Kategori arşivi: Sosyal Bilgiler

Erzurum Kongresi ve alınan kararlar

Anadolu’da milli mücadele birliğinin kurulmasının ikinci adımı Erzurum Kongresi ile atıldı. Amasya Genelgesi’nden sonra İstanbul ve askerlikle ilişkisi kesilen Mustafa Kemal‘e, başta Kazım Karabekir olmak üzere Anadolu’daki komutan ve mülki amirlerin büyük bir çoğunluğu verdikleri desteği sürdürmeye devam ettiler. Amasya Genelgesi’nde yer aldığı gibi, Mustafa Kemal bu dönemde milli bir kongre toplayarak, milli mücadele ile ilgili tüm faaliyetleri birleştirmeyi planlıyordu. Kazım Karabekir, milli bir kongreden önce Doğu illeri için bölgesel bir kongre toplanmasının faydalı olacağı görüşündeydi.

Mustafa Kemal, bölgesel bir kongreye karşı olmasına rağmen, Kazım Karabekir ve Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ısrarları karşısında bir kongre toplanmasını ve kongreye katılmayı kabul etti. Kongre, 10 Temmuz’da toplanması kararlaştırılmış olmasına rağmen, 23 Temmuz’da bir okul salonunda 54 delege ile çalışmalarına başladı. Mustafa Kemal’in davetli olarak katıldığı bu kongreye asil üye olabilmesi için, Erzurum delegesi Cevat Dursunoğlu istifa ederek, kendi yerine Mustafa Kemal‘in seçilmesini sağladı. İlk gün, Mustafa Kemal kongre başkanlığına seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel değerlendirmeler yapıldı ve doğu illerinin durumu görüşüldü. Milli mücadelenin temelleri açısından önemli kararlar alındı. Erzurum Kongresi‘ne katılanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden oluşmuştu.

Alınan Kararlar
1. Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.
4. Kuva-yı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.
6. Manda ve himaye kabul edilemez.
7. Milli Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.
8. Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.

İstanbulun Fethi ve Türk Dünya Açısından Önemi

İSTANBUL’UN FETHİ VE TÜRK DÜNYA AÇISINDAN ÖNEMİ

 

Osmanlı sultanlarından ikinci Mehmed Han’ın 29 Mayıs 1453’de Bizans İmparatorluğunun başşehrini almasıyla kavuşulan mübarek fetih. Türk-İslam tarihinde çok önemli yer tutan İstanbul’un fethi, İslamiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideal, yüce bir gayedir. Bu ulvi gaye uğruna önce Arablar, sonra da Türkler İstanbul surları önünde seve seve can verdiler.

 

İstanbul, 1453 senesine kadar çeşitli millet, devlet ve topluluklar trafından bir çok defa muhasara edildi.Peygamber efendimizin;

“Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir.”hadis-işerifi, bütün Müslüman sultan ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini ele geçirdi. Müslümanlar, feth-i mübini gerçekleştirmek için pek çok teşebbüste bulundular. İslam aleminde dört halife, Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar devrinde en büyük ideal haline gelen İstanbul2un fethine ilk teşebbüs, üçüncü halife hazret-i Osman devrinde 655 senesinde yapıldı. Emeviler devrinde Hazret-i Muaviye, oğlu Yezid kumandasında bir orduyu İstanbul’u muhasara için gönderdi. Bu muhasara da büyük sahabelerden hazret-i Ebu Eyyüb el-Ensari de bulunuyordu. 669 baharında kuvvetli bir şekilde muhasara edilen İstanbul feth olunamadı.

 

Bir tarih tezinin ışığı altında: İstanbul‘un fethi

Fetih ve medeniyet

İstanbul‘un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, yalnız Müslümanlar’a ve Türkler’e değil, bütün insanlığa yeniden açılmasıdır. İstanbul‘un fethi büyük bir tarihî devrimdir.

"Cümle ehli âlemin mamûresin arzetseler

Ehli fakrin hissesine mülki istigna düşer." – Avni

("Bütün el âlemin iler tutar nesi var ortaya konsa

Mülksüzlerin payına düşen mülk: Kâinata metelik vermemektir." – Fatih Mehmet)

İstanbul‘un fethini sadece bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık savaşına bağlamak, en az beş yüz yıl önceki kafa ile düşünmek olur.

İstanbul‘un fethi bir dinin öteki dine karşı zaferi değil, ilerlemenin gerilemeye karşı zaferidir. Din, eski savaşlar için başta gelen bir bayraktır. Ama, sade bir bayrak… Bugün de bayrak, savaşın nedeni değil, döğüşen ülkelerin elle tutulur sembolüdür. Fetih savaşlarındaki dini gerekçeler kimseyi aldatamaz. Din gayretleri, çelişkili tarih kavgalarını güden derin maddi kanunların yüzeydeki sembolik ifadelerinden ibarettir.

Onun için, ancak medeniyet tarihinin bütünlüğünü kavramayanlar, İstanbul‘un fethini bir Müslümanlık ve Hıristiyanlık çarpışması derecesinde küçültebilirler.

Fetih bir memleketin mi, insanlığın mı?

Gerçekte, İstanbul‘un fethi, herşeyden önce bir insanlık ve medeniyet hamlesidir. Arapça’da "Fetih" sözü güzel bir tesadüfle: "Açmak" manasına gelir. İstanbul‘un fethi de o zamanki insanlığı bir çıkmazdan kurtarmış, medeniyete yeni ufuklar açmıştır. İstanbul‘un fethi, tarih yolu üstüne kabus gibi çökmüş bir cesedin (Bizans engelinin) kaldırılması, Bizans çöküntüleriyle tıkanmış medeniyet yollarının, -yalnız Müslümanlar’a, yalnız Türkler’e değil, bütün insanlığa yeniden açılmasıdır. Açılış biraz acıklı mı olmuştur? Mümkün. Fakat o zaman ölüleri böyle kaldırmak adetti.

Demek, İstanbul‘un fethi, yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın kutlayabileceği, kutlamakta haklı, -hatta bir dereceye kadar, insan olarak- görevli sayılabileceği büyük tarihî devrimlerden biridir.

Fetih zorla mı, gönülle mi?

Bizzat İstanbul‘un fethine yakından bakalım.

