Kategori arşivi: İngilizce Ödevler

Antisemitizmin Nedir? Ne demek?

 Antisemitizmin Putperest Kökeni


Anti-semitizm
Anti-semitizm

Çağımızda dünya barışını tehdit eden, masum insanların huzur ve
güvenliğini hedef alan ideolojilerin biri de
antisemitizmdir.
Yani,
Yahudilere karşı duyulan ırkçı nefret.

Antisemitizm 20. yüzyılda büyük felaketlere imza
atmıştır. Nazilerin
Yahudilere karşı gerçekleştirdikleri zulüm ve katliamlar kuşkusuz
bunların en korkuncudur. Bunun yanısıra dünyanın pek çok ülkesinde, pek çok
otoriter rejim
Yahudileri hedef almış ve zulme uğratmıştır. Faşist ideolojiye sahip
örgütler,
Yahudilere karşı kanlı saldırılar veya taciz eylemleri
düzenlemişlerdir ve bunun örnekleri günümüzde devam etmektedir.

Peki bir müslümanın antisemitizme
bakışı ne olmalıdır?

Cevap açıktır: Her müslüman, diğer tüm ırkçı ideolojiler gibi antisemitizme
de karşı çıkmalı, bu nefret idelojisiyle mücadele etmeli ve diğer tüm insanlar
gibi
Yahudilerin de haklarını korumalıdır. Her müslüman, İsrail’de veya
diasporada olsun dünya üzerindeki her
Yahudinin
özgürce yaşama, ibadet etme, kimliklerini koruma ve ifade etme haklarını
tanımalı ve savunmalıdır.

Günümüzde müslümanlar haklı olarak İsrail Devleti’nin işgalci,
zalim, mütecaviz politikalarını kınamaktadırlar. Ama İsrail’i kınamanın ve
İsrail’in resmi ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin, hiç bir şekilde
antisemitizmle
bir ilgisi yoktur. Siyonizme karşı çıkmamızın nedeni, Siyonizm’in bir ırkçılık
oluşudur.
Antisemitizme karşı çıkmamızın nedeni de aynıdır.

Antisemitizmin Gelişimi

 

Antisemitizm nedir; nasıl ortaya
çıkmıştır? Antisemitizm
kelime anlamı itibariyle “Sami düşmanlığı”nı ihtiva ediyor.

Hz. İsa’yı çarmıha gerenler Yahudiler
olduğu için Hıristiyanlık öğretisi temelden  Yahudi
karşıtlığıyla tanışmıştır. Hıristiyanlık inancında Yahudiler
“Godkiller-Tanrı katili” olarak anılmıştır. İznik Konsili Yahudileri lanetlemiştir. 1179 yılındaki
3.Lateran Konsili’nin Yahudilerle
birlikte yaşamaya cüret eden Hıristiyanların aforoz edileceğine karar vermesi
getto sisteminin dini temelini oluşturduGetto sisteminde Yahudiler şehrin dışında toplumsal
ilişkilerden uzak şekilde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Daha sonra da
belirteceğimiz gibi bu, Musevi toplumlarındaki yerelliğin oluşmasında etkili
olmuştur.

Antisemitizmin kökleri Hıristiyan-“Yahudi” medeniyetinde aranmalıdır.Hıristiyan-Yahudi ortak medeniyeti bünyesinde hem antisemitizmi hem de siyonizmi
bulundurmuştur.İkisi de üstün ırk mitine dayanır.Biri Siyon’a dayandırır mitini,biri
Olimpos’a.

 

Antisemitizm:Yeni
Putperestliğin Bir Ürünü

Hıristiyanlık öncesinde Avrupalı pagan kavimlerin inandığı hayali
savaş tanrılarından biri: Wotan

Antisemitizm hakkında bilinmesi gereken temel bir
gerçek, bu ideolojinin, hiç bir Müslüman tarafından benimsenmesi mümkün olmayan
pagan (putperest) bir öğreti oluşudur.

Bunu görmek için antisemitizmin
kökenlerini incelemek gerekir. Genelde “
Yahudi
düşmanlığı” olarak anlaşılan bu terimin asıl manası
“Samidüşmanlığı”dır,
yani Sami ırkından gelen, diğer bir ifadeyle “semitik” milletlere
karşı duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı ise temel olarak Araplardan,
Yahudilerden
ve diğer bazı Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur. Samilerin dilleri ve
kültürleri arasında büyük benzerlikler vardır. Örneğin Arapça ve İbranice
birbirine çok benzer.

Dünya tarihine etki eden ikinci büyük dil ve ırk grubu,“Hint-Avrupa”milletleridir.
Bugünkü Avrupa milletlerinin çoğu Hint-Avrupa kökenlidir.

Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara Allah’ın
varlığını ve birliğini anlatan, O’nun emirlerini bildiren peygamberler
gelmiştir. Ancak yazılı tarihe baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski
zamanlardan beri hep
putperest inanışlara sahip olduklarını
görürüz.
Yunan ve Roma medeniyetleri, bu medeniyetler
zamanında Avrupa’nın kuzeyinde yaşayan Cermenler, Vikingler gibi barbar
kavimler, hep çok ilahlı putperest inanışlara sahiptir. Bu nedenle bu toplumlar
ahlaki kıstaslardan tamamen yoksun kalmıştır. Şiddet ve vahşet meşru ve övülen
bir özellik olarak görülmüş,
eşcinsellik, zinagibi
ahlaksızlıklar
yaygın biçimde uygulanmıştır. (Hint-Avrupa medeniyetinin
tarihteki en önemli temsilcisi sayılan Roma İmparatorluğu’nun, insanların
arenalarda zevk için parçalandığı bir vahşet toplumu olduğunu hatırlamak
gerekir.)

Avrupa’ya hâkim olan bu putperest kavimler, ancak Sami ırkına
gönderilmiş bir peygamberin, yani Hz. İsa’nın etkisiyle Tevhid inancıyla
karşılaşmıştır. İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderilen Hz. İsa’nın
tebliği, zaman içinde Avrupa’ya yayılmış ve
eskiden putperest olan
kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı kabul etmiştir.

Naziler, Alman
toplumunu eski putperest inançlarına döndürmek istiyorlardı.
Yahudiliğe
ve diğer İlahi dinlere bu nedenle düşmandılar
.

Ancak yine de Nazi rejimi sırasında
bazı önemli yeni-putperestlik uygulamaları yaşandı. Hitler’in iktidarı ele
geçirmesinden bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar yok
olmaya ve yerlerine putperest dinlerin kutsal günleri konmaya başlandı. Evlilik
törenlerinde “Yer Ana” ya da “Gök Baba” gibi hayali
ilahlara yemin ediliyordu.
1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları yaptırılması
yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili derslerin tamamı kaldırıldı.

SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa olan
nefretini şöyle ifade ediyordu: “Bu din, tarih içinde taşınmış olan en
büyük veba mikrobudur. Ve ona öyle muamele etmek gerekir”.

Antisemitizm
Hıristiyanlıkla aynı yaştadır. Yahudi
düşmanlığı Hıristiyan Avrupa’nın bilinçaltına yerleşmiştir.Dinin katı ve bağnaz
yaşandığı yerlerde bunun dozu daha da artmıştır.

Almanya, İskandinavya,
Polonya gibi Hıristiyanlığın katı olarak yaşandığı kapalı toplumlarda pek
‘öteki’ kavramı yoktur. Bu kavram orta zamanlar boyunca Yahudi idi ve bu toplumlar Yahudiliğe karşı tahammülsüzdü. Dinin ortaya
koydukları, dinin getirdiği ideoloji en başta böyle bir yabancılığı, böyle bir
düşmanlığı körüklüyordu.”(8)

Yahudiler toplumdan soyutlandı ve
yaşadıkları bölgeye entegre olmaları engellendi. Hıristiyan olmalarına izin
verilmedi, olanlar da dönme olarak anıldı. Hiç bir zaman gerçek anlamda
toplumun normal bir bireyi olamadılar. Bundan dolayı kendi içlerinde hep bir
yerellik yaşadılar ve bu çoğu zaman kendi aralarındaki bağların daha da
güçlenmesini sağladı.

 

Hitler ise dine olan nefretini şu sözleriyle açığa vurmuştu:

“..(din denen) organize yalan yok edilmelidir. Devlet
mutlak yönetici olarak kalmalıdır. Gençken dini dinamitle yok etmenin gerekli
olduğuna inanıyordum. O zamandan beri küçük bir kurnazlığa yer olduğunu
düşünüyorum. .. Son durumda bunak bir görevli olmalı ve onu izleyen bir kaç
yaşlı kadın… Genç ve sağlıklar bizim tarafımızda. İnsanları sonsuza kadar
yalanlarla tutmak imkânsızdır… İnsanlarımız din olmadan yaşamayı başardılar.
Altı SS birliğim var ve bunlar din konusunda tamamen duyarsızlıklar. Ama bu
onların ölüme ruhları cesaretle dolu olarak ölüme gitmekten engellemiyor.”

Görüldüğü gibi Hitler’in manevi alanda gerekli gördüğü tek
kavram, “insanları ruhları cesaretle dolu olarak ölüme götüren” bir
anlayıştı. Bunu “
Alman ruhu”, “savaşçı onuru” vs. gibi pagan kavramlarda
fazlasıyla buluyordu. İlahi dinlere ise kendince “dinamitle yok edilmesi
gereken” inançlar olarak bakıyor, ama siyaset gereği biraz daha ılımlı
davranıyordu.

Nazilerin Yahudi düşmanlığı ise, söz konusu din düşmanı ideolojilerinin bir
parçasıydı. Hıristiyanlıktan nefret eden Naziler onu bir “
Yahudi komplosu” olarak
görüyorlardı. İsrail soyundan bir peygamber olan Hz. İsa’nın, “üstün
ırk” saydıkları
Almanlar tarafından sevilip-sayılması onlar için kabul edilemez bir
düşünceydi. Naziler’e göre
Almanların yol göstericileri İsrail soyundan gelen peygamberler
değil, putperest
Alman kültürünün barbar ve zalim savaşçıları olmalıydı.

İşte Nazizmin ve genel olarak antisemitizm
ideolojisinin içyüzü budur. Bugün de
antisemitizmin
öncüsü olan çeşitli neo-Nazi ve faşist gruplara bakıldığında, hemen hepsinin
aynı zamanda din düşmanı bir ideolojiye sahip oldukları ve putperest kavramlara
dayalı söylemler kullandıkları görülmektedir.

 

Antisemitizmin öncülerinden biri olan
Nietzsche, İlahi dinlere karşı büyük bir nefret duyuyordu.

Ancak 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da Hıristiyanlığın zayıflaması
ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin güçlenmesi ile birlikte,
Avrupa’da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik
(neo-paganizm). Bu akımın öncüleri, Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı
reddederek eski putperest inançlarına geri dönmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest oldukları dönemdeki
ahlak anlayışları (yani savaşçı, acımasız, kan dökmekten zevk alan, sınır
tanımaz barbar ahlakı), Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki ahlak
anlayışlarından (yani mütevazi, merhametli, barışçıl dindar ahlakından) daha
üstündür.

Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin de en
büyük kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche,
Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duymuş, bu dinin
Alman
ırkının ruhunda var olan “savaşçı” ve dolayısıyla sözde asil özü yok
ettiğine inanmıştır.

Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı zamanda
Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri
Yahudiliğe
karşı da büyük bir nefret benimsemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı “
Yahudi
fikrinin dünyayı istila etmesi” gibi yorumlamışlar, bir tür “
Yahudi
komplosu” saymışlardır.

İşte bu yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din düşmanlığını körüklerken,
bir yandan da faşizm ve anti-Semitizm ideolojilerini doğurmuştur
.
Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine bakıldığında, Hitler’in ve
yandaşlarının gerçek anlamda birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.

