Kategori arşivi: İlköğretim

Antisemitizmin Nedir? Ne demek?

 Antisemitizmin Putperest Kökeni


Anti-semitizm
Anti-semitizm

Çağımızda dünya barışını tehdit eden, masum insanların huzur ve
güvenliğini hedef alan ideolojilerin biri de
antisemitizmdir.
Yani,
Yahudilere karşı duyulan ırkçı nefret.

Antisemitizm 20. yüzyılda büyük felaketlere imza
atmıştır. Nazilerin
Yahudilere karşı gerçekleştirdikleri zulüm ve katliamlar kuşkusuz
bunların en korkuncudur. Bunun yanısıra dünyanın pek çok ülkesinde, pek çok
otoriter rejim
Yahudileri hedef almış ve zulme uğratmıştır. Faşist ideolojiye sahip
örgütler,
Yahudilere karşı kanlı saldırılar veya taciz eylemleri
düzenlemişlerdir ve bunun örnekleri günümüzde devam etmektedir.

Peki bir müslümanın antisemitizme
bakışı ne olmalıdır?

Cevap açıktır: Her müslüman, diğer tüm ırkçı ideolojiler gibi antisemitizme
de karşı çıkmalı, bu nefret idelojisiyle mücadele etmeli ve diğer tüm insanlar
gibi
Yahudilerin de haklarını korumalıdır. Her müslüman, İsrail’de veya
diasporada olsun dünya üzerindeki her
Yahudinin
özgürce yaşama, ibadet etme, kimliklerini koruma ve ifade etme haklarını
tanımalı ve savunmalıdır.

Günümüzde müslümanlar haklı olarak İsrail Devleti’nin işgalci,
zalim, mütecaviz politikalarını kınamaktadırlar. Ama İsrail’i kınamanın ve
İsrail’in resmi ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin, hiç bir şekilde
antisemitizmle
bir ilgisi yoktur. Siyonizme karşı çıkmamızın nedeni, Siyonizm’in bir ırkçılık
oluşudur.
Antisemitizme karşı çıkmamızın nedeni de aynıdır.

Antisemitizmin Gelişimi

 

Antisemitizm nedir; nasıl ortaya
çıkmıştır? Antisemitizm
kelime anlamı itibariyle “Sami düşmanlığı”nı ihtiva ediyor.

Hz. İsa’yı çarmıha gerenler Yahudiler
olduğu için Hıristiyanlık öğretisi temelden  Yahudi
karşıtlığıyla tanışmıştır. Hıristiyanlık inancında Yahudiler
“Godkiller-Tanrı katili” olarak anılmıştır. İznik Konsili Yahudileri lanetlemiştir. 1179 yılındaki
3.Lateran Konsili’nin Yahudilerle
birlikte yaşamaya cüret eden Hıristiyanların aforoz edileceğine karar vermesi
getto sisteminin dini temelini oluşturduGetto sisteminde Yahudiler şehrin dışında toplumsal
ilişkilerden uzak şekilde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Daha sonra da
belirteceğimiz gibi bu, Musevi toplumlarındaki yerelliğin oluşmasında etkili
olmuştur.

Antisemitizmin kökleri Hıristiyan-“Yahudi” medeniyetinde aranmalıdır.Hıristiyan-Yahudi ortak medeniyeti bünyesinde hem antisemitizmi hem de siyonizmi
bulundurmuştur.İkisi de üstün ırk mitine dayanır.Biri Siyon’a dayandırır mitini,biri
Olimpos’a.

 

Antisemitizm:Yeni
Putperestliğin Bir Ürünü

Hıristiyanlık öncesinde Avrupalı pagan kavimlerin inandığı hayali
savaş tanrılarından biri: Wotan

Antisemitizm hakkında bilinmesi gereken temel bir
gerçek, bu ideolojinin, hiç bir Müslüman tarafından benimsenmesi mümkün olmayan
pagan (putperest) bir öğreti oluşudur.

Bunu görmek için antisemitizmin
kökenlerini incelemek gerekir. Genelde “
Yahudi
düşmanlığı” olarak anlaşılan bu terimin asıl manası
“Samidüşmanlığı”dır,
yani Sami ırkından gelen, diğer bir ifadeyle “semitik” milletlere
karşı duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı ise temel olarak Araplardan,
Yahudilerden
ve diğer bazı Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur. Samilerin dilleri ve
kültürleri arasında büyük benzerlikler vardır. Örneğin Arapça ve İbranice
birbirine çok benzer.

Dünya tarihine etki eden ikinci büyük dil ve ırk grubu,“Hint-Avrupa”milletleridir.
Bugünkü Avrupa milletlerinin çoğu Hint-Avrupa kökenlidir.

Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara Allah’ın
varlığını ve birliğini anlatan, O’nun emirlerini bildiren peygamberler
gelmiştir. Ancak yazılı tarihe baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski
zamanlardan beri hep
putperest inanışlara sahip olduklarını
görürüz.
Yunan ve Roma medeniyetleri, bu medeniyetler
zamanında Avrupa’nın kuzeyinde yaşayan Cermenler, Vikingler gibi barbar
kavimler, hep çok ilahlı putperest inanışlara sahiptir. Bu nedenle bu toplumlar
ahlaki kıstaslardan tamamen yoksun kalmıştır. Şiddet ve vahşet meşru ve övülen
bir özellik olarak görülmüş,
eşcinsellik, zinagibi
ahlaksızlıklar
yaygın biçimde uygulanmıştır. (Hint-Avrupa medeniyetinin
tarihteki en önemli temsilcisi sayılan Roma İmparatorluğu’nun, insanların
arenalarda zevk için parçalandığı bir vahşet toplumu olduğunu hatırlamak
gerekir.)

Avrupa’ya hâkim olan bu putperest kavimler, ancak Sami ırkına
gönderilmiş bir peygamberin, yani Hz. İsa’nın etkisiyle Tevhid inancıyla
karşılaşmıştır. İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderilen Hz. İsa’nın
tebliği, zaman içinde Avrupa’ya yayılmış ve
eskiden putperest olan
kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı kabul etmiştir.

Naziler, Alman
toplumunu eski putperest inançlarına döndürmek istiyorlardı.
Yahudiliğe
ve diğer İlahi dinlere bu nedenle düşmandılar
.

Ancak yine de Nazi rejimi sırasında
bazı önemli yeni-putperestlik uygulamaları yaşandı. Hitler’in iktidarı ele
geçirmesinden bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar yok
olmaya ve yerlerine putperest dinlerin kutsal günleri konmaya başlandı. Evlilik
törenlerinde “Yer Ana” ya da “Gök Baba” gibi hayali
ilahlara yemin ediliyordu.
1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları yaptırılması
yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili derslerin tamamı kaldırıldı.

SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin Hıristiyanlığa olan
nefretini şöyle ifade ediyordu: “Bu din, tarih içinde taşınmış olan en
büyük veba mikrobudur. Ve ona öyle muamele etmek gerekir”.

Antisemitizm
Hıristiyanlıkla aynı yaştadır. Yahudi
düşmanlığı Hıristiyan Avrupa’nın bilinçaltına yerleşmiştir.Dinin katı ve bağnaz
yaşandığı yerlerde bunun dozu daha da artmıştır.

Almanya, İskandinavya,
Polonya gibi Hıristiyanlığın katı olarak yaşandığı kapalı toplumlarda pek
‘öteki’ kavramı yoktur. Bu kavram orta zamanlar boyunca Yahudi idi ve bu toplumlar Yahudiliğe karşı tahammülsüzdü. Dinin ortaya
koydukları, dinin getirdiği ideoloji en başta böyle bir yabancılığı, böyle bir
düşmanlığı körüklüyordu.”(8)

Yahudiler toplumdan soyutlandı ve
yaşadıkları bölgeye entegre olmaları engellendi. Hıristiyan olmalarına izin
verilmedi, olanlar da dönme olarak anıldı. Hiç bir zaman gerçek anlamda
toplumun normal bir bireyi olamadılar. Bundan dolayı kendi içlerinde hep bir
yerellik yaşadılar ve bu çoğu zaman kendi aralarındaki bağların daha da
güçlenmesini sağladı.

 

Hitler ise dine olan nefretini şu sözleriyle açığa vurmuştu:

“..(din denen) organize yalan yok edilmelidir. Devlet
mutlak yönetici olarak kalmalıdır. Gençken dini dinamitle yok etmenin gerekli
olduğuna inanıyordum. O zamandan beri küçük bir kurnazlığa yer olduğunu
düşünüyorum. .. Son durumda bunak bir görevli olmalı ve onu izleyen bir kaç
yaşlı kadın… Genç ve sağlıklar bizim tarafımızda. İnsanları sonsuza kadar
yalanlarla tutmak imkânsızdır… İnsanlarımız din olmadan yaşamayı başardılar.
Altı SS birliğim var ve bunlar din konusunda tamamen duyarsızlıklar. Ama bu
onların ölüme ruhları cesaretle dolu olarak ölüme gitmekten engellemiyor.”

Görüldüğü gibi Hitler’in manevi alanda gerekli gördüğü tek
kavram, “insanları ruhları cesaretle dolu olarak ölüme götüren” bir
anlayıştı. Bunu “
Alman ruhu”, “savaşçı onuru” vs. gibi pagan kavramlarda
fazlasıyla buluyordu. İlahi dinlere ise kendince “dinamitle yok edilmesi
gereken” inançlar olarak bakıyor, ama siyaset gereği biraz daha ılımlı
davranıyordu.

Nazilerin Yahudi düşmanlığı ise, söz konusu din düşmanı ideolojilerinin bir
parçasıydı. Hıristiyanlıktan nefret eden Naziler onu bir “
Yahudi komplosu” olarak
görüyorlardı. İsrail soyundan bir peygamber olan Hz. İsa’nın, “üstün
ırk” saydıkları
Almanlar tarafından sevilip-sayılması onlar için kabul edilemez bir
düşünceydi. Naziler’e göre
Almanların yol göstericileri İsrail soyundan gelen peygamberler
değil, putperest
Alman kültürünün barbar ve zalim savaşçıları olmalıydı.

İşte Nazizmin ve genel olarak antisemitizm
ideolojisinin içyüzü budur. Bugün de
antisemitizmin
öncüsü olan çeşitli neo-Nazi ve faşist gruplara bakıldığında, hemen hepsinin
aynı zamanda din düşmanı bir ideolojiye sahip oldukları ve putperest kavramlara
dayalı söylemler kullandıkları görülmektedir.

 

Antisemitizmin öncülerinden biri olan
Nietzsche, İlahi dinlere karşı büyük bir nefret duyuyordu.

Ancak 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da Hıristiyanlığın zayıflaması
ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin güçlenmesi ile birlikte,
Avrupa’da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik
(neo-paganizm). Bu akımın öncüleri, Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı
reddederek eski putperest inançlarına geri dönmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest oldukları dönemdeki
ahlak anlayışları (yani savaşçı, acımasız, kan dökmekten zevk alan, sınır
tanımaz barbar ahlakı), Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki ahlak
anlayışlarından (yani mütevazi, merhametli, barışçıl dindar ahlakından) daha
üstündür.

Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin de en
büyük kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche,
Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duymuş, bu dinin
Alman
ırkının ruhunda var olan “savaşçı” ve dolayısıyla sözde asil özü yok
ettiğine inanmıştır.

Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı zamanda
Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri
Yahudiliğe
karşı da büyük bir nefret benimsemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı “
Yahudi
fikrinin dünyayı istila etmesi” gibi yorumlamışlar, bir tür “
Yahudi
komplosu” saymışlardır.

İşte bu yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din düşmanlığını körüklerken,
bir yandan da faşizm ve anti-Semitizm ideolojilerini doğurmuştur
.
Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine bakıldığında, Hitler’in ve
yandaşlarının gerçek anlamda birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.

Fransızların
milli bilincinin harekete geçmesinde ise 1870 Alman
yenilgisi birinci derecede rol oynamıştır. Alsace-Lorraine’in Fransa’nın
elinden çıkmasıyla Fransız ulusal gururu incinmiş ve ülkede intikamcılık
duyguları egemen olmuştur.

Milliyetçiliğin de yayılmasıyla Yahudi
aleyhtarlığının yayılması hızlanmıştır. Nitekim 1886 yılında yayınladığı “Yahudi Fransa” adlı eserinde Drumont, ülkenin Yahudiler tarafından paylaşıldığını ifade
ediyordu. Rotschild gibi Musevi kapitalistler Fransa’yı parsellemişlerdi.
Fransızları Musevi aleyhtarlığına iten en önemli olay Dreyfus davasıdır.(10)Alman ordusuna casusluk yapmakla suçlanan Yahudi yüzbaşının davasına halk büyük ilgi
göstermiş, Emile Zola’nın “İtham Ediyorum” adlı yazısı büyük yankı
uyandırmıştı. Theodor Herzl’in fikri yapısını etkileyen olaydır Dreyfus davası.
Bu olay Fransızlardaki milliyetçi duyguların Musevi düşmanı bir şekil almasına
neden olmuştur. Öyle ki 1898 de “Fransız hareket komitesi” kurularak Yahudi düşmanlığı kurumsal hale gelmiştir.

