibi kırılıyorum avuçlarında.(zarf)

Sen de onun gibi düşünüyorsun (karşılaştırma)

Annem gibi dolma yapan dünyada bulamazsın (k.)

Yataktan kalktığı gibi dışarı fırladı.(hemen,o anda)

Haberi aldığı gibi yola çıktı.(hemen,o anda)

Ben ona insan gibi davrandım.( yakışır biçimde)

Birbirinizle adam gibi konuşun.( yakışır biçimde)

Saat üç gibi yanına gelirim. (dolayında)

Final maçı akşam sekiz gibi başlar ( dolayında)

Bugün yağmur yağacak gibi (tahmin)

Galatasaray bu maçı alacak gibi (tahmin)

Bir an onu sever gibi oldum (yaklaşma)

O sırada güneş çıkar gibi oldu. (yaklaşma)

İçin:

“-dik için” şeklinde neden- sonuç  “-mek için” şeklinde amaç – sonuç ilişkisi kurar.

Yağmur yağdığı için pikniğe gidemedik. (n.s)

Hasta olduğum için dersi dinleyemedim. (n.s)

Kadın oğlunu görmek için şehre gitti. (a.s)

İşe girmek için ehliyet almış (a.s)

Görelik anlamında görüş bildirir:

Sen benim için dünyanın en güzel kızısın.

Bu çalışmalar onun için boş bir uğraştı.

Karşılığında, karşılık olarak:

*Bu elbise için çok para harcadım.

*Ev için size yüz bin lira veririm

Uğruna, yoluna:

* Vatan için nice şehitler verdik.

* Bu eylemi tüm insanlık   için  yapıyoruz.

Hakkında:

* Veliler bizim okul için ne söylüyorlar?

* Eleştirmenler, filminiz için olumlu konuşuyor.

Aitlik, özgülük:

Bu pastayı sizin için ayırdım.

Bahçeye oğlum için salıncak kurdum.

Oranla:

O şapka senin için çok büyük.

Süre bildirir:

Kitabı bir hafta için aldım

.

Birkaç gün için İstanbul’a gideceğim.

İle (-La, -Le ):

Birliktelik, araç ,durum ve sebep ilgisi kurar.

Köye dolmuşla gidebilirsin. (araç)

Uçakla İzmir’e gitmişti (araç)

Konsere arkadaşımla gittim. (birliktelik)

Çocuk, yolda babasıyla yürüyordu. (birliktelik)

Öfkeyle kalkan zararla oturur. (durum )

Gökyüzü, hasretle kucaklasın doğayı. (durum)

Sınav heyecanıyla kalemimi unuttum. (sebep)

Kaza korkusuyla araba kullanamıyor ( sebep)

Kadar:

Benzerlik ve karşılaştırma ilgisi kurar.

Adana, cennet kadar güzel bir yerdir. (benzerlik)

Siirt, bu yaz cehennem kadar sıcaktı. (benzerlik)

Bir peri kadar güzel bir kızdı. (benzerlik)

Sen de onun kadar çalışsaydın sınavı kazanırdın.(karşılaştırma)

Babası kadar iyi şarkı söylüyor. (karşılaştırma)

Yaklaşıklık, zaman açısından sınırlandırma, mesafe:

Bin kadar asker cepheye gidiyordu. (yaklaşık)

Pazardan iki kilo kadar pirinç almış. (yaklaşık)

Bu ev akşama kadar temizlenecek. (zamanda sınırlama)

Cumaya kadar ödevimi bitirmeliyim. (zamanda sınırlama) Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. (zamanda sınırlama)

Eve kadar yürümem gerekiyor. (mesafe sınırı)

Mesafe Sınırı:

Yapılacak dünya kadar işim var.

Avuç içi kadar bir evde yaşıyorlar.

Gibi anlamında kullanılabilir:

Bu kitabı okuyunca Muğla’yı görmüş kadar oldum.

Karşı:

Yön ve zaman ilgisi kurar. –e karşı biçiminde kullanılırsa edat olur. Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.

Denize karşı bir ev yaptırmış. (yön)

Duvara karşı on adım yürü. (yön)

Sabaha karşı çok şiddetli yağmur yağdı. (zaman)

Karşılık olarak , yönelik anlamı katar:

Bu sözüne karşı ben ne diyebilirim ki şimdi. (karşılık olarak)

Resme karşı ilgin ne zaman başladı?( -e yönelik)

UYARI: Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.İsmi belirtirse sıfat olur.

Karşı evin penceresi açık kalmış. (sıfat)

Önce karşı sahaya çıktı. (sıfat)

Karşıya geçmeden önce sağına ve soluna bak.(isim)

Göre:

Görüş, düşünce, uygun olma anlamları katar:

Bilim adamlarına göre dünya yok oluyor. (görüş)

Anneme göre bu yıl sınavı kesin kazanırmışım. (görüş)

Bulunduğun ortama konuşacaksın. ( uygun)

Zevkime göre bir elbise arıyorum. (uygun)

Karşılaştırma ilgisi kurar:

Burası eski evimize göre daha büyük.

Yaşıtlarına göre çok hızlı koşuyorsun.

Üzere:

Koşul ve amaç ilgisi kurar.

Akşama geri vermek üzere bu kitabı alabilirsin. (koşul)

Konuşmak üzere kürsüye çıktı. (amaç)

Yaklaşık olma, gibi şekilde… anlamları katar:

Hemen eve dönelim, akşam olmak üzere.

( yaklaşık)

Zil çalmak üzere. ( yaklaşık)

Her şey planlandığı üzere yapılacak. (şeklinde)

Doğru:

Yön ve zaman ilgisi kurar.

Eve doğru yürüyorum. (yön)

Akşama doğru misafir gelecek. (zaman)

İsmi nitelerse sıfat, fiili nitelerse zarf öbeği oluşturur:

Eğri oturup doğru konuşalım. (zarf)

Bu zamanda doğru insanı bulmak zordur. (sıfat)

Tahtaya bir doğru çizdi. (isim)

Sanki:

Benzetme, sitem ilgisi kurar.

Gökyüzü sanki yaramaz bir çocuk. (benzetme)

Sanki verdiğim her işi yapıyorsun. (sitem)

Sanki selam verdin de almadık. (sitem)

Diğer Edatlar:

İşten sonra bize uğrayacak.

Bu işi ancak sen yaparsın.

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek.

Sabahtan beri dışarıyı izliyor.

Bu mutlu olaya sadece yıldızlar şahittir.

Cümlenin Öğeleri

Cümlenin Öğeleri

Kelimelerin cümledeki görevlerine cümlenin öğeleri denir. Bir cümlede üç çeşit öğe bulunur.