Fransızların
milli bilincinin harekete geçmesinde ise 1870 Alman
yenilgisi birinci derecede rol oynamıştır. Alsace-Lorraine’in Fransa’nın
elinden çıkmasıyla Fransız ulusal gururu incinmiş ve ülkede intikamcılık
duyguları egemen olmuştur.

Milliyetçiliğin de yayılmasıyla Yahudi
aleyhtarlığının yayılması hızlanmıştır. Nitekim 1886 yılında yayınladığı “Yahudi Fransa” adlı eserinde Drumont, ülkenin Yahudiler tarafından paylaşıldığını ifade
ediyordu. Rotschild gibi Musevi kapitalistler Fransa’yı parsellemişlerdi.
Fransızları Musevi aleyhtarlığına iten en önemli olay Dreyfus davasıdır.(10)Alman ordusuna casusluk yapmakla suçlanan Yahudi yüzbaşının davasına halk büyük ilgi
göstermiş, Emile Zola’nın “İtham Ediyorum” adlı yazısı büyük yankı
uyandırmıştı. Theodor Herzl’in fikri yapısını etkileyen olaydır Dreyfus davası.
Bu olay Fransızlardaki milliyetçi duyguların Musevi düşmanı bir şekil almasına
neden olmuştur. Öyle ki 1898 de “Fransız hareket komitesi” kurularak Yahudi düşmanlığı kurumsal hale gelmiştir.

Yahudi aleyhtarlığı Rusya ve doğu
Avrupa’da dinsel inançlara dayanıyordu. Bağnaz köylüler arasında yayılan Yahudi aleyhtarlığı Musevilerin ayinlerinde
insan kanı akıttığı, iğneli fıçılar kullanıldığı ve sihirle uğraştığı gibi
alışılagelmiş motiflerle işlenmişti. Hükümet çevrelerinde ise Yahudi düşmanlığının bir başka yönü vardı.
Hükümet Musevilerin sosyalist eğilimde bulunduğunu ve Çar karşıtı olduğunu
düşünüyordu. 1881’de 2. Aleksandr’ın bir suikasta kurban gitmesini fırsat bilen
anti-semitler çarı öldürenler arasında bir Musevi’nin de olduğunu iddia ederek
halkı Musevilere karşı kışkırttılar. Galeyana gelen Ruslar Musevileri Bolşevik
ihtilaline kadar toplu soykırıma tabi tuttular.1880 ve 1917 arasında Musevi
kurbanların sayısı Rusya’da 1.000.000’u bulmuştu. Bu antisemitik tepkilerden
sonra Yahudiler arasında da bir
reaksiyon doğması kaçınılmazdı.(11)Bu tepkilerde, antisemitizm
nasıl dinsel temellere dayanıyorsa karşıt görüşünde tamamen dinsel temeli
olması gerekmekteydi.

Nazizm:20. Yüzyıl Putperestliği

Almanya’da Nazi ideolojisinin gelişiminde
en büyük rollerden biri, Jorg Lanz von Liebenfels adlı bir düşünüre aitti.
Lanz, yeni-putperestlik düşüncesine şiddetle inanıyordu. Sonradan Nazi
partisinin sembolü haline gelecek olan gamalı haç sembolünü, eski putperest
kaynaklardan bulup kullanan ilk kişi oydu. Lanz’ın kurduğu Ordo Novi Templi
adlı örgüt, kendini tamamen putperestliğin yeniden doğuşuna adamıştı. Lanz,
eski putperest
Alman kavimlerinin tanrılarından biri olan
“Wotan”a taptığını açıkça ilan etmişti. Ona göre Wotanizm,
Alman
halkının özgün diniydi ve
Almanlar
ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi.

Nazi ideolojisi, Lanz ve benzeri yeni-putperest ideologların
açtığı yolda gelişti. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg,
Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni
Almanya
için gerekli olan “ruhsal enerjiyi” sağlayamadığını, bu nedenle
Alman
ırkının antik putperest dinine geri
dönülmesiniaçık
açık savunmuştu. Rosenberg’e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
Kiliseler’deki dini semboller kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar, Hitler’in
Kavgam adlı kitabı ve
Alman
yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg’in bu
görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek
sözkonusu yeni
Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi

Antisemitizm ve Her Türlü
Irkçılık İslam’a Aykırıdır

Baştan beri incelediğimiz gerçeklerin ortaya koyduğu sonuç ise
şudur:

Antisemitizm, kökeni
yeni-putperestliğe dayanan, din aleyhtarı bir ideolojidir. Dolayısıyla bir
Müslümanın
antisemitizmi benimsemesi, bu ideolojiye sempatiduyması düşünülemez.

 

 

Toplumun her hangi bir ferdi olamadılar fakat bankerlik gibi mesleklerde de çok
ileri gittiler.Bu gibi mobil araçlar belli bir merkezleri ve hatta vatanları
olmayan Yahudilerin hareket
kabiliyetini artırdı.

Yahudiler yaşadıkları ülkelerde
ticari hayatın elitlerini ele geçirdiler. Antisemitik duyguların sivrildiği
zamanlarda Yahudilerin ticari hayata
hâkim olmaları bulundukları toplumu tedirgin etmeye başladı.

Milliyetçiliğin Orta Avrupa’yı etkilemesiyle Cermen ırkına dayalı bir volk
milliyetçiliği ortaya çıkmıştı. Volk(ulus) bir milletin(aynı etnik köken)
tarihsel bir coğrafyada yüzyıllar boyunca kültürlerini ve geleneklerini yaşatmalarıyla
oluşan bir ulusçuluktu. Burada kilit unsur “vatan”dı. Volk düşüncesinde bir
topluluğun millet olabilmesi için aynı toprak parçası üzerinde uzun yıllar
yaşaması gerekiyordu. Bu, Yahudilerin
aleyhine oldu. Zira Yahudiler
vatansız bir kavimdi ve tüm asimilasyon çabalarına rağmen Cermen
volkuna(ulusuna) mensup olmaları düşünülemezdi. Nitekim Alman milliyetçisi Julius Langbehn,”Bir
erik, elmaya dönüşemeyeceğine göre bir Yahudi
de hiçbir zaman Alman
olamayacaktır.” demiştir. Milliyetçilere göre Museviler aşağı ırka mensuptular
onlarla karışmak Alman ırkının
kalitesinin düşmesine sebep olurdu. Bu gidişe engel olunmalı; Museviler alman toplumundan söküp atılmalıydı. Bu
düşünce Alman toplumunun Yahudi ırkına kapalı olduğunu
göstermekteydi.(9)

8-İlber Ortaylı, Tarihin İzinde

9-Mim Kemal Öke, Siyonizm’den Uygarlık Çatışmasına Filistin
Sorunu, Ufuk Kitapları, İzmir,2002, s.18

10-Cemil Meriç, Mağaradakiler, s.15

11-Mim Kemal Öke, a.g.e s.22

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

19 Mayıs Atatürk‘ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

GÜNÜN ANLAM VE ÖNEMİ

UZM. NEŞE ÇETİNOĞLU (*)

19 MAYIS 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 MAYIS aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü. Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır:“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.” (1)

Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği ve “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan 19 MAYIS tarihinin önemini daha iyi anlayabilmek için Atatürk’ün 16-19 MAYIS 1919 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İstanbul-Samsun yolculuğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki önemli olaylardan biri Atatürk’ün Samsun’a ayak basışıdır. TürkMilleti Birinci Dünya Savaşı sonrasında kötüleşen koşullar içinde kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı ve Samsun’a ayak basarak “Kurtuluş” yolunu açtı. Dolayısıyla Atatürk’ün 16-19 MAYIS 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler. Samsun’a ayak basışının taşıdığı önem Atatürk’ün Büyük Nutku’nu 19 MAYIS 1919 Samsun’a çıkışı ile başlatmasından anlaşılmaktadır ki şimdi bu yolculuğu kısaca anlatmaya çalışalım.

Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması (2)dikkatleri bu bölgeye çekti ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak içinAnadolu’ya geçmek istiyordu. Bu O’nun için bulunmaz fırsattır. İstanbul-Samsun yolculuğu öncesinde Atatürk’le Padişah Vahdettin arasında geçen konuşmayı Atatürk şöyle anlatır:(3)

“-Paşa, Paşa!… Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin!Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (bu bir tarih kitabıdır)! Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir…Paşa, Paşa…Devleti kurtarabilirsin!…

Bu sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle içtenlikle mi konuşuyor?…O Vahdettin ki… bütün yaptıklarından pişman mı olmuştur?Aldatıldığını mı anlamıştı?Fakat, böyle bir yorum ile başka konulara girişmeyi ürkütücü saydım, kendine karşılık verdim:

-Kişiliğe güveninize ve bana bunca yüz verişinize teşekkür ederim…Elimden gelen hizmeti esirgemeyeceğime lütfen güveniniz…”

Atatürk bu konuşmada plânlarının sezilmiş olabileceği duygusuna kapılmıştı ama, O’nu bekleyen ve O’na güvenen bir“Türk Milleti” vardı.

Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti. Bu 18 kişinin adları şöyleydi:(4) III. Kolordu Komutanı Kurmay Albay Refet Bey (General Bele), Müfettişlik Kurmay Başkanı Kurmay Albay Manastırlı Kâzım Bey (General DIRIK), Müfettişlik Sağlık Bakanı Doktor Albay İbrahim Talî Bey (ÖNGÖREN), Kurmay Başkan Yardımcısı Kurbay Yarbay Mehmet Ârif Bey(AYICI), Karargâh Erkân-ı Harbiyesi İstihbarat ve Siyâsiyât Şubesi Müdürü Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey(GEREDE), Müfettişlik Topçu Komutanı Topçu Binbaşı Refik Bey(SAYDAM), Müfettişlik Başyaveri Yüzbaşı Cevad Abbas(GÜRER), Kurmay Mülhakı Yüzbaşı Mümtaz (TÜNAY),Kurmay Mülhakı Yüzbaşı İsmail Hakkı (EDE), Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (ÖNDERSEV), Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi (SÜSOY), Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kâlem Âmiri Üsteğmen Arif Hikmet (GERÇEKÇI), İaşe Subayı Üsteğmen Abdullah(KUNT), Müfettişlik İkinci Yaveri Teğmen Muzaffer (KILIÇ), Şifre Kâtibi, Birinci Sınıf Kâtip Fâik (AYBARS), Şifre Kâtibi Yardımcısı, Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh (ATASEV).

Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir. Yolcular Kalyon Burnu denilen yerden sandallarla Merkez iskelesine çıkarılırlar. Bu sandallardan birinin sahibi olan İsmail Yurtsever, o zaman için Atatürk’ü tanımadığını söyler,Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüğünü anlatır. (5)

Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı. Pontusçular sokaklarda kol geziyordu. Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.

Kısaca vermeye çalıştığımız bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 MAYIS 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 MAYIS’ı Türk gençliğine armağan etti. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi gençlik kavramı genel anlamda fikirlerdeki yeniliği anlatmaktadır.

Atatürk“Gençler!Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler!Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum”(6)derken Türk gençliğine olan güvenini de anlatmıştır.

Atatürk’ün şu sözleri hepimiz için bir rehber olmalıdır:“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”(7)demiştir. Atatürk’ü anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, 19 MAYISları Atatürk’ün emanetine daima sahip çıkarak kutlamalıyız.