Bilim ve Ütopya dergisinin Haziran 2002 sayısında tamamını bulabileceğiniz makaleyi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı 1 Mayıs 1953 tarihinde (İstanbul‘un fethinin 500. yıldönümünde) kaleme almıştır. İstanbul‘da Tecelli Matbaası tarafından basılan makale, Hikmet Kıvılcımlı’nın hiçbir eserinde yer almamaktadır. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye Bilimsel Sosyalizminin geçmişteki en önemli adlarından biridir ve sadece politik bir lider olma vasfıyla değil, özgün bilimsel çalışmalarıyla da ünlüdür. Bilim ve Ütopya, Hikmet Kıvılcımlı’nın bu çalışmalarını ve katkılarını önümüzdeki sayılarda geniş bir dosya halinde incelemeye hazırlanıyor. Makaledeki bugün artık kullanılmayan sözcüklerin yerine, günümüz Türkçesindeki karşılıklarını kullandık. Çok miktarda eski Türkçe sözcük içeren bazı alıntıların ise tamamını günümüz Türkçesine çevirdik.

Ay Nedir? Yapısı Nasıldır?

AY VE ÖZELLİKLERİ

  • Ay dünyamızın 1/50’si kadardır. Bu sebeple Ay’da yerçekimi azdır(dünyadakinin 1/6’sı kadardır).  
  • Ayda atmosfer yoktur. Bunun sonucunda ;
  • Hava ve su yoktur.
  • Meteorolojik olay (iklim) görülmez.
  • Meteorlar doğrudan ay yüzeyine düşer. Sonuçta büyük krater çukurlukları oluşmuştur.
  • Günlük sıcaklık farkı fazladır. Bu sebeple mekanik çözülme fazladır.
  • Canlı hayatı yoktur.
  • İç ısısını kaybetmiştir. Bundan dolayı volkanik olay görülmez.

Ay günü: Dünyadaki herhangi bir meridyenin ard arda iki kez Ay’ın karşısından geçinceye kadar geçen süredir. Bu süre 24 saat 50 dakikadır.

Güneş günü: 24 saattir.

***Ay günü ile güneş günü arasındaki zaman farkından dolayı bir yerde Ay her gün bir önceki güne göre daha geç gözlenir ve gel-git olayı daha geç oluşur. 

Bilindiği üzere bir yıl içerisinde Ay, Dünya etrafında 12 kez dolanır. Dolayısıyla, eğer Ay’ın yörünge düzlemi Dünya’nınkiyle çakışık olsaydı, bir yılda 12 kez Güneş tutulması meydana gelebilirdi. Fakat durum böyle değildir. Ay’ın ve Dünya’nın yörüngeleri arasında 5°’lik bir açı vardır. Yörüngelerdeki bu konum nedeniyle Güneş, Ay ve Dünya’ın aynı çizgi üzerinde olmaları çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Böylece her ay bir Güneş tutulması oluşması engellenmiş olur. Nitekim bir yılda en az iki, en çok beş Güneş tutulması meydana gelebilir.  Bu tutulmaların da az bir bölümü Tam Güneş Tutulması’dır. Ayrıca Tam Güneş Tutulması, Dünya üzerinde tam gölgenin düştüğü çok dar bir bölgeden izlenebilir. Bu da Tam Güneş Tutulması’nın belli bir bölgeden görülme sıklığını çok azaltır. Örneğin 11 Ağustos 1999’dakinden sonra ilk Tam Güneş Tutulması 21 Haziran 2001 tarihinde oldu ve Türkiye’den izlenemedi. Yurdumuzdan izlenebilecek bir sonraki Tam Güneş Tutulması, ancak 29 Mart 2006’da gerçekleşecek .

 Ay dünya etrafındaki yörüngesini tamamlarken, dünyanın güneş ve ay arasında kalmasına neden olabilir. Bu durumda ay yüzeyine düşen güneş ışınları dünya tarafından engellenmiş olur. Karanlıkta kalan ay kısa süreli de olsa dünyadan gözlenemez bu olaya ay tutulması adı verilir. Bulutsuz bir gecede çıplak gözle rahatlıkla fark edilebilen bu olay, güneş tutulmasına göre, dünya yüzeyinde daha geniş bir alandan gözlenebilir. Ay tutulmasının dünya yüzeyinden gözlenebildiği alan dünyanın yarısından 24º kadar fazladır.

 

 

Atmosfer Katmanları ve Meydana Gelen Olaylar

ATMOSFER KATMANLARI VE BU KATMANLARDA MEYDANA GELEN OLAYLAR

ATMOSFER VE ÖZELLİKLERİ

  1. Bileşiminde %78 azot, %21 oksijen, %1 karbondioksit, su buharı, asal gazlar ve tozlar bulunur.
  2. Dünya’nın şekline uygun bir biçimi vardır.
  3. Saydam bir özelliği olduğundan Güneş ışınlarının düşme açısını değiştirmez.
  4. Kalınlığının yeryüzünden itibaren 10.000 km yüksekliğe kadar olduğu tahmin edilmektedir.

 ATMOSFERİN FAYDALARI

  1. İçindeki su buharı ve gazlar aracılığı ile iklim olaylarının oluşumunu sağlar. (troposfer)
  2. Canlılar için gerekli yaşam şartlarına olanak sağlar.
  3. Meteorların dünya üzerine çarpmasını büyük ölçüde engeller.
  4. Dünya’nın aşırı ısınıp aşırı soğumasını engeller.
  5. Güneş’ten gelen zararlı ültraviyole (mor ötesi) ışınları engeller. (ozonosfer)
  6. Sesi, sıcaklığı, ışığı geçirir, dağıtır ve yansıtır.
  7. Güneş ışınlarını yansıtarak gölgede kalan kesimlerin tam karanlık olmasını engeller.

 ATMOSFERİN KATMANLARI

TROPOSFER

  1. Atmosferin yeryüzüne temas eden, alt bölümündür.
  2. Tüm gazların %75’inin bulunduğu bu katmanda yoğunluk en fazladır.
  3. Troposfer, yerden havaya yansıyan ışınlarla alttan yukarıya doğru ısınır. Bu nedenle alt kısımları daha sıcaktır.

STRATOSFER

  1. Troposferin üstündeki katmandır.
  2. Yatay hava hareketleri görülür.
  3. Su buharı hemen hemen hiç bulunmadığı için dikey hava hareketleri oluşamaz.
  4. Bu nedenle sıcaklık dağılışı oldukça düzgündür.
  5. Sıcaklık – 40 ve – 45 derece arasında olup pek değişmez.
  6. Üst sınırı yerden 25–30 km yüksekliktedir.

ŞEMOSFER

  1. Stratosfer ile iyonosfer arasındaki katmandır.
  2. Stratosfer ile şemosfer arasındaki 19–45 km’ler arasında oksijen ozon haline geçerek ültraviyole ışılarını tutar.
  3. Üst sınırı yerden 80–90 km yüksekliktedir.
  4. Bu katmanın içinde gazlar özelliklerine göre Ozonosfer ve Kemosfer ara katmanları yer alır.