1. Yüklem:
Cümlede yapılan işi, oluşu ya da eylemi bildiren kelimeye yüklem denir.
Yüklem
cümlenin temel öğelerinden biridir. Genellikle cümlenin sonunda bulunur.
Annen sofrayı kurmaya hazırlandır (hazırlandı yüklem)
Cümlede Yüklemi Bulma Kuralı: Cümlede fiil veya ek fiil olan kelime ya da kelime grubu yüklem olur.
Yüklemsi
fiilimsi olan söz gruplarına cümlecik, yüklemi fiil olan söz gruplarına da temel cümlecik denir.
Şebnem az önce koşarak bize geldi.
yan
cümlecik               temel cümle


2. Özne: Yüklemin bildirdiği işi, hareketi yapan ya da bir oluş içinde bulunan varlığa özne denir.
Cümlede Özneyi Bulma Kuralı: Cümledeki yükleme insanlar için kim, diğer varlıklar için ne soruları sorulduğunda cevap veren kelime ya da kelime grubu öznedir.
Arkadaşın koştu. (Kim koştu? arkadaşın )


Özne Çeşitleri:
a. Gerçek Özne: Cümlede özne açık şekilde belli oluyorsa gerçek öznedir.
Dünya dönüyor (Kim dönüyor? dünya)
b. Gizli Özne: Bazı cümlelerde özne belirtilmez. Böyle durumlarda özneyi yüklemin sonundaki eke bakarak buluruz
Eşyaları alanlar yerine bıraktılar (Bırakanlar kim? Onlar)
c. Sözde Özne: Aslında özne olmadığı halde, özne gibi görünen kelimelerdir.
İnsanlar vapura doluştu. (Kim doluştu? insanlar - sözde özne)


3. Tümleç: Yüklemi tümleyen ya da kuvvetlendiren kelimelere tümleç denir.
Serpil kitabı yırttı. (Neyi yırttı? kitabı - tümleç)


Tümleç Çeşitleri: Dörde ayrılır:
a.
Düz Tümleç: (Nesne) Öznenin yaptığı eylemden dorudan doğruya etkilenir
Ötede çocuk top oynuyor. (Kim oynuyor? çocuk - özne / Ne oynuyor? top - tümleç)


b.
Dolaylı Tümleç: (Nesne) Yüklemin anlamını yer, yön, kalma, çıkma, bakımından tamamlayan tümleçlerdir
Annem eve gidiyor. (Nereye gidiyor? eve - d. tümleç)


c.
Zarf Tümleci: Yüklemin anlamını zaman, yer, durum bakımından tamamlayan kelimelerdir.
Akşam oradan geçerek eve gittim. (oradan - zarf tümleci / eve - d. tümleç)


d.
Edat Tümleci: "ile, (-le), için" edatlarıyla birleşerek yüklemi tamamlayan söz öbekleridir.
Özne ile yüklem arasındaki edat tümleçleri "ne, niçin, ile, kim, için" soruları getirilerek bulunur.
Babamı görmek için iş yerine gittim. (kimi görmek için? babamı görmek için - edat)

Ahmet Taner Kışlalı (1939 – 1999)

AHMET TANER KIŞLALI (1939 - 1999)
Ahmet Taner Kışlalı, Tokat`ın Zile ilçesinde 10 Temmuz 1939'da doğdu.

Kışlalı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi`ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet`te  1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.

12 Eylül sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi`nde ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları
yazıyordu.

Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.

Ahmet Haşim (1885- )

AHMET HAŞİM (1885 - )

Ahmet Haşim'in doğum tarihi münakaşalıdır. çoğunlukça uzlaşılan tarih hicri 1301'dir. Bu, miladi 1885-86 yıllarına karşılık gelir. Demek ki 110 yıl kadar önce dünyaya gelmiştir. Yalnız, Bağdat'ta doğduğunu kesin biliyoruz. Babası, çeşitli yerlerde mutasarrıflık (sancak yöneticiliği) yapmış Arif Hikmet Bey, annesi Sara hanımdır. Haşim'in yaradılışını, bütün özel yaşamını ve edebi kişiliğini küçük yaşta yitirdiği annesine olan sevgisi ve özlemi biçimlendirmiştir. Bu derin yara ölümüne dek kapanmamış, çocukluğunu tam anlamıyla yaşamasına mani olmuş, onu içine kapanık yapmıştır. Yıllar sonra `Hasta ıken' adlı şiirinde de belirttiği gibi çocukluğu, hastalıklı bir anneyle bundan üzüntü duyan bir babanın yanında geçmiştir:

Bir valide, bir zevcei mükedder, sonra mübhem"

"Bir anne, bir kaygılı koca, sonra belirsiz
Bir ince çocuk çehresi -ben- karanlık ve dilsiz"

(Hasta iken, 1909)

Hasta anneyi yitirdikten sonra, öksüz Ahmet babasının işi icabı Bağdat vilayetine bağlı sancaklarda dolaşır durur. Sonunda, ıstanbul'a giderler. Haşim Türkçeyi bilmemektedir. önce, Türkçe öğrenmesi için Numune-i Terakki okuluna kaydedilir. Bir yıl sonra, 1896'da Mekteb-i Sultani'ye (ğalatasaray Lisesi) yatılı olarak yerleştirilir.

İlk yıllarda oldukça yalnız olan Haşim kendi dünyasında matematiğe ilgi duyar. Ancak, daha sonra Ahmet Bedii adlı bir çocukla arkadaş olur. Bedii ona sembolist şiirlerin bir derlemesi olan Fransızca bir kitap verir. Bunu okuyan Haşim şiire heves duyar.

Gittikçe sanatçı arkadaşlar edinir. çevresi, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Abdülhak şinasi gibi geleceğin edebiyatçıları ile genişler. ıç dünyası zengin Haşim, `Haya:l-i Aşkım' adlı ilk şiirini, edebiyat hocası Müftüoğlü Ahmet Hikmet'in yardımıyla 1901'de Mecmua-yı Edebiye'de yayımlar. Hayal sözcüğü onun psikolojisinin ve şiirinin anahtarıdır. Dayanılmaz, sevimsiz, duyularla tanıdığı acımasız gerçek dünyadan başka bir aleme, saf ve güzel bir dünyaya kaçar sürekli.

Yeni Türk Mecmuası'nın Temmuz 1933 sayısında, Abdülhak şinasi Hisar, `Ahmet Haşim'in şiir Alemi' adlı yazısında şöyle diyor:

"Onun kendine has bir şiir alemi ve özel bir saati vardır. Hakikati açık gösteren ve hayale elverişli olmayan güneşin ufka veda ederek çekildiği ve kızıllığının aksi ile bütün tabiatın, suların, ağaçların ve kuşların tutuşmuş
gibi göründükleri ve kanıyor hissini verdikleri bir zaman yok mudur? ışte, Haşim'in sevdiği saat bu andır.

O, şiirlerinde hep bu gurubun döktüğü kanları, suların alevlerini, dalların ve ağaçların yanan hallerini ve kuşların alevden yaratılmış gibi görünmelerini tasvir etmiş, hep bu, bir günün sonundaki akşamın kanayarak geceye döküldüğü zamanların şairi olmuştur.

Ahmet Haşim'in alemi sınırlıdır; ama bu hayatın bütün hassasiyeti sanki akşamın bu kırmızı saatine yığılmış ve toplanmış, dünyanın bütün etkilenici ve etkileyici güzellikleri sanki bu dar ve kırmızı çevreye gelmiş ve sığınmış
gibidir."

Ahmet Haşim'in bu tür duygularını muhteşem bir biçimde işlediği ünlü şiiri `Merdiven'dir.