19 MAYIS Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır

19 MAYIS 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. I. Dünya Savaşı sonunda ülkemizin birçok yeri savaşı kazanan devletler tarafından işgal edilmişti. Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak için Atatürk, 16 Mayıs 1919’da “Bandırma Vapuru” ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 MAYIS 1919’da Samsun’a vardı ve burada Kurtuluş Savaşını başlattı. Üç yıl süren savaşlar sonunda ülkemiz yabancı güçlerden kurtarıldı. 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Atatürk‘ün, Samsun’a varış tarihi olan 19 MAYIS günü Ata’nın isteği üzerine “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

Atatürk Türk gençliğini seviyor, onlara güveniyor ve Türkiye’nin geleceğini onların ellerine bırakmaya çekinmiyordu. Gençliğe bıraktığı bu önemli görevi söylevinde şöyle dile getiriyordu Atatürk: “Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en değerli güven kaynağındır.”

Atatürk, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur!” sözü ile başarılı olabilmenin bir koşulunun da sağlıklı olmak olduğunu, sağlıklı olmak için de spor yapmak gerektiğini vurgulamıştır.

Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.

19 MAYIS; 1981 yılından bu yana  Atatürk‘ü Anma Günüolarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni  Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: Ben 19 MAYIS‘ta doğdum demiş olmasıdır.

19 MAYIS 1919’DAN 2000’E

DOÇ. DR. AYLANUR ATAKLI

GİRİŞ

80 yıl önce 19 MAYIS 1919; Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basması ile başlayan millî mücadeleyi başka bir ifade ile Erzurum, Sivas kongreleriyle kararlaştırılan ve 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanan Türk Kurtuluş Savaşı’nı hatırlatmaktadır. 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı iç içe olup biri diğerinin devamı ve sonucudur. Kurtuluş Savaşı’nın amacı, tam bağımsız bir devlet kurmaktır.

Tarihî literatür incelendiğinde görüleceği gibi (1, 2), sadece komutan değil, memleketin dertlerini dert edinen, bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan büyük önder Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları olan Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Kazım Karabekir ve sonradan katılan İsmet İnönü ile İstanbul’da sık sık toplanıp gelecekle ilgili kararlar almaya başlamışlardır. O sırada Samsun,Vezirköprü, Merzifon ve dolaylarında Rum Pontus Çetelerinin İslâm halkına saldırıları artmış, fakat itilaf devletleri durumu tam tersine algılayarak bölgedeki olayların sebebini Türklerin Hıristiyanlara saldırıları şeklinde göstermişlerdir. Samsun’un stratejik önemi büyüktür; hem doğal bir liman, hem de Karadeniz’in Anadolu’ya açılan kapısıdır. Toplumsal yapısı ise karışıktır. Bunun üzerine Hükümet, gereken tedbirleri alacak güvenilir birine ihtiyaç duymuştur. Damat Ferit Paşa kabinesi, o bölgeye değerli fakat kendi isteklerine göre davranacak bir komutan görevlendirilmesini istemektedir. O günkü bazı politikacılar da Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasında kendi hesaplarına fayda görmüşlerdir. Padişaha bağlı sanılan Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarının da yardımıyla ve akıllıca kurduğu iyi ilişkiler sonucu Padişah ve Hükümet tarafından 30Nisan 1919’da 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiştir. Anadolu’ya geçmek için bu görevi fırsat sayan Mustafa Kemal Paşa güvendiği 18 subay ile Bandırma vapuruyla 16 Mayıs 1919’da Samsun’a hareket eder. Anadolu’ya giderken kafasında iki düşünce vardır:Bağımsızlık ve özgürlük. Yani düşmanı yurttan atmak, kişisel egemenliğe (padişahlığa) son vermektir. Padişah Mustafa Kemal’in bağımsızlık düşüncesini bilir, hatta destekler. Ancak özgürlük, yani ulusal egemenlik düşüncesini bilmez. Zaten bunu öğrenir öğrenmez Mustafa Kemal’in görevine son verir. Samsun’a vardığı 19 MAYIS 1919 tarihinde,Mustafa Kemal Paşa için tarihî görev başlamış olur. 19 MAYIS 1919 Anadolu ve Türk ulusu için bir dönüm noktasıdır.

Ulusal egemenliğe dayanan bir devlet kurmayı düşünen Mustafa Kemal Paşa, kuracağı devletin temel organlarını oluşturacak yeni meclisin toplanması çalışmalarını da başlatır. 20 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan meclis TBMM adını alır ve Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçer. TBMM’nin kurulması ile yeni bir hükümet ortaya çıkmış olur. Meclisin ilk amacı ülkenin kurtarılmasıdır. Meclisin çıkardığı bir yasa ile 16 Mart 1920’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan tüm sözleşmeler yapılmamış kabul edilir ve yabancı devletler Ankara ile anlaşmak zorunda bırakılır.

13 Ekim 1923’deAnkara’nın başkent olmasıyla yurt içinde ve dışında saltanat yönetimine dönülemeyeceği yolunda ciddi bir mesaj verilmiş olur. Daha sonra 29 Ekim 1923’de, 1921 tarihli Anayasada yapılan değişikliklerle Cumhuriyet ilân edilir. Buna göre hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu, idare şeklinin halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayandığı görüşü benimsenir.

19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı

Gençlik ve spor bayramının başlangıcı şöyle anlatılabilir(3):Mustafa Kemal Atatürk’ün millî mücadeleye başlamak üzere 19Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığı günün yıldönümü; 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı kanunla millî bayram olarak kabul edilmiştir. Her yıl 19 MAYIS günü Türkiye’nin her yerinde beden eğitimi ve spor gösterileri yapılmaktadır. (Türkiye’de ilk beden eğitimi gösterisini 12 Mayıs 1916’da erkek öğretmen okulu öğrencileri yapmışlar, sonra erkek öğretmen okulu öğrencileri her yıl ve genellikle mayıs ayı içerisinde bu gösterileri tekrarlamayı bir gelenek hâline getirmişlerdir.“Jimnastik şenlikleri”, “mektepliler bayramı”, “idman bayramı”,“Jimnastik bayramı” adı altında devam eden bu gösteriler zamanla bütün okullara yayılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı 1927’den sonra bu gösterilerin düzenlenmesini üzerine alarak her yıl mayıs ayının üçüncü haftasında Türkiye’nin çeşitli yörelerinde bu gösteriler yapılmaya başlanmıştır). 1938’de 19 MAYIS gününün“gençlik ve spor bayramı” olarak kanunlaşmasından sonra bu gösteriler de resmî bayram gününe alınmış, bu bayram için“dağ başını duman almış” marşı, gençlik marşı olarak kabul edilmiştir. Atletlerin,Atatürk’ün millî mücadeleye başladığı Samsun’dan aldıkları toprağı, koşarak Ankara’ya ulaştırmasıyla sonuçlanan 19 MAYIS koşusu da o tarihten beri yapılmaktadır.

ATATÜRK ve SPOR

  • Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar , Türkçocuklarının spor hayatını yüceltmeyi düşünürken sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak azmiyle spor çizmezler. Esas olan bütün yaştaki Türkler için Beden Eğitimi sağlamaktır.
  • Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki ,çevik aynı zamanda ahlâklısını severim.
  • Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin ; hiç kimseyi aldatmayacaksın ; memleket için hakiki mefkûre ne ise onu görecek , o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna mütehammil olacaksın; önüne nihayetsiz manialar yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük zayıf ,vasıtasz , hiç telâkki ederek , kimseden yardım gelmeyeceğine kani olarak bu maniaları aşacaksın. Bundan sonra sana büyüksün derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.
  • Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması , Türk gençliğinin spor bakımından da milli heyecan içinde , itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır.
  • Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz. Ata en çok , ve iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kadını da bu işi iyi bilir.
  • Türk çocuklarına sporun bu günkü tekniğini öğretmek ve bunların bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor ortaya koymak gerekir. Buna lüzum var mı, yok mu ? gibi soruya söyle cevap verilebilir. Esasen yoktur ; fakat hakikati ufak bir örnekle ispat edebilmek için gereklidir.
  • Müspet bilimlerin temellerine dayanan , güzel sanatları seven , fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kuvvetli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık delilidir.
  • Tatbik eden , icra eden, karar verenden daima kuvvetlidir. · Hakikati konuşmaktan korkmayınız.
  • Açık ve kat’ i söyleyeyim ki , sporda muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyade, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmak ve ona kalpten muhabbet ve onu vatani vazife telâkki eylemek lâzımdır.
  • Dünyada spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha önemlidir.
  • Her boy ölçüşmede arkalarında Türk Milletinin bulunduğu ve Millet şerefini düşünmelerini Türk sporcularına meslek düsturu olarak kaydediyorum.
  • Türk sosyal bünyesinde spor düzenlemekle vazifeli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatını yüceltmeyi düşünürken sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak azmiyle spor yaptırmazlar. Esas olan bütün yaştaki Türkler için beden eğitimi ve terbiyesini sağlamaktır.

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK

19 MAYIS Atatürk‘ü Anma ve Genlik ve spor bayramı örnek konuşma metni
Sayın Bakanlık ……., Sayın Okul Müdürüm, Kıymetli meslektaşlarım, Sevgili Öğrenciler,

Bugün, Mustafa Kemal’in Samsun’da tutuşturduğu kurtuluş meşalesinin, Anadolu’da elden ele, gönülden gönüle dolaşmasının ??. yıldönümü. O gün Samsun’un vatanperver insanlarını selamlayan Atatürk’ün taşıdığı duygularla, sizleri selamlıyorum.

Milletimizin tüm onur ve asaletiyle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk‘ün rehberliğinde tarih sahnesinde bir defa daha şaha kalkışının başlangıcıdır 19 MAYIS;

19 MAYIS, sadece Türk millî kurtuluş hareketinin başlangıcı değil, yeni Türk devletinin de çağdaş değerlerle milletler ailesi içerisinde yerini almasının adıdır.

19 MAYIS, gençlik; gençlik gelecek demektir. Türk genci, Türk İstiklali ve Türk Cumhuriyeti’nin yılmaz bekçisi, bugün ve yarınların tek ve en büyük güvencesidir.

“Sizler yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar.” diyor Atatürk.

Sevgili gençler,

“Siz Türk’e istiklâl aşkını veren, Kara Fatmaların, Nene Hatunların, Yalnız Efelerin; Siz “Ya istiklal ya ölüm diyen: Antepli Şahinlerin, Sütçü İmamların, Hasan Tahsinlerin, Seyit Onbaşıların; Siz tarihi tarih yapan Barborosların, Ulubatlı Hasanların, Yavuzların, Atatürklerin soyundansınız.”

Binlerce şehit vererek, sıkıntı ve yokluklar içinde, büyük özverilerle kurulan Türkiye Cumhuriyeti sizlere emanettir. Bu değerli emaneti yaşatmak ve sonsuza kadar korumak, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarmak, en başta gelen görev ve sorumluluğunuz olmalıdır.

Sevgili gençler,

Temeli 19 MAYIS’ta Mustafa Kemal Atatürk tarafından atılan “milli egemenlik” ilkesi ile, birliğimiz ve bütünlüğümüz sağlanmış, çarenin ancak millette olduğu tescillenmiştir.

Bugün de vazgeçilmez güç kaynağımız olan “Milli İrade”nin yaşatılması için hepimize ve özellikle de Atatürk‘ün 19 MAYIS‘ı armağan ettiği siz gençlere büyük görevler düşmektedir.