Yahudi aleyhtarlığı Rusya ve doğu
Avrupa’da dinsel inançlara dayanıyordu. Bağnaz köylüler arasında yayılan Yahudi aleyhtarlığı Musevilerin ayinlerinde
insan kanı akıttığı, iğneli fıçılar kullanıldığı ve sihirle uğraştığı gibi
alışılagelmiş motiflerle işlenmişti. Hükümet çevrelerinde ise Yahudi düşmanlığının bir başka yönü vardı.
Hükümet Musevilerin sosyalist eğilimde bulunduğunu ve Çar karşıtı olduğunu
düşünüyordu. 1881’de 2. Aleksandr’ın bir suikasta kurban gitmesini fırsat bilen
anti-semitler çarı öldürenler arasında bir Musevi’nin de olduğunu iddia ederek
halkı Musevilere karşı kışkırttılar. Galeyana gelen Ruslar Musevileri Bolşevik
ihtilaline kadar toplu soykırıma tabi tuttular.1880 ve 1917 arasında Musevi
kurbanların sayısı Rusya’da 1.000.000’u bulmuştu. Bu antisemitik tepkilerden
sonra Yahudiler arasında da bir
reaksiyon doğması kaçınılmazdı.(11)Bu tepkilerde, antisemitizm
nasıl dinsel temellere dayanıyorsa karşıt görüşünde tamamen dinsel temeli
olması gerekmekteydi.

Nazizm:20. Yüzyıl Putperestliği

Almanya’da Nazi ideolojisinin gelişiminde
en büyük rollerden biri, Jorg Lanz von Liebenfels adlı bir düşünüre aitti.
Lanz, yeni-putperestlik düşüncesine şiddetle inanıyordu. Sonradan Nazi
partisinin sembolü haline gelecek olan gamalı haç sembolünü, eski putperest
kaynaklardan bulup kullanan ilk kişi oydu. Lanz’ın kurduğu Ordo Novi Templi
adlı örgüt, kendini tamamen putperestliğin yeniden doğuşuna adamıştı. Lanz,
eski putperest
Alman kavimlerinin tanrılarından biri olan
“Wotan”a taptığını açıkça ilan etmişti. Ona göre Wotanizm,
Alman
halkının özgün diniydi ve
Almanlar
ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi.

Nazi ideolojisi, Lanz ve benzeri yeni-putperest ideologların
açtığı yolda gelişti. Nazilerin en önemli ideoloğu olan Alfred Rosenberg,
Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan yeni
Almanya
için gerekli olan “ruhsal enerjiyi” sağlayamadığını, bu nedenle
Alman
ırkının antik putperest dinine geri
dönülmesiniaçık
açık savunmuştu. Rosenberg’e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
Kiliseler’deki dini semboller kaldırılmalı, yerlerine gamalı haçlar, Hitler’in
Kavgam adlı kitabı ve
Alman
yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg’in bu
görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek
sözkonusu yeni
Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi

Antisemitizm ve Her Türlü
Irkçılık İslam’a Aykırıdır

Baştan beri incelediğimiz gerçeklerin ortaya koyduğu sonuç ise
şudur:

Antisemitizm, kökeni
yeni-putperestliğe dayanan, din aleyhtarı bir ideolojidir. Dolayısıyla bir
Müslümanın
antisemitizmi benimsemesi, bu ideolojiye sempatiduyması düşünülemez.

 

 

Toplumun her hangi bir ferdi olamadılar fakat bankerlik gibi mesleklerde de çok
ileri gittiler.Bu gibi mobil araçlar belli bir merkezleri ve hatta vatanları
olmayan Yahudilerin hareket
kabiliyetini artırdı.

Yahudiler yaşadıkları ülkelerde
ticari hayatın elitlerini ele geçirdiler. Antisemitik duyguların sivrildiği
zamanlarda Yahudilerin ticari hayata
hâkim olmaları bulundukları toplumu tedirgin etmeye başladı.

Milliyetçiliğin Orta Avrupa’yı etkilemesiyle Cermen ırkına dayalı bir volk
milliyetçiliği ortaya çıkmıştı. Volk(ulus) bir milletin(aynı etnik köken)
tarihsel bir coğrafyada yüzyıllar boyunca kültürlerini ve geleneklerini yaşatmalarıyla
oluşan bir ulusçuluktu. Burada kilit unsur “vatan”dı. Volk düşüncesinde bir
topluluğun millet olabilmesi için aynı toprak parçası üzerinde uzun yıllar
yaşaması gerekiyordu. Bu, Yahudilerin
aleyhine oldu. Zira Yahudiler
vatansız bir kavimdi ve tüm asimilasyon çabalarına rağmen Cermen
volkuna(ulusuna) mensup olmaları düşünülemezdi. Nitekim Alman milliyetçisi Julius Langbehn,”Bir
erik, elmaya dönüşemeyeceğine göre bir Yahudi
de hiçbir zaman Alman
olamayacaktır.” demiştir. Milliyetçilere göre Museviler aşağı ırka mensuptular
onlarla karışmak Alman ırkının
kalitesinin düşmesine sebep olurdu. Bu gidişe engel olunmalı; Museviler alman toplumundan söküp atılmalıydı. Bu
düşünce Alman toplumunun Yahudi ırkına kapalı olduğunu
göstermekteydi.(9)

8-İlber Ortaylı, Tarihin İzinde

9-Mim Kemal Öke, Siyonizm’den Uygarlık Çatışmasına Filistin
Sorunu, Ufuk Kitapları, İzmir,2002, s.18

10-Cemil Meriç, Mağaradakiler, s.15

11-Mim Kemal Öke, a.g.e s.22

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

19 Mayıs Atatürk‘ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

GÜNÜN ANLAM VE ÖNEMİ

UZM. NEŞE ÇETİNOĞLU (*)

19 MAYIS 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 MAYIS aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü. Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır:“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.” (1)

Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği ve “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan 19 MAYIS tarihinin önemini daha iyi anlayabilmek için Atatürk’ün 16-19 MAYIS 1919 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İstanbul-Samsun yolculuğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki önemli olaylardan biri Atatürk’ün Samsun’a ayak basışıdır. TürkMilleti Birinci Dünya Savaşı sonrasında kötüleşen koşullar içinde kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı ve Samsun’a ayak basarak “Kurtuluş” yolunu açtı. Dolayısıyla Atatürk’ün 16-19 MAYIS 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler. Samsun’a ayak basışının taşıdığı önem Atatürk’ün Büyük Nutku’nu 19 MAYIS 1919 Samsun’a çıkışı ile başlatmasından anlaşılmaktadır ki şimdi bu yolculuğu kısaca anlatmaya çalışalım.

Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması (2)dikkatleri bu bölgeye çekti ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak içinAnadolu’ya geçmek istiyordu. Bu O’nun için bulunmaz fırsattır. İstanbul-Samsun yolculuğu öncesinde Atatürk’le Padişah Vahdettin arasında geçen konuşmayı Atatürk şöyle anlatır:(3)

“-Paşa, Paşa!… Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin!Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (bu bir tarih kitabıdır)! Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir…Paşa, Paşa…Devleti kurtarabilirsin!…

Bu sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle içtenlikle mi konuşuyor?…O Vahdettin ki… bütün yaptıklarından pişman mı olmuştur?Aldatıldığını mı anlamıştı?Fakat, böyle bir yorum ile başka konulara girişmeyi ürkütücü saydım, kendine karşılık verdim:

-Kişiliğe güveninize ve bana bunca yüz verişinize teşekkür ederim…Elimden gelen hizmeti esirgemeyeceğime lütfen güveniniz…”

Atatürk bu konuşmada plânlarının sezilmiş olabileceği duygusuna kapılmıştı ama, O’nu bekleyen ve O’na güvenen bir“Türk Milleti” vardı.

Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti. Bu 18 kişinin adları şöyleydi:(4) III. Kolordu Komutanı Kurmay Albay Refet Bey (General Bele), Müfettişlik Kurmay Başkanı Kurmay Albay Manastırlı Kâzım Bey (General DIRIK), Müfettişlik Sağlık Bakanı Doktor Albay İbrahim Talî Bey (ÖNGÖREN), Kurmay Başkan Yardımcısı Kurbay Yarbay Mehmet Ârif Bey(AYICI), Karargâh Erkân-ı Harbiyesi İstihbarat ve Siyâsiyât Şubesi Müdürü Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey(GEREDE), Müfettişlik Topçu Komutanı Topçu Binbaşı Refik Bey(SAYDAM), Müfettişlik Başyaveri Yüzbaşı Cevad Abbas(GÜRER), Kurmay Mülhakı Yüzbaşı Mümtaz (TÜNAY),Kurmay Mülhakı Yüzbaşı İsmail Hakkı (EDE), Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (ÖNDERSEV), Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi (SÜSOY), Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kâlem Âmiri Üsteğmen Arif Hikmet (GERÇEKÇI), İaşe Subayı Üsteğmen Abdullah(KUNT), Müfettişlik İkinci Yaveri Teğmen Muzaffer (KILIÇ), Şifre Kâtibi, Birinci Sınıf Kâtip Fâik (AYBARS), Şifre Kâtibi Yardımcısı, Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh (ATASEV).

Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir. Yolcular Kalyon Burnu denilen yerden sandallarla Merkez iskelesine çıkarılırlar. Bu sandallardan birinin sahibi olan İsmail Yurtsever, o zaman için Atatürk’ü tanımadığını söyler,Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüğünü anlatır. (5)

Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.

Atatürk’ün Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı. Pontusçular sokaklarda kol geziyordu. Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.

Kısaca vermeye çalıştığımız bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 MAYIS 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 MAYIS’ı Türk gençliğine armağan etti. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi gençlik kavramı genel anlamda fikirlerdeki yeniliği anlatmaktadır.

Atatürk“Gençler!Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler!Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum”(6)derken Türk gençliğine olan güvenini de anlatmıştır.

Atatürk’ün şu sözleri hepimiz için bir rehber olmalıdır:“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”(7)demiştir. Atatürk’ü anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, 19 MAYISları Atatürk’ün emanetine daima sahip çıkarak kutlamalıyız.

19 MAYIS Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır

19 MAYIS 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. I. Dünya Savaşı sonunda ülkemizin birçok yeri savaşı kazanan devletler tarafından işgal edilmişti. Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak için Atatürk, 16 Mayıs 1919’da “Bandırma Vapuru” ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 MAYIS 1919’da Samsun’a vardı ve burada Kurtuluş Savaşını başlattı. Üç yıl süren savaşlar sonunda ülkemiz yabancı güçlerden kurtarıldı. 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Atatürk‘ün, Samsun’a varış tarihi olan 19 MAYIS günü Ata’nın isteği üzerine “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

Atatürk Türk gençliğini seviyor, onlara güveniyor ve Türkiye’nin geleceğini onların ellerine bırakmaya çekinmiyordu. Gençliğe bıraktığı bu önemli görevi söylevinde şöyle dile getiriyordu Atatürk: “Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en değerli güven kaynağındır.”

Atatürk, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur!” sözü ile başarılı olabilmenin bir koşulunun da sağlıklı olmak olduğunu, sağlıklı olmak için de spor yapmak gerektiğini vurgulamıştır.

Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.

19 MAYIS; 1981 yılından bu yana  Atatürk‘ü Anma Günüolarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni  Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: Ben 19 MAYIS‘ta doğdum demiş olmasıdır.

19 MAYIS 1919’DAN 2000’E

DOÇ. DR. AYLANUR ATAKLI

GİRİŞ

80 yıl önce 19 MAYIS 1919; Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basması ile başlayan millî mücadeleyi başka bir ifade ile Erzurum, Sivas kongreleriyle kararlaştırılan ve 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile sonuçlanan Türk Kurtuluş Savaşı’nı hatırlatmaktadır. 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı iç içe olup biri diğerinin devamı ve sonucudur. Kurtuluş Savaşı’nın amacı, tam bağımsız bir devlet kurmaktır.

Tarihî literatür incelendiğinde görüleceği gibi (1, 2), sadece komutan değil, memleketin dertlerini dert edinen, bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan büyük önder Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları olan Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Kazım Karabekir ve sonradan katılan İsmet İnönü ile İstanbul’da sık sık toplanıp gelecekle ilgili kararlar almaya başlamışlardır. O sırada Samsun,Vezirköprü, Merzifon ve dolaylarında Rum Pontus Çetelerinin İslâm halkına saldırıları artmış, fakat itilaf devletleri durumu tam tersine algılayarak bölgedeki olayların sebebini Türklerin Hıristiyanlara saldırıları şeklinde göstermişlerdir. Samsun’un stratejik önemi büyüktür; hem doğal bir liman, hem de Karadeniz’in Anadolu’ya açılan kapısıdır. Toplumsal yapısı ise karışıktır. Bunun üzerine Hükümet, gereken tedbirleri alacak güvenilir birine ihtiyaç duymuştur. Damat Ferit Paşa kabinesi, o bölgeye değerli fakat kendi isteklerine göre davranacak bir komutan görevlendirilmesini istemektedir. O günkü bazı politikacılar da Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasında kendi hesaplarına fayda görmüşlerdir. Padişaha bağlı sanılan Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarının da yardımıyla ve akıllıca kurduğu iyi ilişkiler sonucu Padişah ve Hükümet tarafından 30Nisan 1919’da 9. Ordu müfettişliğine tayin edilmiştir. Anadolu’ya geçmek için bu görevi fırsat sayan Mustafa Kemal Paşa güvendiği 18 subay ile Bandırma vapuruyla 16 Mayıs 1919’da Samsun’a hareket eder. Anadolu’ya giderken kafasında iki düşünce vardır:Bağımsızlık ve özgürlük. Yani düşmanı yurttan atmak, kişisel egemenliğe (padişahlığa) son vermektir. Padişah Mustafa Kemal’in bağımsızlık düşüncesini bilir, hatta destekler. Ancak özgürlük, yani ulusal egemenlik düşüncesini bilmez. Zaten bunu öğrenir öğrenmez Mustafa Kemal’in görevine son verir. Samsun’a vardığı 19 MAYIS 1919 tarihinde,Mustafa Kemal Paşa için tarihî görev başlamış olur. 19 MAYIS 1919 Anadolu ve Türk ulusu için bir dönüm noktasıdır.