Haşim, 1906'da ğalatasaray'dan mezun olur ve Reji ıdaresi'nde (ğümrük ve Tekel) çalışmaya, aynı zamanda hukuk okumaya başlar. Ancak, gerçek dünya ile barışık olmayan doğası yüzünden ikisinden de kısa zamanda usanır ve terk eder. 1907 yılının sonunda ızmir Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olur. ıki yıllık hocalığı sırasında Fransız edebiyatını yakından izler.

Meşrutiyet ilan edilmiştir. İstanbul'a döner ve 1909'da Maliye Nezareti'nde (Bakanlığı) ilk önce mütercim, birbuçuk yıl sonra müfettiş olarak çalışmaya başlar. Bu arada, Fecr-i Ati topluluğuna kurucu olarak katılır.

Bilgisi ve yayımladığı şiirlerle kısa sürede üne kavuşur. çekemeyenler, onu Araplık, geçimsizlik ve belirsizlikle suçlarlar. ğeçimsiz olduğu doğrudur. Zor anlaşılırlığı konusunda kendisi Piyale adlı son şiir kitabının önsözünde şöyle diyecektir:

"Mübalağasız olarak denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, sırf, aşağı seviyedeki şairlerin işidir. Büyük şiirin kapıları, tunç kanatlı, müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her el o kanatları itemez ve o kapılar
bazen insanlara asırlarca kapalı durur."

çok geçmeden 1. Dünya Savaşı patlar ve Haşim kendisini yedek subay olarak çanakkale savaşında cephede bulur. Savaşın bitiminde Anadolu'nun çeşitli illerinde ıaşe Nezareti müfettişliğini sürdürür.

1920'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali (ğüzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. Bir yandan da Akşam gazetesinde makaleler yazmaktadır. 1921'de yeni yayımlanan Dergah dergisinde yazmaya başlar. Mustafa Nihat özön'ün sahipliğini üstlendiği, Yahya Kemal'in başyazılarını yazdığı Dergah'ın ilk sayısında `Bir ğünün Sonunda Arzu' adlı şiiri ile büyük yankı uyandırır; şiir başlı başına bir olay olur. ılk şiir kitabı ğöl Saatleri de Dergah yayınlarının ilk kitabı olarak aynı yıl yayımlanır.

Açılan bir sınavı kazanarak Düyun-ı ümumiye ıdaresi'ne girer ve bu merkezin kaldırıldığı 1924 Mayıs'ına dek orada çalışır. Aynı zamanda hocalığı da bırakmaz. ö yaz aylarını, kapanan bu merkezden aldığı ikramiye ile Paris'te
geçirir. Mercure de France dergisinde çağdaş Türk edebiyatını konu alan bir yazı yayımlar.

Dönüşünde ösmanlı Bankası'nda çalışmaya başlar. Ancak, para ve hesap işlerine dayalı görevinden memnun kalmaz. 1926'da ikinci şiir kitabı Piyale'yi çıkarır. 1928'de hem dinlenmek hem de muayene olmak için tekrar Paris'e gider.

1927 başından itibaren ıkdam gazetesinde `Bize ğöre' başlığı altında, günün sorunları ile ilgili fıkralar yayımladı. Bu fıkraları, 1928'de Paris dönüşü aynı adlı bir kitapta topladı. Yine aynı yıl Piyale'nin ikinci baskısı yapıldı.
Bu yılın sonunda da Akşam gazetesi ile Dergah'ta çıkan makalelerini ğurabahane-i Laklakan adlı kitabında toplamıştır.

Osmanlı Bankası'ndan ayrılır. ğüzel Sanatlar Akademisi'nin yanısıra Mülkiye   Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği yapar. Bu sırada, Maliye Bakanı şükrü Saraçoğlu'nun aracılığıyla Anadolu şimendöferleri şirketi'nin idare meclisi
üyeliğine getirilir. Yüksek maaşlı bir işe kavuştuğu için sevinçlidir. Ancak, hastadır da. üstelik, idare meclisi üyeliği kısa süre sonra kaldırılır. Yine öğretmenlikle yetinmek zorundadır.

Böbreklerinden hastalanır. 1932'de Frankfurt'a gönderilir. ıyileşmeden yurda döner, perhizine dikkat etmez. Yolculuk anılarını Mülkiye dergisinde ve Milliyet gazetesinde tefrika ettirir; 1933'te de bunları Frankfurt
Seyahatnamesi adlı kitabında yayımlar.

Karaciğeri de hastalanmıştır. Dostları Alman Hastanesi'ne yatırırlar ama artık yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Evine gönderilir. Zarife adlı dul bir kadınla ölüm döşeğinde evlendikten 4 gün sonra 4 Haziran 1933 Pazar günü acılar içinde Kadıköy Bahariye'deki evinde kısa ömrü son bulur.

Onun şiiri, iç dünyasının ve ruhi yapısının dışa yansımasıdır. Doyamadan yitirdiği annesini şiirlerinde anar. Sara Hanım, onun için ruh-ı ziya (aydınlığın ruhu) ve ruh-ı mehasin (güzelliğin ruhu), hasta ve hüzünlü bir
kadındır:

Solmuştu onun hüzn ile si:ma:-yı beri:ni
Bir ince tül altında duran zülf-i zeri:ni
...
Dalmıştı o gözler ebediyyetlere... yorgun

"Solmuştu onun hüzünle yüce yüzü
Bir ince tül altında duran altın saçı
...
Dalmıştı o gözler sonsuzluklara... yorgun"
(Nehir üzerinde, 1909)

Annesi akşamları küçük oğlunu Dicle kıyılarında gezdirir:

Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde, her akşam,
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fa:m (gül renkli)
Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

(Ö, 1909)

Dicle kıyısında karanlık ve yıldızlı bir gök altında hasta annesiyle dolaştığı sıralar, onun sevecenliğini ve sevgisini yitirme kaygı ve korkusu içindedir:

Annemle karanlık geceler ba'zı çıkardık
Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır ta: ebediyyetlere kollar...
...
Ru:humda benim korku, ölüm, leyle-i ta:rik (karanlık gece) çeşminde onun aks-i keva:kible dönerdik... (ğözünde onun yıldızların yansıması, dönerdik...)

(Sensiz, 1909)

Ay ışığında annesiyle birlikte dolaştığı anları, güneşin batışı sırasında çöken kızıllığı, akşamın sessizliğini, durgunluğunu, annesinin yüzündeki hüznü, çolün ve gökyüzünün sonsuzluğunu, ay ışığının karanlık sulara yansıyan sarılığını anımsar:

Ba'zen sarı bir çehre-i rü'ya: gibi hissiz
Tenha: bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Çehrenden akan hüzn-i ziya:, hüzn-i müebbed Her ruha döker giryeli bir hasret ü gurbet
Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe a:it

Günlerle ölen hatıralar... her şeyi ra:kid
Her bir şeyi pür-hande yapan ma:zi-yi mes'u:d...

"Bazen rüyada görülen sarı bir yüz gibi duygusuz,
ıssız bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Yüzünden akan üzüntünün ışığı, sonsuz üzüntü, Her ruha döker ağlayarak bir özlem ve gurbet
Bir özlem ve gurbet ki bütün geçmişe ait

ğünlerle ölen hatıralar... her şeyi durgun kılan
Her bir şeyi gülüşle dolduran mutlu geçmiş..."