Unutmayınız ki sizler: Atatürk‘ün eserlerinin temel taşısınız.
Unutmayınız ki: her 19 MAYIS‘ta, Samsun’dan, elden ele Ankara’ya koşturulan bayrağımız, rengini, siz asil Türk evladının damarlarındaki asil kandan almaktadır.
Unutmayınız ki “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”

Sözde değil, bu özde duygularla, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını ve bu vatan için canlarını seve seve feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyor; siz gençlerimizin bayramını tebrik ediyorum

Atatürk‘ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi

19 MAYIS 1919 Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.
1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa’nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş­ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl­dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay’a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon’a; İtalyanlar Antalya’ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.
Trablusgarp’da Birinci Dünya Savaşı’nda Anafartalar’da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu’ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru’na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun’a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O’nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur
19 MAYIS sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun’da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza’ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü.
Mustafa Kemal, Amasya’da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın bu çalışmalarından hoşnut değil­di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi’nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’tan sonra Ankara’ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
19 MAYIS 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa­rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış­kanlıkların edinilmesine fırsat vermez.
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar­daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar.
19 MAYIS‘ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar.
19 MAYIS; 1981 yılından başlayarak «Atatürk‘ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 MAYIS‘ta doğdum» demiştir. 19 MAYIS bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan­gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk‘ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.

Atatürk‘ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı konulu güzel sözler
*
19 MAYIS güven, sevinç, hareket günüdür.
*
19 MAYIS yeni Türkiye’nin ve Atatürk‘ün doğum günüdür.
* Spor gençliğin kuvvet kaynağıdır.
* Gençliğinde dik duranın ihtiyarlığında beli bükülmez.
*
19 MAYIS ulusal egemenliğin başlangıç günüdür.
* Zafer, “zafer benimdir” diyebilenlerindir.
* Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.
* Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür.
* Zafer barışın en kısa yoludur.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ
* Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım, gözüm arkada kalmayacak.
* Türk çocuğu, çok zekisin, bu belli; fakat, zekanı unut, daima çalışkan ol.
* Bütün ümidim gençliktedir.
* Her kafanın anlamaktan aciz olduğu yüksek bir varlıktır gençlik.

Bayram Günü (Onur DURUKAN)

Güler yüzlü bir bahar sabahıydı. Babam:
— «Onur, bugün
19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı. Bayram törenini birlikte izleyelim.» dedi.
Hemen babamın boynuna sarıldım. Yanaklarından öptüm, içim içime sığmıyordu.
— Sağol baba. Beni ne çok sevindirdin bilemezsin, dedim.
Hemen kahvaltımızı yaptık. Babamın elinden tutarak bayram yerine doğru yürüdük. Yol boyu evler, dükkanlar, mağazalar, okullar, daireler bayraklarla donatılmıştı. Geçit töreninin yapıldığı alana geldik. Konuşmacılar Atatürk‘ten Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan kongrelerden söz etti­ler. Çok güzel şiirler okundu. Sonra çeşitli spor gösterileri seyrettik. Liseli ağabeylerin gösterileri çok güzeldi. Ateş çemberinden atlıyorlardı. Burada en çok hoşuma giden gösterilerden biri, beyaz ve kırmızı eşofman giymiş ağabeylerin yere yatarak bayrağımızın resmini çizmeleriydi. Bu gösterileri bütün seyirciler ayakta dakikalarca alkışladılar. Eve gelirken babama :
— Baba, neden
19 MAYIS Bayramı yapılıyor diye sordum.
— «Yavrum dedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yurdumuzu düşmanlar paylaştılar. Bize yalnız Ankara ve çevresindeki bazı iller kalmıştı. işte bu sırada Atatürk «Türk yurdu bölünmez bir bütündür» diye harekete geçti.
19 MAYIS bin dokuz yüz on dokuzda yurdu düşmandan temizlemek için Samsun’a çıktı. Oradan Amasya’ya, Erzurum’a, Sivas’a giderek Ulusal Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başladı. Ordular kurdu.
Daha sonra yaptığı savaşlarla düşmanı yendi. 29 Ekim bin dokuz yüz yirmi üçte cumhuriyeti ilan etti.
O tarihten beri, her yıl Atatürk‘ün Samsun’a çıktığı gün olan
19 MAYIS‘ı Gençlik, Spor Bayramı ve Ata’yı Anma Günü olarak kutluyoruz. Atatürk bu bayramı «Türk gençliğine armağan etti» dedi.
— Demek Ulusal Kurtuluş Savaşımız
19 MAYIS bin dokuz yüz on dokuzda başladı. Onun için her yıl bu ulusal günü bayram yaparak kutluyo­ruz. Gençlik, Spor Bayramı size kutlu olsun, babacığım, dedim.
Babam durdu, gülümsedi.
— Onur. bayram hepimizin bayramı. Hepimize kutlu, mutlu olsun yavrum, dedi.
Onur DURUKAN

Mustafa Kemal Paşa Samsun’da

(Ahmet Remzi COŞKUNER)
Mustafa Kemal Paşa 19 MAYIS 1919’da
Samsun’a geldi. Bir süre çalıştıktan sonra
kentin postanesine gitti. Görevli bulunan PTT memuru o günü söyle anlatıyor :
Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadı­ğı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.
— Buyurun Paşam.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
— «Sen ölürsen ben de ölürüm» dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabu­cak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istedi­ği konuşmayı yaptı, sonra;
«Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.» Dedi ve maiyetiyle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk‘e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…
Ahmet Remzi COŞKUNER

Atatürk‘ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 MAYIS tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ulusal bayramdır.. 19 MAYIS 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmıştır ve bu gün Kurtuluş Savaşı’nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

Tarihçe

20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra “Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirildi.

Kutlamalar

Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye’nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde “Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına” yazan ve “Sevgi Bayrağı” olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu’ndaki Tütün İskelesi’nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun’dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale’den sonra, 19 MAYIS törenlerinde, Ankara’da Cumhurbaşkanına sunulur.

19 MAYIS Şiirleri

19 MAYIS Şiirleri

19 MAYIS

19 MAYIS günü,
Yaşıyor kalbimizde,
Atatürk güneş gibi,
Her zaman içimizde.

Tembellik yasak bize,
Parolamız ileri,
Dünyaya örnek olsun,
Çalışkan Türk gençleri.

Ülkü verir, hız verir.
Bize
19 MAYIS.
Yurdumuzu kurtaran,
Ata’yı unutmayız.

Tembellik yasak bize,
Parolamız ileri,
Dünyaya örnek olsun,
Çalışkan TÜRK GENÇLERİ

F. ELMALI

ŞU SONSUZ KOŞU

Samsun’a ayak basmış Kahraman bugün,
Çayır, çimen yeşermiş zafer yolunda
Davul zurna sesinde şahlanır düğün,
Gönlüm coşup öter bir bahar dalında.

Ata’nın rüyasına gelincikler sun,
Emek bahçelerinin güzel gülünü…
Biz sonsuz bir sabahtayız… O uyusun,
Sevincimiz coşturur O’nun gönlünü.

Nasıl çıkmış bir sabah Samsun’dan yola,
Dağlardan dağlara o zafer türküsü,
Şahlanıp bayrak çekmiş her eski kola,
Taze bir bahar açmış yurdun gözünü.

Al bayrağın Ankara Kalesi’nde hür,
Dalgalanmakta altın bir çağa doğru,
Yeni kahramanlar kol kol, boy boy yürür,
Şu karlı dağlardaki bayrağa doğru.

On dokuz Mayıs‘ın hür başına çelenk,
Kiraz mevsimi, gençlik ay’ı, gül ay’ı,
Bir bahar bahçesinde gönüller renk renk,
Şu sonsuz koşuya bak, sarmış yaylayı.

Ceyhun Atuf KANSU

19 MAYIS GENÇLİK MARŞI

Bir şerefli milletin şanlı çocuklarıyız.
Kalplerimiz, nabzımız, vatan diyerek atar.
Ayrılmadan yürürüz, aynı yolda erkek, kız.
Ruhumuzda ateş var, göğsümüzde iman var…

Vücudumuz yay gibi, bacaklarımız çevik,
Kalplerde cumhuriyet, başımızdadır bayrak,
Bir emanet taşırız, Ata’mıza söz verdik.
Kuvvetimizi, gücümüzü, kanımızdadır kaynak…

Bilgi ile sporu, yürütürüz atbaşı,
Çalışkanlık, çeviklik atalardan mirastır.
Türk olmanın amacı kazanmaktır savaşı…
Bize ülkü yaraşır, bize hamle yaraşır.

19 MAYIS bizim en kutsal bayramımız.
Tarihlerde var mıdır, böyle bir günün eşi ?
Bu pınardan içiyor, alıyoruz kuvvet, hız,
Bu ocaktan yakıyor bütün gençlik ateşi…

İ. Hakkı TALAS

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NDA

Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı
Selam durdu kayığı, çaparası, takası,
Selam durdu tayfası.

Bir duman tüterdi bu geminin bacasından bir duman
Duman değildi bu
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.

Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil
Sarılan anayurda
Kemâl Paşa’nın kollarıydı.

Selam vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz’in hâlini görmeliydi.

Kalkıp ayağa ardısıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemâl Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi
Erzurum’a kadar.

Cahit KÜLEBİ

BU GELEN BANDIRMA VAPURU

Tekmil Anadolu ayakta,
Bu gelen Bandırma vapuru.
Mustafa Kemâl’in bakışı
Göklerden duru.
Boz kalpağın hele bir çıkarsın Mustafa Kemâl
Altın saçları pırıl pırıl uçuşur rüzgarda.
Mustafa Kemâl’in elbisesi
Rütbesiz, nişansız…
Ve avuçlarında
Kaderi yazılmış Türkiye’nin.
Karadeniz sereserpe uzanmış önünde
Bandırma vapuru yavaş yavaş yol alır,
Gazi Anadolu divan kurmuş bekleşir
Mustafa Kemâl geliyor.
Vapur yaklaşır, yaklaşır;
Secde eder dağlar taşlar.
Selam verir Gazi Anadolu’m;
Bandırma vapurunun içinde.
Güneşten süt emmiş
Bir sarışın kahraman var.
Mustafa Kemâl, ölümsüz kahraman,
Sen Samsun’a ayak bastığın an,
Al bir bayrak gibi açılıp rüzgarınla,
Dalgalandı vatan.

Özker YAŞIN

19 MAYIS

Samsun’da o gün doğdu
Türk’ün eşsiz güneşi,
Arasalar bulunmaz
Dünyada onun eşi.

Bütün yurt inliyordu,
Vatan gidiyor diye.
O sanki Türk yurduna
Gökten geldi hediye.

Samsun, Sivas demedi
Bütün yurdu dolaştı,
Türk’ün bu öz evlâdı
Vatanla kucaklaştı.

Bin dokuz yüz on dokuz
Türk’ün temel taşıdır.
Ardından gelen savaş
İstiklâl Savaşı’dır.

Temiz Türk gençliğine
Armağan olsun diye
Bu büyük ve şanlı gün
Bırakıldı hediye.

Ramazan Gökalp ARKIN

BOYNUMUZUN BORCUDUR

Atamızdan bize emanet oldu bu vatan,
Onu ebedî yaşatmak boynumuzun borcudur.
Bil ki her zaman plân yapıyor düşman,
Vatanı korumak boynumuzun borcudur.

İnmesin, göklerde dalgalansın bayrağım,
Verilir mi şehit kanıyla sulanmış toprağım?
Ölürüm de bırakmam, burası benim yatağım,
Sancağı korumak boynumuzun borcudur.

Şerefsiz hayat için, bu toprağı satanlar,
Bu milletin içine fesat ruhu katanlar,
Bunu bize yakıştırır mı toprakta yatanlar?
Türklüğü yaşatmak boynumuzun borcudur.

Tarih okusun ki, mazimiz ne imiş görsün
Her bir kötülüğü kalbinden silsin,
Düşmanımız, Türk gençliği ne imiş bilsin.
Cumhuriyeti korumak boynumuzun borcudur.

Mehmed’im ne söylese hepsi haktır,
Cumhuriyetçi gençlikte hile yoktur,
Atatürkçü olanda vatan sevgisi çoktur,
Vatanı korumak boynumuzun borcudur.