Ulusal egemenliğe dayanan bir devlet kurmayı düşünen Mustafa Kemal Paşa, kuracağı devletin temel organlarını oluşturacak yeni meclisin toplanması çalışmalarını da başlatır. 20 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan meclis TBMM adını alır ve Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçer. TBMM’nin kurulması ile yeni bir hükümet ortaya çıkmış olur. Meclisin ilk amacı ülkenin kurtarılmasıdır. Meclisin çıkardığı bir yasa ile 16 Mart 1920’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan tüm sözleşmeler yapılmamış kabul edilir ve yabancı devletler Ankara ile anlaşmak zorunda bırakılır.

13 Ekim 1923’deAnkara’nın başkent olmasıyla yurt içinde ve dışında saltanat yönetimine dönülemeyeceği yolunda ciddi bir mesaj verilmiş olur. Daha sonra 29 Ekim 1923’de, 1921 tarihli Anayasada yapılan değişikliklerle Cumhuriyet ilân edilir. Buna göre hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu, idare şeklinin halkın kendi kaderini kendisinin tayin edeceği temeline dayandığı görüşü benimsenir.

19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı

Gençlik ve spor bayramının başlangıcı şöyle anlatılabilir(3):Mustafa Kemal Atatürk’ün millî mücadeleye başlamak üzere 19Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığı günün yıldönümü; 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı kanunla millî bayram olarak kabul edilmiştir. Her yıl 19 MAYIS günü Türkiye’nin her yerinde beden eğitimi ve spor gösterileri yapılmaktadır. (Türkiye’de ilk beden eğitimi gösterisini 12 Mayıs 1916’da erkek öğretmen okulu öğrencileri yapmışlar, sonra erkek öğretmen okulu öğrencileri her yıl ve genellikle mayıs ayı içerisinde bu gösterileri tekrarlamayı bir gelenek hâline getirmişlerdir.“Jimnastik şenlikleri”, “mektepliler bayramı”, “idman bayramı”,“Jimnastik bayramı” adı altında devam eden bu gösteriler zamanla bütün okullara yayılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı 1927’den sonra bu gösterilerin düzenlenmesini üzerine alarak her yıl mayıs ayının üçüncü haftasında Türkiye’nin çeşitli yörelerinde bu gösteriler yapılmaya başlanmıştır). 1938’de 19 MAYIS gününün“gençlik ve spor bayramı” olarak kanunlaşmasından sonra bu gösteriler de resmî bayram gününe alınmış, bu bayram için“dağ başını duman almış” marşı, gençlik marşı olarak kabul edilmiştir. Atletlerin,Atatürk’ün millî mücadeleye başladığı Samsun’dan aldıkları toprağı, koşarak Ankara’ya ulaştırmasıyla sonuçlanan 19 MAYIS koşusu da o tarihten beri yapılmaktadır.

ATATÜRK ve SPOR

  • Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar , Türkçocuklarının spor hayatını yüceltmeyi düşünürken sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak azmiyle spor çizmezler. Esas olan bütün yaştaki Türkler için Beden Eğitimi sağlamaktır.
  • Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki ,çevik aynı zamanda ahlâklısını severim.
  • Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin ; hiç kimseyi aldatmayacaksın ; memleket için hakiki mefkûre ne ise onu görecek , o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna mütehammil olacaksın; önüne nihayetsiz manialar yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük zayıf ,vasıtasz , hiç telâkki ederek , kimseden yardım gelmeyeceğine kani olarak bu maniaları aşacaksın. Bundan sonra sana büyüksün derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.
  • Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması , Türk gençliğinin spor bakımından da milli heyecan içinde , itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır.
  • Türk milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz. Ata en çok , ve iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kadını da bu işi iyi bilir.
  • Türk çocuklarına sporun bu günkü tekniğini öğretmek ve bunların bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor ortaya koymak gerekir. Buna lüzum var mı, yok mu ? gibi soruya söyle cevap verilebilir. Esasen yoktur ; fakat hakikati ufak bir örnekle ispat edebilmek için gereklidir.
  • Müspet bilimlerin temellerine dayanan , güzel sanatları seven , fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kuvvetli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık delilidir.
  • Tatbik eden , icra eden, karar verenden daima kuvvetlidir. · Hakikati konuşmaktan korkmayınız.
  • Açık ve kat’ i söyleyeyim ki , sporda muvaffak olmak için her türlü muavenetten ziyade, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmak ve ona kalpten muhabbet ve onu vatani vazife telâkki eylemek lâzımdır.
  • Dünyada spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha önemlidir.
  • Her boy ölçüşmede arkalarında Türk Milletinin bulunduğu ve Millet şerefini düşünmelerini Türk sporcularına meslek düsturu olarak kaydediyorum.
  • Türk sosyal bünyesinde spor düzenlemekle vazifeli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatını yüceltmeyi düşünürken sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak azmiyle spor yaptırmazlar. Esas olan bütün yaştaki Türkler için beden eğitimi ve terbiyesini sağlamaktır.

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK

19 MAYIS Atatürk‘ü Anma ve Genlik ve spor bayramı örnek konuşma metni
Sayın Bakanlık ……., Sayın Okul Müdürüm, Kıymetli meslektaşlarım, Sevgili Öğrenciler,

Bugün, Mustafa Kemal’in Samsun’da tutuşturduğu kurtuluş meşalesinin, Anadolu’da elden ele, gönülden gönüle dolaşmasının ??. yıldönümü. O gün Samsun’un vatanperver insanlarını selamlayan Atatürk’ün taşıdığı duygularla, sizleri selamlıyorum.

Milletimizin tüm onur ve asaletiyle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk‘ün rehberliğinde tarih sahnesinde bir defa daha şaha kalkışının başlangıcıdır 19 MAYIS;

19 MAYIS, sadece Türk millî kurtuluş hareketinin başlangıcı değil, yeni Türk devletinin de çağdaş değerlerle milletler ailesi içerisinde yerini almasının adıdır.

19 MAYIS, gençlik; gençlik gelecek demektir. Türk genci, Türk İstiklali ve Türk Cumhuriyeti’nin yılmaz bekçisi, bugün ve yarınların tek ve en büyük güvencesidir.

“Sizler yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar.” diyor Atatürk.

Sevgili gençler,

“Siz Türk’e istiklâl aşkını veren, Kara Fatmaların, Nene Hatunların, Yalnız Efelerin; Siz “Ya istiklal ya ölüm diyen: Antepli Şahinlerin, Sütçü İmamların, Hasan Tahsinlerin, Seyit Onbaşıların; Siz tarihi tarih yapan Barborosların, Ulubatlı Hasanların, Yavuzların, Atatürklerin soyundansınız.”

Binlerce şehit vererek, sıkıntı ve yokluklar içinde, büyük özverilerle kurulan Türkiye Cumhuriyeti sizlere emanettir. Bu değerli emaneti yaşatmak ve sonsuza kadar korumak, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarmak, en başta gelen görev ve sorumluluğunuz olmalıdır.

Sevgili gençler,

Temeli 19 MAYIS’ta Mustafa Kemal Atatürk tarafından atılan “milli egemenlik” ilkesi ile, birliğimiz ve bütünlüğümüz sağlanmış, çarenin ancak millette olduğu tescillenmiştir.

Bugün de vazgeçilmez güç kaynağımız olan “Milli İrade”nin yaşatılması için hepimize ve özellikle de Atatürk‘ün 19 MAYIS‘ı armağan ettiği siz gençlere büyük görevler düşmektedir.

Unutmayınız ki sizler: Atatürk‘ün eserlerinin temel taşısınız.
Unutmayınız ki: her 19 MAYIS‘ta, Samsun’dan, elden ele Ankara’ya koşturulan bayrağımız, rengini, siz asil Türk evladının damarlarındaki asil kandan almaktadır.
Unutmayınız ki “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”

Sözde değil, bu özde duygularla, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını ve bu vatan için canlarını seve seve feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyor; siz gençlerimizin bayramını tebrik ediyorum

Atatürk‘ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi

19 MAYIS 1919 Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.
1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa’nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş­ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl­dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay’a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon’a; İtalyanlar Antalya’ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.
Trablusgarp’da Birinci Dünya Savaşı’nda Anafartalar’da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu’ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru’na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun’a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O’nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur
19 MAYIS sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun’da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza’ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü.
Mustafa Kemal, Amasya’da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın bu çalışmalarından hoşnut değil­di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi’nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’tan sonra Ankara’ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
19 MAYIS 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa­rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış­kanlıkların edinilmesine fırsat vermez.
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar­daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar.
19 MAYIS‘ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar.
19 MAYIS; 1981 yılından başlayarak «Atatürk‘ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 MAYIS‘ta doğdum» demiştir. 19 MAYIS bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan­gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk‘ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.

Atatürk‘ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı konulu güzel sözler
*
19 MAYIS güven, sevinç, hareket günüdür.
*
19 MAYIS yeni Türkiye’nin ve Atatürk‘ün doğum günüdür.
* Spor gençliğin kuvvet kaynağıdır.
* Gençliğinde dik duranın ihtiyarlığında beli bükülmez.
*
19 MAYIS ulusal egemenliğin başlangıç günüdür.
* Zafer, “zafer benimdir” diyebilenlerindir.
* Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.
* Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür.
* Zafer barışın en kısa yoludur.

ATATÜRK’ÜN GENÇLİK İLE İLGİLİ BAZI SÖZLERİ
* Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım, gözüm arkada kalmayacak.
* Türk çocuğu, çok zekisin, bu belli; fakat, zekanı unut, daima çalışkan ol.
* Bütün ümidim gençliktedir.
* Her kafanın anlamaktan aciz olduğu yüksek bir varlıktır gençlik.

Bayram Günü (Onur DURUKAN)

Güler yüzlü bir bahar sabahıydı. Babam:
— «Onur, bugün
19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı. Bayram törenini birlikte izleyelim.» dedi.
Hemen babamın boynuna sarıldım. Yanaklarından öptüm, içim içime sığmıyordu.
— Sağol baba. Beni ne çok sevindirdin bilemezsin, dedim.
Hemen kahvaltımızı yaptık. Babamın elinden tutarak bayram yerine doğru yürüdük. Yol boyu evler, dükkanlar, mağazalar, okullar, daireler bayraklarla donatılmıştı. Geçit töreninin yapıldığı alana geldik. Konuşmacılar Atatürk‘ten Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan kongrelerden söz etti­ler. Çok güzel şiirler okundu. Sonra çeşitli spor gösterileri seyrettik. Liseli ağabeylerin gösterileri çok güzeldi. Ateş çemberinden atlıyorlardı. Burada en çok hoşuma giden gösterilerden biri, beyaz ve kırmızı eşofman giymiş ağabeylerin yere yatarak bayrağımızın resmini çizmeleriydi. Bu gösterileri bütün seyirciler ayakta dakikalarca alkışladılar. Eve gelirken babama :
— Baba, neden
19 MAYIS Bayramı yapılıyor diye sordum.
— «Yavrum dedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yurdumuzu düşmanlar paylaştılar. Bize yalnız Ankara ve çevresindeki bazı iller kalmıştı. işte bu sırada Atatürk «Türk yurdu bölünmez bir bütündür» diye harekete geçti.
19 MAYIS bin dokuz yüz on dokuzda yurdu düşmandan temizlemek için Samsun’a çıktı. Oradan Amasya’ya, Erzurum’a, Sivas’a giderek Ulusal Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başladı. Ordular kurdu.
Daha sonra yaptığı savaşlarla düşmanı yendi. 29 Ekim bin dokuz yüz yirmi üçte cumhuriyeti ilan etti.
O tarihten beri, her yıl Atatürk‘ün Samsun’a çıktığı gün olan
19 MAYIS‘ı Gençlik, Spor Bayramı ve Ata’yı Anma Günü olarak kutluyoruz. Atatürk bu bayramı «Türk gençliğine armağan etti» dedi.
— Demek Ulusal Kurtuluş Savaşımız
19 MAYIS bin dokuz yüz on dokuzda başladı. Onun için her yıl bu ulusal günü bayram yaparak kutluyo­ruz. Gençlik, Spor Bayramı size kutlu olsun, babacığım, dedim.
Babam durdu, gülümsedi.
— Onur. bayram hepimizin bayramı. Hepimize kutlu, mutlu olsun yavrum, dedi.
Onur DURUKAN

Mustafa Kemal Paşa Samsun’da

(Ahmet Remzi COŞKUNER)
Mustafa Kemal Paşa 19 MAYIS 1919’da
Samsun’a geldi. Bir süre çalıştıktan sonra
kentin postanesine gitti. Görevli bulunan PTT memuru o günü söyle anlatıyor :
Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadı­ğı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.
— Buyurun Paşam.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
— «Sen ölürsen ben de ölürüm» dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabu­cak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istedi­ği konuşmayı yaptı, sonra;
«Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.» Dedi ve maiyetiyle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk‘e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…
Ahmet Remzi COŞKUNER

Atatürk‘ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 MAYIS tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ulusal bayramdır.. 19 MAYIS 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmıştır ve bu gün Kurtuluş Savaşı’nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir.

Tarihçe

20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra “Atatürk‘ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirildi.

Kutlamalar

Her yıl 19 MAYIS günü Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye’nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde “Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına” yazan ve “Sevgi Bayrağı” olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu’ndaki Tütün İskelesi’nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, Cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun’dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale’den sonra, 19 MAYIS törenlerinde, Ankara’da Cumhurbaşkanına sunulur.