(çıktığın ğeceler, 1909)

Sonunda, anası yatağa düşer ve bir güz günü göçer. ö günün anısı Haşim'i yaşamı boyunca sarsacaktır:

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nu:runda gezen zıll-ı meha:sin,
Bendim o çocuk, bendim o si:ma:-yı tahayyür
Bir gün ki haza:n ufka kızıl dalgalı bir nu:r,
Bir kanlı ziya: haşrediyorken onu bir yed,
Bir ba:d-ı haşi:n aldı o rü'ya:yı müebbed.

"Ey eski ay, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o ışığında gezen güzellikler gölgesi,
Bendim o çocuk, bendim o şaşkın yüz
Bir gün ki güz ufka kızıl dalgalı bir aydınlık,
Bir kanlı ışık topluyorken, onu bir el,
Bir sert yel aldı o rüyayı sonsuza dek."

(Haza:n, 1909)

Haşim'in, içine kapanık, çekingen, kimsesiz, yalnız, saldırgan, küskün, kavgacı, hırçın biri olmasına rağmen, tanıyanların dediğine göre canlı, akıcı, espri dolu bir konuşması, doyumsuz bir sohbeti vardı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat üzerine Makaleler (1969) adlı yapıtında onun bu yönünü şöyle betimliyor:

"Konuşan Haşim, eski masallarda tanıdığımız sihirbazlara çok benzerdi. Bakışın, müteharrik yüz çizgilerinin, dudak ve ses ifadeleri ile muttarit el hareketlerinin ayrı ayrı yer tuttuğu, aydınlattığı, manasını değiştirdiği, kuvvetlerini azaltıp çoğalttığı beş on kelime, yani beş on sihirli değnek darbesiyle bulunduğunuz yerin havası, eşyanın mahiyeti değişir, dünyanıza Haşim'in nizamı hakim olurdu. Evet, bu sihirbaz isterse penceresinin önünde
dizili saksıların cılız yeşilliğinde size Afrika ormanını seyrettirir, duvardaki resimleri çerçevelerinden taşan canlı varlıklar yapar, bir komşu evinin, şüphesiz dünyanın her tarafında olduğu gibi oldukça sıkıcı bir aile yuvasına örtülmüş perdelerinden bütün bir Hofmann dünyası yaratırdı."

Galatasaray'daki yıllarına rastladığı, hayallerinin hakim olduğu ve kitaplarına almadığı ilk dönem şiirlerinde, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve çenap şahabettin gibi Servet-i Fünuncuların üslubunun etkisi vardır. Recaizade
Ekrem'in şiire getirdiği "ğüzel olan herşey şiirin konusudur" diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncularca "Herşey şiirin konusudur" biçiminde genişletilen anlayışı Haşim'de de görürüz.

Gurup, hüzün, hatıralar, mutsuzluk, ay ve hayal en sık kullanılan sözcüklerdir. Aşk peşinde koşup hayaller kurar. ğünlük hayata kaynaşmak isteğiyle tutuşmasına rağmen bir türlü uyum sağlayamaz. ğerçeklerle başa çıkamayınca içine ve anılarına döner; şiirleriyle gönlünce bir dünya kurar; izlenimlerini ağdalı ve süslü bir dille yansıtır.

Yukarıda örneklerini gördüğümüz, iç dünyasının dışa yansıyışını dile getirmek için doğayı araç olarak kullanıp kendi bireysel gerçeğini tasvir ettiği ve 1909'da "şi'r-i Kamer" adı altında toplanan, Dicle kıyılarında çocukluğunu ve annesini anlattığı şiirlerinde bu tutumu iyice belirginleşir. Yavaş yavaş bireyselleştiği ve doğanın önemli bir yer tuttuğu, tasvirlerin bol olduğu bu şiirlerinde Servet-i Fünun etkisinden tamamıyla sıyrılabilmiş değildir. Annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız doğası arasında bağıntı kurar.

Ancak, ilgi çekici bir değişikliğe de tanık oluruz. Doğa, yalnızca bütün çıplaklığıyla bir resim olarak kullanılmaz ama iç dünyanın görünümü olarak betimlenir. Servet-i Fünun'da doğa olduğu gibi verilirken Haşim, buna
öznellik katar ve doğayı duygularına ve ruh durumuna göre değiştirir. Demek ki Servet-i Fünun natüralist bir ekol iken Haşim'de izlenimcilerin (empresyonistler) etkisini gözlemeye başlarız.

Soyut ve insana özgü duyguları nitelemede kullanılan sözcükleri doğayı betimlemekte kullanarak öz ve biçimde uyum sağlar: uykusuz yıldızlar, hasta güneş, dargın geceler, ağlayan nilüfer...

şi'r-i Kamer'ler göl Saatlerine geçiş niteliği taşır. ılk şiirlerindeki acemilik ve dağınıklıktan kurtulmuş, kendine özgü şiir dil ve tekniğini geliştirmiş, anlayışını değiştirmiştir. Bu şiirlerinde izlenimciliği tam anlamıyla görürüz. önemli olan, yaşanan gerçek hayattan çok onun hayaline yansıyan biçimi, dış dünyanın onun iç aleminde uyandırdığı izlenimlerdir.

ğöl Saatleri'ne aldığı Serbest Müstezadlar'ında, `ben'in yerini `biz' alır:

Mela:li anlamayan bir nesle aşina değiliz! (ö Belde)

Ancak, burada toplum adına da konuşmamaktadır. ğenel anlamda kişinin belli bir konumunu yakalamak ister. Hayali aşk ve sevgilinin yerini hayali bir alem alır. Hayal-gerçek çatışması iyice keskinleşir. Hatıralar bilinçdışına itilir. Sarının yerini kızıl almaya başlar. `ö Belde'de olduğu gibi biçim öze uydurulur. Renge ve ışığa tutkun, izlenimci Haşim bu dönemde ayrıca Fransız sembolistleri Verlaine, Regnier ve Mallarme'den de etkilenir. Piyale'de bu doruğa ulaşır.

1915'ten sonra altı yıl kadar susar. 1921'den itibaren gene yazmaya başladığında dil ve üslup sadeleşmiş, ifade yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyale), Merdiven, Bir ğünün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül
olgunluğunun en güzel tanıklarıdır. Betimlenen dünya iyiden iyiye daralmıştır. Değişmeyen öğeler akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak daima hüzün ve melal (usanç) hakimdir. Bu şiirler, yetkin bir uyum (harmoni), anlam ve dil kompozisyonuna iyedir. ğurup vakti hem zemin hem tema olarak kullanılır. ğüneşin batışı zengin bir sözlükle betimlenir; sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonlar çeşitli sözcüklerle ifade edilir: alev, altın, ateş, erguvan, gülgun, güneş, kan, karanfil, kızıl, mercan, sarı, sırma, tunç, yakut. Kızıl renk, güneşin batışı, aşk, acı gibi birden fazla kavramı ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır.

Haşim, ayrıca bu şiirlerinde, dudak, efgan, Fuzuli, gül, gülgun, iksir, Mecnun, nale, pervane, piyale, şeb-i aşk, şi'rin gibi Divan şiirinden gelme sözcük ve kavramlara da yer vermiştir.

Esasen, Piyale dönemini açıklarken yorum yapmaya gerek yoktur çünkü şairin kendisi kitabının, "şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adlı önsözünde düşüncelerini anlatır.