OZONOSFER

En önemli özelliği Güneş’ten gelen zararlı ültraviyole ışınlarını engellemesidir.

KEMOSFER

Gazların iyonlara ayrışmaya başladığı ve İyonosfer’e en yakın olan kattır.

İYONOSFER

  1. Mor ötesi (ültraviyole) ışılarının, molekülleri parçalayarak iyonlar haline getirdiği katmandır.
  2. Yer çekimi azaldığı için gazlar seyrek iyonlar halindedirler.
  3. Gazlar çok seyreldiği için iklim üzerinde belirgin bir etkisi yoktur.
  4. Üst sınırı yerden 250–300 km yüksekliktedir.
  5. Bu katmanın özelliği, radyo dalgalarını ve haberleşme sinyallerini yansıtmasıdır.

EKZOSFER

  1. En üst tabakadır.
  2. Yer çekimi çok azaldığından gazlar çok seyrektir.
  3. Hidrojen ve Helyum gibi hafif gazlar bulunur.
  4. Atmosfer ve uzay arasında geçiş alanıdır.
  5. Kesin sınırı bilinmemekle birlikte üst sınırının yerden yaklaşık 10,000 km yükseklikte olduğu kabul edilmiştir.
  6. Yoğunluğu en az olan katmandır.

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

Almanya'nın Siyasi Birliği ve Sanayileşme Süreci

ALMANYA’NIN SİYASİ BİRLİĞİNİ TAMAMLAMASI VE ALMANYA’NIN SANAYİLEŞME SÜRECİ

17.ve 18. Yüzyıllarda Almanya’nın Ekonomik Durumu:

30 yıl savaşlarından sonra Almanya ekonomik hayatı, modern anlamda ,tek bir halk iktisadı değildi. Parçalanma ve zayıflık, kolonilerin kazanılmasını imkansız kıldı.Deniz ticareti sınır- alıydı.Hamburg Borsası 1568’de,Hamburg Bankası ise 1619’da kuruldu.Alman ihracatının ağırlık noktasını,tarım ve maden ürünleri oluşturuyordu.İthalat fazlaydı ve bilhassa ülkede çeşitli değerde paralar bulunduğu için para krizleri görüldü ve ekonomiyi sarstı.

Yeniçağda Almanya Hürriyet ve Birlik için çabalıyordu:

Almanya 1815’de iktisadi bakımdan diğer ülkelerden çok geride bulunuyordu ve uzun savaş- lardan çok zarar görmüştü.Hala ortaçağ şehir ekonomisi hakimdi.Nüfus 25 milyondu ve bü- yük kısmı tarımla uğraşıyordu.(Yaklaşık %80) Almanya her şeyden evvel,bir tarım devletidir. Köylülerin mevkii önemli şekilde iyileştirildi. Fakat Doğu Almanya da oldukça güçlüklerle karşılaştı. Mülk sahipleri, ucuz iş gücünü kaybetmek istemiyorlardı. Bizzat mülk sahibi serbest köylülerin sayısı sabit kaldı.

Tarımda teknik yenilikler ve ürün artışı yavaş yavaş görüldü. Alman Birliğinin 38 gümrük sınırının varlığı, değişik ölçü, ağırlık ve paraları sebebiyle, ticaret ve ulaşım durumu elverişli değildi.1816/17 de meydana gelen açlık nedeniyle, birçok Alman, daha iyi yaşam koşulları elde edebilmek üzere Amerika’ ya göç etti.

Ekonomik Birlikte ilk cesur adımı, Tübingen’de profesör olan Friedrich List, 1819’ da “Verein Zur Beförderung Des Deutschen Handels Und Gewerbes” adlı eserini yayımlayarak, attı. Eserinde, Almanya’da dahili gümrüklerin kaldırılmasını ve tekbir gümrük oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Fakat kendisi demogog olarak suçlandı, ülkeyi terkezorlandı ve Amerika’ya göç etti. Fakat fikirleri etkilioldu,1819’da Prusya Dahili Gümrükleri kaldırıldı ve tekbir iktisadi saha oluşturuldu. Kanlı savaşlardan sonra (1828 -1834) Alman Gümrük Birliği ortaya çıktı:1 Ocak 1934’de,ekseri Alman dahili gümrükleri kalktı ve sadece sınırlarda,birleşik gümrük alanının gümrük resimleri geçerli oldu. Fr. List,Almanya2da merkezi Leipzig olmak üzere tekbir demiryolu-ulaşım şebekesinin gerçekleştirilmesinin lüzum ve önemine inanarak Almanya’ya bir plan yolluyor.Almanya’da ilk demiryolu Nürnberg’den Fürth’e inşa olunuyor. Buharlı gemi nakliyatı ise,1825’te Rhein’de faaliyete geçiyor ve gelişiyor.

Almanya’nın endüstri mallarından kurtulması için,endüstrileşmesi gerekiyordu.Yiyecek maddeleri,tarımsal maddelerin ihtiyaca cevap vermesi ve iç pazarda yer bulması gerekiyordu.Fr. List’in,1841’de yazdığı “Das Nationale System Der Politischen Ökonomic adlı kitabında endüstrinin gerçekleşmesi için çare olarak himayeli gümrük tavsiye ediyordu. Fakat”Bir ulus için egemenlik,zenginlikten daha önemlidir.” Düşüncesi o zamanlar anlaşılamamıştı.

Asrın 30.-40. yıllarından sonra Almanya’da teşebbüs fikri uyandı.Büyük bir endüstri oluştu ve halkın hayat seviyesinin yükselmesinde yeni bir kaynak oldu.Dış ülkeye bağlılığı ortadan kaldırdığı gibi,dünya pazarında söz sahibi oldular.

Yeni keşifler ve zengin kömür yatakları Alman endüstri,ticaret ve ulaşımında çok yararlı oldu.Böylece Almanya’da “Kömür ve Demir Asrı” başladı. Almanya’da kimyager Justus Liebig tarafından önemi keşfedilen suni gübrenin tarımda kullanılmasıyla ürürn miktarının arttırılmasına çalışılıyor.Almanya hala tahıl ihraç edebiliyor ve köylünün durumu önemli bir kalkınma gösteriyor.Bilhassa Revolüsyondan sonra küçük köylüler şahsi toprak sahibi oluyorlar. 1811’desan’at alanındaki hürriyetten itibaren,san’at serbestçe gelişiyor.Bu alandaki en mühim düşmanı buhar makinaları oluyor.Birçok sanatkar fabrikalarda iş bulmak zorunda kalıtor.Tekniğin ilerlemesi ile yeni san‘at dalları ortaya çıkıyor.Makine yapımcıları,Mekanikler,Elektronikler…. gibi Aynı zamanda Almanya’nın endüstri devleti olarak gelişmesi başlıyor. Büyük teşebbüsler,büyük kapitale ihtiyaç gösteriyor ve artan kapital ihtiyaçları nedeniyle Bankacılık gelişti ve Anonim Şirketler kuruldu. İlk defa Kartel’ler meydana getirildi.Modern büyük bankaların esas faaliyetleri olarak değerli kağıt,yahut Effektenhaldel 8tahvil alım-satımı) ve Kreditgeschaefte (kredi) ortaya çıktı.