19 MAYIS Şiirleri

19 MAYIS Şiirleri

19 MAYIS

19 MAYIS günü,
Yaşıyor kalbimizde,
Atatürk güneş gibi,
Her zaman içimizde.

Tembellik yasak bize,
Parolamız ileri,
Dünyaya örnek olsun,
Çalışkan Türk gençleri.

Ülkü verir, hız verir.
Bize
19 MAYIS.
Yurdumuzu kurtaran,
Ata’yı unutmayız.

Tembellik yasak bize,
Parolamız ileri,
Dünyaya örnek olsun,
Çalışkan TÜRK GENÇLERİ

F. ELMALI

ŞU SONSUZ KOŞU

Samsun’a ayak basmış Kahraman bugün,
Çayır, çimen yeşermiş zafer yolunda
Davul zurna sesinde şahlanır düğün,
Gönlüm coşup öter bir bahar dalında.

Ata’nın rüyasına gelincikler sun,
Emek bahçelerinin güzel gülünü…
Biz sonsuz bir sabahtayız… O uyusun,
Sevincimiz coşturur O’nun gönlünü.

Nasıl çıkmış bir sabah Samsun’dan yola,
Dağlardan dağlara o zafer türküsü,
Şahlanıp bayrak çekmiş her eski kola,
Taze bir bahar açmış yurdun gözünü.

Al bayrağın Ankara Kalesi’nde hür,
Dalgalanmakta altın bir çağa doğru,
Yeni kahramanlar kol kol, boy boy yürür,
Şu karlı dağlardaki bayrağa doğru.

On dokuz Mayıs‘ın hür başına çelenk,
Kiraz mevsimi, gençlik ay’ı, gül ay’ı,
Bir bahar bahçesinde gönüller renk renk,
Şu sonsuz koşuya bak, sarmış yaylayı.

Ceyhun Atuf KANSU

19 MAYIS GENÇLİK MARŞI

Bir şerefli milletin şanlı çocuklarıyız.
Kalplerimiz, nabzımız, vatan diyerek atar.
Ayrılmadan yürürüz, aynı yolda erkek, kız.
Ruhumuzda ateş var, göğsümüzde iman var…

Vücudumuz yay gibi, bacaklarımız çevik,
Kalplerde cumhuriyet, başımızdadır bayrak,
Bir emanet taşırız, Ata’mıza söz verdik.
Kuvvetimizi, gücümüzü, kanımızdadır kaynak…

Bilgi ile sporu, yürütürüz atbaşı,
Çalışkanlık, çeviklik atalardan mirastır.
Türk olmanın amacı kazanmaktır savaşı…
Bize ülkü yaraşır, bize hamle yaraşır.

19 MAYIS bizim en kutsal bayramımız.
Tarihlerde var mıdır, böyle bir günün eşi ?
Bu pınardan içiyor, alıyoruz kuvvet, hız,
Bu ocaktan yakıyor bütün gençlik ateşi…

İ. Hakkı TALAS

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NDA

Bir gemi yanaştı Samsun’a sabaha karşı
Selam durdu kayığı, çaparası, takası,
Selam durdu tayfası.

Bir duman tüterdi bu geminin bacasından bir duman
Duman değildi bu
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.

Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil
Sarılan anayurda
Kemâl Paşa’nın kollarıydı.

Selam vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz’in hâlini görmeliydi.

Kalkıp ayağa ardısıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemâl Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi
Erzurum’a kadar.

Cahit KÜLEBİ

BU GELEN BANDIRMA VAPURU

Tekmil Anadolu ayakta,
Bu gelen Bandırma vapuru.
Mustafa Kemâl’in bakışı
Göklerden duru.
Boz kalpağın hele bir çıkarsın Mustafa Kemâl
Altın saçları pırıl pırıl uçuşur rüzgarda.
Mustafa Kemâl’in elbisesi
Rütbesiz, nişansız…
Ve avuçlarında
Kaderi yazılmış Türkiye’nin.
Karadeniz sereserpe uzanmış önünde
Bandırma vapuru yavaş yavaş yol alır,
Gazi Anadolu divan kurmuş bekleşir
Mustafa Kemâl geliyor.
Vapur yaklaşır, yaklaşır;
Secde eder dağlar taşlar.
Selam verir Gazi Anadolu’m;
Bandırma vapurunun içinde.
Güneşten süt emmiş
Bir sarışın kahraman var.
Mustafa Kemâl, ölümsüz kahraman,
Sen Samsun’a ayak bastığın an,
Al bir bayrak gibi açılıp rüzgarınla,
Dalgalandı vatan.

Özker YAŞIN

19 MAYIS

Samsun’da o gün doğdu
Türk’ün eşsiz güneşi,
Arasalar bulunmaz
Dünyada onun eşi.

Bütün yurt inliyordu,
Vatan gidiyor diye.
O sanki Türk yurduna
Gökten geldi hediye.

Samsun, Sivas demedi
Bütün yurdu dolaştı,
Türk’ün bu öz evlâdı
Vatanla kucaklaştı.

Bin dokuz yüz on dokuz
Türk’ün temel taşıdır.
Ardından gelen savaş
İstiklâl Savaşı’dır.

Temiz Türk gençliğine
Armağan olsun diye
Bu büyük ve şanlı gün
Bırakıldı hediye.

Ramazan Gökalp ARKIN

BOYNUMUZUN BORCUDUR

Atamızdan bize emanet oldu bu vatan,
Onu ebedî yaşatmak boynumuzun borcudur.
Bil ki her zaman plân yapıyor düşman,
Vatanı korumak boynumuzun borcudur.

İnmesin, göklerde dalgalansın bayrağım,
Verilir mi şehit kanıyla sulanmış toprağım?
Ölürüm de bırakmam, burası benim yatağım,
Sancağı korumak boynumuzun borcudur.

Şerefsiz hayat için, bu toprağı satanlar,
Bu milletin içine fesat ruhu katanlar,
Bunu bize yakıştırır mı toprakta yatanlar?
Türklüğü yaşatmak boynumuzun borcudur.

Tarih okusun ki, mazimiz ne imiş görsün
Her bir kötülüğü kalbinden silsin,
Düşmanımız, Türk gençliği ne imiş bilsin.
Cumhuriyeti korumak boynumuzun borcudur.

Mehmed’im ne söylese hepsi haktır,
Cumhuriyetçi gençlikte hile yoktur,
Atatürkçü olanda vatan sevgisi çoktur,
Vatanı korumak boynumuzun borcudur.

Mehmet SARIOĞLAN
Göksun D. Dere Çok Programlı Lisesi / MARAŞ

BİR KURTULUŞ DESTANI

Osmanlıydı bir zaman tarihler yazan,
Dört bir yana kök salmış, kükreyen aslan.

Asırlarca yaşadı, nesil geçti aradan,
Zayıfladı kuvvetçe, dediler “hasta adam”.

Asiler çıktı, Osmanlıya başkaldıranlar,
Fitneyle parçaladı hain düşmanlar.

Küçüldü topraklar savaşlarda bir yandan,
Atmak istediler Türk’ü Anadolu’dan.

Bir inançla gürledi, yüce Türk milleti,
Önder seçti kendine Mustafa Kemal’i.

Millet birlik oldu, koştu düşman üstüne,
Nice canlar verildi, Maraş, Urfa, Antep’te.

Cephelerde Mehmetçiğin Allah sedası,
Temizlendi düşmandan güney, doğu, batısı.

Ay ve yıldız dalgalandı akan kanlar üstüne,
Ve ölümsüz marşımız doğdu Mehmet Âkif’le.

Büyük harpler yaşadı bu vatan, bu topraklar,
Yine de bir nebze susmadı gök kubbede ezanlar.

Büyük Ata önder oldu, açtı Millet Meclisi,
Daha sonra kuruldu Milletin İradesi.

Binlerce şehidiyle aldı, Türk milleti vatanı,
Tarihe şerefiyle yazıldı, bu “Kurtuluş Destanı”.

Bu “Kurtuluş Destanı”dır kuşak boyu sürecek,
İlelebet, yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecek

Erdoğan GÜNEŞ
Saltukova İlköğretim Okulu Öğretmeni
Çaycuma / ZONGULDAK

19 MAYIS TÜRKÜSÜ

On dokuz Mayıs,
En yüce bayram.
Bize armağan,
Bıraktı Ata’m.

Sağız vatanca,
Kafamız zinde,
Tek bir kitleyiz,
Ata izinde.

Ata’yı sevmek,
Kutsal ülkümüz,
O’na benzemek,
Coşkun türkümüz.

Ata her yerde,
Yol gösteriyor,
Koşun güzele,
Bilime diyor.

Samsun’a O’nun,
Çıktığı bugün.
Vatanda düğün,
Çocuğum övün!

Halim YAĞCIOĞLU

NUTUK

Vatan boylu boyunca vurulmuş
İki gözü iki çeşme derelerin
Dağlar kapkara yasından
Ovalar tüm kavrulmuş
Düşman kan içinde parmaklarıyla
Ta Kars’a kadar Menderes Ovası’ndan.

– Geldi geçti, ama hatırlanmalı –
Neler çektik o günler milletimle ben
Bir bir yollara düştüler perperişan
Aç susuz ama aşk içinde
Yanmış yıkılmış damları koyup
Sessiz sedasız köylerden.

… İşte böylece efendiler
Aşk istediler verdim
Ateş istediler verdim
Ekmek istediler verdim
– Güldüler, yalan dediler, olmaz dediler –
Uğraştım sonunda en güzel boyalarla
Önümüze bir bütün harita çıkardım…

Ben, Atatürk‘üm öldüm – demiştim zaten –
İşte nutkumu da baştan sona okudum.
Öldüm ama gözüm arkada değil
Kitabım bir uzun bir güzel oldu
Hem ne iyi ettim, ne iyi ettim de efendiler
– Sonunda “EY TÜRK GENÇLİĞİ” dedim. –

Turgut UYAR

O GELİYOR

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını
Yeryüzüne can veren,
Cana heyecan veren
Al yüzlü Oğan güneş.
Takanın burnu nasıl Karadeniz’i yırtar ?
Siz de bir an öyle yırtınız uykunuzu.
Uyanın Samsunlular!
Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını
Al yüzlü Oğan güneş.
Bugün Çaltıburnu’ndan gülerek doğan güneş.

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Uyanın Samsunlular.
Uyumak ölüme eş.
Diriltir ruhunuzu,
Ufukta bir gemi var.
Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor ?
Fakat yolu mu az, yoksa yükü mü ağır ?
Bu gemi umut yüklü, insan yüklü, hız yüklü !
İçinde bu vatanın derdiyle yanan bağır.
Kurulacak yarını düşünen baş geliyor.
Bir baş ki, gökler bir küme yıldız yüklü.
Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.

Yıl 1919
Mayıs‘ın on dokuzu.
Ufukta duran gitgide yaklaşıyor.
Sanki harlı bir ateş
Yakıyor ruhumuzu.
Beklemek üzüntüsü her gönülde taşıyor.
Üzülmemek elde mi ?
Hız yüklü, iman yüklü, umut yüklü bu gemi.

O umut yayıldıkça ruhlara sıcak sıcak,
O hız, doldukça bütün damarlara kan gibi,
Gizli inleyen her yürek canlanacak.
Ateşler püskürecek uyuyan volkan gibi.
Gittikçe büyükleşen
Gölgene dikilmekten karardı gözlerimiz.
Koş, atıl gemi, sana engel olmasın deniz.
Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel !
Kuşlar gibi uç da gel, rüzgar gibi es de gel !

Celal Sahir EROZAN

RENKLERDE 19 MAYIS

Ak 19 MAYIS ak
Mustafa Kemal Samsun’a çıkacak.
Al
19 MAYIS al
Sivas’ta Mustafa Kemal…
Yeşil
19 MAYIS yeşil
Çimenlerde çocuklar oynaşır.

Mavi 19 MAYIS mavi
Ordular hedefimiz uygarlık, ileri.
Mor
19 MAYIS mor
Sonrasını anlatmak zor.

Sarı 19 MAYIS sarı
10 Kasım’da bayraklar yarı.
Ak
19 MAYIS ak
Atatürk vatan, Atatürk bayrak.

Pembe 19 MAYIS pembe,
Atatürk aklım sende.


Gönderen: Uğur YİYİT
Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İ.Ö.O. Ankara

19 MAYIS‘TA DÜŞÜNCELER

Sen, geceyi gündüze katan
Kaputa sarınıp karda yatan
Sen, müstesna ölümsüz kahraman
Çanakkale’nin çelik kalesi
Sen, düşmandan kaçılmaz, diyen
Bir avuç, cephanesiz, keşif koluyla
Dağ gibi zırhların karşısında duran
Duru durup, Dumlupınar’da
Turnayı gözünden vuran
Çarıksız, tüfeksiz, ekmeksiz
Kağnıyla, Ayşeyle, Fatmayla
Ordulara Akdeniz’i gösteren
Senin yolundayız bugün de…
Yorulmaz Usanmayız
Yenilmeyiz, dönmeyiz
Senden aldık ışığımızı,
Gökte bile kalmasa bir kıvılcım
Yine sönmeyiz.
Gözlerin güneş bize,
Sözlerin ateş bize,
Bir kavuşturdun sevdiğimize,
Hürriyet, vatana.
Bugün
19 MAYIS
Senin yolundayız.
Dönmeyiz bir adım sağa, sola,
Dönmeyiz bir adım geri.
Hep aynı heyecanla görüyoruz seni
At üstünde,
Parmağın ufukta
“-Ordular, Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!”
Hep böyle görüyoruz seni,
Hep aynı heyecanı taşıyoruz,
Hep aynı heyecanla
9 Eylül’de İzmir’e girer gibi
Yaşıyoruz.
Hep dev gibiyiz
Hep aslan gibi,
Şimdi hep senin gibiyiz.
Kimse yan bakamıyor artık bize,
Hattı müdafaa yok,
Sathı müdafaa var.
Edirne’den Kars’a,
İzmir’den Rize’ye kadar
Akdeniz’den Karadeniz’e,
Yalın kılıç,
Kükremiş,
Bekliyoruz.
Bugün elle tutuyor, gözle görüyoruz
“^Yurtta sulh, cihanda sulh” dediğini.
Dumlupınar’da yatıyor şehitler,
Her gün gidip geliyoruz
Senden onlara mekik dokuyoruz.
Silah çatıyor, süngü takıyoruz…
19 MAYIS‘ta Samsun’a çıktığın gibi heyecanla
Her yıl okuldan çıkıyoruz.
Biz de sen olduk şimdi
Her köyde, her okulda, her fabrikada
Cumhuriyeti emanet ettiğin
GENÇLİK VAR!…


Gönderen: Uğur YİYİT
Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası İ.Ö.O. Ankara

 

 

19 MAYIS

Seksen iki yıl evvel,
Türklüğün içi yandı.
Birleşti yedi düvel,
Ankara’ya dayandı.