Atilla özkırımlı, şairle ilgili bir yazısında onu şöyle özetliyor:

"ılk şiiri Haya:l-i Aşkım'dan son şiirlerine kadar kendi deniziyle çevrili bir adadır Ahmet Haşim. ülaşılması güç, alışılmamış renkleriyle gizemli, hüznün, yalnızlığın yaşandığı bir ada... Dilinin eskiliği, yalın bir dil kullandığı
son şiirleri dışında, şiirinden değişik tadlar alınmasını engellemektedir belki. Ama bu, Ahmet Haşim'in has bir şair olduğu gerçeğini değiştirmez."

Haşim'in izlenimci bir şair olmakla beraber anlamın uyuma feda edilmesi, kapalılık (onun ifadesiyle, müphemiyet) gibi sembolizmin bazı öğelerini de kullandığı yukarıda belirtilmişti.

Gerçekçiliğin (realizm) şiirdeki temsilcileri olan Parnasyenlerin, romantizme karşı tepki göstermeleri gibi sembolizm de bu harekete karşı oluşmuş bir akımdır. 19. yüzyılın sonunda Fransa'da hakim olmuş olan sembolizmin en ünlü temsilcileri Stephane Mallarme (1848-1896) ile Paul Varlaine'dir (1844-1896). Bu akımın taraftarları kendilerinden önceki nesli, yalnız biçime çok bağlı ve nesnel kalmakla değil, aynı zamanda haddinden fazla bir akılcılık ve açıklık yoluyla şiiri öldürmüş olmakla da suçluyorlardı. Parnasyenler, ruhun hülyalı ve kapalı tarafını boşlamışlardı. Sembolizm ise şiirde iç musiki, hülya ve kapalılık ilkelerine dayanıyordu. Bu akımın ruhunu ifade eden bir tanım "ğüzel şiirler, renkler ve kokular gibi duyulanlardır" olarak yapılabilir. Nitekim, Haşim de şiirin duyulmak, düzyazının ise anlaşılmak için olduğunu düşünür.

Belirli bir fikri anlatmak ve aşılamak gibi hususlar şiirin amacına aykırıdır. Diğer bir deyişle, sembolizm, dizelerden gelen deruni (içsel) musiki içinde izlenimleri anlatmak ve bunlar aracılığıyla hayal edilenle çağrışılanların hazzını yaşamaktır.

Abdülhak şinasi, Haşim'in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını anlatıyor:

"Ahmet Haşim'in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medh için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir hakikaten ne güzeldir! Ahmet Haşim bunlarla `Bize ğöre' hisler ve fikirler yazmıştı. Ahmet Haşim'in bunları ne emekle yazdığını bilirim. Başının meyvesini olgunlaştırarak koparıp harice vermek ne kadar zordur! Hatırlıyorum, Ahmet
Haşim, ıkdam'da bir `Bize ğöre' parçasını fikrinden ve kalbinden süzülen bir madde gibi sızdıra sızdıra bütün yarım gününü geçirerek, akşama doğru, müşkilat ile bitirir ve imzalardı. En evvel yazdıklarını birer birer herkese,
ıkdam'ın her muharririne ve her gelen misafirine okurdu. Hepsinden bir tavsiye, bir fikir, bir his almaya, her yeni kıraati üzerine bir tashih daha yapmaya çalışırdı. Sonra Ali Naci Bey'e okur, ondan da biraz tuz, biber isterdi."

Yazılarının arkasında tek ve derin bir düşünce sistemi yoktur. Dolayısıyla Haşim, dolgun yazıları ile bir filozof, bir düşünür değil, basmakalıplık ve tekdüzelikten uzak, Mehmet Kaplan'ın da dediği gibi "fikir ve hayallerle oynayan" bir şairdir. Haşim, yazılarında da doğaya ve çevresindeki olaylara izlenimci bir gözle bakar. Kafasında hakim bir fikir yoktur. ölayları aktarırken, dikkat, çözümleme ve zeka öğelerini titiz bir üslupla birleştirir.

Ay adlı yazısında güneş ışığında mutlu olmanın olanaksızlığından bahseder:

"Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. ğüneş, hayale, müsaade etmeyecek tarzda herşeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...[<ğ>] ğüneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen arkadaştır. önun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkanı var mı?

Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı... Artık herşeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

Haşim, şiirinde olduğu gibi düzyazısında da sözcükleri büyük bir titizlikle seçer. Kargalar adlı yazısındaki şu cümle hem dil ve ifadedeki yoğunluk hem de teşbihdeki güzellik, şaşırtıcılık ve çarpıcılığıyla dikkat çekicidir:

"Sanki binlerce çelik makas, göklerin lacivert rengini doğramak için, durmadan açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor."

Tahtakurusu ile aslanı karşılaştırdığı bir başka yazısında müstehzi (alaycı) ifadesine tanık oluyoruz:

"Hiç şüphe yok ki bir aslan bile, bu bir kahve damlası kadar küçük hayvandan daha fazla cesur değildir. Tırnakları hançerlerden daha kesici, dişleri en müthiş kılıçlardan daha delici, sesi gök gürlemeleri gibi hava tabakalarını dalgalandıran, kuyruğunun her darbesi yerleri sarsan koca aslan için, boş çöllerde ince ayaklı ceylanlar ve aciz öküzler boğazlamak bir iş mi?

Her hayvanın şikarı [avı], kendisinden daha küçük ve daha müdafaasız bir mahluk iken, tahtakurusunun gıdası, kendisinden bir milyon defa büyük, kuvvetli olan insanın derisi altındadır. Ne ağlanacak talih!"

Betimleme ve çözümlemenin birarada görüldüğü Dilenci adlı yazısında da şöyle diyor:

"Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. Bu zeki çehreli adam, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi intizamiyle, hergün, tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakit belagatiyle [sessiz ifadesiyle] gelip geçenlerin merhametini avlar. Merhametlerin, birer şaşkın güvercin telaşiyle, bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek, benim her sabahki eğlencemdir."

Son olarak, Asım Bezirci onun şiiri hakkında şöyle düşünüyor:

"Haşim'in sözcük dağarcığı ufaktır. Bütün şiirlerinde geçen sözcük sayısı   1446'dır. Firdevsi'nin 8500, Fuzuli'nin (yalnız gazellerinde) 4000, örhan Veli'nin 3495 sözcük kullandığı tesbit edilmiştir. önlara oranla Haşim'in yoksulluğu ortadadır. Bundan dolayı da zaman zaman eleştirilmiştir. Denilmiştir ki: `Haşim'in kullandığı sözcükler belirli ve işlediği temler sınırlıdır.' Doğrudur ama bir şairin değeri kullandığı sözcüklerin niceliği yahut seçtiği temlerin türüyle değil, onları işleyiş biçimiyle belirlenir. Soruna bu açıdan bakınca, Haşim'i övmemek haksızlık olur. Kaldı ki o, sözü geçen öğelerle her seferinde ayrı bir birleşim kurmuş, tekrarcılığa düşmemişti. Bu da onun hayal ve yaratış gücünün üstünlüğünü gösterir. Aslında, Haşim'in zayıflığı gibi kuvveti de burada saklıdır. şöyle de denebilir: Haşim'in buradaki zayıflığı kuvvetinin mihenk taşı olmuştur...