Endüstriel gelişme ile birlikte ticaret ve ulaşımda kuvvetle kalkındı.Deniz aşırı faaliyetler gelişti;yeni demiryolları dahili nakliyatı sağladı.Fransa ile 1862,Belçika ile 1863’de,İngiltere ve İtalya ile de 1869’da ticaret anlişmaları imzalandı.Werner von Siemens tarafından 1847’de telgraf kablosu ve 1857’de de dinamo makinası bulundu.Philip Reiss tarafından 1860’da telefon bulundu.Robert Mayer Helmholtz enerjjinin muhafazası kanunu buldu.1848’de Siemens tarafından ilk defa Berlin’den Frankfurt’a telgraf hattı çekildi 1871’de Prusya Kralı 1.Wilhelm ,Versay’da Alman Kayzeri olarak imparatorluk tacını giydikten sonra Almanya’nın siyasi birliği ile birlikte iktisadi birliğinin de tam manasıyla oluşması için çalıştı.Ölçü,ağırlık,para birliğini sağladı,ve o zamana kadar gümüş esası yürütülürken,imparatorlık altın esasını benimsedi. Prusya Bankasının yerini Reichs Bankası aldı.1851’de Diskonto:Gesellischaft ,1854’de Darmstadtler,1870’de Deutschen ve 1872’de Dresdner Bank kuruldu.

1890’da 50 milyon olan Almanya ,1914’de 68 milyonu buldu.Milli gelir tahminleri 1895’te 25 milyardan1913’de 40 milyar marka yükseldi.Milli servet ise aynı zaman içinde 200’den 300 milyara yükseldi.

Artan ihtiyaçlar,ham maddeler,yiyecek ve keyif maddeleri ithalat ile karşılanabildi.Alman üretiminde artan ihracatı ve halkekonomisini büyük ölçüde etkiledi.Böylece Almanya içinde,devlet iktisadiyatından dünya iktisadiyatına geçiş (yükselen hayat seviyesi) ve ondan pay alma ve rekabet kendini gösterdi.

Bismarck’ın vaadettiği gümrük kanunları himayesinde ,tarımda önemli gelişmeler sağladı.Tarım alanı genişledi.Tarımsal ürün miktarı ve sığır mevcudu arttı.Fakat dünya pazarının baskısı altında ,düşen tahıl fiyatları,daha sonraları tarımı yeniden güç duruma düşürdü.Nihayet,1902’de gümrük tarifesi sayesinde en önemli tahıl türlerinin gümrükleri yeniden yükseltildi.Fakat Almanya’nın tarım alanı fazla nüfusun beslenmesi için yetmiyordu.Bundan dolayı,daha iyi yaşama koşulları bulmak amacıyla,birçok köylü şehirlere akın etti.Böylece tarımda iş gücü azalması oldu,ve yabancı işçiler ve tarım makineleri kullanıldı.1895’de bütün nüfusun %35.8’i tarımla ilgilenirken,bu oran 1907’de %28.6 ‘yı buldu.Artan nüfusun talep ettiği iş ve ekmeğin her ikisini de endüstri sağladı. Endüstrinin gelişmesi,insanın gittikçe daha fazla miktarda tabiat kuvvetlerini yenmesini mümkün kıldı.İnsan ve onun çalışma gücünün yanı başında onun bilimsel düşüncesi ,yer altı zenginliklerinden faydalanması,kuvvetli bir endüstriel gelişme için ikinci bir ön şart olarak görüldü.Kömür ve demir, makine hayatı için en önemli ham maddeyi teşkil ediyordu.Bunlar ise Almanya’da büyük ölçüde mevcuttu.

Savaştan önce Almanya ,İngiltere ile eşit miktarda kömüre ve hemen hemen 2 katı ham demir miktarına sahip bulunuyordu.Essen ‘de Krupp firması en büyük dökümhaneyi kurmuştu ve burada yaklaşık 70.000 işçi çalışıyordu.

Makine endüstrisinde Almanya 1. sırada yer alıyordu.Savaştan önce bunların ihracatı ithalatından 8 misli fazlaydı.Bunları dokuma endüstrisi izliyordu.3. sırada kimyevi maddeler,boya endüstrisi geliyordu.Dünya ihtiyacının 4/5 ‘ünü karşılıyordu. Buharın yanısıra ,elektrik,gittikçe artan miktarda iş ve ulaşım makinelerinde kullanılıyordu.Dinamo makineleriyle elde edilen elektrik, uzak mesafelere gönderilmekte,su kuvvetinden elektrik üretiminde faydalanılmakta,daha sonra ışık kaynağı olarakta (1879’da Edison’un lambası) kullanılmaktaydı.Elektrik endüstrisi,Alman Ekonomisinde önemli yer tutmaktaydı.

Yaklaşık ,fabrikaların üreettiği malların 4/5’ü Almanya’da sürüm sağlıyordu,geri kalanın dış pazarda satılması gerekiyordu.Aynı zamanda dış pazarın ham madde ve besin maddesine duyulan ihtiyaçta artıyordu.Alman tüccarları dünya pazarlarında o güne kadar yalnız kalmış olan İngiliz satıcıların kuvvetli rekabeti ile karşılaşıyordu.İngiliz idaresinin Alman malları için koyduğu “Made in Germany” mecburiyetine rağmen,bizzat İngiltere!de bile Alman malları Pazar buluyordu.Ucuz ve iyi olan Alman malları iyi itibar görüyordu.Savaştan önce Alman genel ticareti (ithalat-ihracat) dünyada ikinci sırada yer alıyordu,ve hemen hemen İngiltereye yaklaşıyordu.Buna karşılık,ticari bilanço pasiftir.Yani,ithalat ihracattan fazladır. Ulaşımda da gelişmeler oldu.Birçok yeni yol ve kanallar inşa edildi.Duisburg,Avrupanın en büyük iç limanı olarak gelişti. Su yollarının yanısıra ,Almanya kıtanın en büyük demiryolu,posta,telgraf şebekesine de sahip oldu. Patlarlı motorların keşfi (1883’de Daimler) önemli degişikliklere neden oldu.Sonra benzin motorları geliştirildi.Otomobiller,uçaklar,hava gemileri,motorbotlar….bulundu ve kullanılmaya başlandı.