Saldırdı kahpe Yunan,
Anadolu uyandı.
O, öyle bir zor zaman,
Öyle bir zor zamandı.

Ne top vardı, ne tüfek,
Cephanemiz al kandı.
Kadın, çocuk, er, erkek,
Atasına inandı.

Samsun’da doğan güneş,
Ta İzmir’e uzandı.
Bu harp kıyamete eş,
Meydanlar toz dumandı.

Minarelerde Ezan,
Dualar çağlayandı.
Yüreğimizde iman,
Allah Rahim Rahmandı.

Mehmetçik cephelerde,
Eşsiz bir kahramandı.
19 MAYIS bize,
Gençlere armağandı.

Halil İbrahim Güncan


Bir Alev ki Ay Yıldızlı Bayrağım/19 MAYIS

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Aydınlatan meşaledir yurduma

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Sınırlarımızın bekçisi
İman dolu Mehmetçiğe
Güç olur,cesaret olur.
Bir avuç toprak uğruna
Ölen şehitlerimizin ruhu huzur bulur.
Sonsuz mekanlarında

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Gök kubbemizde var oldukça
Rahat uyur çocuklarımız yataklarında
Kırılası bir el uzanmadıkça
Karanlığa girmez Türkiye’m

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Uzun yıllar boyunca
Destan üstüne destan yazmış
Geçmişte kurtuluş savaşı
Bu gün! !
Gelecekteyse var gücüyle
Yazacağız yazılmamış destanları

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalansın diye tüm özgürlüğümüze
Kolumuz,bacağımız feda olsun
Hatta ölüm bile uğruna
En yüce mertebe şehitliktir bize.

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Anadan,evlattan ve tatlı yardan
Önde yer alır yüreğimizde
Genç,ihtiyar gölgesinde
Korkusuz yaşar Türkiye’mde

Bir alev ki
Ay yıldızlı bayrağım
Dalgalandıkça semada
Büyük Allah’ın yardımıyla
ATA ‘ mız dan bize
Bizden evlatlarımıza emanet.

Meral Yağcıoğlu


19 MAYIS Aydınlığı

Ses oldu vatan rüzgârında umut
Anadolu’ya oylum oylum çöreklendi
Acımasızlık, umarsızlık kara kara bulut
Mustafa Kemal aydınlığında bir bir tükendi.

Derinden inlemeyle uyandı toprak
Yurt üstüne uğultusunun yayıldığı
Kuvay-ı Milliye gücü bayrak bayrak
Sardı ülkeyi 19 MAYIS aydınlığı.

Özgürlük ve bağımsızlık üstüne
Atatürkçe yazılan destandır
Yürek yürek karanlık düne.

Köy okulundaki bayrak direğinde
Atatürkçülük dalga dalga yayılan
Parmak işareti kır kahvesinde.

Bölge bölge kalkan eğik baştır
Köye, kasabaya, kente ve yurda
Ovayı yaran tren düdüğünde haykırıştır.

Muhsin Durucan


19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı

19 MAYIS 1919 Müjdeli gün,
Türk çocuğu unutma,ne oldu dün.
Türk’ün uyanıp şahlandıgı o gün,
Özgürce yaşamanı sagladı bugün.

Türk’ün Bayragı karalar baglamış,
Gitmeden esaret dalgalanmam diyor.
İstanbul Fatihi Mehmet Han aglamış,
Mezarında Ruh’u yatmam diyor.

Fransızlar Adana benim diyor,
Doganbey Vatan için can veriyor.
Urfa,Maraş ve Antep’te İngilizler,
Namus ve şerefime göz dikiyor.

Yunan Ordusu çıkmış İzmir’ime,
Hançerini saplamak ister Yüregime.
Antalya ve Konya’da İtalyanlar,
El uzatmış Ay-Yıldızlı Bayragıma.

Samsun’da İngiliz cirit atıyor,
Ermeni-Rum Türk’ü satıyor.
Irak ve Filistin’i İngiliz almış,
Suriye -Lübnan Fransız’a kalmış.

İngiliz Bayragı Yürekleri daglıyor,
Evliyalar şehri İstanbul aglıyor.
Eyüp Sultan’da toplanmış Şehitler,
Başta Gençosman ferman dinliyor.

Ermeni-Rum Çeteleri silahlanmış,
Anne karnında bebeleri Süngülüyor.
İngiliz – Fransız destekli Sülükler,
Türk’ün Kan’ını içerek besleniyor.

Şahin bey Antep’ten seslenir,
Yakışmaz Türk’e Esaret Ar gelir.
Adana’dan Sinan Paşa cevap verir,
Esir yaşamaktansa ölüm hoş gelir.

19 MAYIS 1919 Kutlu sabahında,
Mustafa Kemal’im Bandırma Vapurunda.
Özgürlük Meşalesi tutuştu Samsun’da,
Yayıldı dalga dalga Anadolumda.

Mustafa Kemal’im Bayrak olup,
Esti Samsun’dan Yurdum üzerine.
Zulmün kahredici Güneşi olup,
Dogdu Emperyalist güçlerin üzerine.

Savunmasız Yurdum işgal selinde,
Esaret ölümdür gönül telinde,
Kefen teninde,Şehitlik dilinde,
Toplandı Milletim Ata’nın emrinde.

Ondokuz Mayıs Gençlik Bayramı,
Gençler Sporla kutlar Bayramı,
Atatürk‘ün gençlige büyük armaganı,
19 MAYIS Gençlik ve Spor Bayramı.

Zulmün sonu,Özgürlügün başı,
Cumhuriyet yolunun ilk yapı taşı,
Türk’ün kurtuluş umudunun gözyaşı,
Ezilmişliğe başkaldırının sembolü bugün.

İshak Özlü

19 MAYIS Gençlik Ve Spor Bayramı

19 MAYIS gençlik ve spor bayramı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk
İstemem evde boş durup da yatanı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sporcu dediğin centilmen olmalı
Zeki çevik ve atılgan olmalı
Güzel ahlaklı ve mütevazı olmalı
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sigara içkiyi içmeyin demiş
Sporu gençlere tavsiye etmiş
Bu bayramı gençlere hediye etmiş
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Sağlam vücutta sağlam kafa istemiş
Cumhuriyeti gençlere emanet etmiş
Sporun faydasını yıllar önce söylemiş
Spor yapsın gençler demiş Atatürk

Spor kardeşliktir yarış bahane
Hem kültürdür hem örf hem de anane
Spor yapmayan ya delidir yada divane
Spor yapsın gençler demiş Atatürk
Güner Kaymak

Atatürk‘ten Son Mektup

Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş ‘Yıl 1919, Mayıs‘ın 19’u’ diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl’i anlamak bu değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl’i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl’in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl’i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz .
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, feşine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl’i anlamak göz boyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
Laboratuarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..

Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar…
Mustafa Kemâl’i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl’i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister,
paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl’i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil…

Halim Yağcıoğlu

Türk Edebiyatından ilkler

Türk Edebiyatından ilkler

*İlk yerli tiyatro eseri: Şinasi / Şair Evlenmesi /1859


*İlk yerli roman : Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat


*Batılı tekniğine uygun kusursuz ilk roman : Halit Ziya Uşaklıgil/Aşk-ı memnu


*İlk çeviri roman : Yusuf Kamil Paşa/ Fenelon'dan Telemak /1859


*İlk köy romanı : Nabizade Nazım / Karabibik


*İlk psikolojik roman: Mehmet Rauf / Eylül


*İlk realist roman : Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası


*İlk resmi Türkçe gazete : Takvim -i Vakayi


*İlk yarı resmi gazete : Ceride-i Havadis


*İlk tarihi roman : Namık Kemal / Cezmi ,

A. Mithat / Yeniçeri


*İlk özel gazete : Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi


*İlk pastoral şir:A.Hamit Tarhan /Sahra


*İlk şiir çevirisini yapan ,ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerine ilk kez kullanan ilk Türk gazeteci : Şinasi


*Aruzla ilk manzum tiyatro eseri yazan : A.Hamit /Eşber veya Sardanapal


*Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri: A.Hamit/Nesteren


*İlk bibliyografya:Keşfü'z Zünun /Katip Çelebi


*İlk hatıra kitabı :Babürşah /Babürname


*İlk hamse yazarı :Ali Şir Nevai


*İlk tezkire : Ali Şir Nevai /Mecalisün Nefais


*İlk antolojisi: Ziya paşa /Harabat


*İlk atasözleri kitabı :Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye


*İlk mizah dergisi:Diyojen /Teodor Kasap


*İlk hikaye kitabı :A:Mithat /Letaif-i Rivayet


*İlk fıkra yazarı :Ahmet Rasim


* Türkçe yazılan ilk kitap :Kutadgu Bilig


*İlk siyasetname : Kutadgu Bilig


*İlk mensur şiir örneklerini veren : Halit Ziya Uşaklıgil


*Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan : Mehmet Emin Yurdakul


*Dünya edebiyatındaki ilk modern roman : Cervantes/Don Kişot


*İlk makale :Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi


*İlk edebi bildiriyi yayımlayan topluluk: Fecr-i Ati


*Mesnevi tarzında yazılmış ilk eser : KUTADGU BİLİG


*İlk seyahatname : MİR'ATÜL MEMALİK / SEYDİ ALİ REİS


*İlk Edebiyat tarihçimiz: Abdulhalim Memduh Efendi


*Batı anlayışındaki ilk edebiyat tarihçimiz: Fuat Köprülü


*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri: Boccaio Decamkeron


*Sahnelenen ilk tiyatro: Namık Kemal / Vatan yahut Silistre


*Kafiyeyi şiire serperek klasik nazım şekillerinden farklı ilk örnekleri veren: TEVFİK FİKRET


*Türkçenin ilk dil bilgisi kitabı: Süleyman paşa / SARF-ı TÜRKİ


*İlk naturalist eserimizin yazarı Nabızade Nazım / Zehra


*Divan Edebiyatında mahallileşme akımının temsilcisi: Nedim


*Şarkıyı icat eden: NEDİM


*İlk tarih ve coğrafya ansiklopedisi: Kamus'ul Alam


*İlk sözlüğümüz: Divan-ı Lügat-it Türk


*İlk Türkçe sözlük: Şemsettin Sami: Kamus-ı Türki


*İlk özdeyiş örneklerini veren: Ali Bey / Lehçet'ül Hakayık


*İlk didaktik şiir örneğimiz ve aruzla yazılan ilk eserimiz: Kutadgu Bilig


*Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin : Orhun Abideleri


*Edebiyatımızda objektif eleştirinin nasıl olacağını ilk açıklayan: R. Mahmut Ekrem


*Edebiyatımızdaki milli dönemin açılmasına öncülük eden: Mehmet Emin Yurdakul


*Konuşma diliyle yazılmış ilk hikayenin yazarı: Ömer Seyfettin


*Edebiyatımızda ilk kafiyesiz şiiri yazan : A. Hamit / Validem


*İlk köy şiiri: Muallim Naci / Köylü Kızların Şarkısı


*İlk alfabemiz: Göktürk Alfabesi


*Tekke şiirinin babası: Ahmet Yesevi


*İlk Türk destanı :Alp Er Tunga Destanı


*Bizde batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan: Namık Kemal


*Bizde epik tiyatro türünün kurucusu: Haldun Taner


*İlk kadın romancımız: Fatma Aliye Hanım


*Süslü nesrin ilk temsilcisi: Sinan Paşa


*Dünyanın bilinen ilk destanı: Sümerlerin Gılgamış Destanı


*Dünyanın halen yaşayan ,en büyük ve ilk Müslüman Türk Destanı: Kırgızların Manas Destanı


*Edebiyat kelimesini bizde ilk kullanan: Şinasi


*Kurtuluş savaşımızı doğrudan işleyen roman : Ateşten Gömlek


*Komedi türünün ilk büyük ustası: Aristofanas


*Trajedi türünün ilk büyük ustası: Aiskylos


*İlk uyarlama tiyatro eserinin yazarı : A.Vefik paşa


*Deneme türünün kurucusu: Montaigne


*İlk divan şairi: Hoca Dehhani


*Hikayede gerçek anlamda ilk kez Anadolu'yu işleyen: Refik Halit Karay


*En başarılı psikolojik roman yazarımız: P.Safa / 9.Hariciye koğuşu


*İlk çocuk şiirlerini yazan: Tevfik Fikret / Şermin


*Dilde sadeleşmeyi savunan ilk yayın organı: Genç Kalemler

Edatlar İlgeçler

 

EDATLAR  (İLGEÇLER)

Tek  başına  bir  anlam taşımayan , ancak kendinden önceki sözcükle birlikte kullanıldığında belirli bir anlamı olan sözcüklerdir.Edatlar çekim eki alırsa adlaşırlar. En çok kullanılan edatlar şunlardır:

Gibi:

Benzetme ilgisiyle ismi nitelerse sıfat öbeği, fiili nitelerse zarf öbeği kurar.