Mehmet SARIOĞLAN
Göksun D. Dere Çok Programlı Lisesi / MARAŞ

BİR KURTULUŞ DESTANI

Osmanlıydı bir zaman tarihler yazan,
Dört bir yana kök salmış, kükreyen aslan.

Asırlarca yaşadı, nesil geçti aradan,
Zayıfladı kuvvetçe, dediler “hasta adam”.

Asiler çıktı, Osmanlıya başkaldıranlar,
Fitneyle parçaladı hain düşmanlar.

Küçüldü topraklar savaşlarda bir yandan,
Atmak istediler Türk’ü Anadolu’dan.

Bir inançla gürledi, yüce Türk milleti,
Önder seçti kendine Mustafa Kemal’i.

Millet birlik oldu, koştu düşman üstüne,
Nice canlar verildi, Maraş, Urfa, Antep’te.

Cephelerde Mehmetçiğin Allah sedası,
Temizlendi düşmandan güney, doğu, batısı.

Ay ve yıldız dalgalandı akan kanlar üstüne,
Ve ölümsüz marşımız doğdu Mehmet Âkif’le.

Büyük harpler yaşadı bu vatan, bu topraklar,
Yine de bir nebze susmadı gök kubbede ezanlar.

Büyük Ata önder oldu, açtı Millet Meclisi,
Daha sonra kuruldu Milletin İradesi.

Binlerce şehidiyle aldı, Türk milleti vatanı,
Tarihe şerefiyle yazıldı, bu “Kurtuluş Destanı”.

Bu “Kurtuluş Destanı”dır kuşak boyu sürecek,
İlelebet, yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek

Erdoğan GÜNEŞ
Saltukova İlköğretim Okulu Öğretmeni
Çaycuma / ZONGULDAK

19 MAYIS TÜRKÜSÜ

On dokuz Mayıs,
En yüce bayram.
Bize armağan,
Bıraktı Ata’m.

Sağız vatanca,
Kafamız zinde,
Tek bir kitleyiz,
Ata izinde.

Ata’yı sevmek,
Kutsal ülkümüz,
O’na benzemek,
Coşkun türkümüz.

Ata her yerde,
Yol gösteriyor,
Koşun güzele,
Bilime diyor.

Samsun’a O’nun,
Çıktığı bugün.
Vatanda düğün,
Çocuğum övün!

Halim YAĞCIOĞLU

NUTUK

Vatan boylu boyunca vurulmuş
İki gözü iki çeşme derelerin
Dağlar kapkara yasından
Ovalar tüm kavrulmuş
Düşman kan içinde parmaklarıyla
Ta Kars’a kadar Menderes Ovası’ndan.

– Geldi geçti, ama hatırlanmalı –
Neler çektik o günler milletimle ben
Bir bir yollara düştüler perperişan
Aç susuz ama aşk içinde
Yanmış yıkılmış damları koyup
Sessiz sedasız köylerden.

… İşte böylece efendiler
Aşk istediler verdim
Ateş istediler verdim
Ekmek istediler verdim
– Güldüler, yalan dediler, olmaz dediler –
Uğraştım sonunda en güzel boyalarla
Önümüze bir bütün harita çıkardım…

Ben, Atatürk‘üm öldüm – demiştim zaten –
İşte nutkumu da baştan sona okudum.
Öldüm ama gözüm arkada değil
Kitabım bir uzun bir güzel oldu
Hem ne iyi ettim, ne iyi ettim de efendiler
– Sonunda “EY TÜRK GENÇLİĞİ” dedim. –

Turgut UYAR

O GELİYOR

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını
Yeryüzüne can veren,
Cana heyecan veren
Al yüzlü Oğan güneş.
Takanın burnu nasıl Karadeniz’i yırtar ?
Siz de bir an öyle yırtınız uykunuzu.
Uyanın Samsunlular!
Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını
Al yüzlü Oğan güneş.
Bugün Çaltıburnu’ndan gülerek doğan güneş.

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Uyanın Samsunlular.
Uyumak ölüme eş.
Diriltir ruhunuzu,
Ufukta bir gemi var.
Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor ?
Fakat yolu mu az, yoksa yükü mü ağır ?
Bu gemi umut yüklü, insan yüklü, hız yüklü !
İçinde bu vatanın derdiyle yanan bağır.
Kurulacak yarını düşünen baş geliyor.
Bir baş ki, gökler bir küme yıldız yüklü.
Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Ufukta duran gitgide yaklaşıyor.
Sanki harlı bir ateş
Yakıyor ruhumuzu.
Beklemek üzüntüsü her gönülde taşıyor.
Üzülmemek elde mi ?
Hız yüklü, iman yüklü, umut yüklü bu gemi.

O umut yayıldıkça ruhlara sıcak sıcak,
O hız, doldukça bütün damarlara kan gibi,
Gizli inleyen her yürek canlanacak.
Ateşler püskürecek uyuyan volkan gibi.
Gittikçe büyükleşen
Gölgene dikilmekten karardı gözlerimiz.
Koş, atıl gemi, sana engel olmasın deniz.
Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel !
Kuşlar gibi uç da gel, rüzgar gibi es de gel !

Celal Sahir EROZAN

RENKLERDE 19 MAYIS

Ak 19 MAYIS ak
Mustafa Kemal Samsun’a çıkacak.
Al
19 MAYIS al
Sivas’ta Mustafa Kemal…
Yeşil
19 MAYIS yeşil
Çimenlerde çocuklar oynaşır.

Mavi 19 MAYIS mavi
Ordular hedefimiz uygarlık, ileri.
Mor
19 MAYIS mor
Sonrasını anlatmak zor.

Sarı 19 MAYIS sarı
10 Kasım’da bayraklar yarı.
Ak
19 MAYIS ak
Atatürk vatan, Atatürk bayrak.

Pembe 19 MAYIS pembe,
Atatürk aklım sende.


Gönderen: Uğur YİYİT
Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İ.Ö.O. Ankara

19 MAYIS‘TA DÜŞÜNCELER

Sen, geceyi gündüze katan
Kaputa sarınıp karda yatan
Sen, müstesna ölümsüz kahraman
Çanakkale’nin çelik kalesi
Sen, düşmandan kaçılmaz, diyen
Bir avuç, cephanesiz, keşif koluyla
Dağ gibi zırhların karşısında duran
Duru durup, Dumlupınar’da
Turnayı gözünden vuran
Çarıksız, tüfeksiz, ekmeksiz
Kağnıyla, Ayşeyle, Fatmayla
Ordulara Akdeniz’i gösteren
Senin yolundayız bugün de…
Yorulmaz Usanmayız
Yenilmeyiz, dönmeyiz
Senden aldık ışığımızı,
Gökte bile kalmasa bir kıvılcım
Yine sönmeyiz.
Gözlerin güneş bize,
Sözlerin ateş bize,
Bir kavuşturdun sevdiğimize,
Hürriyet, vatana.
Bugün
19 MAYIS
Senin yolundayız.
Dönmeyiz bir adım sağa, sola,
Dönmeyiz bir adım geri.
Hep aynı heyecanla görüyoruz seni
At üstünde,
Parmağın ufukta
“-Ordular, Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!”
Hep böyle görüyoruz seni,
Hep aynı heyecanı taşıyoruz,
Hep aynı heyecanla
9 Eylül’de İzmir’e girer gibi
Yaşıyoruz.
Hep dev gibiyiz
Hep aslan gibi,
Şimdi hep senin gibiyiz.
Kimse yan bakamıyor artık bize,
Hattı müdafaa yok,
Sathı müdafaa var.
Edirne’den Kars’a,
İzmir’den Rize’ye kadar
Akdeniz’den Karadeniz’e,
Yalın kılıç,
Kükremiş,
Bekliyoruz.
Bugün elle tutuyor, gözle görüyoruz
“^Yurtta sulh, cihanda sulh” dediğini.
Dumlupınar’da yatıyor şehitler,
Her gün gidip geliyoruz
Senden onlara mekik dokuyoruz.
Silah çatıyor, süngü takıyoruz…
19 MAYIS‘ta Samsun’a çıktığın gibi heyecanla
Her yıl okuldan çıkıyoruz.
Biz de sen olduk şimdi
Her köyde, her okulda, her fabrikada
Cumhuriyeti emanet ettiğin
GENÇLİK VAR!…


Gönderen: Uğur YİYİT
Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İ.Ö.O. Ankara

 

 

19 MAYIS

Seksen iki yıl evvel,
Türklüğün içi yandı.
Birleşti yedi düvel,
Ankara’ya dayandı.

Saldırdı kahpe Yunan,
Anadolu uyandı.
O, öyle bir zor zaman,
Öyle bir zor zamandı.

Ne top vardı, ne tüfek,
Cephanemiz al kandı.
Kadın, çocuk, er, erkek,
Atasına inandı.

Samsun’da doğan güneş,
Ta İzmir’e uzandı.
Bu harp kıyamete eş,
Meydanlar toz dumandı.

Minarelerde Ezan,
Dualar çağlayandı.
Yüreğimizde iman,
Allah Rahim Rahmandı.

Mehmetçik cephelerde,
Eşsiz bir kahramandı.
19 MAYIS bize,
Gençlere armağandı.

Halil İbrahim Güncan


Bir Alev ki Ay Yıldızlı Bayrağım/19 MAYIS

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Aydınlatan meşaledir yurduma

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Sınırlarımızın bekçisi
İman dolu Mehmetçiğe
Güç olur,cesaret olur.
Bir avuç toprak uğruna
Ölen şehitlerimizin ruhu huzur bulur.
Sonsuz mekanlarında

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Gök kubbemizde var oldukça
Rahat uyur çocuklarımız yataklarında
Kırılası bir el uzanmadıkça
Karanlığa girmez Türkiye’m

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Uzun yıllar boyunca
Destan üstüne destan yazmış
Geçmişte kurtuluş savaşı
Bu gün! !
Gelecekteyse var gücüyle
Yazacağız yazılmamış destanları

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalansın diye tüm özgürlüğümüze
Kolumuz,bacağımız feda olsun
Hatta ölüm bile uğruna
En yüce mertebe şehitliktir bize.

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Anadan,evlattan ve tatlı yardan
Önde yer alır yüreğimizde
Genç,ihtiyar gölgesinde
Korkusuz yaşar Türkiye’mde

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Büyük Allah’ın yardımıyla
ATA ‘ mız dan bize
Bizden evlatlarımıza emanet.

Meral Yağcıoğlu


19 MAYIS Aydınlığı

Ses oldu vatan rüzgârında umut
Anadolu’ya oylum oylum çöreklendi
Acımasızlık, umarsızlık kara kara bulut
Mustafa Kemal aydınlığında bir bir tükendi.

Derinden inlemeyle uyandı toprak
Yurt üstüne uğultusunun yayıldığı
Kuvay-ı Milliye gücü bayrak bayrak
Sardı ülkeyi 19 MAYIS aydınlığı.

Özgürlük ve bağımsızlık üstüne
Atatürkçe yazılan destandır
Yürek yürek karanlık düne.

Köy okulundaki bayrak direğinde
Atatürkçülük dalga dalga yayılan
Parmak işareti kır kahvesinde.

Bölge bölge kalkan eğik baştır
Köye, kasabaya, kente ve yurda
Ovayı yaran tren düdüğünde haykırıştır.

Muhsin Durucan


19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı

19 MAYIS 1919 Müjdeli gün,
Türk çocuğu unutma,ne oldu dün.
Türk’ün uyanıp şahlandıgı o gün,
Özgürce yaşamanı sagladı bugün.

Türk’ün Bayragı karalar baglamış,
Gitmeden esaret dalgalanmam diyor.
İstanbul Fatihi Mehmet Han aglamış,
Mezarında Ruh’u yatmam diyor.