Deniz ulaşımında Almanya 1890’dan beri kendi şahsi ticaret gemilerini inşa etmekte ve savaştan önce büyük gemi şirketlerine sahip bulunmaktadır.Yolcu nakliyatı için gemi inşa etmekte ve dünyanın ikinci büyük ticaret filosuna sahip bulunmaktadır.Hamburg Limanı Avrupanın en büyük deniz limanı;Broven’de Almanya’nın en önemli ithalat limanı oldu. Deniz ulaşımını sadece Almanya limanları arasında değil,aynı zamanda yabancı limanlar arasında da gelişti.

Almanya’da 1873-79 döneminin karakteristiği ,fazla üretim,düşen fiyatlar,karın azalması ve işsizliktir.Ekonomik krizlerin meydana getirdiğibu kötü duruma çare bulmak üzere,Bismarck tedbir almış ve koruma gümrükleri kurmuştur.Demir,odun,tahıl,sığır,kahve,çay,şarap ve tütüne yüksek vergi uygulamıştır.Böylace Bismarck,tarım ve endüstrinin lehine ulusal ekonomi politikası uygulamış olmaktadır.

Böylece devletin kuruluşundan beri en mükemmel şekilde tarım devletinden endüstri devletine doğru geçiş gerçekleştiriliyor ve sanayi malları ve kapital ihracatına karşılık, ham madde ve besin ithalatı yapılıyor.Hamburg ve Bremen dış ticarette rol oynayan en önemli iki liman haline geliyor. Alman kolonileri ,anavatandan 5 kat daha büyüktür ve 11 milyon nüfusludur.Yün,pamuk,kahve ve yağlar ….gibi koloni ürünleri elde edilmektedir.Aynı zamanda Alman mallarına Pazar sahası olarak önem taşımaktadır.Almanya’nın 19. yüzyıldaki en büyük devlet adamı olan Bismarck’ın 1898’de 83 yaşında ölümü ile Alman halkı,devletinin kurucusunu ve führerini kaybetmiştir. Napolyon savaşlarından sonra Almanya’da 1833’de Gümrük Birliği’ni kurmak suretiyle,Prusya ,iktisadi bakımdan öncülüğü ele alıyor.

İKTİSADİ EMPERYALİZM:

Hohenzollern imparatorların hakimiyeti altında Almanya’nın ilk devrinde, liberal ekonomi politikası uygulandı.1878’den beri ise Bismarck, iktisadi politikasını,Alman çalışma ve sosyal gayelerinin korunması sayesinde yönetti.Almanya 1895’den beri İngiltere ile kuvvetli ticari rekabet mücadelesine girişti.Alman kalkınması dışarıda tehlike ve hücum olarak kabul edildi.Alman endüstrisi”Dumping” metodu uyguladı ve dış ülkelere,üretim fiyatlarından aşağıya verdi.Alman Bankası Türkiye üzerinden geçen bir “Bağdat Hattı” projesini finanse etti.

ALMAN SAVAŞ EKONOMİSİ:

Birinci Dünya Savaşı Almanya’yı ,iktisadi bakımdan tamamen hazırlıksız yakaladı.1915 Şubatı’ndan itibaren Ekmek vesikaya tabi tutuldu.Diğer yiyecek maddeleri de aynı surette işlem gördü. Silahlar için gerekli ham maddeler ve hemen diğer endüstri mamülleri ,devlet tarafından kurulan savaş şirketleri tarafından temin olundu. Açlıktan yarım milyondan fazla insan telef oldu.Fiyatlar mütemadiyen yükseldi.Kara borsa aldı yürüdü.Savaş sırasında Alman markının dış ülkelerdeki değeri düşmeye başladı.

Yazan: Mine KALAY

20111451 – İktisat 01

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz.

Almanya Hakkında Genel Bilgi

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ ÜLKE PROFİLİ

 Genel Bilgiler

Resmi Adı

: Almanya Federal Cumhuriyeti

Yönetim Biçimi

: Federal Cumhuriyet

Resmi Dili

: Almanca

Başkenti

: Berlin

Yüzölçümü

: 356.910 km2

Nüfusu (1999)

: 82,5 milyon

Para Birimi

: Alman Markı (DM)

Para Birimi Paritesi (1999)

: 1 USD = 1,65 DM

İşsizlik Oranı (%, 1999)

: 8,2

Cari İşlemler Dengesi (Milyar USD, 1999)

: – 16,5

Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar

: AfDB, AsDB, Australia Group, BDEAC, BIS, CBSS, CCC, CDB, CE, CERN, EAPC, EBRD, ECE, EIB, EMU, ESA, EU, FAO, G-5, G-7, G-10, IADB, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICFTU, ICRM, IDA, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Inmarsat, Intelsat, Interpol, IOC, IOM, ISO, ITU, MTCR, NAM (misafir), NATO, NEA, NSG, OAS (gözlemci), OECD, OPCW, OSCE, PCA, UN, UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIKOM, UNMIBH, UNOMIG, UPU, WEU, WHO, WIPO, WMO, WtoO, WtrO, ZC

 

 

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ

 

Yüzölçümü: 357.042 km2

Nüfusu: 81,8 Milyon

Başkenti: Berlin

 

Anayasal düzeni: Almanya Federal Cumhuriyeti’nin (AFC) 23 Mayıs 1949 tarihinde yürürlüğe giren Federal Anayasa (Grundgesetz) tarafından belirlenmektedir. AFC 5 Mayıs 1955 tarihinden bu yana bağımsız devlet statüsünü taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşını kazanan İttifak Kuvvetlerinin yaptırımları 3 Ekim 1990 tarihinde geri alınmıştır. AFC, Baden – Württemberg, Bavyera, Berlin, Brandenburg, Bremen, Hamburg, Hessen, Mecklenburg – Vorpommern, Aşağı Saksonya, Kuzeyren – Wesfalya, Rheinland – Pfalz, Saarland, Saksonya, Saksonya – Anhalt, Schleswig – Holstein ve Thüringen olmak üzere 16 eyaletin ait olduğu demokratik, sosyal ve fedaratif bir devlettir. Eyaletler, anayasal düzenlemeler çerçevesinde devlet görevlerini yerine getirirler. Devlet Başkanı, Federal Şura tarafından 5 yıllığına seçilen Federal Cumhurbaşkanıdır. Eyaletler, Eyalet Şurası (Bundesrat) kanalıyla federal yasaların ve federal idarenin düzenlenmesinde söz sahibidirler.