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendi. (sıfat)

Dev gibi dalgalar sahile vuruyordu. (sıfat)

Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner. (zarf)

Dolu bir kadeh gibi kırılıyorum avuçlarında.(zarf)

Sen de onun gibi düşünüyorsun (karşılaştırma)

Annem gibi dolma yapan dünyada bulamazsın (k.)

Yataktan kalktığı gibi dışarı fırladı.(hemen,o anda)

Haberi aldığı gibi yola çıktı.(hemen,o anda)

Ben ona insan gibi davrandım.( yakışır biçimde)

Birbirinizle adam gibi konuşun.( yakışır biçimde)

Saat üç gibi yanına gelirim. (dolayında)

Final maçı akşam sekiz gibi başlar ( dolayında)

Bugün yağmur yağacak gibi (tahmin)

Galatasaray bu maçı alacak gibi (tahmin)

Bir an onu sever gibi oldum (yaklaşma)

O sırada güneş çıkar gibi oldu. (yaklaşma)

İçin:

“-dik için” şeklinde neden- sonuç  “-mek için” şeklinde amaç – sonuç ilişkisi kurar.

Yağmur yağdığı için pikniğe gidemedik. (n.s)

Hasta olduğum için dersi dinleyemedim. (n.s)

Kadın oğlunu görmek için şehre gitti. (a.s)

İşe girmek için ehliyet almış (a.s)

Görelik anlamında görüş bildirir:

Sen benim için dünyanın en güzel kızısın.

Bu çalışmalar onun için boş bir uğraştı.

Karşılığında, karşılık olarak:

*Bu elbise için çok para harcadım.

*Ev için size yüz bin lira veririm

Uğruna, yoluna:

* Vatan için nice şehitler verdik.

* Bu eylemi tüm insanlık   için  yapıyoruz.

Hakkında:

* Veliler bizim okul için ne söylüyorlar?

* Eleştirmenler, filminiz için olumlu konuşuyor.

Aitlik, özgülük:

Bu pastayı sizin için ayırdım.

Bahçeye oğlum için salıncak kurdum.

Oranla:

O şapka senin için çok büyük.

Süre bildirir:

Kitabı bir hafta için aldım

.

Birkaç gün için İstanbul’a gideceğim.

İle (-La, -Le ):

Birliktelik, araç ,durum ve sebep ilgisi kurar.

Köye dolmuşla gidebilirsin. (araç)

Uçakla İzmir’e gitmişti (araç)

Konsere arkadaşımla gittim. (birliktelik)

Çocuk, yolda babasıyla yürüyordu. (birliktelik)

Öfkeyle kalkan zararla oturur. (durum )

Gökyüzü, hasretle kucaklasın doğayı. (durum)

Sınav heyecanıyla kalemimi unuttum. (sebep)

Kaza korkusuyla araba kullanamıyor ( sebep)

Kadar:

Benzerlik ve karşılaştırma ilgisi kurar.

Adana, cennet kadar güzel bir yerdir. (benzerlik)

Siirt, bu yaz cehennem kadar sıcaktı. (benzerlik)

Bir peri kadar güzel bir kızdı. (benzerlik)

Sen de onun kadar çalışsaydın sınavı kazanırdın.(karşılaştırma)

Babası kadar iyi şarkı söylüyor. (karşılaştırma)

Yaklaşıklık, zaman açısından sınırlandırma, mesafe:

Bin kadar asker cepheye gidiyordu. (yaklaşık)

Pazardan iki kilo kadar pirinç almış. (yaklaşık)

Bu ev akşama kadar temizlenecek. (zamanda sınırlama)

Cumaya kadar ödevimi bitirmeliyim. (zamanda sınırlama) Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. (zamanda sınırlama)

Eve kadar yürümem gerekiyor. (mesafe sınırı)

Mesafe Sınırı:

Yapılacak dünya kadar işim var.

Avuç içi kadar bir evde yaşıyorlar.

Gibi anlamında kullanılabilir:

Bu kitabı okuyunca Muğla’yı görmüş kadar oldum.

Karşı:

Yön ve zaman ilgisi kurar. –e karşı biçiminde kullanılırsa edat olur. Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.

Denize karşı bir ev yaptırmış. (yön)

Duvara karşı on adım yürü. (yön)

Sabaha karşı çok şiddetli yağmur yağdı. (zaman)

Karşılık olarak , yönelik anlamı katar:

Bu sözüne karşı ben ne diyebilirim ki şimdi. (karşılık olarak)

Resme karşı ilgin ne zaman başladı?( -e yönelik)

UYARI: Yalın halde kullanılırsa ya da bir ek alırsa edat olmaktan çıkar isimleşir.İsmi belirtirse sıfat olur.

Karşı evin penceresi açık kalmış. (sıfat)

Önce karşı sahaya çıktı. (sıfat)

Karşıya geçmeden önce sağına ve soluna bak.(isim)

Göre:

Görüş, düşünce, uygun olma anlamları katar:

Bilim adamlarına göre dünya yok oluyor. (görüş)

Anneme göre bu yıl sınavı kesin kazanırmışım. (görüş)

Bulunduğun ortama konuşacaksın. ( uygun)

Zevkime göre bir elbise arıyorum. (uygun)

Karşılaştırma ilgisi kurar:

Burası eski evimize göre daha büyük.

Yaşıtlarına göre çok hızlı koşuyorsun.

Üzere:

Koşul ve amaç ilgisi kurar.

Akşama geri vermek üzere bu kitabı alabilirsin. (koşul)

Konuşmak üzere kürsüye çıktı. (amaç)

Yaklaşık olma, gibi şekilde… anlamları katar:

Hemen eve dönelim, akşam olmak üzere.

( yaklaşık)

Zil çalmak üzere. ( yaklaşık)

Her şey planlandığı üzere yapılacak. (şeklinde)

Doğru:

Yön ve zaman ilgisi kurar.

Eve doğru yürüyorum. (yön)

Akşama doğru misafir gelecek. (zaman)

İsmi nitelerse sıfat, fiili nitelerse zarf öbeği oluşturur:

Eğri oturup doğru konuşalım. (zarf)

Bu zamanda doğru insanı bulmak zordur. (sıfat)

Tahtaya bir doğru çizdi. (isim)

Sanki:

Benzetme, sitem ilgisi kurar.

Gökyüzü sanki yaramaz bir çocuk. (benzetme)

Sanki verdiğim her işi yapıyorsun. (sitem)

Sanki selam verdin de almadık. (sitem)

Diğer Edatlar:

İşten sonra bize uğrayacak.

Bu işi ancak sen yaparsın.

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek.

Sabahtan beri dışarıyı izliyor.

Bu mutlu olaya sadece yıldızlar şahittir.

Cümlenin Öğeleri

Cümlenin Öğeleri

Kelimelerin cümledeki görevlerine cümlenin öğeleri denir. Bir cümlede üç çeşit öğe bulunur.


1. Yüklem:
Cümlede yapılan işi, oluşu ya da eylemi bildiren kelimeye yüklem denir.
Yüklem
cümlenin temel öğelerinden biridir. Genellikle cümlenin sonunda bulunur.
Annen sofrayı kurmaya hazırlandır (hazırlandı yüklem)
Cümlede Yüklemi Bulma Kuralı: Cümlede fiil veya ek fiil olan kelime ya da kelime grubu yüklem olur.
Yüklemsi
fiilimsi olan söz gruplarına cümlecik, yüklemi fiil olan söz gruplarına da temel cümlecik denir.
Şebnem az önce koşarak bize geldi.
yan
cümlecik               temel cümle


2. Özne: Yüklemin bildirdiği işi, hareketi yapan ya da bir oluş içinde bulunan varlığa özne denir.
Cümlede Özneyi Bulma Kuralı: Cümledeki yükleme insanlar için kim, diğer varlıklar için ne soruları sorulduğunda cevap veren kelime ya da kelime grubu öznedir.
Arkadaşın koştu. (Kim koştu? arkadaşın )


Özne Çeşitleri:
a. Gerçek Özne: Cümlede özne açık şekilde belli oluyorsa gerçek öznedir.
Dünya dönüyor (Kim dönüyor? dünya)
b. Gizli Özne: Bazı cümlelerde özne belirtilmez. Böyle durumlarda özneyi yüklemin sonundaki eke bakarak buluruz
Eşyaları alanlar yerine bıraktılar (Bırakanlar kim? Onlar)
c. Sözde Özne: Aslında özne olmadığı halde, özne gibi görünen kelimelerdir.
İnsanlar vapura doluştu. (Kim doluştu? insanlar - sözde özne)


3. Tümleç: Yüklemi tümleyen ya da kuvvetlendiren kelimelere tümleç denir.
Serpil kitabı yırttı. (Neyi yırttı? kitabı - tümleç)


Tümleç Çeşitleri: Dörde ayrılır:
a.
Düz Tümleç: (Nesne) Öznenin yaptığı eylemden dorudan doğruya etkilenir
Ötede çocuk top oynuyor. (Kim oynuyor? çocuk - özne / Ne oynuyor? top - tümleç)


b.
Dolaylı Tümleç: (Nesne) Yüklemin anlamını yer, yön, kalma, çıkma, bakımından tamamlayan tümleçlerdir
Annem eve gidiyor. (Nereye gidiyor? eve - d. tümleç)


c.
Zarf Tümleci: Yüklemin anlamını zaman, yer, durum bakımından tamamlayan kelimelerdir.
Akşam oradan geçerek eve gittim. (oradan - zarf tümleci / eve - d. tümleç)


d.
Edat Tümleci: "ile, (-le), için" edatlarıyla birleşerek yüklemi tamamlayan söz öbekleridir.
Özne ile yüklem arasındaki edat tümleçleri "ne, niçin, ile, kim, için" soruları getirilerek bulunur.
Babamı görmek için iş yerine gittim. (kimi görmek için? babamı görmek için - edat)

Ahmet Taner Kışlalı (1939 – 1999)

AHMET TANER KIŞLALI (1939 - 1999)
Ahmet Taner Kışlalı, Tokat`ın Zile ilçesinde 10 Temmuz 1939'da doğdu.

Kışlalı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi`ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet`te  1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.

12 Eylül sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi`nde ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları
yazıyordu.

Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.

Ahmet Haşim (1885- )

AHMET HAŞİM (1885 - )

Ahmet Haşim'in doğum tarihi münakaşalıdır. çoğunlukça uzlaşılan tarih hicri 1301'dir. Bu, miladi 1885-86 yıllarına karşılık gelir. Demek ki 110 yıl kadar önce dünyaya gelmiştir. Yalnız, Bağdat'ta doğduğunu kesin biliyoruz. Babası, çeşitli yerlerde mutasarrıflık (sancak yöneticiliği) yapmış Arif Hikmet Bey, annesi Sara hanımdır. Haşim'in yaradılışını, bütün özel yaşamını ve edebi kişiliğini küçük yaşta yitirdiği annesine olan sevgisi ve özlemi biçimlendirmiştir. Bu derin yara ölümüne dek kapanmamış, çocukluğunu tam anlamıyla yaşamasına mani olmuş, onu içine kapanık yapmıştır. Yıllar sonra `Hasta ıken' adlı şiirinde de belirttiği gibi çocukluğu, hastalıklı bir anneyle bundan üzüntü duyan bir babanın yanında geçmiştir:

Bir valide, bir zevcei mükedder, sonra mübhem"

"Bir anne, bir kaygılı koca, sonra belirsiz
Bir ince çocuk çehresi -ben- karanlık ve dilsiz"

(Hasta iken, 1909)

Hasta anneyi yitirdikten sonra, öksüz Ahmet babasının işi icabı Bağdat vilayetine bağlı sancaklarda dolaşır durur. Sonunda, ıstanbul'a giderler. Haşim Türkçeyi bilmemektedir. önce, Türkçe öğrenmesi için Numune-i Terakki okuluna kaydedilir. Bir yıl sonra, 1896'da Mekteb-i Sultani'ye (ğalatasaray Lisesi) yatılı olarak yerleştirilir.

İlk yıllarda oldukça yalnız olan Haşim kendi dünyasında matematiğe ilgi duyar. Ancak, daha sonra Ahmet Bedii adlı bir çocukla arkadaş olur. Bedii ona sembolist şiirlerin bir derlemesi olan Fransızca bir kitap verir. Bunu okuyan Haşim şiire heves duyar.

Gittikçe sanatçı arkadaşlar edinir. çevresi, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Abdülhak şinasi gibi geleceğin edebiyatçıları ile genişler. ıç dünyası zengin Haşim, `Haya:l-i Aşkım' adlı ilk şiirini, edebiyat hocası Müftüoğlü Ahmet Hikmet'in yardımıyla 1901'de Mecmua-yı Edebiye'de yayımlar. Hayal sözcüğü onun psikolojisinin ve şiirinin anahtarıdır. Dayanılmaz, sevimsiz, duyularla tanıdığı acımasız gerçek dünyadan başka bir aleme, saf ve güzel bir dünyaya kaçar sürekli.

