Kategori arşivi: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi

Allah'ın 99 İsmi

ESMÂÜL HÜSNA ALFABETİK LİSTESİ

Allah : Yaratan, yapıp-eden, ezeli, ebedi olan, varlığında başkasına muhtaç olmayan, eşsiz, ortaksız kudret.

Afüvv : Affeden, hataları, günahları bağışlayan.

Ahad : Zatında, varlığında tek olan

Âhir : Sonu olmayan.

A’lâ : En yüce

A’lem : En iyi bilen

Âlim : Tüm bilgilerin kaynağı olan, her şeyi gereğince bilen.

Alim : Her şeyi bilen, bilgi bakımından eşi benzeri olmayan.

Aliyy : Yüceliğin kaynağı ve sahibi. Ulu

Azim : Ululuğun kaynağı ve sahibi, çok yüce

Aziz : Kudret ve onurun kaynağı ve sahibi. Çok güçlü, çok onurlu

Bâri : Var eden, varoluşu kotarıp yöneten

Basir : Görme gücünün kaynağı, en iyi şekilde gören. Her şeyi gören.

Bâtın : Gözle görülemeyen, her şeyde kendinden bir güç bulunan.

Bedi’ : Var eden, yarattıklarını ahenk ve güzellikle donatan.

Berr : İyilik ve lütfu sonsuz olan. Eşsiz cömert.

Câmi : Toplayan, bir araya getiren. Mahşer günü tüm insanları, hesap vermek üzere huzuruna toplayan.

Cabbâr : Yapılmasına karar verdiği şeyi, dilediğinde zorla yaptıran.

Ekrem : Cömertlerin cömerdi, cömertliği sonsuz.

Evvel : İlk. Başlangıcına zaman  belirlemek söz konusu olmayan.

Fâlık : Yarıp parçalayarak ortaya yeni bir şey çıkaran; tohumun ve dânelerin içinden yeni bir şey çıkaran.

Fâtır (Fâlık) : Yaratan. Birtakım varlıkları yarıp parçalayarak yeni varlıklara ve oluşlara vücut veren.

Fettâh : Açan. Fetih ve zafer lütfeden. Kolaylık sağlayan.

Gaffâr : Dilediğinden, günahları beklenmedik şekilde affeden.

Gâfir : Bağışlayıcı, affedici.

Gafür : Sürekli bir biçimde günahları affeden.

Galib : Her hal ve şartta galip gelen.

Gani : Zengin. Zenginliği sınırsız olan. Yanında herkesin yoksul kaldığı kudret.

Haalik : Yaratan, var eden.

Habir : Her şeyden en iyi biçimde haberdar olan.

Hâdi : Hidayet veren. Doğruya, iyiye ve güzele kılavuzlamada en yüce kudret.

Hafiy : Lütufkâr.

Hâfız : Koruyan, her şeyi ezberinde tutan.

Hafiz : Koruyup gözeten. Her şeyi kontrol ve gözetimi altında tutan.

Hakim : Tüm hikmetlerin kaynağı. Her yaptığında mutlaka bir hikmet bulunan.

Hakk : Gerçeğin kaynağı ve belirleyicisi. Her yaptığı ve emri gerçeğe en uygun olan. Hakkın ve hukukun kaynağı kaynağı ve belirleyicisi.

Halim : Davranışlarında yumuşak ve şefkatli. Sertlik ve katılıktan uzak olan.

Hallâk : Yaratışı sürekli olan. Yarattıklarında sürekli yeni boyutlar ve türler oluşturan. Yaratışındaki yoğunluk ve çeşitliliği izlemek mümkün olmayan.

Hâmid : Her türlü övgünün sahibi ve muhatabı olan. Dilediğini, dilediği şekilde öven.

Hasib : En iyi ve en hassas biçimde hesap soran. Tüm yarattıklarını ince bir hesaba uygun olarak var eden.

Hayy : Sürekli diri. hayatın kaynağı. Kendisi için ölüm sözkonusu edilemeyen.

İlah : Tapılmaya layık tek kudret. Yüce, eşsiz.

Kaadir : Kudretin kaynağı ve sahibi.

Kaahir : Yarattıkları üzerinde hüküm ve egemenlik kuran. dilediğinde kahır ve baskıyla sindiren.

Kadir : Gücü her şeye ulaşan, her şeyde hissedilen.

Kâfi : Hem kendisine hem de yarattıklarına yeten. Kullarının her türlü istek ve ihtiyaçlarına, araya başkası girmeksizin cevap veren.