Fransızlar Adana benim diyor,
Doganbey Vatan için can veriyor.
Urfa,Maraş ve Antep’te İngilizler,
Namus ve şerefime göz dikiyor.

Yunan Ordusu çıkmış İzmir’ime,
Hançerini saplamak ister Yüregime.
Antalya ve Konya’da İtalyanlar,
El uzatmış Ay-Yıldızlı Bayragıma.

Samsun’da İngiliz cirit atıyor,
Ermeni-Rum Türk’ü satıyor.
Irak ve Filistin’i İngiliz almış,
Suriye -Lübnan Fransız’a kalmış.

İngiliz Bayragı Yürekleri daglıyor,
Evliyalar şehri İstanbul aglıyor.
Eyüp Sultan’da toplanmış Şehitler,
Başta Gençosman ferman dinliyor.

Ermeni-Rum Çeteleri silahlanmış,
Anne karnında bebeleri Süngülüyor.
İngiliz – Fransız destekli Sülükler,
Türk’ün Kan’ını içerek besleniyor.

Şahin bey Antep’ten seslenir,
Yakışmaz Türk’e Esaret Ar gelir.
Adana’dan Sinan Paşa cevap verir,
Esir yaşamaktansa ölüm hoş gelir.

19 MAYIS 1919 Kutlu sabahında,
Mustafa Kemal’im Bandırma Vapurunda.
Özgürlük Meşalesi tutuştu Samsun’da,
Yayıldı dalga dalga Anadolumda.

Mustafa Kemal’im Bayrak olup,
Esti Samsun’dan Yurdum üzerine.
Zulmün kahredici Güneşi olup,
Dogdu Emperyalist güçlerin üzerine.

Savunmasız Yurdum işgal selinde,
Esaret ölümdür gönül telinde,
Kefen teninde,Şehitlik dilinde,
Toplandı Milletim Ata’nın emrinde.

Ondokuz Mayıs Gençlik Bayramı,
Gençler Sporla kutlar Bayramı,
Atatürk‘ün gençlige büyük armaganı,
19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı.

Zulmün sonu,Özgürlügün başı,
Cumhuriyet yolunun ilk yapı taşı,
Türk’ün kurtuluş umudunun gözyaşı,
Ezilmişliğe başkaldırının sembolü bugün.

İshak Özlü

19 MAYIS Gençlik Ve Spor Bayramı

19 MAYIS gençlik ve spor bayramı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk
İstemem evde boş durup da yatanı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sporcu dediğin centilmen olmalı
Zeki çevik ve atılgan olmalı
Güzel ahlaklı ve mütevazı olmalı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sigara içkiyi içmeyin demiş
Sporu gençlere tavsiye etmiş
Bu bayramı gençlere hediye etmiş
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sağlam vücutta sağlam kafa istemiş
Cumhuriyeti gençlere emanet etmiş
Sporun faydasını yıllar önce söylemiş
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Spor kardeşliktir yarış bahane
Hem kültürdür hem örf hem de anane
Spor yapmayan ya delidir yada divane
Spor yapsın gençler demiş Atatürk
Güner Kaymak

Atatürk‘ten Son Mektup

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş ‘Yıl 1919, Mayıs‘ın 19’u’ diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl’i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl’i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl’in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl’i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, feşine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl’i anlamak göz boyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
Laboratuarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..

Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar…
Mustafa Kemâl’i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl’i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl’i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil…

Halim Yağcıoğlu

Çekirgenin 20 kat zıplaması

ÇEKİRGENİN 20 KAT ZIPLAMASI

Çekirge bir sıçramada vücut boyunun 20 katı mesafe atlar. Bu durum insanın 3 adım atmada 100 metreyi aşması gibidir.

Uçurtma kelebeği 140 gramlık kazıklara bağlanıyor. İpi koparıyor. Ancak 150 gramı koparamıyor. Bir atlet bu böceğin kabiliyetine sahip olabilseydi bir çukura devrilmiş 8-9 tonluk bir kamyonu doğrultabilirdi.

Uçurtma kelebeği baş kısmındaki geyiklerdekine benzer boynuz gibi antenleriyle herhangi bir şeyi kaldırabilir. Bu gösteriyi insan yapabilseydi bir cambazhanenin sütun başlarına dişleriyle asılmış bir trapez cambazı beline sarılmış 130 arkadaşını tutabilirdi.

Bacakları 2,5 mm olan bir pire bir sıçrayışta bir masanın bir tarafından diğer tarafına sıçrayabilir. Bir olimpiyat şampiyonu aynı şekilde bir gösteri yapabilseydi bir sıçrayışta 215 m uzun atlayacak ya da 130 m yüksek sıçrayabilecekti.

Yusufçuklar hiçbir yere konmadan 100 km’lik bir yolu katedebilir İzdivaç mevsiminde 15-35 km süratle bataklık üzerinde uçar. Kanadının yarısı kesilse de yine devam eder.

Türk kadınının giyimi, kuşamı ve süslenmesi

TÜRK KADININ GİYİMİ KUŞAMI VE SÜSLENMESİ

 

Türkler göçebe hayatın gereği olarak Orta Asya’da rahat kıyafetleri,daha çok deriden yapılmış giyim eşyalarını tercih etmişlerdir.Hun kurganlarından çıkan çizme,keçe çoraplar,kumaş ve halı parçaları,saç örgüleri gelişmiş bir medeniyetin habercisidir.Uzun ve örgülü saç biçimi,Orta Asya’da Hunlardan itibaren hem kadınlar hem de erkeklerce benimsenmiştir.Uygurların giyim kuşamında da aynı özellikler görülmektedir.Saç şekli dahil birbirine çok yakın olan kadın ve erkek giyim tarzı Selçuklular döneminde de sürdürülmüştür.Selçuklu kıyafetlerinde kadını erkekten ayıran en önemli unsur baş kısmında görülmekteydi.Yaşlı kadınlar daima,gençler ölüm olayında başlarını omuzlarına kadar inen bir örtüyle kapatırlardı.Gelinler “didek” denilen örtüyle başlarını örterlerdi.Selçuklu kadınları; “bağaltak” ve “üsküf” denilen başlıklar kullanıyorlardı.Bağaltaklar,üç dilimli ve kenarları değerli taşlar ve sırmalarla süslü kumaşlarla hazırlanıyordu.Değişik bağaltak türleride vardı.Uçları arkaya sarkan külah biçimindeki keçe veya kalın kumaşlardan yapılan üsküfler yaygındı. Selçuklu kadın ve erkek giyimine,kaftanlar ile yuvarlak kapalı yakalı,önden açık elbiseler hakimdi.Kaftan ve elbiselerin altına dize kadar çıkan çizme veya geniş paçalı şalvarlar giyiliyordu.Selçuklularda ve daha önceki dönemlerde elbiseler yün,pamuk,ipek,yün-ipek karışımı,deve tüyü ipliğinden dokunmuş kumaşlar ile keçeden dikiliyordu.Deri ve kürk de giyim kuşamda önemli bir yer tutmaktaydı. Asya Hunları kısa ve uzun konçlu deri çizme,keçe çorap kullanırken,Göktürkler de deri ve keçeden yapılmış çizme giymişlerdir.Selçuklular ayaklarına çarık,deri çizme,pataya (Anadolu’da dolak) giymişler,keçe çizmeyi İslam dünyasına yaymışlardır. Eski Türk giyiminde kemer ve kuşak mutlaka vardı.Erkekler kuşağı,kadınlar kemeri kullanıyorlardı.Dokuma kemerlerin yanında değerli madenlerden yapılmış kemerler de bele takılmaktaydı.Kadın kuşakları şalvar ve entarinin üzerine bağlanıyordu.Şalvarı bele bağlayan ve büzen kuşağa UÇKUR,önlük bağlarına DOLAMA denir.Kadın ve erkek uçkurlarının uçlarına güzel işlemeler yapılır ve bu kısımlar bağdan sonra belden aşağı sarkıtılır.

 

Ensiz kadın kuşakları başlıklarda fesin alt kenarına dolanır.Bunların ,püsküllüğ iki ucu arkaya sarkan çeşidine “dokurcan” adı verilmiştir. Orta Asya türk kavimlerinde ve Selçuklularda takıları hem kadınların hemde erkeklerin taktığı bilinmektedir.Küpe,kolye,but,bilezik,yüzük en çok kullanılan takılardıHunlardan Osmanlıların son dönemine kadar kadınlar süslü bıçak taşımışlardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ana hatları itibariyle Orta Asya ve Selçuklu kadın giyim kuşam ve sislenme geleneği sürdürülmekle birlikte devletin zenginleşmesi,üç kıtaya yayılan topraklardan gelen kültürel etkilenmeler sonucu zengin,gösterişli bir giyim şekli ortaya çıktı.

 

Bu dönemin en önemli özelliği kadın ve erkek giyimi arasındaki farklılaşmadır.XV.yüzyıldan itibaren Osmanlı sarayı,başkent İstanbul’un giyim kuşamını yönlendiren bir merkez haline geldi.İstanbullular gösterişli,pahalı kıyafetlere yönelirlerken Anadolu ve Rumeli’nin köylerinde,kasabalarında yaşayan halk eski Türk giyim geleneğini,sade kumaşlarla,süsten uzak kıyafetlerle sürdürmüşlerdir.İmparatorluğun bünyesindeki Hristiyan ve Musevi toplumlar ise geleneksel kıyafetlerini yaşatmışlar,ancak sokağa çıkarken çar,ferace,yeldirme kullanmışlar,başlarını örterek Müslüman topluma ayak uydurmuşlardır.

 

Osmanlı dönemi Türk kadınının iç giyimi,genellikle gömlek,dizlik ve iç yeleğinden ibaretti.Dış giyim eşyaları ise üç-iki-tek etek entari,içlik,hırka,kürk,şalvar,başlık ve takılar,kuşak,kemer,çorap,çizme,yemeni ve terlikti.Sokağa çıkılırken ferace,yeldirme,Çar,maşlah, 1892 yılından itibaren de çarşaf,peçe kullanılmıştır. Osmanlılarda “kesim”denince belli bir giyim şekli,kıyafet dikiliş tarzı anlaşılıyordu.Bir bakıma kesim terimi,modayı karşılıyordu.İstanbul kesimi,Cezayir kesimi şalvar,topuk kesimi entari gibi..

 

Kadınların giyim kuşamı yaşa,ekonomik duruma,kocasının statüsüne,mevsimlere,doğum-ölüm-düğün gibi sosyal olaylara,ev içi ve dışına,yapılan işlere göre değişiklik gösteriyordu.En gösterişli ve yeni kıyafetler düğünlerde,bayramlarda giyiliyordu. Osmanlı döneminde kadın giyiminde genellikle üç tip kıyafet kullanılıyordu.1)Entariler,2)Şalvar ve Gömlek,3)Cepken ve Etek.Entarilerin şalvarlı ve şalvarsız giyilen tipleri vardır.Şalvarla giyilen entarilerin üstüne salta ve ferman giyilir.bele kuşak sarılır ve kemer takılırdı.Üç etek entarinin,belden aşağı olan kısmı üç parçadır.Ön iki eteğin uçları bazen yürüyüşü engellemesin diye kemere,kuşağa tutturulur.Üç etekler;kadife ,atlas,seraser,bindallı gibi işlemeli kadifeler yanında çizgili kumaşlardan da dikilmekteydi.Ağır,değerli kumaşlardan hazırlananlar düğün ve tören kıyafeti olarak kullanılıyordu.İki etek entariler ise,kadife telli hare denilen ipekliden dikilirdi.Baştan geçme,omuzları dikişsiz,etek kenarları sırma ile işlenmiştir.Bu elbiselerin bellerine genellikle değerli kemerler takılırdı.

