Kategori arşivi: Gündem

Dinar’da Deprem oldu 10.06.2012 15:50

10.06.2012 Pazar günü Saat 15:48 da hissedilir derecede bir deprem yaşandı.

Herkese korkulu anlar yaşatan sarsıntı yaklaşık 20 sn hissedilir derecede sürdü.

 

Daha sonra farklı medya kuruluşlarından ve Boğaziçi Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezinden alının bilgiler doğrultusunda bu depremin, MUĞLA-FETHİYE/Ölüdeniz’de gerçekleştiği ve etkisinin Dinar/Afyonkarahisar’da hissedildiği anlaşılmıştır.

 

 DEPREM RAPORU ŞU ŞEKİLDEDİR!

2012.06.10 15:44:16 36.4715 28.8995 19.6 -.- 6.1 -.- 
ÖLÜDENİZ AÇIKLARI-MUĞLA (AKDENİZ) İlksel

Sözleşme Özgürlüğü Kapsamında Cinsiyet Ayrımcılığı Olabilir mi?

Son günlerde hızla artan bir uygulama olan güneyde ki otellere 1 bay,2 bay,3 bay alınmaması ne kadar hukukidir? Yani 2 bay otelde kalamıyor; eğer yerli turistse ancak yurtdışından rezervasyon yapılırsa o zaman kabul ediliyor. Bu durumda kadın-erkek ayrımı hukuken doğru bir uygulama mıdır?

Söz konusu problemin, sözleşme özgürlüğünün anlamı, kapsamı ve sınırları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini daha baştan belirtelim. Sözleşme özgürlüğünü, kısaca, kişilerin diledikleri sözleşmeyi geçerli olarak yapabilmek hususunda sahip oldukları özgürlük diye tanımlayabiliriz. Anayasamızın 48. maddesinde sözleşme özgürlüğü, çalışma özgürlüğüyle birlikte ele almıştır. Bu maddeye göre “Herkes dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir.” Hukuk düzeninin kişilere, kendi hukuki ilişkilerini yine kendi iradeleriyle kurmak, değiştirmek ve ortadan kaldırmak özgürlüğünü tanıması çok tabiidir. Zira tarafların bir sözleşmeden sorumlu tutulmalarının temel nedeni, bu sözleşmeyi istemiş ve iradelerini belirli bir yönde kullanmış olmalarıdır. Taraflar kendi hukuki ilişkilerine iradelerini hâkim kılabildikleri ölçüde irade özgürlüğüne sahiptirler. Bu anlamda Fransız Medeni kanunun pek bilinen 1134. maddesi ilgi çekicidir:”Kanuna uygun olarak yapılan sözleşme, taraflar için kanun hükmündedir.” Hukukta bireyci akım, sözleşme özgürlüğüne getirilecek herhangi bir kısıtlamayı uzun süre mukavemetle karşılamıştır. Fakat toplumcu görüşlerin gittikçe kuvvetlenmesi, sözleşme özgürlüğünü kısıtlayan hukuki tedbirlerde önemli aşamalar kaydedilmesini sağlamıştır. Anayasamızın da 48. maddesinde yer alan sözleşme hürriyeti toplumcu akımın benimsediği görüş çerçevesinde 13. maddesiyle sınırlandırma imkânı bulmuştur. Buna göre sözleşme hürriyeti, kamu düzeni, kamu yararı, genel ahlak ve genel sağlık sebepleriyle sınırlandırılabilecektir. Bu hükümle Anayasa “kamu düzeni”nin olduğu kadar sözleşmelerde zayıf olan tarafın genel iktisat ve ahlak düzeninin, insan kişiliğinin, iş hayatındaki güvenin ve emniyetin korunmasını gerektiren hallerde de sözleşme özgürlüğünün sınırlandırabileceği esasını getiriyor. Böylece, sözleşme özgürlüğünü sınırlayan ve kamu düzenini değil, sadece sözleşmenin taraflarından birini korumak amacını güden birçok kanun hükmü de Anayasanın 48. maddesi kapsamında sayılabilecektir. Bu sınırlamalar kapsamında bazı hallerde tarafların sözleşme yapma zorunluluğu baş gösterebilir. Genellikle sözleşme yapma zorunluluğu inhisarilik arz eden kamu kuruluşları bakımından ön plana çıkar olmakla beraber, faaliyetleri kanunla düzenlenen bazı özel hukuk kuruluşları bakımından da sözleşme yapma zorunluluğu konabilir. Bazı malların veya hizmetlerin halka arz edilmesi hususunda hukuki bir tekel elde edilmiş olan müesseseler için aynı şey söylenebilir. Bir yerde veya çevrede sadece fiili bir tekel kurmuş olan müesseselere gelince, bunlar için bir sözleşme yapma zorunluluğunun ne dereceye kadar kabul edilebileceği, dürüstlük kuralının rehberliği altında çözümlenmesi gereken önemli bir sorundur. Bizim tartıştığımız hukuki sorun tam da buradadır. Böyle bir müessese, gerektiğinde haksız fiil kurallarına, özellikle BK. m. 41/II hükmüne göre sorumlu tutulabilir. Bizim tartışma konumuzla da benzerlik arz eden ve İsviçre Federal Mahkemesinin kararına konu olan olay da bu bakımdan ilgi çekicidir. Karara esas teşkil eden olay şuydu: Bir gazetede film eleştirmeni olarak çalışan Seelig adında bir yazar Zürih sinemalarında gösterilen bir film için bir eleştiri yazısı yazar. Bu yazıya sinirlenen sinema işletmecisi, kendisine bir mektup göndererek bundan sonra onu sinemasına girmekten men ettiğini bildirir ve gerçekten de daha sonra sinemaya gelen Seelig’e bilet satışı yapılmaz.” Bunun üzerine açılan davayı İsviçre Mahkemesi (+Federal Mahkeme) “sözleşme özgürlüğü” çerçevesinde reddetmişse de, bu karar hem İsviçre doktrininde, hem de Türk doktrinin de eleştirilmiştir. Tekinay’a göre “bir eseri, gösteriyi, faaliyeti umuma arz eden kimse… bundan faydalanmak isteyen kişilerle sözleşme yapmaktan keyfi ya da makul olmayan sebeplerle kaçınma hakkına sahip değildir. Herkese yapılan bir icabı, belirli bir kişi için makul olmayan bir sebeple sınırlamak, o kişinin şahsiyet haklarına karşı haksız bir tecavüz niteliği alabilir ve artık (bu durumlar için) sözleşme yapmak zorunluluğunu kabul etmekten başka çare kalmaz.” (Tekinay, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7.Bası, 1993) Ayrıca kanun koyucu TCK bakımından da söz konusu hürriyetin sınırını belirlemiş ve bu sınırın aşılması halinde cezai yaptırım öngörmüştür. Şöyle ki” TCK m. 122’de düzenlenen Ayrımcılık suçunun ifadesi aynen şöyledir:” (1) Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak;