Kahhâr : Gerçeği örtüp, buyruklarına karşı çıkan inkarcıları kahrı altında ezen.

Karib : Çok yakında olan. Kullarına şah damarından daha yakın olan. Yakarış ve çağrıları duymada hiçbir aracıya, alete gerek bırakmayan.

Kavi : Gücü bizzat kendinden olan. Gücünü kullanmada hiçbir buyruğa ve yönlendirmeye muhtaç olmayan.

Kayyûm : Kudretin kaynağı. Kudretiyle her şeyi kıvamında tutan.

Kebir : Tüm büyüklük ölçülerinin kavrayamayacağı şekilde büyük olan.

Kerim : Lütfu hep işleyen, cömert.

Kuddûs : Tüm kutsallıkların kutsadığı tüm varlığın tesbih edip yücelttiği. Tüm noksanlıklardan arınmış, tüm yüceliklerle donanmış olan.

Lâtif : Gözle görülmeyen. Lütfu ve bağışı çok olan.

Malik : Sahip olan.

Mecid : Cömertlik ve ululuğun kaynağı, cömert ve ulu.

Melik : Güç, saltanat ve yönetimin en yüce sahibi.

Melîk : Mülk ve saltanatı dilediği gibi dağıtan.

Metin : Her hal ve tavır karşısında sebat ve dayanıklılığını koruyan. Güçlü, zorlu.

Mevlâ : Koruyup gözeten, destek veren. Sevdiklerinin her hal ve şartta yanında bulunan.

Mucîb : En iyi şekilde, en kısa zamanda cevap veren. Kullarının istek ve yakarışlarına aracısız cevap veren.

Muhît : Her şeyi çepeçevre kuşatan.

Muhyî : Yaratan, hayat veren. ölüleri dirilten.

Mukît : Yarattıklarının gıda sistemlerini, beslenme tarzlarını belirleyen ve her birinin gıdalanmasını yerli yerince düzenleyen.

Muktedir : Gücünü, kendisi tarafından belirlenen ölçüler ve planlar dahilinde görünür hale getiren. Gücünden, yarattıklarına belli oranlarda nasip veren.

Musavvir : Şekil, renk ve desen veren. Görünüş kazandıran, görünüşü ahenkli kılan.

Müheymin : Hükmü altında tutan. Yarattıklarının, kendisi tarafından belirlenen ölçülere uygunluğunu denetleyen.

Mümin : İnanan, güvenen. İnsana bir takım emanetler bırakan. Güven ve iman sunan. Kendisine iman edenlerle yakın ilişkiler içinde olan.

Müsteân : Darda ve zorda kalanın başvurduğu, yardım dilediği kudret. Kendisinden yardım ve destek istenen.

Müteâl : Aşkın, yüce. Akıl ve bakış ölçülerinin ulaşamayacağı boyutlarda olan.

Mütekebbir : Ululuk ve yüceliğin kaynağı olan. Kibre, böbürlenmeye sapanları hizaya getiren.

Nasir : Yardım eden. Yardım etmede yer, zaman  ve sınırı kendisi belirleyen.

Nûr : Işık. Işığın aydınlığın, yol gösterişin, erdirişin kaynağı ve yöneticisi olan.

Rab : Besleyip, terbiye edip eğiten. Yarattıklarını belirlediği bir programa uygun olarak, birtakım hedeflere götüren. Tekâmülü programlayıp yöneten.

Râhim : Rahmet ve merhameti sınırsız olan. Dünya hayatını buyruklarına uygun biçimde yaşayanlara, ölüm sonrasında özel rahmet sunan.

Rahman : Rahmeti sonsuz olan. kendisine inanan-inanmayan herkese rahmet ve merhametinin tüm nimetlerini ayrım yapmaksızın sunan.

Rakîb : Kontrol eden, gözleyip gözetleyen.

Raûf : Acıma, şefkat ve esirgemesi sınırsız olan.

Refi’ : Yüceliğin sahibi ve tüm yüceliklerin dağıtıcısı olan. Dilediğini, dilediği makam ve yüceliğe çıkaran.

Rezzâk : Yarattığı tüm varlıkların rızıklarını bol bol veren.

Samed : Tüm ihtiyaçların, niyetlerin, övgülerin, yakarışların yöneldiği eşsiz kudret.

Selâm : Esenlik, barış ve mutluluğun kaynağı. Esenlik, barış ve mutluluğun nasıl sağlanacağını gösteren.