 

İki eteklerinaltına,üç eteklerde olduğu gibi aynı veya farklı kumaştan şalvar giyilirdi. Entarinin kumaşından dikilen ve işlemeleri bulunan “holta” denilen şalvar giyildiğinde üç eteğin ön etek uçları kemere takılarak holtanın işlemeleri ortaya konurdu. Şalvarsız giyilen entarilerin XVIII. yüzyılda yaygınlaştığı tahmin edilmektedir. Dört peşli,dolama,topuk döven,kumru yaka,hakim yaka,papaze yaka,çantalı,kutu içi şalvarsız giyilen entarilerden en çok tutulanlarıdır.  Anadolu’da “bindallı” adıyla tanınan ve şalvarsız olarak giyilen entariler XIX. yüzyılın başlarında görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılıp kutu içinde Anadolu’da satıldığı için “kutu içi entari” diye de tanınmıştır. Etekleri topuğa kadar iner. Genellikle kadife ve seyrek olarak da atlas kumaştan,üzerine bindallı şeklinde sırma işlemeler yapılmış bir entaridir. Başa yemeni ve krep örtülüp,bele kemer bağlanarak giyilir. Kış mevsiminde üzerine kürk giyildiği de olur. Düğünlerde en yaygın şekilde kullanılan ve Türkiye’nin bütün yörelerine yayılmış bir düğün elbisesidir.  Türk kadın ve erkeğinin en yaygın giyim eşyası hiç şüphe yok ki şalvardır. Şalvarın 90 kadar çeşidi belirlenmiştir. Dar,büzgülü,uzun,bilekten bağlı,düz-verev kesimli şalvarlar en çok giyilenleridir. Geniş paçalılarına çakşır,dar paçalılarına potur denir. Kadınların entarilerinin kumaşından diktikleri ve işledikleri şalvarlara holta denildiğini belirtmiştik. Şalvar,her türlü kumaştan dikilir. Kadınlar şalvarlarının üst bölümüne içlik ve salta,fermane veya cepken giyerler. İçlikler,genellikle pamuklu dokumalardan yapılan yakasız,uzun kollu gömleklerdir. Salta;yakasız,iliksiz,kollu bir çeşit cepken olup yaka ve kol kenarları sırma ile işlenmiştir. Fermane;özellikle Rumeli’de giyilen,kaytan ve sırmayla işlenen,önü açık bir çeşit yelektir. Cepken ise şalvarla beraber kullanılan,içlik üzerine giyilen,kollu veya kolsuz,önleri düz veya yuvarlak olan işlemeli bir giyim eşyasıdır.  Kadınlar evde ve sokakta yün ve pamuk ipliğinden örülmüş çorap giyerlerdi. Elde,şişlerle örülen köylü çorapları renk ve motifler açısından çeşitli inançları,duyguları ifade ederler. Siyah yası,kahverengi küskünlük ve ümitsizliği,kırmızı sevgiyi,pembe-sarı havailiği anlatır. Topuk ve burunları kırmızı iplerle örülü kınalı çorapların genç kızlarca giyilenlerine sümbül motifi işlenir. ”Öksüz kız,gönül kilidi,sevdalıyım,arkamdan gel,küstüm sana,bırak beni” gibi adlar taşıyan ve çoraplara işlenen motifler giyenin duygularını yansıtır,göçün olduğu toplumlarda haberleşmeyi sağlar.  Sarayda ve varlıklı ailelerde ayakkabılar iki bölümden oluşuyordu. Bacakların yarısına kadar çıkan ve çedik denen sarı deriden yapılmış mest ve üzerine giyilen aynı deriden yapılmış “cevari mesti” denilen ayakkabı. Söz konusu çevrelerde ayrıca kırmızı deriden,kırmızı atlastan yemeniler ve terlikler giyiliyordu. Nalınlar da sedef kakmalarla süsleniyordu. Anadolu ve Rumeli’de kısa ve uzun konçlu çizme,keçe çizme,çarık,yemeniler yaygındı.

 

 Türk kadın giyim kuşam ve süslemesinin önemli kısmı “başlık”lardır. ”Baş bağlama” Anadolu’da evlenme anlamındadır. Göçün olduğu toplumlarda başlıklar çeşitli süslemelerle bazı duyguları çevrelerine yansıtmaktaydı. Sevdalı genç kızlar feslerine açık renkli yazmalar bağlarlar,böylece beklenmeyen isteklere karşı kendilerini korurlar. Dul kadınlar feslerinin üzerine kara yazma bağlarlar. Yeni gelinler ise açık canlı renkleri tercih ederler. Başlıklardaki yazma sayısı bazı yörelerde çocuk sayısını gösterir.  Saç süslemeleri şehirden şehire,köyden köye büyük değişiklik gösterir. Bazı yörelerde genç kızlar evleninceye kadar zülüflerini kesmezler. Çünkü uzun saçlı kızlar beğenilir. Bazı yörelerimzde evlenmek isteyen dul kadınlar kaküllerini başlıklarının dışına çıkarırlar. Başa örtülen başlığa bağlanan yazmalardaki oyalar da sevgi,dargınlık,evlenme isteği gibi duyguları yansıtır. Yazmasına biber motifi işleyen gelinin kaynanasıyla arasının iyi olmadığı anlaşılır. Zengin kız ve kadınlar saç örgülerinin uçlarına değerli taşlar takarlar. Takma örgüler,belikler de eski geleneğin devamıdır. Saçlardaki belik,örgü sayısı bazı yörelerimizde çocuk sayısını gösterir. Kız ve erkek . ocukları beliklerde aynı renkteki boncuk veya bezlerle belirtilmiştir.

Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?

Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela…
Hani tauna da zuldür bu rezil istila…
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz …
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?.

Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın… Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY



Seyit onbaşı, çanakkale zaferi, 18 Mart

Seyit onbaşı

Seyit onbaşı, 1889 yılının eylül ayında havran ilçesi çamlık (manastır) köyünde dünyaya geldi. babasının adı abdurrahman, annesinin ki emine idi.

seyit, 1909 yılının nisan ayı başlarında askere alındı. 1912’de balkan savaşları’na katıldı. savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak çanakkale cephesi’nde görev aldı. çanakkale savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını türk tarihine yazdırdı.

18 mart deniz savaşı sırasında, rumeli mecidiye tabyası’nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. seyit onbaşı büyük bir güçle 215 okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile ocean gemisi büyük bir yara almıştı.

seyit onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti.

1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla “çabuk” soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.

rivayete göre savaştan sonra seyit onbaşı ‘dan fotoğraf çekmek için aynı mermiyi tekrar kaldırması istenmiş. ancak onbaşı yerinden bile oynatamamıştır mermiyi. bunun üzerine aynı merminin tahtadan bir kopyası ile herkesin tarih kitaplarında gördüğü seyit onbaşı‘nın mermi kaldırdığı enstantane oluşmuştur.

bir başka rivayete göre ;

“aynı gün geç saatlerde çanakkale boğazı müstahkem mevkii kumandanı cevat

paşa, ödül olarak seyit’e onbaşılık rütbesini verdi. merminin bir defa da kendi

huzurunda kaldırılmasını istedi. bunun üzerine seyit onbaşı, cevat paşa’ya şu cevabı

verdi:

ben bu mermileri kaldırırken gönlüm, allah’ın feyziyle doldu. ancak bu

kuvvetin sırrı o anda bana allah’ın ihsan ettiği bir vergi idi. bu ağırlığı kaldıracak kadar

bir makama varmışsam bu dua ve rıza ile olmuştu. ancak şimdi kaldırmam mümkün

değildir kumandanım”

kaynak:

gençcan, mehmet ihsan; çanakkale savaşları’ndan altın harfler,

istanbul, 1992.

Hadiseden sonra mustafa kemal; kendisine şaka yollu beni de kaldırabilir misin diye sormuş.kendisi komutanım sizi dünya kaldıramıyor ben nasıl kaldırayım diye cevap vermiştir.

ayrıca gösterdiği kahramanlıktan sonra kendisine ödül olarak teklif edilen altın ya da parayı geri çevirip sabah kahvaltı istihkakının 2 kata çıkarılmasını istemiştir. Fakat bir süre sonra bundan da vazgeçmiştir;çünkü yanındaki asker arkadaşının istihkakını almaya gönlü razı olmamış.

savaş bittikten sonra atatürk, seyit onbaşının bulunduğu köye gidip bu kahraman askeri ziyaret etmek ister. dağlarda odun toplayarak geçimini sağlayan ve son derece fakir olan bu yürekli kahraman, ilçenin kaymakamı tarafından atatürkün karşısına çıkartılacaktır ama seyit onbaşının kıyafetleri yırtık ve yamalıdır. onu bu şekilde atatürkün karşısına çıkartmak istemeyen kaymakam efendi, bu büyük insana kendi takım elbisesini giydirir. seyit onbaşıyı gören atatürk, kendisine şaka yollu olsa gerek:

– ‘bakıyorum, namını iyi kullanıyorsun, sana gösterilen itibar epey fazlaymış’ mealli bir çift söz eder. bunun üzerine atatürke gerçek anlatılır. köyde odun toplamaya devam eden seyit onbaşı, bir gün çalışma esnasında soğuk algınlığından ciğerini üşütür ve zatürreden vefat eder. çanakkale harbinden önce koca seyit olarak anılan seyit onbaşı, 275 kiloluk top mermisini namluya yerleştirip ingilizlerin ocean zırhlısını vurmuştur. bacasından vurulan ocean zırhlısı geri dönmek üzere manevra yaparken, daha evvelinden nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birisine çarpar ve boğazın dibini boylar. batan gemide 400 ingiliz askeri boğulur, 300 tanesi ise kurtulur. ocean zırhlısı seyit onbaşı tarafından vurulmasaydı, istanbula kadar önünde ciddi bir engel kalmayacaktı. halbuki seyit onbaşının tabyası osmanlının son tabyalarından birisi idi. ingiliz donanması karşılarında çok daha büyük ve güçlü tabyalar var zannedip denizde ilerlemeyi durdurmuşlar ve kara çıkarmasına ağırlık vermişlerdi.

ruhu şad olsun…  Yıl 1915. kapıda düşman. mehmetler cephede vatanı bekler, uzanan her eli kesmek için. analar kınalamıştır evlatlarını. sanki tanrıya kurban eder gibi. 3 evladı şehittir bir ananın, dördüncüsünü de ölüme gönderir, bilir öleceğini. “vatan sağolsun” der, başı diktir.

250000 kelle(!) ölüme gider o gün. ilk defa gördükleri çelikten canavarlara bakarlar, korkusuz gözlerle. demir yığınına karşı etten bir duvar. kolay değil, cesaret ister bu. öleceğini bile bile gitmek. ölümüne gitmek.

Patlamaya başlar düşmanın azgın topları. her düştüğü yerde alır en az on can! eller, ayaklar, kollar, bacaklar havada. tek bir kurşun bile sıkmadan ölen onca vatan evladı, kayseri anadolu lisesi’nin bütün öğrencileri. hepsi şehittir o gün. fakat çarpışan mermiler arasında canlı kalır birileri. nasıl olduğu bilinmez, belki tanrının eli.