Yasama: Federal Devlet sadece dışişleri, savunma, para politikası, gümrükler, sınır koruma, hava yolları, posta, telekomünikasyon ve Federal Memur Yasası gibi bütün Federasyonu ilgilendiren konularda mutlak yasama yetkisine sahiptir. Federal Devlet Medeni Kanun, Ceza yasası, Muhakeme Hukuku ve Karayolları gibi konularda, Federasyonu ilgilendirmesi durumunda eyaletlerin yasama hakkını aşabilir.

 

İdare: Federal Devletin ve Eyaletlerin idari sorumlulukları birbirlerinden ayrıdır. Eyaletler genel idare, adalet, iç güvenlik (polis teşkilatı), eğitim ve öğretim, kültür, sağlık ve kısmen ekonomi ve vergiler gibi konularda idari sorumluluk taşırlar. Yerel yönetimlerin özerk yönetim hakkı garanti altına alınmıştır.

 

Para birimi: 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren Euro’dur.

Savunma: AFC 1954 yılından bu yana NATO üyesidir. Federal Savunma Ordusu (Bundeswehr) 1955 yılında kurulmuştur.

 

Nüfus yapısı: İkinci Dünya Savaşının ardından eski Doğu bölgelerinden gelen 9,7 milyon Alman göçmenin katılımı, Almanya‘nın nüfus yapısını önemli derece etkiledi. Aynı şekilde 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı yapılana dek Batı’ya geçen 3 milyon Alman ve 1960’lı yıllardan itibaren Almanya‘ya gelen yabancı işçiler nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirdiler. Sadece 1988 ile 1997 yılları arasında yaklaşık 1,7 milyon "Rusya Almanı" AFC’ne göç etti. 1999 yılı sonunda AFC’nde toplam 7,3 milyon yabancı ülke vatandaşı yaşıyordu. Bu da toplam nüfusun % 8,9’una eşittir. 

 

Din: AFC Anayasa’sı devleti bütün dinlere ve dini topluluklara hoşgörülü, tarafsız ve eşit davranmaya yükümlü kılmakta ve, genel yasalar çerçevesinde din özgürlüğünü garanti altına almaktadır. 2000 yılında Protestan Kiliselerinin 26,9 milyon, Katolik Kilisesinin 27 milyon, çeşitli Ortodoks Kiliselerinin 1,1 milyon ve Özgür Protestan Kiliselerinin yaklaşık 370 bin üyesi vardı. AFC’nde yaşayan yaklaşık 2,8 milyon Müslüman ise toplam 2.200 camii ve ibadet evlerine gitmekte. Yahudi Cemaatinin yaklaşık 83 bin üyesi var ve yaklaşık 800 bin insan değişik dini cemaatlere üye.

Ekonomi: AFC dünyanın önde gelen sanayi ülkelerinden birisidir. GSMH’sı ele alındığında, yüksek yaşam düzeyi olan ülkelerin başında gelmektedir. Batı Eyaletlerindeki bölgesel ve sektörel gelişme büyük farklılıklar göstermekte. Başlangıçta maden ve ağır sanayinin geleneksel merkezleri olan Ruhr Havzası ve Hannover-Braunschweig-Salzgitter-Peine bölgesi ile Hamburg ve Bremen etkin bir büyüme göstermişlerdi. 1960’lı yıllardan bu yana ise nüfus yoğunluğu yüksek olan Rhein-Main, Rhein-Neckar, Münih, Nürnberg-Erlangen, ve Stuttgart bölgeleri, genellikle gelişmeye açık olan sanayi dallarının (Kimya, Elektroteknik ve Elektronik, Makina ve Otomotiv sanayileri gibi) merkezleri olarak çok hızlı büyüme gösterdiler. Doğu Eyaletlerinde ise 1989 yılına kadar devlet ve kooperatif mülkiyeti ile merkezi planlama ve yönetimi altındaki bir ekonomi hakimdi. Planlı ekonominin yetersiz efektivitesi 1980’li yılların başından itibaren ağır ekonomik krizlere yol açtı. İki Almanya‘nın birleşmesinden sonra sayısız fabrika kapandı. Kapanan fabrikaların bulundukları bölgelerde ise güçlü sanayi şirketleri kuruldu (Leuna, Schkopau, Eisenach, Zwickau-Mosel, Dresden gibi bölgelerde). 1998 yılı sonunda Doğu Eyaletlerindeki Ülke İçi GSH, Batı’dakinin %60’ına ulaştı.

1999 yılında Ülke İçi GSH’nın oluşumuna  ziraatçılık ve balıkçılığın katkısı sadece % 1,2’dir. 1999 yılında AFC’nin yiyecek madde ihtiyacının % 89’u ülke içi üretimden karşılandı (Hububatta bu oran % 122’dir). Ekilen ana ürünler: Hububat, Şekerpancarı, Patates, Şerbetçi Otu, çeşitli sebzeler, meyve ve şarap üzümüdür. AFC, Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeler arasında et ve süt üretiminde birinci sırayı almaktadır. 1999 yılında Ülke İçi GSH’nın % 30,3’ü maden, enerji, sanayi ve inşaat sektörlerinden, % 68,5’i ise hizmet sektöründen karşılandı. AFC Linyit, Taş Kömürü, Barit (Barium Sülfat), Kayatuzu ve Potastuzu madenlerine sahiptir. Uran ihtiyacı ABD, Rusya ve Fransa’dan sağlanmaktadır. Cam (Jena), Keramik (Meissen), Oyuncak (Erzgebirge, Thüringer Wald bölgeleri) ve Tütün (Leipzig) sanayilerinin geleneksel önemi bulunmaktadır. Sanayilerin toplam ciroları göz önüne alındığında şu sıralama ortaya çıkmaktadır: Makina sanayii (Otomotiv dahil), Yiyecek-İçecek ve Tütün sanayii, Kimya, Elektroteknik sanayii, Madeni Yağ üretimi, Tekstil ve Giyim sanayii. Atom enerjisi, enerji üretiminin % 29’unu karşılamaktadır. Önemli ihracat ürünleri şunlardır: Elektriksiz makinalar, Otomotiv, kimyasal ürünler, elektrikli makinalar, demir ve çelik, tekstil, giyim, plastik ve suni reçine.

AFC 1999 yılında (19.000 kilometresi elektrikli olmak üzere) toplam 45.150 km demiryoluna ve (11.427 kilometresi otoban olmak üzere) toplam 230.665 km şehirlerarası karayoluna sahiptir. En önemli nehir yolu Ren nehridir. Önemli iç limanları ise Duisburg, Köln, Hamburg, Mannheim ve Ludwigshafen’dedir.

Uluslararası limanları: Brake, Bremen, Bremerhaven, Cuxhaven, Emden, Flensburg, Hamburg, Kiel, Lübeck, Nordenham, Rostock, Sassnitz, Stralsund, Wilhelmshaven ve Wismar.