Semî’ : En iyi şekilde işiten, duyan. Her şeyi işitip duyan.

Şâkir : Şükredenleri duyup ödüllendiren. Kendisine şükredenlere teşekkür eden.

Şehîd : En yüce tanık. Her şeyi görüp gözetleyen. İnsana, görüp gözetleme, tanıklık etme gücü veren.

Şekûr : Bütün şükürlerin yöneldiği kudret. Şükredenlere daha fazlasını veren. Şükredenlere teşekkür eden.

Tevvâb : Tövbeleri çok kabul eden. Tövbe nasip eden. Kendisine yönelenlerin, bu yönelişlerini karşılıksız bırakmayan.

Vehhâb : Bağışı sınırsız olan. sürekli ve sınırsız bir biçimde bağışta bulunan.

Vâhid : Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan. Kullarının, ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmamalarını isteyen.

Vâris : Bütün mülk ve saltanatların, sonunda kendine teslim edildiği kudret. Dilediğini, dilediğine mirasçı kılan. barış severleri mülk ve yönetime sahip kılmayı esas alan.

Vâsi : Kudret ve belirişi süreçle açılıp saçılan. Varlığı sürekli genişleten. Yaratışı ve yarattıklarını dilediği şekilde artırıp genişleten.

Vedûd : Sevginin kaynağı olan. Seven. Sevdiren. Sevme-sevilme ilişkisini kotaran. Tüm sevgilerin en son ve en yüce gayesi olan.

Vekîl : Gücü ve yönetimi kullanan. Kendisine teslim olanlara vekalet eden. Son söz ve yetkiyi elinde bulunduran.

Velî : Dost, yardımcı, destek veren. Kendisine inananların dostluğunu kabul eden. Kendisine inananların en güvenilir dost olarak yalnız kendisini kabul etmelerini isteyen.

Zâhir : Her şeyde tecelli eden. Tüm yarattıklarında kendisinden görünebilir izler, işaretler bulunan.

 

 

Bu makale okuogren.com yazarı FERO CREATION tarafından SADECE düzenlenmiştir. Makale yazarına teşekkür ederiz, kendisi bize ulaştığı takdirde ismini ekleyeceğiz.

 

Hz. Peygamber Muhammet Mustafa (sav)'in bir günü

PEYGAMBER EFENDİMİZ (MUHAMMET MUSTAFA S.A.V) BİR GÜNÜ

Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir gününü nasıl geçiriyordu? Ne zaman yatıyor, nasıl kalkıyor ve bütün gün boyunca neler yapıyordu?

Sevmek Benzemeyi Gerektirir: Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran; 31) Allah-u Teâla, Habib’ine böyle demesini emir buyurmaktadır.Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini, kısaca tüm yaşamını O’na benzetmeye çalışmalıdır.Bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamberi (sav) sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sav)’i sevmekle ele geçer.Ashab-ı Kiramın hepsi, O’na aşık idiler. Hepsinin kalbi, O’nun sevgisi ile yanıyordu. O’nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. O’nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Evet, Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazım…Hz. Peygamber (sav)’e tam ve kusursuz tabi olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de O’na tam olarak mutabaat etmektir. Yani, her söz ve davranışını O’na benzetmek, kısaca O’na uymaktır.Kur’an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sav)’e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur.
Oysa Efendimizin şerefli yaşamı hakkında bilgisi olmayan birisinin O’na mutabaat etmesi düşünülemez. Çünkü bilmeden uyulamaz.

Peygamber Efendimiz (sav)’in Gündelik Hayatı: Hz. Hüseyin (ra), babası Hz. Ali’ye (kv), Hz. Peygamber (sav)’in bazı hallerini sormuş, Hz. Ali de şu şekilde anlatmıştır:“Evine izin isteyerek girerdi. Evindeki zamanını üç kısma bölerdi. Bir kısmını Allah ‘a (ibadet), bir kısmını ailesine ve kendisine. Sonra da insanlara ayırırdı.”Hz. Peygamber (sav)’in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazının farzından önce mutlaka iki rekat sünnet kılardı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” (Müslim, Tirmizi)Ammar bin Yasir’den (ra) rivayetle diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Bir kişi namazını kılınca, kendisine namazdaki dikkatine göre; namazın onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı kadar sevap yazılır.” (Ebu Davud, Nesai, İbn Hıbban)Bu sebeple Hz. Peygamber (sav) namazlara çok büyük bir önem verirdi. Hz. Peygamber (sav) sabah namazının farzını, cemaate kıldırdıktan sonra, namazını kıldığı seccadenin üzerine, güneş iyice doğuncaya kadar otururdu. (Müslim)