a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlayan… kişi cezalandırılır. Olaya bu açıdan da bakıldığında kanun koyucunun bir hukuk disiplini aracılıyla cezalandırdığı bir davranışı, diğer bir hukuk disiplinince özgürlük olarak kabul etmek düşünülemez. Keza bir hukuk düzeni yeknesaklık arz etmek durumundadır ki güvenilir olabilsin. Tüm bu mülahazalar ışığında belirmeliyim ki; bir kimseyle sözleşme yapmaya o kimsenin sadece cinsiyetini engel saymak sözleşme serbestîsinin sınırlarını aşmakla beraber kişilik haklarına tecavüz teşkil etmektedir. Keza cinsiyetin, tesisin faaliyeti dikkate alındığında sözleşme yapmaya engel makul bir sebep olmadığı aşikârdır. Ancak, faaliyetin konusunun bir kadın hamamı olması ihtimalinde erkek olan bir kimseyle sözleşme yapılmayabileceği makul bir sebep olarak kabul edilir. Dolayısıyla konaklama hizmeti sunan tesislerin kendileriyle sözleşme yapmak isteyen kimselerle, cinsiyetlerini engel göstererek sözleşme yapmaktan kaçınmaları hukuka uygun addedilemez.

Yazar: Serhat BAYIK

Ermeniler Türk Bayrağını Yaktılar

Ermeniler Türk Bayrağını Yaktılar


Bugün 24 Nisan 2010, Ermenistan’ın Erivan kentinde bir grup kendini bilmez sözde soykırımın yıl dönümünü için protesto gerçekleştiriyor.

Ermenistan’ın başkenti Erivan’da, Ermeni Devrimci Federasyonu Daşnaksutyun’a bağlı bir grup, dün gece sözde ermeni soykırımının 94’üncü yıl dönümümde, ‘soykırım’ anısına inşa edilen Tsitsernakaberd anıtının önünde binlerce kişinin katıldığı bir protesto gösterisi düzenledi”

Bu güne kadar bitmek bilmeyen sözde soykırım iddiaları gündeme gelmiş ve Türkiye’den yetkililer bu işi tarihçilere bırakalım demesine rağmen, sürekli uzlaşma peşinde olmalarına rağmen nasıl oluyor da bu Ermeniler bu kadar kendini bilmezce davranabiliyor.