Seyit onbaşı kafasını kaldırır. bir tek kendisi kalmıştır. düşman geçti geçecek. son bir gayret yerinden fırlar, topu çevirir ve mermiyi almak için eğilir. “yaa allaah” der seyit onbaşı, tek bir hamlede 275 kiloluk top mermisini kaldırır ve ateş. ıskalamıştır seyit onbaşı. tekrar dener, yine kaldırır, yine ıskalar. ve ansızın bir top sesi daha gelir bizim taraftan, hemen ardından karşıda bir alev topu. düşman donanması alevler içinde. ocean batıyor. 1 dakika geçmez ve bir patlama daha. mayınlar yetişir bu sefer imdadımıza. işte başka bir tanesi daha. Dar zamanda geniş bir güçle yardım olunmuş iman adamı özgeçmişinde yazılı olan “köye döndükten sonra sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti” sözleri ne yazık ki doğru değildir. havran’da yaşlı insanlarla konuştuğunuzda seyit ali’nin hammallık yaptığını, son günlerini ise sefalet içinde geçirdiğini söylerler. Bugün (19 mart 2008) mevlid kandili’nde dualarımız seyit ali’ye. allah rahmet eylesin, makanı cennet olun.

Seyit Onbaşı, Seyit Ali Çubuk

Seyit Ali Çubuk

Seyit Ali Çubuk, veya Seyit Ali Onbaşı, (d. Eylül 1889, Havran – ö. 1939) Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde çarpışan asker. Memleketi Balıkesir’in Havran ilçesidir.

1909 yılında Osmanlı Ordusu’na katıldı. Balkan Savaşı’nda çarpıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak göreve başladı. Rütbesinin ne zaman onbaşıya yükseltildiğine ilişkin bilgi yoktur.

18 Mart 1915’de Müttefik donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit onbaşı Rumeli Mecidiye Tablası’nda görevliydi. Türk topçusunun yoğun karşı ateşi ve daha önceden Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar, bu saldırıyı püskürttü.

Çatışma sırasında Fransız savaş gemisi Bouvet vurularak hareketsiz kaldı ve batmaya başladı. Gemi mürettebatını kurtarmak için yardıma İngiliz Ocean ve Fransız Irresistible gemileri geldi.

Ancak çatışma sırasında Seyit Ali‘nin görevli olduğu topun vinci arızalandı. Bunun üzerine Seyit Ali 275 kg ağırlığındaki top mermilerini sırtlayarak top kundağına yerleştirdi.

Seyit Ali, üçüncü atışında İngiliz gemisi Ocean’a isabet sağladı. Bu isabet ile gemide oluşan hasar neticesinde mürettebat gemiyi terk etmek zorudna kaldı.

Savaşın sona ermesi ile 1918’de köyüne dönen Seyit Ali, ormancılık ve kömürcülük işlerine devam etti. 1934 yılında çıkartılan Soyadı Kanunu ile Çubuk soyadını aldı. Aynı yıl hayatını kaybetti

Sahne Sanatı

Sahne Sanatları

Sahne Sanatları Atatürk Güzel Sanatların diğer dallarında olduğu gibi Sahne Sanatlarını da teşvik etmiş, tiyatronun çağdaş bir yapıya kavuşmasını istemiş, özellikle bayanların sahnede yer almalarına önem vermiştir. Aslında, Batı Tiyatrosu Türkiye için yeni bir sanat dalı sayılırdı. Gerçi Anadolu’da öteden beri köy oyunları, halk tiyatrosu diyebileceğimiz kukla, karagöz, ortaoyunu gibi etkinlikler vardı. Metine dayalı Batı Tiyatrosu ancak XIX. yüzyıl ortalarında Türkiye’de boy gösterdi. Abdülmecit’ten başlayarak padişahlar tiyatroya ilgi duymuşlar, saraylara birer tiyatro yaptırmışlardı. Meşrutiyet döneminde Devlet tiyatrosu niteliğinde Comédie Française’den esinlenerek tiyatro ve müzik bölümlerinden oluşan Darülbedayi kuruldu. Darülbedayi 1934’e kadar Türk tiyatrosunun kalbi olarak faaliyetini devam etti. 1934’de yeniden düzenlenerek İstanbul Şehir Tiyatrosu adını aldı.

Sahne sanatları ve müzik dallarında öğretmen ve öğrenci yetiştirmek maksadıyla 1934’de Ankara’da Millî Musiki ve Temsil Akademisi kuruldu. Kurumun adı 1936’da Ankara Konservatuarı, 1940’da da Devlet Konservatuarı olarak değiştirildi.469 Sahne sanatlarının en zoru olan Opera konusunda öncülük eden, Türk sanatçılarını arkalayan da Atatürk’tür. İran Şahı’nın Türkiye’yi ziyaretinde oynanmak üzere bir eser hazırlatmıştır. Eser iki devlet başkanının hazır bulundukları Ankara Halkevinde sahneye konulmuştu. Konservatuar kurma hazırlıkları başlayınca, “temsil şubesini” oluşturmak ders plânlarını yapmak üzere Prof. Carl Ebert çağrıldı. Prof. Ebert Tiyatro Bölümünün ve Opera Bölümünün ders programlarını hazırladı.

 

Ayrıca Operaya bağlı Bale sınıfları kurmak yolunda çok gayret sarfetti. Ancak konservatuar, Atatürk’ün ölümünden sonra 1940’da gerçekleşti.  Gençlerin müzik eğitimi görebilecekleri bir okul Darülbedayi adıyla 1913’de öğretime başlamış ve 1917’de Darülelhan adıyla öğretime devam etmiştir. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde, yeni düzenlemeler yapılırken müzik öğretmenleri yetiştirmek maksadıyla Musiki Muallim Mektebi açıldı. Daha sonra Darülelhan (güzel ezgilerevi), İstanbul Belediye Konservatuarına dönüştürüldü470.  Alafranga müzik, saraya bağlı olarak faaliyet gösteren, Mızıka-ı Hümayûn çevresinde, şekillenmişti. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra, o zamana kadar askerî müziği temsil eden mehterhane kapatılmış ve II. Mahmut’un emriyle, Mızıka-i Hümayûn adıyla, Donizetti tarafından bir bando takımı kurulmuştu. Bu kuruluş Batı müziğinin Osmanlıya açılan penceresi olmuştu.

 

Cumhuriyetin başlangıcında İstanbul’da faaliyette bulunan bu kuruluş, 1924’de Ankara’ya getirildi. Riyaseticumhur Musiki Heyeti adıyla, Cumhurbaşkanlığı makamına bağlandı ve bir süre sonra adı Riyaseticumhur Filarmonik Orkestrası olarak değiştirildi. Çağdaş müzik çalışmaları, cumhuriyetin açtığı müzik okullarında gelişti. Ankara Musiki Muallim Mektebi bu okulların öncüsü oldu. Okulun temel amacı ortaöğretim kurumlarına müzik öğretmenleri yetiştirmekti. Okul müzik öğretmeninin yanı sıra orkestra elemanı da yetiştirmekteydi. Okula nitelikli öğretim kadrosu oluşturmak için Avrupa’ya seçkin öğrenciler gönderildi. Öğrenimlerini bitiren genç hocalar, okulda ders verdikleri gibi, çağdaş besteleriyle, Çağdaş Türk Müziğinin öncüsü oldular.

Bu arada İstanbul’da Darülelhan’ın”Şark Musikisi Şubesi” kapatılmış, sadece araştırma yapılmasına izin verilmiş, kurumda yeni bir düzenleme yapılarak adı İstanbul Konservatuarı olarak değiştirilmiştir. Konservatuar bundan sonraki çalışmalarını Anadolu’dan müzik derlemelerine kaydırdı. Bunun amacı Türk bestecilerine, Türk müziğinin öz kaynağı olan halk ezgilerini sunmak ve bunların çağdaş Batı müziği tekniği ile işlemek, milli müziği yaşatmaktır471.  

Konservatuarların yanı sıra 1932’den itibaren faaliyete geçen Halkevleri de bu yolda çalışmalar yaptılar. Açtıkları, mandolin, keman, piyano kursları çeşitli konserlerle atılımı desteklediler. 1934’e gelindiğinde Atatürk durumdan henüz memnun değildir. 1 Kasım 1934’de TBMM’nin Dördüncü Toplanma yılını açarken müzik çalışmaları ile ilgili görüşünü şöyle ifade eder: “…Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal; ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna değerince özen vermesini, kamununda bunda ona yardımı olmasını dilerim.”472 Bu sözlerden anlaşılacağı gibi, Ulu Önder, Türk musikisinin, halk kaynağından esinlenen milli duygu ve düşünceleri, Batı Müzik tekniği ile işlenerek yükselmesini ve evrensel müzik âleminde yer almasını arzu etmektedir. Atatürk’ün müzik konusundaki uyarısı üzerine, Kasım 1934’de Ankara da bir müzik kongresi toplandı. Kongrede “memleketin her türlü musiki ihtiyacını temin edecek, bütün musiki ihtisas şubelerini kapsayacak bir kuruma ihtiyaç olduğu” belirtilerek Devlet Musiki Konservatuarı ya da Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi ismiyle bir kurum oluşturulması öneriliyordu. Ayrıca güzel sanatlarla ilgilenmek üzere, Kültür Bakanlığı bünyesinde bir “Ar Genel Müdürlüğü” kurulması öneriliyordu. Adı geçen Genel Müdürlük 1935’te çıkarılan yasa ile hayata geçti.473 “Bir musiki konservatuarı oluşturmak ve Türkiye’de musiki kültürünün organizasyonu” işlerinde Bakanlığa danışmanlık yapmak ve çalışmalar hakkında tafsilatlı rapor vermek şartıyla, Alman Profesör Paul Hindemith ile anlaşma yapıldı. Hindemith, 1935’ten 1938’e kadar aralıklı olarak Türkiye hesabına çalıştı.

 

“Türk Musiki Hayatını kurmak için teklifler” başlıklı geniş kapsamlı bir rapor sundu. Rapor konservatuarın amacını, yönetimi ve öğretim ilkelerini, ders programlarını sınav yönetmeliğini kapsamaktaydı. Hindemith Musiki Muallim Mektebi içinde önerilerde bulundu ve yeni öğretim elemanları sağladı. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde açılacak müzik bölümünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Çağdaş Türk Müziğinin oluşmasına olumlu katkılarda bulundu. Atatürk döneminde, çağdaş Türk müzisyenlerini etkileyen yabancı uzmanlardan biri de Macar Béla Bartok’tur. Béla Bartok Kasım 1936’da Ankara’ya geldi. Konferans ve konserleri ile büyük ilgi topladı. Özellikle halk müziğinden derlemeler yapılması üzerinde durdu. Bir Halk Musikisi Arşivi oluşturulmasında ısrar etti. Ona göre, bu arşiv Türk bestecilerine zengin malzeme sağlayacak ve onlar için esin kaynağı olacaktı. Hindemith’de aynı kanıyı paylaşmaktaydı. 1937’den 1952’ye kadar Anadolu’da derleme gezileri yapılarak zengin malzeme toplanıldı. Bütün gayretlere rağmen Konservatuar, aziz Atatürk’ün gözlerini dünyaya kapatmasından sonra, 1940’da açıldı. Sonuç olarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Atatürk, diğer alanlarda olduğu gibi, güzel sanatlar alanında da çağdaşlık yolunu açan ve bu yönüyle Türkiye’de güzel Sanatlar alanında da Türk Rönesansını başlatan bir liderdir474.

Türkiye'nin Petrol Rafinerileri

TÜRKİYE’NİN PETROL RAFİNERİLERİ

 

RAFİNERİLERİMİZ

 

Türkiye’de Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde petrol çıkartılmaktadır. Türkiye’de

çıkartılan petrol, tüketimimize yetmediği için yurt dışından ithal edilmektedir.

Ülkemizden çıkartılan ve ithal edilen ham petrol, aşağıdaki petrol rafinerilerimizde

işlenmekte ve kullanılabilir hale getirilmektedir. 

Petrol Rafinerilerimiz;

Adı                    Bulunduğu İl

Orta Anadolu     – Kırıkkale

Aliağa                   – İzmir

Ataş                      – Mersin

İpraş                    – İzmit

Batman               – Batman