Güneş Doğuncaya Kadar Zikir: Nitekim Enes bin Malik’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allah’ı zikreder, sonra iki rekat namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (ra) der ki: “Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti. (Tîrmizi)Hz. Peygamber (sav) daha sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyaları tabir ederdi. Bazen sahabelere kendi rüyalarını anlatırdı

Tavır ve Konuşması: Hz. Peygamber (sav)’in konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm halinde bulunurdu. O, insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.Hz. Peygamber (sav) şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları, yumuşaklıkla karşılardı; Allah’a ve imana yapılan, bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.Hz. Peygamber (sav) insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.Hz. Peygamber (sav)’in tevazusu, bilhassa insanlarla olan münasebetlerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Meclisinde kim olursa olsun, konuşan kimseyi, sabırla dinler, haktan uzaklaşmadığı müddetçe sözünü kesmezdi.Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi. O, insanların en cömerdi idi…Nitekim İbn-i Abbas şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle Ramazan aylarında daha fazla cömert olurdu.” (Buhari)

Duha Namazı: İnsanlarla sohbet etmesi, onların dertlerini dinlemesi genellikle, kuşluk vaktinin girmesine kadar sürerdi.Kuşluk vakti gelince Hz. Peygamber (sav) bazen dört, bazen da sekiz rekat olmak üzere Duha namazı kılardı. Bu namazın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
“Cennette, ‘duha kapısı’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: ‘Ey Duha namazı kılanlar nerdesiniz? İşte gireceğiniz kapı burasıdır, Allah-u Teâla’nın rahmetiyle buradan içeri giriniz.” (Taberani)Hz. Peygamber (sav) Duha namazını kıldıktan sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı. (Ahmed bin Hanbel)

Öğlen Namazı: Hz. Peygamber (sav) daha sonra Öğle namazı için hazırlık yapardı. Öğle vakti girince camiye gider, öğle namazının farzından önce ve sonra kılınan müekked sünnetleri kılmayı ihmal etmezdi.Efendimiz öğleden sonra istirahat ederlerdi…Hz. Peygamber (sallAllahu aleyhi vessellem) öğle namazını kıldıktan sonra, bir miktar uyur, ‘kaylule’ yapardı. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)Kaylûle, öğle namazından sonra yapılan kısa istirahat ve uykuya verilen isimdir. Kaylûle yapan insan, bir sünneti ihya ettiği gibi aynı zamanda dinç olur, gece namazlarını, teheccüdü kılacak gücü kendine bulur. Fırsatı olan bu sünneti yerine getirirse iyi olur.

İkindi Namazı: Hz. Peygamber (sallAllahu aleyhi ve selem) kaylûle yaptıktan sonra İkindi namazına hazırlanırdı. İkindi vakti girince, farzından önceki sünnet namazı bazı zaman kılar, bazen de terk ederdi. Hz. Peygamber (sav) bu sünnet hakkında hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kim ikindinin farzından önce dört rek’at sünnet kılarsa, Allah-u Teala onun vücudunu cehenneme haram eder.” (Taberani)Hz. Peygamber (sav) ikindi namazını eda ettikten sonra, bir müddet oturduğu yerde kalır zikirle meşgul olurdu. Nitekim Enes bin Malik’den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İkindi namazından güneş batıncaya kadar, Allah’ı zikreden bir cemaatle oturmayı, İsmailoğullarından her birinin bedeli onikibin dirhem olan, dört köle azat etmeye tercih ederim.” (Ebu Davud, Ebu Ya’la, İbn-i Ebi’d-Dünya)

Eşlerine Güzel Davranırdı: Hz. Peygamber (sallAllahu aleyhi vesellem) Akşam namazına yakın saadet hanesine döner, eşlerinin her birinin yanına gider, azar azar oralarda kalır, hatırlarını sorardı. Hz. Peygamber (sav) hanımlarına güzel ahlakla davranmış, ümmetine de güzel ahlakla davranmalarını emretmiştir.Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İmanı en mükemmel olan mü’min, huyu en güzel olandır. Sizin de en hayırlınız, ailesine daha iyi davrananızdır. ” (Ebu Davud, Tirmizi)

Akşam Namazı: Bundan sonra akşam namazının hazırlığını yapardı. Akşam ezanı okununca Akşam namazını kıldırır, daha sonra olan iki rekat nafile namaz (sünnet) kılardı.
Hz. Peygamber (sav) akşam namazından sonra zikir ve nafile ibadetle (Evvabin Namazı) meşgul olur, böylece yatsı namazının vaktinin girmesini beklerdi.