Uluslararası (Gümrük) havalimanları ise: Berlin-Tegel, Berlin-Schönefeld, Bremen-Neuland, Dresden, Düsseldorf-Lohausen, Frankfurt a.M., Hamburg-Fuhlsbüttel, Hannover-Langenhagen, Köln-Bonn, Leipzig, Münih-Erding, Nürnberg, Saarbrücken-Ensheim ve Stuttgart-Echerdingen’dedir.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

İslam öncesi TÜRK dinleri…> GÖK-TANRI ve Diğer Dinler

GÖK-TANRI (en yaygın inanış)
Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur.

Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana kültü” durumundadır.
Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “Türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. GökTürkler’in bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır.

Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren Tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, Tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).
Ne kadar dikkate değer ki daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır.
Türkler’de Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış…” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış…). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür.

10. asır Oğuzlar’ında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu.
Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile “yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır.

Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız Tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).

Türkler’de de Gök-Tanrı yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen “yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek Tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı) Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti.

Bulgar Türkleri de yaratıcı tek Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda Tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu gösterir.
Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir.

Eski Türk din adamlarına umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de “tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.

DİŞER DİNLER
Tarihte çeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfî tesirler doğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıkla pek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri).

GökTürkler devrinde Budist rahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı GökTürk sanatını bir Budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. GökTürk Devleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hakimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. GökTürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in de yayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak gerekeder.

Uygurlar bu kültürün de en iyi temsilcilerinden bir olmağı başarmışlardı. Maniheist ve Budist eserlerin Uygurca’ya tercümesinden doğan zengin bir dini ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı resimli ve ciltli olarak, Bin-Buddha mağara tapınaklarında bulunmuş olup, aralarında, 10. asır başlarında GökTürk alfabesi ile yazılmış kehanet kitabı Irk-bitig dikkati çekenlerden biridir.

Bir kısım Türkler de Museviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkanın mevcut olmadığı bölgelerde Türkler’in silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000 tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarlar’ın kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türkler’in kadim inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.

İslam öncesi TÜRK dinleri…> TABİAT GÜÇLERİNE İNANMA ve ATALAR KÜLTÜRÜ

TABİAT GÜÇLERİNE İNANMA

Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu.

Erkek tanrılar yanında bir de “Umay” denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat ârıza ve hadiselerinin böyle telakki edilmesi “Halk dinleri” eski Yunan ve Roma dahil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta hayat tarzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde ehemmiyet taşırlar
Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi.

Hükümdar tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun aya ta’zim ederdi. Hunlar, GökTürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar’da da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki “taş-ev” içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. GökTürkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi.

Avrupa Hunları’nda, çoktan kaybolmuş “savaş tanrısı”nın kılıcı bulunarak Attila’ya teslim edilmiş, ve bu, Hun hükümdarının dünya hakimiyetine alâmet sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtılır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere “yoğ” deniyordu.

Bizans kaynaklarının kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnız GökTürkler zamanında ve hatta sadece Batı GökTürk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi’nin (Zerdüşt’lüğünün) tesiri olup henüz Türkler arasında yayılmış değildi.
tabiat ruhlarına GökTürk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su “yir-sub”lar deniyordu. Bu tabir “yer-suv” şekliyleUygurlar’da da vardı. Yer-su’lar kutsal “iduk” sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki yer-su’nun adı zikredilmiştir: “Idux Ötükan” ve “Tamıg ıduq baş”. Bunlardan ilki, bilindiği gibi “kaganlık” merkezi (bunun Moğol toprak tanrıçası Atügan ile ilgisi olmamak gerekir, zira Türkler’de toprak tanrıçası yoktur, ancak bölge sonraları, Moğollar zamanında böyle itibar edilmiş olabilir), diğeri de kutsal Tamıg (Tamır suyunun) kaynağıdır. Aslî Türk kültüründe bütün yer-su’lar maddî değil manevî kuvvet olarak tasavvur edildiklerinden, kendileri ile ilgili mitolojiler teşekkül etmemiştir.

ATALAR KÜLTÜRÜ

Ölmüş büyüklere tazim, Atalara saygı, baba hakimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi olarak görülmektedir. Bunun sosyal ve iktisadî şartlar dolayısıyla, eski orta ve kuzey Asya kavimlerinde bulunabileceği hakkındaki düşünceler Türkler yönünden tarihî kayıtlarla kesinleşiyor. Yukarıda söylendiği gibi, Asya Hunları ilk baharda (18 Mayıs) Atalarının ruhlarına kurban sunarlardı.

Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılıyor. Attila’nın 2. Balkan seferinin bir sebebi de Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margus piskoposu tarafından açılarak soyulması idi. M.Ö. 79 yılında benzer bir tecavüz hadisesi tan-hu’yu Moğol O-huan’lara karşı savaşa zorlamıştı.

Moğollar’ı ve Bizanslıları bu hırsızlık teşebbüslerine sevk eden sebep eski Türkler’de ölülerin silahları, kıymetli eşyası., bazen tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahat yaşamalarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler gibi, Atalar kültüne sahip diğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin yarı tanrı sayılmasına kadar ileri gitmiş iken ve bunlar ve diğer tanrılar için insan kurban edilirken. Türkler’de böyle adetlerin görülmemesi dikkat çekicidir. İbn Fadlan’ın, ölen Hazar hakanının hizmetçilerinin de kesildiği yolundaki haberi, hakan ve umumiyetle Hazarlar hakkında gerçeklerle bağdaşması müşkül diğer haberlerin çoğu gibi, doğruluktan uzaktır. Eski Türkler arasında insan kurban edildiği intibaını uyandıracak bazı kayıtların, iyi bir araştırma sonuncunda, bu manaya alınabilmesinde ancak zorlama yoluna gidilmek gerektiği anlaşılıyor. Asya Hunları için, Çin yıllıklarındaki ölünün “yakınları tarafından takip edilmesi” ibaresi tefsir yolu ile bu neticeye ulaştırılmak istenmiştir.

Halbuki, kaynak, hiçbir engel bahis konusu değilken, “insan kurbanı”nı açıkça kaydetmediği gibi, eğer gerçekten mevcut ise, bu adetin Hun İmparatorluğunda yaşayan kesimlerden hangisine ait olduğu da açıklanmış değildir. Diğer taraftan Attila’nın ölümü ile ilgili olarak Jordanes’in –hadiseden takriben 100 sene sonra- kütle halinde insanların öldürüldüğü hakkındaki haberi de, bu yazarın mensup olduğu sanılan Vizigotlar’da asırlardan beri mevcut kurbanı motifinin tekrarı gibi görünmektedir. Attila’yı gömenlerin, mezarının yeri bilinmemesi için öldürülüp gömüldükleri hususu ise, Türk kültürü anlayışının dışında kalan bir durumdur, çünkü, hem bazı milletlerde görülen bu adetin tersine Türkler mezarlarının üstüne tümsek yaparlar ve hatta taşlar (balballar) dikerlerdi.