Bir gösterinin amacı her ne olursa olsun bir milletin bayrağına liderlerine saldırı, taciz ve aşağılama içermemelidir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bunu yunan bayrağı önüne serilmesine rağmen bayrağı çiğnemeyerek dünyaya centilmenlik, kibarlık ve insanlık mesajı vermiştir.

Buyrun buradan yakın; Bugün 24 Nisan 2010, Ermenistan’ın Erivan kentinde bir grup kendini bilmez sözde soykırımın yıl dönümünü için protesto gerçekleştiriyor.


Bu protesto kapsamında Türkiye Cumhuriyeti’nin Bağımsızlık ve Özgürlüğünü simgeleyen şanlı bayrağımızı yakıyor. Bu hareket şunun kanıtıdır ki, içlerinde fesat duyguların barındıran, soykırım felsefesine sahip olan ırk ERMENİlerin ta kendileridir.


Bu güne kadar Osmanlı Devletinin dünyaya hükmettiği zamanlarda insanlığa nasıl davrandığı bilinmektedir, hatta Suriye haklının keşke Osmanlı Devleti burayı’da fethetse de huzur içinde yaşayabilsek mesajları tarihte yer almaktadır. Türk halkının insani duyguları o kadar saf ve temizdir ki başka milletler gibi işgalci mantığa sahip değildirler.


Bütün bu Türk halkının sağduyusuna rağmen böylesi alçakça protestolarla hiçbir yere varılamaz varılamayacaktır. Geçmişte bu hareketlere başvuranların sonları hezeyan olmuştur.



Ermeni halkının içindeki Radikal Grubu şiddetle kınıyorum ve sağduyuya

davet ediyorum….

Ferhat BAYIK




***Not: SİZ DE KINAMAK İÇİN BU MAKALEYİ

PAYLAŞIN!!!


Facebook’ta yayınlamak aşağıdaki FACEBOOK linkine tıklayın…

Sözde ermeni soykırımını tanıyan ülkeler

İsveç Parlamentosu’nun dün yaptığı oylama ile 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan ülkelerin sayısı 20’ye yaklaştı. Peki SÖZDE ERMENİ iddialarını ilk tanıyan ülke hangisi ve hangi ülke bu iddiaları 7 kez parlamentosuna taşıyıp onayladı? İşte cevaplar…

İsveç Parlamentosu’nun onayladığına benzer bir SÖZDE ERMENİ tasarısı gelecek ay İngiliz Parlamentosu’nda tartışılacak. Şu ana kadar 20’ye yakın ülke ve Kıbrıs Rum Kesimi soykırım iddialarını tanıdı. İsviçre’de ise soykırım iddialarını reddetmek bile suç kapsamına giriyor.

1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan ilk ülke ise Uruguay. SÖZDE ERMENİ iddialarını ilk olarak 1965’te tanıyan Uruguay, sonrasında iki kez daha benzer tasarılara onay verdi.

Uruguay’ı, 1982’de Kıbrıs Rum Kesimi izledi.

ARJANTİN YEDİ KERE TANIDI

Ardından Arjantin, zaman içinde konuyla ilgili 7 ayrı tasarıyı Parlamento’dan geçirdi. Rusya, Kanada ve Lübnan parlamentoları da, birden çok kez onay verdi soykırım tasarılarına.

Uruguay : 1965, 2004, 2005 olmak üzere üç kez SÖZDE ERMENİ soykırımı iddialarını kabul etti.

Kıbrıs Rum Kesimi : 1982 yılında sözde soykırım iddialarını kabul etti.

Arjantin : SÖZDE ERMENİ soykırımını tanıma tasarısı 1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007′de gündeme geldi ve hepsinde de kabul edildi.

Rusya : Önce 1995′te sonra da 2005′de soykırımı kabul etti.

Kanada: 1996, 2000 ve 2004′te gündeme geldi ve her üçünde de kabul edildi.

Yunanistan: 1996′ta sözde soykırımı tanıdı.

Lübnan: Lübnan’da yaşan SÖZDE ERMENİ lobisinin yoğun çabaları sonucunda 1997 ve 2000′de soykırım tanındı.

Belçika: 1998′de tanıdı.

İtalya: 2000′de SÖZDE ERMENİlere yönelik soykırım yapıldığını kabul etti.

Vatikan: İtalya ile aynı yıl 2000′de kabul etti.

Fransa: 2001′de SÖZDE ERMENİ sözde sözde soykırımını tanıdı. Fransa’da SÖZDE ERMENİ soykırımını reddetmek suç sayılıyor.

İsviçre: Soykırım iddialarını 2003′te kabul etti.