Yatsı Namazı: Yatsı namazının vakti girince, Yatsı namazının farzından önce, bazen nafile namaz (sünnet) kılar, bazen de kılmazdı. Yatsı namazının farzından sonra ise iki rekat (müekket sünnet olan) nafile namazı kılmayı ihmal etmezdi. Bundan sonra yatar, gece kalkıp vitir namazını kılardı.Nitekim Cabir’den rivayetle bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Gece geç vakitlerde kalkmamaktan endişe eden kimse, vitir namazını yatmadan önce kılsın. Kim, gece geç vakitlerde kılmak isterse kılabilir. Zira gece kılınan namazda rahmet melekleri hazır bulunurlar, şahit olurlar ve daha faziletlidir.” (Müslîm.Tirmizi)Hz. Peygamber (sav) yatsı namazını kıldıktan sonra saadet hanesine döner, eşlerinden kimin sırası gelmişse geceyi orada geçirirdi. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezdi. (Buhari)

Uyuması: Hz. Peygamber (sav) devamlı abdestli olduğu gibi, uykuya çekilirken de abdestsiz yatmazdı. Nitekim İbn-i Ömer’den rivayetle şöyle buyurmuştur: “Bir kimse abdestli olarak yatarsa, geceyi bir rahmet meleği ile geçirir. O kişi uyanır uyanmaz melek; ‘Allah ‘ım! Falan kulunu bağışla, çünkü o geceyi abdestli geçirdi, diye dua eder.” (İbn Hibban)Bera bin Azib ‘den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:“Yatağına girdiğin zaman, namaz için olduğu gibi abdest al, sonra sağ tarafına uzan ve şöyle de: ‘Allah’ım, kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana döndürdüm. İşimi sana teslim ettim. Sırtımı sana dayadım, seni saydığım için. Senden başka sığınacak yer yoktur. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin peygamberlerine iman ettim.’ Bunu der de o gece ölürsen, müslüman olarak ölürsün. Son sözün bunlar olsun.” (Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)Hz. Âişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) yatağına girdiği zaman, ‘muavvizeteyn’i (Felak ve Nas Sureleri) ve Kul hüvAllahu ahad’ı (İhlas Suresi) okur ellerine üfleyip, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi. ” (Buharı, Müslim, İmam Malik, Tirmizi)

Yatma Şekli: Hz. Peygamber (sav)’in uyku alışkanlığı şöyleydi:
Yatsı namazının ilk vakti girer girmez namazı kılar, sonra bu duaları okur ve istirahata çekilerek, daima sağ tarafına yatar ve sağ elini yanağının altına koyarak uyurdu.Gece yarısı veya üçte biri geçtikten sonra uyanır, misvağı daima başucunda durur, kalkınca önce dişini misvaklar, sonra abdest alır ve ibadetle meşgul olurdu. (Tirmizi)

Gece İbadeti: Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Resulullah (sav) geceleri ayakları yarılıncaya kadar ayakta durur, ibadet ederdi. Ona: “Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde bunu niçin yapıyorsun?” Dedim.” Bana:
“Ben de şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buharı, Müslim)Teheccüd namazı, Hz. Peygamber (sav)’e vacip olduğu için hiç terk etmemiştir. Bu ibadet ve zikirleri yaparken ümmetine de yapmalarını tavsiye etmiştir.Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizden biri uyurken, şeytan kafasına üç düğüm atar. Her düğümün üzerine; ‘uzun bir geceye sahipsin uyu!’ diyerek elini vurur. O kişi uyanıp da Allah-u Zülcelal’i zikrederse bir düğüm, abdest alırsa bir düğüm, namaz da kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşeli ve hareketli olur. Aksi halde neşesiz ve tembel olur.” (İmam Malik, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Nesai)Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur; “Gece bir saat vardır ki, bu saatte Allah’dan dünya ve ahiret işiyle ilgili bir hayır isteyen müslüman kul ona rastlarsa, mutlaka istediği kendisine verilir. Bu, her gece olur.” (Müslim)Hz. Peygamber (sav) teheccüd namazını kıldıktan sonra sabah namazı için hazırlık yapardı, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi.Evet, Hz. Peygamber (sav) yirmidört saatini genelde işte bu şekilde değerlendirirlerdi.