Türkler insan kurban etmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde insan kurban adetini kaldırmağa çalışmışlardır (Mesela, Soğd’da) .
Eski Türkler’de kurban olarak hayvan kesilirdi. Hayvan cinsinden de erkek’ler seçilirdi (koyundan koç, deveden buğra, attan aygır). En makbul olan at iskeletine bozkır-Türk kavimlerine ait mezarlarda çok sık rastlanır. Bundan dolayı Asya Hun İmparatorlarına ait kurganlarda at cesetlerine tesadüf edilmiştir (Mesela Altaylar’da Pazarlık mevkiinde).

İslam öncesi TÜRK dinleri… > Şamanizm

ŞAMANİZM

Bozkırlar sahasındaki dini inanışların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının Şamanlık olduğu kanaati 19. asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten de bilhassa Yakutlar’la Altaylar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiç biri Türkler’in kendi düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin bir birlerine karışmasından meydana gelmiş bir tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Adem-Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler, bazı tabirler (mesl. Tamu=cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Uzmanlarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahudî efsaneleri ile, belki eski Türk nitelemelerinden bazıları kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekkül etmiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut Şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türk’ün dinî düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde “icracı” durumunda olmadığı, birçok törenlere, meselâ Tanrı’ya kurbanlar sunuluşunda Şamanların katılmadığı, hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dini hayat Şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın da “Şaman” sayılmadığını ve Şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her “tabip”in “Şaman”lıkla tanımlanamayacağını belirtmek gerekir. Böylece Şamanlık bir “vecd” hali olarak tanımlanır.

Bununla beraber, yine dinler tarihinde ve din ontolojisinde görülen çeşitli “vecd” hallerinin hepsi de Şamanist “vecd”e dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi hususî usulleri vasıtası ile kazandığı “vecd” hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını his eden bir “trans” (aşkın) ustasıdır.

Bu esnada bir alet durumuna düşmekten uzak, aksine kendisi ruhları hüküm altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmağa muvaffak olur. Hastalanan (ruhları çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarını önlemesi, insanların dert ve dileklerini arz etmek üzere gökteki ve yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır.

Bu hususiyetleri ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran Şaman, “insan ruhunun mütehassısı” olarak hak kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhrî itikatların temsilcileri ölçüsünde kapsamlı değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması), ölüm veya talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban töreninde her hangi bir “vecd” tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde Şaman’a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimleri ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk ülkelerine sonradan Asya’nın güney bölgelerinden gelmiştir).

Görülüyor ki dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz Tanrı ve “yer-su” inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran, Türkçe din adamı manasındaki “kam” ile “Şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat “Şaman” tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak Türk inancı ile Şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa Türkler’deki atalar kültünün, Kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanın “Şamanik” vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir.

Esasen Şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine bürünme kabiliyetidir: “Vecd”, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiata atfettiği gizil kuvvetleri istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini belirli bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu türden tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir.
Bozkır Türkleri’nin dinini şu üç noktada toplamak mümkündür.

İslam öncesi TÜRK dinleri > Totemcilik

TOTEMCİLİK

Eski Türkler’de Totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da Kurt’un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında tespit edilen “ata”larla ilgili ve Totemcilikteki “şuringa”yı andıran Put-fetişler (Altaylılar’da töz’ler, Yakutlar’da tangara’lar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunları’nda Totemcilik izleri, “altun put”, Gök-Türkler’de keçeden kesilmiş Tanrı tasvirleri), Reşid’üd-din, Camiü’t-Tevarih adlı eserinde (18. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken, her dört kabile için bir kuşu “ongon” (Türkçe uğur ifade eden ong sözünden; Totem manasına) olarak belirtilmektedir. Ancak bütün bunları eski Türkler’de Totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek mümkün değildir.

Çünkü Totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun sosyal ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gereklidir.

Totemcilikte “ana hukuku” cari iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı “pederî” karakterde idi. Bir klan dini olan Totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde, Türkler’de hususî mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem inancında aynı Toteme bağlı olanlar birbirleri ile akraba sayılır. Halbuki Türkler’de kan akrabalığı vardır. Totemci klanda “asalak” ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiricilik ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemci topluluklarda her klan ata tanıdığı ayrı bir Totemi bulunur.

Türkler’de ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcuttur. Totemcilikte, ayrıca yalnız hayvanlar değil, mesela bir taş parçası, yağmur suyu vb. Totem olabilir. Türkler’de Kurt’un saygı görmesi ise, yüz binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde dini bir tasavvur keşfetmek müşküldür. Kurt efsanesinin toplayıcı bir vasfa sahip bulunması, klanları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyan Totemcilik anlayışına aykırı düşmektedir. Klanda her fert Totemin adını taşır. Türkler’de her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır.
Eski Türkler’de “Kurt-ata”nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek geleneği, Kurt’un vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmış eski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet klan, Totemcilikte ruh’un ölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı bile ruhlar dünyası olarak bilen eski Türkler’de dini inancın temellerinden birini ruh’un ebedîliği teşkil eder ve bu sebeple ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir.

“Ongon” tabirine gelince, bunda Moğol tesirini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında “asalak” ekonomiye bağlı, ailede “ana hukuku”nun hakim olduğu, aynı zamanda “Totem” telakkisi içinde yaşayan bir topluluk idi. “Ongon” sözünün kökü ong Türçe olsa bile, tabir olarak “ongon” Türkçe değildir ve gerçekten de Moğollar’dan önceki Türk dili vesikalarının hiç birinde (Kitabeler, Uygurca metinler), geçmemektedir.

Oğuz boylarının “ongon”ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud’un eserinde (burada Reşidü’d-din’deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur.

Bununla beraber, eski Türkler’de “Kartal” inancının mühim bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asya’da M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir Kartal pençesine rastlanmış, Kül-Tegin’in bütünde serpuşun ön tarafında kanatları açık bir Kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitli Asya Türk topluluklarında da Kartal’ın mühim yeri dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan Kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünden olması ona kutsallık izafesine sebep teşkil etmiş olabilir ve belki de bu sebepten, ilk ve ortaçağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans’da, Batı devletlerinde) ve doğu menşeli olduğu kabul edilen, hâkimiyetin timsali Kartal’ın Türk aslından geldiği ileri sürülmüştür.