Yeni Türk Mecmuası'nın Temmuz 1933 sayısında, Abdülhak şinasi Hisar, `Ahmet Haşim'in şiir Alemi' adlı yazısında şöyle diyor:

"Onun kendine has bir şiir alemi ve özel bir saati vardır. Hakikati açık gösteren ve hayale elverişli olmayan güneşin ufka veda ederek çekildiği ve kızıllığının aksi ile bütün tabiatın, suların, ağaçların ve kuşların tutuşmuş
gibi göründükleri ve kanıyor hissini verdikleri bir zaman yok mudur? ışte, Haşim'in sevdiği saat bu andır.

O, şiirlerinde hep bu gurubun döktüğü kanları, suların alevlerini, dalların ve ağaçların yanan hallerini ve kuşların alevden yaratılmış gibi görünmelerini tasvir etmiş, hep bu, bir günün sonundaki akşamın kanayarak geceye döküldüğü zamanların şairi olmuştur.

Ahmet Haşim'in alemi sınırlıdır; ama bu hayatın bütün hassasiyeti sanki akşamın bu kırmızı saatine yığılmış ve toplanmış, dünyanın bütün etkilenici ve etkileyici güzellikleri sanki bu dar ve kırmızı çevreye gelmiş ve sığınmış
gibidir."

Ahmet Haşim'in bu tür duygularını muhteşem bir biçimde işlediği ünlü şiiri `Merdiven'dir.

Haşim, 1906'da ğalatasaray'dan mezun olur ve Reji ıdaresi'nde (ğümrük ve Tekel) çalışmaya, aynı zamanda hukuk okumaya başlar. Ancak, gerçek dünya ile barışık olmayan doğası yüzünden ikisinden de kısa zamanda usanır ve terk eder. 1907 yılının sonunda ızmir Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olur. ıki yıllık hocalığı sırasında Fransız edebiyatını yakından izler.

Meşrutiyet ilan edilmiştir. İstanbul'a döner ve 1909'da Maliye Nezareti'nde (Bakanlığı) ilk önce mütercim, birbuçuk yıl sonra müfettiş olarak çalışmaya başlar. Bu arada, Fecr-i Ati topluluğuna kurucu olarak katılır.

Bilgisi ve yayımladığı şiirlerle kısa sürede üne kavuşur. çekemeyenler, onu Araplık, geçimsizlik ve belirsizlikle suçlarlar. ğeçimsiz olduğu doğrudur. Zor anlaşılırlığı konusunda kendisi Piyale adlı son şiir kitabının önsözünde şöyle diyecektir:

"Mübalağasız olarak denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, sırf, aşağı seviyedeki şairlerin işidir. Büyük şiirin kapıları, tunç kanatlı, müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her el o kanatları itemez ve o kapılar
bazen insanlara asırlarca kapalı durur."

çok geçmeden 1. Dünya Savaşı patlar ve Haşim kendisini yedek subay olarak çanakkale savaşında cephede bulur. Savaşın bitiminde Anadolu'nun çeşitli illerinde ıaşe Nezareti müfettişliğini sürdürür.

1920'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali (ğüzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. Bir yandan da Akşam gazetesinde makaleler yazmaktadır. 1921'de yeni yayımlanan Dergah dergisinde yazmaya başlar. Mustafa Nihat özön'ün sahipliğini üstlendiği, Yahya Kemal'in başyazılarını yazdığı Dergah'ın ilk sayısında `Bir ğünün Sonunda Arzu' adlı şiiri ile büyük yankı uyandırır; şiir başlı başına bir olay olur. ılk şiir kitabı ğöl Saatleri de Dergah yayınlarının ilk kitabı olarak aynı yıl yayımlanır.

Açılan bir sınavı kazanarak Düyun-ı ümumiye ıdaresi'ne girer ve bu merkezin kaldırıldığı 1924 Mayıs'ına dek orada çalışır. Aynı zamanda hocalığı da bırakmaz. ö yaz aylarını, kapanan bu merkezden aldığı ikramiye ile Paris'te
geçirir. Mercure de France dergisinde çağdaş Türk edebiyatını konu alan bir yazı yayımlar.

Dönüşünde ösmanlı Bankası'nda çalışmaya başlar. Ancak, para ve hesap işlerine dayalı görevinden memnun kalmaz. 1926'da ikinci şiir kitabı Piyale'yi çıkarır. 1928'de hem dinlenmek hem de muayene olmak için tekrar Paris'e gider.

1927 başından itibaren ıkdam gazetesinde `Bize ğöre' başlığı altında, günün sorunları ile ilgili fıkralar yayımladı. Bu fıkraları, 1928'de Paris dönüşü aynı adlı bir kitapta topladı. Yine aynı yıl Piyale'nin ikinci baskısı yapıldı.
Bu yılın sonunda da Akşam gazetesi ile Dergah'ta çıkan makalelerini ğurabahane-i Laklakan adlı kitabında toplamıştır.

Osmanlı Bankası'ndan ayrılır. ğüzel Sanatlar Akademisi'nin yanısıra Mülkiye   Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği yapar. Bu sırada, Maliye Bakanı şükrü Saraçoğlu'nun aracılığıyla Anadolu şimendöferleri şirketi'nin idare meclisi
üyeliğine getirilir. Yüksek maaşlı bir işe kavuştuğu için sevinçlidir. Ancak, hastadır da. üstelik, idare meclisi üyeliği kısa süre sonra kaldırılır. Yine öğretmenlikle yetinmek zorundadır.

Böbreklerinden hastalanır. 1932'de Frankfurt'a gönderilir. ıyileşmeden yurda döner, perhizine dikkat etmez. Yolculuk anılarını Mülkiye dergisinde ve Milliyet gazetesinde tefrika ettirir; 1933'te de bunları Frankfurt
Seyahatnamesi adlı kitabında yayımlar.

Karaciğeri de hastalanmıştır. Dostları Alman Hastanesi'ne yatırırlar ama artık yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Evine gönderilir. Zarife adlı dul bir kadınla ölüm döşeğinde evlendikten 4 gün sonra 4 Haziran 1933 Pazar günü acılar içinde Kadıköy Bahariye'deki evinde kısa ömrü son bulur.

Onun şiiri, iç dünyasının ve ruhi yapısının dışa yansımasıdır. Doyamadan yitirdiği annesini şiirlerinde anar. Sara Hanım, onun için ruh-ı ziya (aydınlığın ruhu) ve ruh-ı mehasin (güzelliğin ruhu), hasta ve hüzünlü bir
kadındır:

Solmuştu onun hüzn ile si:ma:-yı beri:ni
Bir ince tül altında duran zülf-i zeri:ni
...
Dalmıştı o gözler ebediyyetlere... yorgun

"Solmuştu onun hüzünle yüce yüzü
Bir ince tül altında duran altın saçı
...
Dalmıştı o gözler sonsuzluklara... yorgun"
(Nehir üzerinde, 1909)

Annesi akşamları küçük oğlunu Dicle kıyılarında gezdirir:

Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde, her akşam,
Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fa:m (gül renkli)
Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

(Ö, 1909)

Dicle kıyısında karanlık ve yıldızlı bir gök altında hasta annesiyle dolaştığı sıralar, onun sevecenliğini ve sevgisini yitirme kaygı ve korkusu içindedir:

Annemle karanlık geceler ba'zı çıkardık
Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır ta: ebediyyetlere kollar...
...
Ru:humda benim korku, ölüm, leyle-i ta:rik (karanlık gece) çeşminde onun aks-i keva:kible dönerdik... (ğözünde onun yıldızların yansıması, dönerdik...)

(Sensiz, 1909)

Ay ışığında annesiyle birlikte dolaştığı anları, güneşin batışı sırasında çöken kızıllığı, akşamın sessizliğini, durgunluğunu, annesinin yüzündeki hüznü, çolün ve gökyüzünün sonsuzluğunu, ay ışığının karanlık sulara yansıyan sarılığını anımsar:

Ba'zen sarı bir çehre-i rü'ya: gibi hissiz
Tenha: bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Çehrenden akan hüzn-i ziya:, hüzn-i müebbed Her ruha döker giryeli bir hasret ü gurbet
Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe a:it

Günlerle ölen hatıralar... her şeyi ra:kid
Her bir şeyi pür-hande yapan ma:zi-yi mes'u:d...

"Bazen rüyada görülen sarı bir yüz gibi duygusuz,
ıssız bir ufuktan görünürsün bize sessiz...

Yüzünden akan üzüntünün ışığı, sonsuz üzüntü, Her ruha döker ağlayarak bir özlem ve gurbet
Bir özlem ve gurbet ki bütün geçmişe ait

ğünlerle ölen hatıralar... her şeyi durgun kılan
Her bir şeyi gülüşle dolduran mutlu geçmiş..."

(çıktığın ğeceler, 1909)

Sonunda, anası yatağa düşer ve bir güz günü göçer. ö günün anısı Haşim'i yaşamı boyunca sarsacaktır:

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nu:runda gezen zıll-ı meha:sin,
Bendim o çocuk, bendim o si:ma:-yı tahayyür
Bir gün ki haza:n ufka kızıl dalgalı bir nu:r,
Bir kanlı ziya: haşrediyorken onu bir yed,
Bir ba:d-ı haşi:n aldı o rü'ya:yı müebbed.

"Ey eski ay, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o ışığında gezen güzellikler gölgesi,
Bendim o çocuk, bendim o şaşkın yüz
Bir gün ki güz ufka kızıl dalgalı bir aydınlık,
Bir kanlı ışık topluyorken, onu bir el,
Bir sert yel aldı o rüyayı sonsuza dek."

(Haza:n, 1909)

Haşim'in, içine kapanık, çekingen, kimsesiz, yalnız, saldırgan, küskün, kavgacı, hırçın biri olmasına rağmen, tanıyanların dediğine göre canlı, akıcı, espri dolu bir konuşması, doyumsuz bir sohbeti vardı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat üzerine Makaleler (1969) adlı yapıtında onun bu yönünü şöyle betimliyor:

"Konuşan Haşim, eski masallarda tanıdığımız sihirbazlara çok benzerdi. Bakışın, müteharrik yüz çizgilerinin, dudak ve ses ifadeleri ile muttarit el hareketlerinin ayrı ayrı yer tuttuğu, aydınlattığı, manasını değiştirdiği, kuvvetlerini azaltıp çoğalttığı beş on kelime, yani beş on sihirli değnek darbesiyle bulunduğunuz yerin havası, eşyanın mahiyeti değişir, dünyanıza Haşim'in nizamı hakim olurdu. Evet, bu sihirbaz isterse penceresinin önünde
dizili saksıların cılız yeşilliğinde size Afrika ormanını seyrettirir, duvardaki resimleri çerçevelerinden taşan canlı varlıklar yapar, bir komşu evinin, şüphesiz dünyanın her tarafında olduğu gibi oldukça sıkıcı bir aile yuvasına örtülmüş perdelerinden bütün bir Hofmann dünyası yaratırdı."

Galatasaray'daki yıllarına rastladığı, hayallerinin hakim olduğu ve kitaplarına almadığı ilk dönem şiirlerinde, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve çenap şahabettin gibi Servet-i Fünuncuların üslubunun etkisi vardır. Recaizade
Ekrem'in şiire getirdiği "ğüzel olan herşey şiirin konusudur" diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncularca "Herşey şiirin konusudur" biçiminde genişletilen anlayışı Haşim'de de görürüz.

Gurup, hüzün, hatıralar, mutsuzluk, ay ve hayal en sık kullanılan sözcüklerdir. Aşk peşinde koşup hayaller kurar. ğünlük hayata kaynaşmak isteğiyle tutuşmasına rağmen bir türlü uyum sağlayamaz. ğerçeklerle başa çıkamayınca içine ve anılarına döner; şiirleriyle gönlünce bir dünya kurar; izlenimlerini ağdalı ve süslü bir dille yansıtır.

Yukarıda örneklerini gördüğümüz, iç dünyasının dışa yansıyışını dile getirmek için doğayı araç olarak kullanıp kendi bireysel gerçeğini tasvir ettiği ve 1909'da "şi'r-i Kamer" adı altında toplanan, Dicle kıyılarında çocukluğunu ve annesini anlattığı şiirlerinde bu tutumu iyice belirginleşir. Yavaş yavaş bireyselleştiği ve doğanın önemli bir yer tuttuğu, tasvirlerin bol olduğu bu şiirlerinde Servet-i Fünun etkisinden tamamıyla sıyrılabilmiş değildir. Annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız doğası arasında bağıntı kurar.

Ancak, ilgi çekici bir değişikliğe de tanık oluruz. Doğa, yalnızca bütün çıplaklığıyla bir resim olarak kullanılmaz ama iç dünyanın görünümü olarak betimlenir. Servet-i Fünun'da doğa olduğu gibi verilirken Haşim, buna
öznellik katar ve doğayı duygularına ve ruh durumuna göre değiştirir. Demek ki Servet-i Fünun natüralist bir ekol iken Haşim'de izlenimcilerin (empresyonistler) etkisini gözlemeye başlarız.

Soyut ve insana özgü duyguları nitelemede kullanılan sözcükleri doğayı betimlemekte kullanarak öz ve biçimde uyum sağlar: uykusuz yıldızlar, hasta güneş, dargın geceler, ağlayan nilüfer...

şi'r-i Kamer'ler göl Saatlerine geçiş niteliği taşır. ılk şiirlerindeki acemilik ve dağınıklıktan kurtulmuş, kendine özgü şiir dil ve tekniğini geliştirmiş, anlayışını değiştirmiştir. Bu şiirlerinde izlenimciliği tam anlamıyla görürüz. önemli olan, yaşanan gerçek hayattan çok onun hayaline yansıyan biçimi, dış dünyanın onun iç aleminde uyandırdığı izlenimlerdir.