Tövbeye önem verirdi: Gün içerisinde günde yüz sefer tövbe eder ve ümmetine de tövbe etmesini emrederdi. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah’a karşı tövbe ediniz. Ben günde yüz sefer tövbe ederim.” (Müslim)Hz. Peygamber (sav) beş vakit farz namazın ardından yapılan tesbihatlara da çok önem verirdi. Ayrıca günlük okumuş olduğu dualar vardır. Yemekten sonra, eve girerken ve çıkarken, tuvalete girerken ve çıkarken gibi…Kim Hz. Peygamber (sav)’e mutabaat ederse, Allah-u Zülcelal o kulunu sever ve dostluğunu ona nasip eder.

İslam inancına göre insanlar arası ilişkiler

İSLAM İNANCINA GÖRE İNSANLAR ARASI İLİŞKİLERİ TANZİM ETMEDE EN ÇOK ÜZERİNDE DURULAN ‘ adalet’ KAVRAMIDIR…

İslam inancına göre, insanlar arası ilişkileri tanzim etmede en çok üzerinde durulan kavram, hiç şüphesiz “adâlet” kavramıdır. Hakkı teslim etmek ve hakka hukuka riayet etmek demek olan adâlet, insanların haklarına saygı göstermek, herkese layık olduğu ve hak ettiğinin karşılığını vermek gibi erdemleri içeren ahlakî, hukukî, felsefî, dinî ve aynı zamanda evrensel bir değerdir. Bu nedenle adâlet, İslam medeniyetinde Toplumsal hayatın esası ve mülkün temeli sayılmıştır. Kur’an ve hadislerde, Allah‘ın adâletle hükmettiği, adâleti emrettiği ve adâletle davranmak gerektiğine dair çok sayıda ilahî mesaj yer almaktadır.1 Bu mesajlar, Toplumsal yaşantıda sosyal barışı sağlamak için adâlet ilkesinin mutlaka hakim kılınması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Hiç şüphesiz haksızlıkların, zulmün ve yoksul kılınmışlığın mevcut olduğu bir ortamda adâlet ilkesinden bahsetmek imkansızdır. Dolayısıyla Toplumsal hayatta bu denli gerekli olan adâletin tesisi de, bir yönüyle sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın gerçekleştirilmesiyle mümkündür. Toplumda lüks bir hayat süren zengin ve sermaye sahibi insanların, kazancının belli bir kısmını, gerek mallarının vergilerini düzenli bir biçimde ödeyerek ve gerekse dinî inançlarının bir gereği olarak zekat ve sadakalarını vermek suretiyle çevresindeki yoksul kimselerle paylaşması, sosyal adaletin tesisine katkı sağlayan erdemli bir davranıştır. Hiç şüphesiz bu tavır, yardımlaşmanın ve dayanışmanın sadece bir türünü ifade etmektedir. Böyle bir davranış bile, Toplumsal yaşantıda zengin ile fakir arasındaki dengenin sağlanması, fakirin zengine karşı duyduğu haset ve kıskançlık duygularının aklanmasına yönelik adalet ilkesine riayeti gösteren dindarca bir tavırdır.

İslam kültürünün temel esaslarından biri ve aynı zamanda evrensel insanî bir değer olan adâlet ilkesinin Toplumsal yaşantıya hakim kılınmasının en önemli ayaklarından sayılan “sosyal dayanışma ve yardımlaşma” prensibi de, Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin uyulmasını öngördüğü temel bir prensiptir.2 Şüphesiz yeryüzündeki imkanlardan faydalanma konusunda, insanların farklı konumlarda oldukları bilinmektedir. Bunun insana özgü tabiî bir durum olduğunu söylemek de mümkündür. Zira yüce Yaratıcı, her ne kadar insanları temel nitelikler açısından eşit olarak yaratmış olsa da insanoğlu, sonraki yaşantısında kendindeki bu mevcut yetenekleri daha az ya da daha çok kullanması itibariyle sosyal hayattaki statüsünün farklılaşmasını mümkün kılabilmektedir. Sözgelimi kişisel özelliklerini ve çevresel faktörleri daha çok ve daha verimli kullanmak suretiyle sosyal hayatta daha farklı bir mevkie ulaşmak mümkündür. Nitekim Toplumda ekonomik açıdan daha zengin ve daha fakir insanların mevcudiyeti bundan ileri gelmektedir. Bu durum, insanlar arasında tabiî olarak sosyal yaşantı itibariyle bir farklılaşmayı da beraberinde getirmektedir.
Dünya nimetlerinden daha az ya da daha çok istifade eden insanlar arasındaki uçurumun daha da büyümemesi, güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki dengenin belli düzeyde tutulabilmesi ve böylelikle sosyal adaletin tesis edilebilmesi için “paylaşma erdemi”ne şiddetle ihtiyaç vardır. Gücünü, imkanlarını ve sermayesini şu ya da bu şekilde başkalarıyla paylaşmayı erdem sayan fertlerin yoğun olarak yaşadığı Toplumlar, hem sosyal adaletin ve hem de Toplumsal barışın gerçekleştirilmesinde büyük bir kazanım elde etmiş olacaklardır. Böylesi Toplumlarda daha az tabakalaşma olacak, daha az çatışma yaşanacak ve daha huzurlu bir Toplumsal yaşantı hüküm sürecektir.