Haşim'de sıfatların sayısı da oldukça yüksektir: 572 sıfat, yani bütün sözcüklerin aşağı yukarı % 40'ı. Bunlardan görme duyusuna bağlananlar çoğunluktadır (215 sıfat). Sonra, ruhsal durumları nitelendirenler gelmektedir
(205 sıfat). Bu rakamlardan da anlaşılıyor ki Haşim etkin değil gözleyen (contemplative) bir sanatçıdır. Dış dünyayı çoğunlukla belirli ruh halleri içinde algılamaktadır. Ayrıca isim ve sıfatların bolluğuna karşılık fiillerin
azlığı Haşim'in dış ya da iç evreni, eski deyimle, tavsif ve tasvire ağırlık verdiğini, eyleme uzak kaldığını, dinamik bir dünya görüşü taşımadığını göstermektedir."

Bezirci'nin argümanı biraz tuhaf. Kullanılan sözcük sayısının tek başına ölçüt alınması ne denli sağlıklı bir karşılaştırma yapabilir? Başta, böyle bir karşılaştırmaya gerek var mıdır? 1446 sayısının küçük olmasından hareketle zayıf olduğunu düşündüğü bu yönünü savunmaya gitmektedir. öysa Haşim, ilk şiirini yayımladığı 1901 yılından ölümüne değin geçen 32 yıllık süre içinde, 27'si tek ya da çift kıtadan (en fazla 8 dize) ibaret topu topu 88 şiir yazmıştır. öte yandan, en uzun şiirlerinden olan 59 dizelik `ö Belde'deki 150 sözcük toplam 267 kez kullanılmıştır. Tekrarların çoğu da -u/ü/ve, ben, sen, o, bu, ne, bir gibi- kaçınılmaz sözcüklerdir. Yalnız, Bezirci'nin bir gözlemi doğrudur. ö da sıfatların zenginliğine karşılık fiillerin azlığıdır. 59 dizede, 150 sözcüğün yalnızca 12 tanesi fiil olarak kullanılmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962 )

AHMET HAMDİ TANPINAR (1901 - 1962 )

İstanbul'da doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat ve estetik tarihi dersleri verdi. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne profesör olarak atandı. Maraş milletvekili olarak parlamentoya girdi. 1962'de İstanbul'da öldü.
``Denebilir ki, Haşim'in şairliği, dili zamana uyarak daha sadeleşmiş, Haşim'e özgü acılığını yitirerek Tanpınar'in hayatla barışık  yaradılışına uymuş olarak, Tanpınar'ın şiirlerinde de devam etmiştir. Haşim'in son ışıklarla bulutların cenk ettiği, uçuştuğu ateşli akşam havaları, yaz geceleri, mercan dalları, gölleri, bülbülleri, bahçeleri, İstanbul'un gürültüsüz bir köşesinde eski bir yalı gibi Tanpınar'a miras kalmıştır.'' (Necati Cumali,1961)

Siir Kitabi: Şiirler (1961).

``Tanpınar, şiirlerinin çoğunda insan kaderinin derin meselelerini, kainat ile insan varlığı arasındaki münasebeti, aşk, ölüm  ve sanat konularını işler. Rüya, hayallerde gizli manalar bulan Tanpınar, şiirlerini umumiyetle kapalı, fakat uzak yıldızların ışıkları gibi sembollerle örmüştür.'' (Mehmet Kaplan, 1965)

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler Broy Yayınevi, Ekim 1993.

TÜRKÇENİN ANA DİL OLARAK KONUŞULDUĞU ÜLKELER

TÜRKÇENİN ANA DİL OLARAK KONUŞULDUĞU ÜLKELER

Türkçe, Ural Altay dil ailesi içerisinde Türk dil ailesinin Oğuz Grubu'na mensup lehçedir. Anadolu, Kıbrıs, Balkanlar ve Orta Avrupa'da geniş yayılım alanı bulmuş olup, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Makedonya ve Kosova'nın resmî dilidir.

Sınıflandırma

Türkçe; Gagavuzca, Horasan Türkçesi ve Osmanlıca ve birkaç lehçe ile birlikte olarak Altay dil ailesi'ne bağlı Türk dilleri ailesi'nin Oğuz Grubunda yer almaktadır.

Resmî durumu

Türkçe Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Türkiye'de Türk Dil Kurumu, Atatürk tarafından 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti olarak bağımsız bir organ olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu dilin sadeleşmesi, yabancı kökenli sözcüklerin değiştirilmesi (özellikle Arapça ve Farsça) için çalışmıştır. 1978 Dil yasasına göre Türkçe Kosova'da resmî dildi. Şu anda sadece Kosova'nın Türk çoğunluğunun yaşadığı bir kent olan Prizren'de resmî dildir. Diğer bölgelerdeki resmiyeti ortadan kaldırılmıştır.

Kullanımı

1960'larda iş g

ücüne ihtiyaç duyan Avrupa kapılarını büyük ölçüde Türklere açmış ve Türkiye'den Avrupa'ya yoğun bir göç yaşanmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlar'da yaşamaya devam eden Türkler ile birlikte bu insanların sayısı günümüzde neredeyse 6 milyona ulaşmıştır ve büyük bir çoğunluğunun ana dili Türkçedir. Amerika ve Avustralya'da ise yaklaşık 200 bin kişi Türkçe konuşmaktadır. Böylece Türkçe (Türkiye Türkçesi), Türkiye ve KKTC dahil tüm dünyada ana dil olarak yaklaşık 71 milyon kişi tarafından konuşulurken, bu sayı Türkiye Türkçesini ikinci dil olarak konuşanlarla birlikte tahminen yaklaşık 80 milyonu bulmaktadır.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, 1980'li yıllarda yaptığı araştırma sonucu tüm Türk lehçelerini 200 milyon kişinin konuştuğunu ortaya çıkardı. Ancak buna Türk lehçelerini ikinci ya da üçüncü dil olarak konuşanlar da dahildi. Aradan geçen çeyrek asırda Türkçe konuşan nüfus önemli oranda arttı. Günümüzde yaklaşık 210 milyon kişinin Türkçeyi ve diğer tarihi lehçelerini ana dili olarak konuştuğu üzerinde durulmaktadır. Buna Türkiye Türkçesini de içeren Türk lehçelerini ikinci veya üçüncü dil olarak konuşanlar da dahil edilecek olsa, bu sayı gözle görülür derecede artacaktır. Bu nedenle Türkiye Türkçesinin en çok konuşan kişi sayısına sahip olduğu Türk Dilleri Ailesi, tüm lehçeleri ile dünyanın en çok konuşulan dil ailelerinden birini oluşturmaktadır.