ğöl Saatleri'ne aldığı Serbest Müstezadlar'ında, `ben'in yerini `biz' alır:

Mela:li anlamayan bir nesle aşina değiliz! (ö Belde)

Ancak, burada toplum adına da konuşmamaktadır. ğenel anlamda kişinin belli bir konumunu yakalamak ister. Hayali aşk ve sevgilinin yerini hayali bir alem alır. Hayal-gerçek çatışması iyice keskinleşir. Hatıralar bilinçdışına itilir. Sarının yerini kızıl almaya başlar. `ö Belde'de olduğu gibi biçim öze uydurulur. Renge ve ışığa tutkun, izlenimci Haşim bu dönemde ayrıca Fransız sembolistleri Verlaine, Regnier ve Mallarme'den de etkilenir. Piyale'de bu doruğa ulaşır.

1915'ten sonra altı yıl kadar susar. 1921'den itibaren gene yazmaya başladığında dil ve üslup sadeleşmiş, ifade yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyale), Merdiven, Bir ğünün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül
olgunluğunun en güzel tanıklarıdır. Betimlenen dünya iyiden iyiye daralmıştır. Değişmeyen öğeler akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak daima hüzün ve melal (usanç) hakimdir. Bu şiirler, yetkin bir uyum (harmoni), anlam ve dil kompozisyonuna iyedir. ğurup vakti hem zemin hem tema olarak kullanılır. ğüneşin batışı zengin bir sözlükle betimlenir; sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonlar çeşitli sözcüklerle ifade edilir: alev, altın, ateş, erguvan, gülgun, güneş, kan, karanfil, kızıl, mercan, sarı, sırma, tunç, yakut. Kızıl renk, güneşin batışı, aşk, acı gibi birden fazla kavramı ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır.

Haşim, ayrıca bu şiirlerinde, dudak, efgan, Fuzuli, gül, gülgun, iksir, Mecnun, nale, pervane, piyale, şeb-i aşk, şi'rin gibi Divan şiirinden gelme sözcük ve kavramlara da yer vermiştir.

Esasen, Piyale dönemini açıklarken yorum yapmaya gerek yoktur çünkü şairin kendisi kitabının, "şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" adlı önsözünde düşüncelerini anlatır.

Atilla özkırımlı, şairle ilgili bir yazısında onu şöyle özetliyor:

"ılk şiiri Haya:l-i Aşkım'dan son şiirlerine kadar kendi deniziyle çevrili bir adadır Ahmet Haşim. ülaşılması güç, alışılmamış renkleriyle gizemli, hüznün, yalnızlığın yaşandığı bir ada... Dilinin eskiliği, yalın bir dil kullandığı
son şiirleri dışında, şiirinden değişik tadlar alınmasını engellemektedir belki. Ama bu, Ahmet Haşim'in has bir şair olduğu gerçeğini değiştirmez."

Haşim'in izlenimci bir şair olmakla beraber anlamın uyuma feda edilmesi, kapalılık (onun ifadesiyle, müphemiyet) gibi sembolizmin bazı öğelerini de kullandığı yukarıda belirtilmişti.

Gerçekçiliğin (realizm) şiirdeki temsilcileri olan Parnasyenlerin, romantizme karşı tepki göstermeleri gibi sembolizm de bu harekete karşı oluşmuş bir akımdır. 19. yüzyılın sonunda Fransa'da hakim olmuş olan sembolizmin en ünlü temsilcileri Stephane Mallarme (1848-1896) ile Paul Varlaine'dir (1844-1896). Bu akımın taraftarları kendilerinden önceki nesli, yalnız biçime çok bağlı ve nesnel kalmakla değil, aynı zamanda haddinden fazla bir akılcılık ve açıklık yoluyla şiiri öldürmüş olmakla da suçluyorlardı. Parnasyenler, ruhun hülyalı ve kapalı tarafını boşlamışlardı. Sembolizm ise şiirde iç musiki, hülya ve kapalılık ilkelerine dayanıyordu. Bu akımın ruhunu ifade eden bir tanım "ğüzel şiirler, renkler ve kokular gibi duyulanlardır" olarak yapılabilir. Nitekim, Haşim de şiirin duyulmak, düzyazının ise anlaşılmak için olduğunu düşünür.

Belirli bir fikri anlatmak ve aşılamak gibi hususlar şiirin amacına aykırıdır. Diğer bir deyişle, sembolizm, dizelerden gelen deruni (içsel) musiki içinde izlenimleri anlatmak ve bunlar aracılığıyla hayal edilenle çağrışılanların hazzını yaşamaktır.

Abdülhak şinasi, Haşim'in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını anlatıyor:

"Ahmet Haşim'in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medh için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir hakikaten ne güzeldir! Ahmet Haşim bunlarla `Bize ğöre' hisler ve fikirler yazmıştı. Ahmet Haşim'in bunları ne emekle yazdığını bilirim. Başının meyvesini olgunlaştırarak koparıp harice vermek ne kadar zordur! Hatırlıyorum, Ahmet
Haşim, ıkdam'da bir `Bize ğöre' parçasını fikrinden ve kalbinden süzülen bir madde gibi sızdıra sızdıra bütün yarım gününü geçirerek, akşama doğru, müşkilat ile bitirir ve imzalardı. En evvel yazdıklarını birer birer herkese,
ıkdam'ın her muharririne ve her gelen misafirine okurdu. Hepsinden bir tavsiye, bir fikir, bir his almaya, her yeni kıraati üzerine bir tashih daha yapmaya çalışırdı. Sonra Ali Naci Bey'e okur, ondan da biraz tuz, biber isterdi."

Yazılarının arkasında tek ve derin bir düşünce sistemi yoktur. Dolayısıyla Haşim, dolgun yazıları ile bir filozof, bir düşünür değil, basmakalıplık ve tekdüzelikten uzak, Mehmet Kaplan'ın da dediği gibi "fikir ve hayallerle oynayan" bir şairdir. Haşim, yazılarında da doğaya ve çevresindeki olaylara izlenimci bir gözle bakar. Kafasında hakim bir fikir yoktur. ölayları aktarırken, dikkat, çözümleme ve zeka öğelerini titiz bir üslupla birleştirir.

Ay adlı yazısında güneş ışığında mutlu olmanın olanaksızlığından bahseder:

"Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. ğüneş, hayale, müsaade etmeyecek tarzda herşeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik...[<ğ>] ğüneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen arkadaştır. önun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkanı var mı?

Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı... Artık herşeyi açıkça görmek ıstırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

Haşim, şiirinde olduğu gibi düzyazısında da sözcükleri büyük bir titizlikle seçer. Kargalar adlı yazısındaki şu cümle hem dil ve ifadedeki yoğunluk hem de teşbihdeki güzellik, şaşırtıcılık ve çarpıcılığıyla dikkat çekicidir:

"Sanki binlerce çelik makas, göklerin lacivert rengini doğramak için, durmadan açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor."

Tahtakurusu ile aslanı karşılaştırdığı bir başka yazısında müstehzi (alaycı) ifadesine tanık oluyoruz:

"Hiç şüphe yok ki bir aslan bile, bu bir kahve damlası kadar küçük hayvandan daha fazla cesur değildir. Tırnakları hançerlerden daha kesici, dişleri en müthiş kılıçlardan daha delici, sesi gök gürlemeleri gibi hava tabakalarını dalgalandıran, kuyruğunun her darbesi yerleri sarsan koca aslan için, boş çöllerde ince ayaklı ceylanlar ve aciz öküzler boğazlamak bir iş mi?

Her hayvanın şikarı [avı], kendisinden daha küçük ve daha müdafaasız bir mahluk iken, tahtakurusunun gıdası, kendisinden bir milyon defa büyük, kuvvetli olan insanın derisi altındadır. Ne ağlanacak talih!"

Betimleme ve çözümlemenin birarada görüldüğü Dilenci adlı yazısında da şöyle diyor:

"Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. Bu zeki çehreli adam, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi intizamiyle, hergün, tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakit belagatiyle [sessiz ifadesiyle] gelip geçenlerin merhametini avlar. Merhametlerin, birer şaşkın güvercin telaşiyle, bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek, benim her sabahki eğlencemdir."

Son olarak, Asım Bezirci onun şiiri hakkında şöyle düşünüyor:

"Haşim'in sözcük dağarcığı ufaktır. Bütün şiirlerinde geçen sözcük sayısı   1446'dır. Firdevsi'nin 8500, Fuzuli'nin (yalnız gazellerinde) 4000, örhan Veli'nin 3495 sözcük kullandığı tesbit edilmiştir. önlara oranla Haşim'in yoksulluğu ortadadır. Bundan dolayı da zaman zaman eleştirilmiştir. Denilmiştir ki: `Haşim'in kullandığı sözcükler belirli ve işlediği temler sınırlıdır.' Doğrudur ama bir şairin değeri kullandığı sözcüklerin niceliği yahut seçtiği temlerin türüyle değil, onları işleyiş biçimiyle belirlenir. Soruna bu açıdan bakınca, Haşim'i övmemek haksızlık olur. Kaldı ki o, sözü geçen öğelerle her seferinde ayrı bir birleşim kurmuş, tekrarcılığa düşmemişti. Bu da onun hayal ve yaratış gücünün üstünlüğünü gösterir. Aslında, Haşim'in zayıflığı gibi kuvveti de burada saklıdır. şöyle de denebilir: Haşim'in buradaki zayıflığı kuvvetinin mihenk taşı olmuştur...

Haşim'de sıfatların sayısı da oldukça yüksektir: 572 sıfat, yani bütün sözcüklerin aşağı yukarı % 40'ı. Bunlardan görme duyusuna bağlananlar çoğunluktadır (215 sıfat). Sonra, ruhsal durumları nitelendirenler gelmektedir
(205 sıfat). Bu rakamlardan da anlaşılıyor ki Haşim etkin değil gözleyen (contemplative) bir sanatçıdır. Dış dünyayı çoğunlukla belirli ruh halleri içinde algılamaktadır. Ayrıca isim ve sıfatların bolluğuna karşılık fiillerin
azlığı Haşim'in dış ya da iç evreni, eski deyimle, tavsif ve tasvire ağırlık verdiğini, eyleme uzak kaldığını, dinamik bir dünya görüşü taşımadığını göstermektedir."

Bezirci'nin argümanı biraz tuhaf. Kullanılan sözcük sayısının tek başına ölçüt alınması ne denli sağlıklı bir karşılaştırma yapabilir? Başta, böyle bir karşılaştırmaya gerek var mıdır? 1446 sayısının küçük olmasından hareketle zayıf olduğunu düşündüğü bu yönünü savunmaya gitmektedir. öysa Haşim, ilk şiirini yayımladığı 1901 yılından ölümüne değin geçen 32 yıllık süre içinde, 27'si tek ya da çift kıtadan (en fazla 8 dize) ibaret topu topu 88 şiir yazmıştır. öte yandan, en uzun şiirlerinden olan 59 dizelik `ö Belde'deki 150 sözcük toplam 267 kez kullanılmıştır. Tekrarların çoğu da -u/ü/ve, ben, sen, o, bu, ne, bir gibi- kaçınılmaz sözcüklerdir. Yalnız, Bezirci'nin bir gözlemi doğrudur. ö da sıfatların zenginliğine karşılık fiillerin azlığıdır. 59 dizede, 150 sözcüğün yalnızca 12 tanesi fiil olarak kullanılmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962 )

AHMET HAMDİ TANPINAR (1901 - 1962 )

İstanbul'da doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat ve estetik tarihi dersleri verdi. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne profesör olarak atandı. Maraş milletvekili olarak parlamentoya girdi. 1962'de İstanbul'da öldü.
``Denebilir ki, Haşim'in şairliği, dili zamana uyarak daha sadeleşmiş, Haşim'e özgü acılığını yitirerek Tanpınar'in hayatla barışık  yaradılışına uymuş olarak, Tanpınar'ın şiirlerinde de devam etmiştir. Haşim'in son ışıklarla bulutların cenk ettiği, uçuştuğu ateşli akşam havaları, yaz geceleri, mercan dalları, gölleri, bülbülleri, bahçeleri, İstanbul'un gürültüsüz bir köşesinde eski bir yalı gibi Tanpınar'a miras kalmıştır.'' (Necati Cumali,1961)

Siir Kitabi: Şiirler (1961).

``Tanpınar, şiirlerinin çoğunda insan kaderinin derin meselelerini, kainat ile insan varlığı arasındaki münasebeti, aşk, ölüm  ve sanat konularını işler. Rüya, hayallerde gizli manalar bulan Tanpınar, şiirlerini umumiyetle kapalı, fakat uzak yıldızların ışıkları gibi sembollerle örmüştür.'' (Mehmet Kaplan, 1965)

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler Broy Yayınevi, Ekim 1993.

Akrep Özellikleri

AKREP TANK GİBİ KORUNAKLI

Akrep çelik zırhla kaplı korunmuş gerçek bir tanktan farksızdır.

İki gün su altında hiç hava almadan kalabilir.

3 yıl boyunca hiçbir şey yemeden hayatta kalabilir.

Derin dondurucuda 24 saat kaldıktan sonra bile canlılığını sürdürür.

Radyasyona dirençlidir. Zehir oranı arttıkça radyasyona direnci de artar. Akrebin zehirinden antinükleer aşı üretilmektedir. Kanı beyazdır. Bu serum atom bombardımanının yol açtığı yaraların kapanıp,hücrelerin yeniden üremelerine imkan sağlıyor.

Som balıkları bulundukları ırmaktan 800 km açıldıkları halde koku alma vasıtasıyla yine eski yerlerine gelip yumurtlayabilmektedirler.