Bu sosyal gerçeklik, İslam kültürünün de öteden beri öngördüğü bir Toplumsal hayat ideali olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber Müslümanların birbirleriyle manen kardeş olduklarını ve aralarındaki içtimaî dayanışmanın boyutlarının çok kapsamlı olması gerektiğini şu hadisinde özlü bir biçimde ifade etmiştir: “Sen müminleri, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, birbirlerine şefkat göstermede tıpkı yek bir vücut gibi görürsün; (yani) onun bir uzvu rahatsızlansa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararetle onun rahatsızlığına ortak olurlar.”3 Dolayısıyla bir müminin yaşadığı dert, sıkıntı, keder ve üzüntü, diğer müminlerce paylaşılmak durumundadır. Bu, müminler arasındaki kardeşlik hukukunun bir gereğidir. Böyle bir dayanışmanın esasen sadece müminler arasında değil, aynı zamanda farklı inançlara mensup erdemli insanlar arasında da gerçekleştirilebileceği, Hz. Peygamber‘in Peygamberlik öncesi dönemde katıldığı “hılfu’l-fudûl (erdemliler paktı)” uygulamasından açıkça anlaşılmaktadır. Bu anlaşmaya göre, Mekke’de yerli ve yabancı, hür ve köle, her kim anlaşmaya katılmışsa, onlar, hiçbir şekilde zulmetmeyecekler, zulme uğrayanlara da hakları alınıncaya kadar her türlü yardım ve desteği sağlayacaklardır.4 Peygamber (a.s.), Peygamberlikten sonra da bu ittifaktan övgüyle söz etmiş ve tekrar çağrılması durumunda böylesi bir oluşuma yine katılabileceğini söylemiştir.5
Aynı şekilde Hz. Peygamber‘e ilk vahiy geldiğinde, korkuya kapılması üzerine, Peygamberliğini ilk olarak tasdik eden eşi Hz. Hatice’nin onu teselli için söylediği şu sözler de, onun muhtaçlarla yardımlaşma erdemine ne denli önem verdiğine işaret eden güzel bir örnektir: “Bundan korkmana gerek yok. Allah‘a yemin olsun ki, O seni asla utandırmaz; çünkü sen yakınlarına yardım eder, hayatını şerefinle kazanır, başkalarını doğru yola sevk eder, yetimleri barındırır… felakete uğrayanların yardımına koşar, fakirlere iyilik eder ve herkese nezaketle davranırsın.”6 Peygamberin (a.s.) bu nitelikleri, onun Peygamberlikten önceki yaşantısında bile Toplumsal hayatta iyiliklerin, güzelliklerin ve adaletin hakim kılınıp, zulme mani olunması için çalıştığı ve Toplumun bütünleşmesi için yardımlaşma ilkesine büyük özen gösterdiğine işaret etmektedir. Risâletten önce Toplumsal sorunların çözümüne bu denli önem veren Hz. Peygamber (a.s.), Peygamber olduktan sonra da bu yöndeki tavsiye ve yönlendirmelerine devam etmiş ve onun bu yöndeki ilk dikkat çekici uygulaması, Medine’deki “kardeşlik akdi (muâhât)” uygulaması olmuştur. Buna göre, Medine’nin yerlileri olan Ensar ile dışarıdan Medine’ye gelen Muhâcir aileleri, birlikte yaşayan iki kardeş aile gibi beraber çalışıp kazançlarını aralarında bölüşecekler ve hatta birbirlerine mirasçı bile olacaklardı. Peygamber (a.s.) hiç vakit kaybetmeden 186 Muhacir aileyi aynı sayıdaki Medineli Ensar ailesiyle bütünleştirmişti.7 Bu aileler arasındaki yardımlaşma ve cömertlik duygusu o denli ileri boyutta idi ki, bazıları bekar Muhacirlerin evlenebilmeleri için birkaç hanımından birini “manevî” kardeşine vermeyi bile teklif edebilmişti.8 İnsanlık tarihinde benzeri görülmemiş böylesine önemli bir olay, ilk İslam Toplumunda gerçekleşmiş olması itibariyle, İslam tarihinde sosyal adâletin tesisi ve Toplumsal dayanışmanın sağlanması yolunda atılmış oldukça önemli bir adım olsa gerektir. Medine İslam Toplumunda bu yönde atılan bir diğer adım