Konuşulduğu ülkeler:

Türkiye,

Bulgaristan,

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,

Makedonya,

Yunanistan,

Kosova,

Romanya,

Azerbaycan,

Suriye,

Irak,

şu ülkelerdeki göçmen topluluklar:

Almanya,

Hollanda,

Fransa,

Avusturya,

Amerika Birleşik Devletleri,

Belçika,

İsviçre,

Birleşik Krallık,

Danimarka,

İsveç,

Avustralya

Sürgündeki Ahıska Türkleri'nin yaşadığı ülkeler:

Kazakistan,

Azerbaycan,

Rusya Federasyonu,

Kırgızistan,

Özbekistan,

Ukrayna

Resmi olduğu ülkeler:

Türkiye

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi

Belediye Dili olarak;

Makedonya, Kosova

Yunus Emre'nin Eserlerinden bazıları

Yunus Emre'nin Eserlerinden bazıları:
1
Biz kimseye kin tutmayız
Ağyar dahi dosttur bize
Kanda ıssızlık var ise
Mahalle-vü şardır bize

Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize

Vatan bize cennetdürür
Yoldaşımız Hak'dürür
Haktan yana yönilecek
Başka yollar dardır bize

Dünya bir avrattır karı
Yoldan iltir niceleri
Sürün gitsin öyleleri
Onu sevmek ardır bize

Yunus aydur Allah deriz
Allah ile kapılmışız
Dergahına yüz tutuban
Hemen bir ikrardır bize

2
Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlam seni

Su dibinde mahi ile
Sahralarda ahü ile
Abdal olup yahu ile
Çağırayım Mevlam seni

Gökyüzünde İsa ile
Tur dağında Musa ile
Elimdeki asa ile
Derdi öküş eyyüb ile

Çağırayım Mevlam seni
Gözü yaşlı Yakub ile
Ol Muhammed mahbub ile
Çağırayım Mevlam seni

Bilmişim dünya halini
Terk ettim kıyl ü kalini
Baş açık ayak yalını
Çağırayım Mevlam seni

Yunus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile
Çağırayım Mevlam seni

3
Bir kez gönül yıktınısa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil

Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak'kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil

Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil

Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil

4
Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevlaya aşık oldum
Anın için inilerim

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım yoldular
Dolaba ıayık gördüler
Derdim var inilerim

Ben bir dağın ağacıyım
Ne tatlıyım ne acıyım
Ben mevlaya duacıyım
Derdim vardır inilerim

Dağdan kestiler hezenim
Bozuldu türlü düzenim
Ben bir usanmaz ozanım
Derdim var inilerim

Dülgerler her yanım yondu
Her azam yerine kondu
Bu iniltim Haktan geldi
Derdim vardır inilerim

Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim

Yunus bunda gelen gülmez
Kişi muradına ermez
Bu fanide kimse kalmaz
Derdim var inilerim

5
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın ma'nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma'nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

6
Acep şu yerde var mola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin

Gezerim Rum'ıla Şam'ı
Yukarı illeri kamu
Çok istedim bulamadım
Şöyle garip bencileyin

Kimseler garip olmasın
Hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler kalmasın
Şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin

Nice bu derd ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

Hey Emre'm Yunus biçare
Bulunmaz derdime çare
Var imdi gez şardan şara
Şöyle
garip bencileyin

7
Bana namaz kılmaz diyen
Ben kılarım namazımı
Kılarısam kılmazısam
Ol Hak bilir niyazımı

Hak'tan ayrı kimse bilmez
Kafir müselman kimdürür
Ben kılarım namazımı
Hak
geçirdiyse nazımı

Ol nazı dergahtan geçer
Ma'ni şarabından içer
Hicabsız can gözüm açar
Kendisi siler gözümü

Gizli sözü şerheyleyip
Türlü nükteler söyleyip
Değme arif şerhetmeye
Bu benim gizli razımı

Sözüm ma'nisine erin
Bi-nişandan haber verin
Dertli aşıklara sorun
Bu benim dertli sözümü

Dost isteyen gelsin bana
Göstereyim dostu ona
Budur sözüm önden sona
Ben bilirim kendözümü

Yunus şimdi söyle sözün
Münkir ister istemesin
Pişir kurtar kendi özün
Arifler tatsın tuzunu

8
Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akılem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Gah eserim yeller gibi
Gah tozarım yollar gibi
Gah akanm seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yari düşte görürüm
Uyanıp melfil olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost ilinden avareyim
Gel gör beni aşk neyledi

9
Mansur idim ol zamanda
Onun için geldim bunda
Külümü göğe savurup
Ben enel Hak oldum ahi

Ne ola yanam dağılam
Ne dara çıkam boğulam
İşim bitince yürüyem
Teferrüçe geldim ahi

Mümin oldum yoksul iken
Benim oldu kevn ü mekan
Şarka vü garba ser-teser
Yere göğe doldum ahi

Suret topraktır diyeni
Gönlüm kabul etmez anı
Bu toprağın cevherini
Hazrete irdürdüm ahi

Nitekim ben beni buldum
Bu oldu kim Hak'kı gördüm
Korkum onu buluncaydı
Korkudan kurtuldum ahi

Yunus kim öldürür seni
Veren alır gene canı
Bu canlara hükmedeni
Kim idüğün bildim ahi

10
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar öldürür
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin gün be gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek senİ

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Yunus'dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

11Şol Cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri
Öter Allah deyu deyu

Salınır Tüba dalları
Kur'an okur hem dilleri
Cennet bağının gülleri
Kokar Allah deyu deyu

Kimi yiyip kimi içer
Hep melekler rahmet saçar
İdris nebi hulle biçer
Diker Allah deyu deyu

Altındandır direkleri
Gümüştendir yaprakları
Uzandıkça budakları
Biter Allah deyu deyu

Aydan arıdır yüzleri
Misk-ü amberdir sözleri
Cennet'te huri kızları
Gezer Allah deyu deyu

Hakka aşık olan kişi
Akar gözlerinin yaşı
Pür nur olur içi dışı
Söyler Allah deyu deyu

Ne dilersen Hak'tan dile
Kılavuzla gir bu yola
Bülbül aşık olmuş güle
Öter Allah deyu deyu

Açıldı gökler kapısı
Rahmetle dolu hepisi
Sekiz Cennet'in kapısı
Açar Allah deyu deyu

Rıdvan-dürür kapı açan
İdris-dürür hulle biçen
Kevser şarabını içen
Kanar Allah deyu deyu

Miskin Yunus var dostuna
Koma bu günü yarına
Yarın Hakk'ın divanına
Varam Allah deyu deyu

12
Ali almış sancağını eline
Çekilip giderler mahşer yerine
Hasan'ı Hüseyn'i almış yanına
Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed

Kıyamet kopıcak canlar uyanır
Kamil derviş mürşidine dayanır
Yüzün yere koymuş Hak'ka yalvarır
Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed

Üryan olmuş yatar o zayıf tenler
Sararmış benizler söylemez diller
Mahşer yerine cem olmuş erenler
Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed

Yunus eder gelin kadrin bilelim
Fırsat elde iken tevhid edelim
Ruhu için salavat getirelim
Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed

Zarf

ZARF(BELİRTEÇ)

 

Eylemlerin,eylemsilerin ve sıfatların anlamlarını kuvvetlendirerek belirgin hale getiren sözcüklere "zarf"denir.Zarflar, kendi türünden sözcüklerin de derecelerini belirtir.

Zarflar,sözcükleri açıkladıkları anlamlara göre türlere ayrılır.

 

1)Hal (durum) Zarfı:Eylemin nasıl yapıldığını ve ne durumda olduğunu belirten zarftır.Durum zarfları,eyleme sorulan "nasıl"sorusunun cevabıdır.