Slovakya : 2004′te tanıdı.

Hollanda : 2004′te kabul etti.

Polonya : 2005′te kabul etti.

Almanya : 2005′te kabul etti.

Venezuella : 2005′te kabul etti.

Litvanya : 2005′te kabul etti.

Şili : 2007′de kabul etti.
İTALYA, ERMENİ İDDİALARINI TANIYAN ÜLKELER ARASINDA OLMADIĞINI AÇIKLADI

İtalya, SÖZDE ERMENİ iddialarını tanıyan ülkeler arasında yer almadığını açıkladı.

İtalya‘nın Ankara Büyükelçiliğinden yapılan yazılı açıklamada, bir haber kanalının bugün İtalya‘yı SÖZDE ERMENİ iddialarını resmen tanımış ülkeler arasında saydığı hatırlatılarak, bu haberin gerçekleri yansıtmadığı bildirildi.

Açıklamada, İtalyan parlamentosu Temsilciler Meclisinin, 17 Kasım 2000 tarihinde kabul ettiği önergeyle hükümeti, ‘Türkiye’nin ve bütün bölgenin Avrupa Birliğine daha hızlı entegrasyonu perspektifinde, insan haklarının doğru himayesi ve barışçıl ortak yaşam şartlarının her iki devletin (Türkiye ve SÖZDE ERMENİstan) toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde oluşturulması amacıyla bölgedeki farklı azınlık ve halklar arasındaki her türlü karşıtlığın tamamen üstesinden gelmeye çalışmak için” görevlendirdiğine işaret edildi.

kaynak: haberturk

Pamukoğlu'ndan radikal öneri

Efsanevi komutan olarak adlandırılan, kurduğu parti ile siyasete atılan Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, “karakol mantığı”nın terk edilmesi gerektiğini iddia etti:

BU KARAKOLLAR KALDIRILMALI

“Bu karakollar kaçakçılık için kurulmuş karakollar… Bunlarla olmaz. Ne kadar sağlamlaştırırsanız sağlamlaştırın fark etmez… Sabit karakollarla bu iş olmaz… Bu karakolların kaldırılması lazım… Bu karakollarla terörle mücadelenin yürütülmesi mümkün değil. teröristler nasıl hayalet gibiyse siz de hayalet gibi olacaksınız. Durağan yapılarla bu mücadele olmaz.”

KANDİL’DE ELEBAŞI YAKALANMALI

Pamukoğlu, dağdaki teröristlerin temizlenmesinin önemine işaret ederek, Kandil’e gidilerek elebaşlarının yakalanması gerektiğini ifade etti. Dağdaki teröristlerin temizlenmesi durumunda bunun şehirlere olumlu yansıyacağını anlatan Pamukoğlu, bölgede güçlü olan AK parti‘yi de şu sözlerle eleştirdi:

AK PARTİ’YE DE ELEŞTİRİ

“Orada altın dağıtarak. Oradaki ileri gelenlere kredi vererek, o bilinen klasik laflarla, erzak falan dağıtarak onlar olmaz. Bir defa dağları temizleyeceksiniz. halkın ve milletimizin canını yakan dağdakiler. Dağı yok edeceksiniz. Dağı besleyen İran’dakileri, Kuzey Irak topraklarındakileri de yok edeceksiniz. Bunları yapmadan sosyal ekonomik hiçbir şey yapılmaz.”

GERİYE İŞSİZLİK MESELESİ KALIYOR

Dağın temizlenmesinden sonra geriye tek bir mesele kalacağını anlatan Pamukoğlu, bu meselenin işsizlik olduğunu vurguladı. Bu ikisinin yapılmaması durumunda oradaki halkın devletin tarafına çekilemeyeceğini anlatan Osman Pamukoğlu, devletin güç ve otoritesini her yerde hissettirmesi gerektiğinin altını çizdi.

“Bunu yapamadığınız sürece bu ağlamalar sızlamalar, bu akademik konuşmalar, işe yaramayan laflar devam eder” diyerek sert bir çıkış yapan Pamukoğlu, teröristlerin devlete teslim olmasının sağlanmasını, bu olmuyorsa devletin onları yok etmesi gerektiğini vurguladı.

HERKESE HESAP SORULACAK

Yıllardır oradakilere bölgenin geliştirilmesi için verilen kredilerin Akdeniz’de otel yapımına, İstanbul’da şirket kurmaya gittiğini ve oralara yatırım yapılmadığını anlatan Osman Pamukoğlu, iktidara gelmeleri durumunda sadece milletvekillerinin değil, bürokrasinin de dokunulmazlığının kaldırılacağını ve herkese hesap sorulacağını sözlerine ekledi.