da, “Medine Anayasası” olarak bilinen ve gerek Müslümanların gerekse Yahudilerin katılımının sağlandığı tarihî sözleşmedir. Bu Sözleşme’de adalet ve dayanışma ilkelerinin yansımalarını görmek mümkündür. Sözleşmenin 16. ve 17. maddelerinde deniliyor ki: “Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramayacaklar, düşmanlarına yardım edilmeyecek ve böylelikle yardım ve eşitliğe hak kazanacaklardır.” “Müminler arasında barış da tekdir. Hiç bir mümin Allah yolunda savaşırken diğer müminlerin dışında bir barış anlaşması akdedemez; barış ancak topyekün ve adalet esasları üzere yapılacaktır.”9 Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Müslümanlar ve gayr-i müslimler birlikte bir Toplum oluşturmuşlar ve birbirlerine karşı yardımlaşma ve dayanışma ile yükümlü kılınmışlardı. Aynı şekilde Hz. Peygamber (a.s.), gayr-i müslimlerle akdettiği bütün anlaşmalarda da bu ilkeye sadakat gösterip adaletle hükmetmiş, haksızlık yapmamış, zulmetmemiş, haddi aşmamış, gerektiğinde onlarla yardımlaşmış ve dayanışma içerisinde olmuştur.
Görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, Toplumda adaletin, iyiliklerin ve güzelliklerin hakim kılınabilmesi için sadece Müslümanlar arasında değil, aynı zamanda herhangi bir inanç ayrımı yapmaksızın genel olarak insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ilkesinin gerekliliğine vurgu yapmaktadır.10 Ancak özellikle Müslümanlar arasında gerçekleştirilmesi öngörülen bu ilke, esasen “kardeşlik” anlayışının bir gereğidir. Nasıl ki, aynı ana-babanın evladı olan kan kardeşlerinin, ailenin güçlenmesi ve geleceğe daha güvenle bakabilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmaları gerekiyorsa; aynı şekilde Kur’-an’ın birbirlerini kardeş olarak gördüğü11 müminlerin de gerektiğinde yardımlaşmaları ve dayanışmaları bir zorunluluktur. Bu yaklaşım tarzı, İslam‘ın öngördüğü dindarlık anlayışının bir gereğidir. Dindar insan, hem bireysel mutluluğu ve hem de Toplumsal adaletin sağlanması için Allah‘ın kendisine verdiği imkanlardan, nimetlerden, kabiliyetinden, servetinden vs. başkalarını da faydalandıran, bunları başkalarıyla paylaşan insandır. Bu maksatla yaptığı eylemler, bir anlamda onun dindarlık düzeyini göstermektedir. ÖZ: Bu makale, İslam kültürünün, insanlar arası ilişkileri tanzim etmede “adâlet” ilkesine özel bir önem verdiği ve Toplumsal hayatta sosyal barışın sağlanabilmesi için bu ilkesinin mutlaka hakim kılınması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Toplumda adâletin tesis edilebilmesi için de gücü, sermayeyi ve sosyal imkanları elinde bulunduran insanların, bunları özverili bir şekilde başkalarıyla “paylaşmaları” bir zorunluluktur. Bu yaklaşım tarzı, İslam inancının öngördüğü dindarlık anlayışının bir gereğidir.

1. “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90) “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir Topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah‘a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah‘a karşı gelmekten sakının.” (Mâide, 5/8) “Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında adâletle hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah‘ın yolundan saptırır.”(Sâd, 38/26) “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın.” (Nisâ, 4/135) “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah ha hakkıyla işitendir, görendir.” (Nisâ, 4/58) Ayrıca bk. 42/15; 5/42 2/282; 6/115; 7/29, 159, 181; 42/15; 57/25; 60/8.