 

ÖRNEK: Kapıyı yavas kapayın.

İçeriye usulca girmelisin.

Herkes dersi dikkatle dinliyor.

 

2)Zaman Zarfı:Eylemleri zaman bakımından belirten sözcüklerdir.Zaman zafları,yükleme sorulan "ne zaman"sorusunun cevabıdır.

 

ÖRNEK: Dün tüm sınıf pikniğe gitti.

Geceleyin şehre girdik.

Evdekiler yemeği henüz yemişler.

 

3)Yer-Yön Zarfı:Eylemin yerini ve yönünü belirten zarflardır.Yer-yön zarfları fiile sorulan "nereye"sorusuna hiç ek almadan cevap verir.

 

ÖRNEK: Masayı biraz ileri çekin.

Çocuk az önce dışarı çıktı.

Babası içeri giriyor.

 

NOT:Yer-yön zarfları isim çekim eki aldıklarında zarf olmaktan çıkıp isim olur.

 

ÖRNEK: Kardeşim aşağıya inmiyor.

Dedem yukarıda yaşıyor.

Arabanızı biraz daha geriye çekmelisiniz

 

*Bu cümlelerdeki altı çizili sözcükler de fiile sorulan nereye sorusuna cevap verir.Ama çekim eki aldıkları için tür bakımından yer-yön zarfı değil, isimdir.

 

NOT:Bu sözcükler bir ismi nitelediklerinde sıfat olur.

 

ÖRNEK: Herkes yukarı kata cıkmıştı.

Aşağı mahalleye taşınalı on ay oldu.

 

4)Azlık-Çokluk (miktar) Zarfı:Eylemlerin ölçüsünü belirten zarflardır.Azlık-cokluk zarfları, eyleme sorulan "ne kadar "sorusunun cevabıdır.

 

ÖRNEK: Dün gece çay bahçesinde cok oturduk.

Bu yemekte fazla istedik.

Geçen hafta yaptığımız maçta epeyce yorulmuştuk.

 

5)Soru Zarfı:Eylemleri soru yoluyla belirten zarflardır.Soru zarfları şunlardır;

nasıl,ne zaman ,nekadar,neden, niçin,niye.....

 

ÖRNEK: Burasını nasıl buldunuz?

İzmir'e ne zaman gideceksiniz?

İstanbul'da nekadar kalacaksınız?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zamir

ZAMİR

*isimlerin yerini geçici olarak tutansözcüklere denir.Zamirler 2 grupta incelenir.

1)SÖZCÜK DURUMUNDAKİ ZAMİRLER

a)Kişi Zamirleri: İnsan isimlerinin yerini gecici olarak tutan zamirlerdir.Asıl kişi zamirleri “ ben, sen, o, biz,siz, onlar”dır.Hal eklerini alabilirler.

Bunu ancak ben yaparım.

Yarın onlara da uğrayacağız.

Siz nerede oturuyorsunuz?

 

NOT: Ben-e...........bana(hal eki alınca kök değişikliğine uğramıştır.)

*Kendi dönüşlülük zamiri: Dönüşlülük zamiri olan kendi sözcüğü kişi zamiri olarakta kullanılır.

ÖRNEK: kendim, kendin, kendisi, kendimiz, kendiniz, kendileri.

b)İşaret Zamirleri: Varlıkların yerini işaret yoluyla tutan zamirlerdir. “bu, şu, o, bunlar, şunlar, onlar” asıl işaret zamirleridir. İşaret zamirleri hal eklerini alırlar.

NOT: “o” sözcüğü insanı ifade edecek şekilde kullanılmışsa kişi zamiridir.

ÖRNEK: O, dün seni aramıştı. (Kişi Zamiri)

Onu bu sözlerinle kırdın.( Kişi Zamiri)

NOT: “o” sözcüğü insan haricindeki canlı veya cansız varlıkları ifade etmek için kullanıldıysa işaret zamiri olur.

ÖRNEK: O sabaha kadar miyavladı. (İşaret Zamiri)

Onu rafa yerleştirdim. (İşaret Zamiri)

ZAMİRLER HAKKINDA BİLMEMİZ GEREKEN NOTLAR

-“öteki, beriki” sözcükleri işaret zamiri göreviyle kullanılırlar.

ÖRNEK: Öteki hemen benim yanıma gelsin.

Berikine sesleniver.

Ötekinin rengi daha güzel.

-“böyle, öyle, şöyle” sözcüklerinin üzerine çekim eki getirilerek sözcükler zamir durumunda kullanılmış olur.

ÖRNEK: böylelerinin, öyleleri, şöylesine...

-“bura, şura, ora” sözcükleri de yer anlamlı işaret zamiri olarak kullanılır.

ÖRNEK: buranın, şuraya, orayı...

c)Belgisiz Zamirler: Varlıkların yerini belirsizlik yoluyla tutan zamirlerdir. Belgisiz sıfat olarak kullanılan tüm sözcükler üzerine çekim eki getirilerek belgisiz zamir durumuna getirilebilirler.

ÖRNEK: birkaçı, biri, birçoğu, hiçbirimiz, herhangi biri, tümü, bütünü...

NOT: Bazı belgisiz zamirler yalın haliyle kullanılırlar.

ÖRNEK: kimse, herkes, kendi, şey...

d)Soru Zamirleri: Varlıkların yerini soru yoluyla tutan zamirlerdir. “Ne, kim” sözcüklerinin çekim eki almış halleri ve yalın halleri ile, “hangi, kaç” sözcüklerinin çekim eki almış halleri soru zamiri olarak kullanılır.

ÖRNEK: Ne aldın?

ÖRNEK: nereye, neyi, nereden, neden (neyden), hangimiz, hangisi, kaça, kaçtan, kimden, kime, hangileri...

2)EK DURUMUNDAKİ ZAMİRLER

a)İyelik Zamirleri: Bir varlığın kime ait olduğunu gösteren eklerdir. İyelik eki olan her yerde bir belirtili isim tamlaması vardır ama tamlayan durumundaki sözcük genellikle düşer.

ÖRNEK: Benim işim (Genellikle işim der, benim işim demeyiz.)

Senin çantan (Çantan), bizim arabamız (Arabamız)...

b)Aitlik (İlgi)Eki: İsimlerin “ın, in, un, ün, nın, nin, nun, nün, ım, im, um, üm” eklerinden birini almış yapıları üzerine getirilen “ki” ekine aitlik zamiri denir. Bu zamir çekim ekidir. İki görevi vardır.İsimlerin yerini tutar ve karşılaştırma bildirir.

ÖRNEK: Onların defteri benimkinden düzenli. (Karşılaştırma bildirdi.)

3)YAPISINA GÖRE ZAMİRLER

a)Basit Zamirler: Kök durumunda bulunan zamirlerdir.

ÖRNEK: benim, şey, tümü, hepsi...

b)Türemiş Zamirler: Böyle bir zamir YOKTUR .

c)Bileşik Zamirler: Birden çok sözcükten oluşan zamirlerdir. Sözcükler ayrı yazıldıysa bunlara öbegleşmiş zamir adıda verilir.

ÖRNEK: birtakımı, biraz, birçoğumuz, hiçbirine...

ÖRNEK: herhangi bir, şunun bunun, şu bu...(Öbegleşmiş zamir)